Tuğba GÜRBÜZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tuğba GÜRBÜZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Arkadaşlar Da Olmasa (Tuğba GÜRBÜZ)


Düşünsenize, bir zamanlar kahkahalarınızla çınlayan, sıcağıyla sizi sarıp sarmalayan yuvanızdan son paket de çıkıyor. Yaşanmışlıklarla dolu evinizden geriye kocaman bir boşluk kalıyor. Taşımaya değer bulmadığınız eşyalarınıza bakıyorsunuz. Belki eve ilk geldiği günü hatırlıyorsunuz. İçinizi derin bir sızı kaplıyor. Yerde uçuşan toz öbeklerinin içinde bir şey parlıyor. Küçük, değersiz bir cam bilye. Onu bırakırsanız bütün hatıralarınız silinecek sanki. Eğilip alıyorsunuz. Avuçlarınızın içinde sıkıca tutuyorsunuz. Kulağınıza “Korkma,” diyor “ben dünyanın her yerinde tanımaya değer insanlar bulunduğunu düşünüyorum.”* Heyecan, merak, belirsizlik birbirine karışıyor. “Geçmişi unut. Günü yakala!” sloganına inat anılarınıza sığınıyorsunuz. Biliyorsunuz ki, anısı olan kişi, şu ânın kırılganlığında hayatta kalmayı başarır. Olmayan ise hiçbir yerde yaşayamaz."**
   
Kapıyı ardımızdan son kez çekip çıkmak zor gelir hepimize. Ancak çocuklar için yer değiştirmek, alışkanlıklarından vazgeçmek, hayatının çok iyi bildiği, güvenli tarafından uzaklaşmak daha da zordur. Lucia Tumiati, Görünmez Arkadaşım adlı kitabında büyüme yaşlarında karşı karşıya kalınan büyük değişiklikleri ve bunun yarattığı korkuyu eğlenceli bir dille anlatıyor. Kitabın kahramanı Gianni,  babasının iş değişikliği nedeniyle başka bir şehre taşınmak zorundadır. Bu durumdan hiç de hoşnut değildir. Neyse ki tüm zor anlarında ortaya çıkan ona çözümler sunan, güldüren görünmez arkadaşı Pak, bu yolculukta da yanındadır. Hikâye, kısa bir zaman dilimi içinde yaşanır ve biter. Ancak yazar, Gianni'nin gördüğü rüyalar aracılığıyla geçmişteki önemli anları bize gösterir. Gianni, yolculuk boyunca sık sık rüyalara, anılara sığınır. Yolculuk bitip yeni evlerine vardıklarında kendisini gelecekteki arkadaşlarının arasında bulan Gianni, Pak'ın elini şimdilik bırakır.
  
İtalyan edebiyatının önemli temsilcilerinden biri olan Tumiati'nin, yapıtlarında özgürlük, “öteki” olmak gibi temaları ele almasının sebebi, yazarın yaşam hikâyesinde gizlidir. Küçük yaşlarda anne ve babası boşanır. Lucia annesi ile erkek kardeşi Andrea ise babasıyla kalır. Henüz 13 yaşında iken ırkçı yasaların sonuçlarını öğrenir. Yahudi olan annesi Maria Luzzatto ile uzun süre saklanır. Annesi ve Andrea ile birlikte direniş mücadelesine katılır.  Hekim ve yazar babası Corrado Tumiati, özgürlük mücadelesine katılmaz. Bu, boşanmanın ardından aldığı ikinci büyük darbedir. Annesi ölünce babasının yanına Floransa'ya döner. Edebiyat eğitimi alır. Çocuklar ve gençler için yazmaya başlar. Nedenini şu sözlerle açıklar. “Yazar ne bir öğretmen, ne bir akraba ne de başından geçenleri anlatan biridir. Yazar bir arkadaş, size kimsenin söylemediği, anlatmadığı şeyleri dile getiren çok özel ve biraz da gizemli bir arkadaştır. Uzlaşmanın ve adaletin olduğu bir dünyada, daha iyi koşullarda büyümeniz içindir yazdıkları.” Hikâyelerin gücü, tek başına dünyayı değiştirmeye yetmez belki. Ama tek tek insanları değiştirmeye yetebilir ve edebiyatçıların düşledikleri dünyaya günbegün yaklaşırız.

* Görünmez Arkadaşım YKY 1. Baskı s. 37
**Patricia Guzman'ın Işığa Özlem  adlı belgeselinden alınmıştır.

