Tüm Filmler İdeolojik Sosyokültürel Anlamlar İçeriyor (Aysel SAĞIR)

Sadece film izleyicisi olmak, sinemaya dair birçok anlamı da dışarıda bırakıyor. Belki de sadece izleyici olmaktan kaynaklanıyor bütün sorun. Yani sinemanın izleyici tarafından sadece tüketimi, sinemanın da çoraklaşmasına neden olma riskini de beraberinde getirebiliyor. Bir yedinci sanat olan sinema, tıpkı bir kitap gibi tüketicisi/izleyicisi tarafından yeniden üretilerek, boyutları genişleyen bir yapıya sahip. Bu yüzden sinema, -her ne kadar kolay tüketilmeye açık olsa da- üzerinde sıkı düşünülen, çalışılan, yaratıcılık ve yetenek gerektiren önemli bir sanat dalı olarak yaşadığımız yüzyılda daha bir öne çıkıyor.

İletişim teknolojisinin vardığı son aşama göz önünde bulundurulursa, kitlesel bir hitap gücü olan sinema, günümüz insanı için ne ifade ediyor? Aslında sinema tek başına bir şey ifade etmiyor. Taa ki, felsefe, bilim, edebiyat, şiir, dil, psikoloji, sosyoloji, siyaset, feminizm… gibi hayatsal durumlara karşılık gelen disiplinlerle ilişkiye geçene kadar. Yani sinema, izleyicisine yalnızca edilgen bir tüketici olmak gibi tek bir seçenek sunmuyor. Elbette ki, bu da geniş bir özgürlük alanı çerçevesinden seslenildiği anlamına geliyor. İşin içinde ‘pazara çıkmak’ gibi sektörel bir terminolojinin olduğu gerçeği düşünülürse, sinemanın insan ve hayatla buluşmasının önünde de birçok engel bulunuyor. Ama sinema yine de bunu alt etmeyi başarıyor. Üstelik çabuk/hızlı ve kolay bir şekilde geliyor bunun üstesinden.

Filmlerle, izleyiciler arasındaki yol

Bir film -yaratım süreci meşakkatli ve uzun olsa da- sinema salonlarında yerini bulduğu andan itibaren tüm algıyla çok çabuk bir buluşma yaşıyor. Ancak, sirkülasyonu yoğun olan bir buluşma. Dolayısıyla, bir film hakkında düşünüp, ondan gelen mesajları süzmek için seçici olmak gerekiyor. Bir de tabii, edilgen bir izleyici olmamak. Tam da burada, bir film izleyicisinin -aynı zamanda- iyi bir film okuyucusu olmasının yolu nereden geçer diye sormak gerekiyor.

Lale Kabadayı, Film Eleştirisi’nde, başka sorulara da giden çoklu yanıtlarla karşılıyor bu durumu. Zira filmlerin, önemli birer ideolojik birer alan olduğunu unutmamak gerekiyor. Şöyle diyor Kabadayı; “Filmler seyircileri ile ilişki kurmasında, okuyucuların ideolojilerinin, dünyayı algılayışlarının nasıl işlediği ile filmlerin onlara taşıdığı anlamlar arasında kurulan bağlantıda eleştirinin üstlendiği rol son derece önemlidir. Olabildiğince tarafsız yapılması gereken ve filmlerin birden çok anlamını ortaya koymaya çalışan eleştiri etkinliği, eleştirmenin, filmi bir materyal olarak değerlendirmesine, kendi zihninde oluşan soruları çözümlemek amacıyla metne taşımasına ve izleyiciyle/okuyucuyla paylaşmasına olanak sağlar...”

İşin özü; herhangi bir film, hakkında yazılıp, çizilenlerle belli bir yere ya da yersizliğe oturuyor. Yani bir filmin, izleyici/tüketici öznelerin biçimlendirilmesi söz konusu olduğundan- stratejik bir öneme sahip olduğunu belirtmek zorundayız. Yani filmleri film yapanın biraz da –hatta daha fazla- film eleştiri yazıları olduğunun altını kalınca çizmek de yarar var. Ancak, herkes filmleri eleştirme hakkına sahipken, bu eleştirme hakkının, “tüm filmlerde ideolojik, psikolojik, sosyokültürel anlamların bulunacağının göz ardı edilmesine zemin oluşturmak için” kullanılmaması gerekiyor. Zira eleştiri yapma hakkına sahip olmak, “filmlere gidilmesini sadece davet etmeye ya da filmi beğenmemeye dayalı reddetmeye yönelik bir ‘kötüye kullanma’yı” zorunlu kılmıyor.
Böylelikle de, “iyi bir eleştiri, filmin yaratıcısı, film ve izleyici arasındaki ilişkinin kurulmasında bilmeye önem vererek, filmin ‘okundukça’ zenginleşmesiyle duyulan keyfin yaygınlığını artıran bir unsur”a dönüşmesinin önü de açılmış oluyor. Zaten istenen de bu. Yani tam da burada, filmler gerçek anlamlarının gelişebileceği bir zemin de bulmuş oluyor. Aksi takdirde, öylesine izlenip geçilen bir şeye dönüşüyor.