GÖRÜNMEZ ARKADAŞIM,  Lucia Tumiati, (Res.) Simone Massoni, (Çev.) Filiz Özdem, Yapı Kredi Yayınları,

Acı Gerçeklerden Tatlı Hikâyelere Kaçmak (Tuğba GÜRBÜZ)

Bazı evlerde kara adamlar vardır, her zaman kara olmayan, renk değiştiren. Mavi olduğunda annelere iyi davranan, kırmızı ya da turuncu olduğunda şeker getiren... Agata'nın en sevdiği renk mavidir bu yüzden. Bir anda renk değiştirir adam, kalbi, yüzü kararır. Kapkara sesiyle bağırır, annesini ağlatır. Agata, korkudan sandalyenin altına girer ve bekler. Kara adamın gitmesini, annesinin ağlamasının bitmesini... Neyse ki artık tilki var, Agata'yı hayatın acı gerçeklerinden tatlı hikâyelere kaçıran, mavi gözlü bir tilki.
    
Hikâye Ormanı, İtalyan yazar Angela Nanetti'nin türkçeye çevrilen ikinci eseri. Dedem Bir Kiraz Ağacı adlı kitabında ölüm temasını sıcak, dokunaklı bir dille anlatan yazar, aynı ustalığı aile içi şiddet konusunu ele alan Hikâye Ormanı'nda da sürdürüyor.
   
Bir orman hayal edin. Dallardaki örümcek ağlarından, bitki köklerine, ağaçlardan, yapraklardan su çukurlarına kadar her yer hikâyelerle dolu. Yaprak hışırtılarının, ağaç dallarının, titreyen örümcek ağlarının sesi, usul usul havaya karışıyor, hava taşıyor sesleri, en güzel hikâyeleri. Bu ormanda başlayıp Agata'nın evinde devam eden iki yaralı yüreğin dostluk ve yaralarını sağaltma hikâyesi sizlere anlatmak istediğim.
   Karlı bir günde tilki, kapana sıkışır. Anlarız ki, tilkilerin de kara adamları vardır. Sadece tilkilerin mi? Kuşların, tavşanların, ceylanların, hatta balıkların... Avcının karısının mantosuna kürk yaka, kızının odasına post olur. Sıkıldıklarında  onu bir çuvalın içine tıkıştırıp bit pazarına götürüp satarlar. Kim mi alır? Tabii ki Agata. Annesi dolabı açar, tilkiyi mantosunun omuzlarına dolar. Beklerken tilki sıkıntıdan patlar. Bir gün evde yalnız kalacak olan Agata, annesinden izin alıp onu odasına götürene kadar.
  
Tilki geleli beri Agata mutludur, ne kara adamın gelip annesini ağlatmasından korkar ne de kötü rüyalar görmekten. Tilkinin bazen üzgün olduğu gözünden kaçmaz. Onun ormana geri dönmek istemesinden korkar ama “Gitmek ister misin?” diye de sorar. Çünkü sevmek karşındakinin isteklerine engel olmamaktır. “Aklımdan bile geçirmedim.” der Tilki. Ayaklarının üzerinde duramadığı için üzgündür. Bay Vincenzo, tilkinin içini samanla doldurur diker, ayaklarının altına bir de tekerlek yerleştirir. Tilki artık ayaktadır. Zaman zaman ormana geri dönmeyi düşünse de Agata'yla kalır. Kara adamdan korkmadığını söyler, çünkü sevmek yanındaki senden çok korktuğunda onu rahatlatmak için cesur görünmektir.

Kara adam döner, bağırır, tilkiyi fırlatıp atar, kuyruğu kopan tilki daha fazla dayanamaz. Hikâye ormanına dönmek üzere yola çıkar. Agata, kedi İsidoro, kolu kopuk bir bebek Valentino da bu yolculuğa katılır. Küçük grup dinlenmek üzere bir banka oturur. Tilki, bütün gece sürecek uzun bir hikâye anlatmaya koyulur.

Agata, sabah yatağında uyanır. Tilki, bebek, her şey yerli yerindedir. Anlar ki hepsi kötü bir rüyadır. Mutfağa gider. “Günaydın, uykucubaşı!” der babası, gülümser. Hep birlikte pazar kahvaltısı yaparken Agata'nın gördüğü rüyayı dinler.

“Ya ben? Kara adam olarak mı kaldım yoksa iyi adam oldum mu?” diye sordu babası. “Bilmiyorum, rüya bitti. Ama biliyor musun baba, Kara Adam'lar gerçekten var.”