Sıradan film izleyicisi…

Kabadayı’nın Film Eleştirisi, tıpkı konunun kendisi gibi kapsamı ve referansları oldukça geniş, başvuru kitabı niteliğinde. İki bölüm altında toplanan onlarca başlıktan oluşuyor. Her bir başlık altında anlatılanlar ve çözümlenenler ise bilgilendirmenin de ötesine geçen bir niteliğe sahip. Sıradan bir film izleyicisi olmakta ısrar edenlerin dışındakilere çok geniş, düşünsel olanaklar sunuyor. Kabadayı çalışmasında, oldukça titiz araştırma yaparak, sinemayla ilgili –neredeyse- tüm kaynakları değerlendirmiş. Sinema tekniğinin de bu araştırma içine –tabii içeriği zayıflatması ya da güçlendirmesi açısından- dahil edildiğini de ekleyelim bu arada.

Sinematografi üzerine düşünmek

Peki, sinemanın teknik olanakları ya da olanaksızlıklarının yanı sıra, biçim nasıl bir önem teşkil ediyor? Bu durumda kurgu, filmin ana çerçevesi, olmazsa olmazı olarak nerede duruyor? Tekniği de kapsayan kurgu/biçim bir film içeriğinin ana mekanını oluşturuyor; bu yüzden de önemli bir yerde duruyor.

Sinematografi Üzerine Düşünceler’de Zaur Mükerrem, “görsel sanatlarda gösterilen eylem, karakter ve nesne me kadar önemli olursa olsun, dikkatlerin eser boyunca onun üzerinde tutunabilmesi, büyük ölçüde nasıl gösterildiğine bağlıdır” diyor. Dolayısıyla, bir filmi anlamak için onun nasıl bir çerçeveye sahip olduğunu da bilmek gerekiyor. Bu da, yönetmenin, görsel yönetmenin, senaristin çabasına biraz da olsa yakınlaşmayı, onlarla benzeri kaygıları duyumsuyor olmak anlamına geliyor. Zira sinema, “içerik ve anafikir, kesinlikle, üzerine düşünülmüş bir biçim içinde” var olabiliyor ancak. Tam da burada biçim öne fırlıyor, zira “belli bir içeriği olan herhangi bir karakter ya da nesne önce dış görünüşüyle” fark edildiğinden, “burada ilk algılanan ve birincil olan şey” de biçim oluyor. Anlama ve özümseme ise bunun ardından geliyor.

Görüntü yönetmenin önemi

Mükerrem, sinemanın biçimi üzerine kafa yorduğu metninde, görüntü yönetmeninin rolünü öne çıkarıyor. Zira senarist öyküyü yazıp, yönetmen de “bu öyküyü zaman ve makan koordinatlarına” aktarırken, “görüntü yönetmeni ise bu mekânın çekimini” yapıyor. İşte burada görüntü yönetmeninin önemli rolü giriyor devreye ki, Mükerrem de bunu şöyle özetliyor: “Görüntü yönetmeninin sorumluluğu çok büyüktür, çünkü o, kalabalık bir yaratıcı ekibin çileli çalışmalar sonucunda kurduğu eylemlerin son şeklinin çekimini yapar ve çekim süreci, film yapım-yönetim serüveninin en pahalıya mal olan aşamasıdır. Aslında en sinematografik görev görüntü yönetmeninindir.”

Sinemanın oluşum tarihinin ve hikâyesinin -arka planda bilgisinin- bilgisinin verildiği metinde, Rembrandt ya da Caravaggio’nun resimleri de gözüküyor. Sinematografi Üzerine Düşünceler; Sacayağın Küresi-Sinema. Çerçeve-Kompozisyon. Aydınlatma. Çekim Ölçekleri ve Çekim Tarzları şeklinde dört ana bölümden oluşuyor. Ancak, sinema için geçerli olan tüm bu gereklilikler izleyicisini de dışarıda bırakmıyor. Bir film yola çıkarken, oldukça sesli ve kalabalık bir serüveni de başlatmış oluyor. Geriye ise filmi izleme sürecinde, -eylem, karakter, nesne üzerinde- dikkatin kesilmesi kalıyor ki, bu da filmin nasıl gösterildiğiyle ilgilenenlere, bunu üstlenenlere –tabii izleyenlere de- kaçınılmaz gereklilikler yüklüyor.

SİNEMATOGRAFİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER, Zaur Mükerrem, Ayrıntı Yayınları

FİLM ELEŞTİRİSİ, Lale Kabadayı, Ayrıntı Yayınları



0 yorum:

Yorum Gönder