HİKÂYE ORMANI, Angela Nanetti, (Çev.) Filiz Özdem, YKY, 6-10 yaş

Dönüyordu (Tuğba GÜRBÜZ)

Time never dies. The circle is not round

Alice Munro, hikâye anlatmayı eve benzetir.

“Öykü, takip edilecek bir yol değildir. Bir eve benzer. İçine girip bir süre orada kalır, sevdiğiniz yere oturur, odaların ve koridorların bağlantılarını, dış dünyanın pencereden nasıl göründüğünü keşfedersiniz.”

Aile Çay Bahçesi'ni bu duygularla okudum.

“Öyle şeyler anlatırdım ki sana, tek kelimesi aklını başından alır,” dedim.

İçimden.

Yine de bir şey duymuş gibi döndü baktı Çiğdem. Kayalığın tam ucunda duruyordu. Dalgalanan saçlarının arasından bir bulut geçti.

Kapıyı açtım. İçeri girdim. Beni tam olarak neyin beklediğini bilmiyordum. Kısa, çok kısa hikâye tadı bırakan bölümleri okuyarak bol odalı evi adım adım dolaştım. Her bir odada Müzeyyen'in, annesinin, onu büyüten Müzehher teyzenin, babaannenin, babanın, Çiğdem'in, Özlem'in hayatından kesitler vardı. İlerledikçe karanlıklar aydınlandı. Belki de gözüm karanlığa alıştı. İnsan karanlıkla bir kez tanıştı mı, bir daha istese de kurtulamıyor ondan.

Ben Müzeyyen'i tanıdım ve çok sevdim. “Karanlık ama hepimizin ezbere bildiği bir bahçenin” binlerce yaralısından biri o.

Halının üzerindeki yılan, bir kez görünmez oldu mu, akrebi ya da akrebin getireceği kötülükleri evden uzak tutmak mümkün değil. Kardeşinin doğduğu, annesinin öldüğü dünyada daha fazla iyi olmasına gerek yok. Kötü bir kız artık. Kumlu ayaklarıyla yatak odasına kadar giren, reçelli bıçağı yalayarak temizleyen, televizyon izlerken kıçını kaşıyan, kardeşiyle ilgilenmeyen, babaannesini üzen kötü bir kız.

Sinan abiyle yaşadıklarının ardından içinden yeni bir Müzeyyen çıkarabileceğini, her istediğinde kabuğunu geride bırakıp kaçmanın bir yolu olduğunu öğrenen, çocukluğunun karanlık bahçesine geri dönüp bakamayan, hesap soramayan yaralı bir kız.

Yıllar sonra babalarını ölüme uğurlamak üzere bir araya gelen iki kız kardeş...

Pazarlıkla karar verilmiş bir evlilikten, topuğu kırık bir düğün ayakkabısından, çamaşır suyu kokan ellerden, rakı kokan ağızlardan, gözü düğme burnu iplik bir örgü bebeğin intiharından, hayatı altüst eden bir kız kardeşten öte bir şeyler var mı bakmaya, sorular sormaya cesaret eden

Müzeyyen ve şekerli sesiyle herkesin sevgilisi olmayı başarmış, babasının sarı, çirkin tırnaklarının kendisine değmesinden rahatsız olmayan, söylenmesi gerekenleri her zaman söyleyen Çiğdem...

Çiğdem'in rakı sofrasında yaldızı soyulan, şeker pembesi olmayan hayatı, yalnızlığı, ablasının kayıtsızlığı, arkasını dönüp gidişi, onu hiçbir zaman sevmediği gerçeği...

Müzeyyen ne masaldaki cadı ne de romandaki vampir...

Annesiz ve babasız büyüyen iki kız kardeşten biri...

Ne daha iyi ne de daha kötü...

Bir ezgisi var bu kitabın. Seziyorum. Adı dilimin ucunda. Bulamıyorum. “Sormak yetiyor bana. Cevap bulmakla zaman kaybetmiyorum.” Okumaya devam ediyorum. Saniye kolu hızında okuyup bitiriyorum. Bir daireyi yürüyorum yazarla beraber. Adım adım... Başladığım yere getirip bırakıyor beni. Ancak ne hikâye ne ben aynıyız. Göz kırpıyor uzaklaşırken. Oynadığı oyunu anlıyorum.

“Mutlu çocuklar olamaz mıydık sence?”

AİLE ÇAY BAHÇESİ, Yekta Kopan, Can Yayınları, 2013.