Dosya: Cinsiyet Halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Cinsiyet Halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Erkeklik ve iktidar ortaklığı (Kürşad KIZILTUĞ)

Erkeklik sorgulanıyor. Erkeklik, artık erkekler tarafından da sorgulanabilir bir konu olarak görülüyor nihayet. Feminist ve Lgbt hareketlerinin yaygınlaşması ve güçlenmesinin de doğrudan bir etkisi olarak görebiliriz bunu aynı zamanda. Yaşadığımız ülkede bu alana dair şimdiye kadar neler yapıldığının özetiyle başlayalım: erkekler 2008’de ilk defa kadına yönelik şiddet, taciz tecavüz, homofobi, transfobi ve nefret suçları gibi konularda kendi inisiyatifleriyle sokağa çıkmaya ve eylem yapmaya başladılar. Bu sürecin ilk göze görünür aktörü olan Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi isimli anti-otoriter inisiyatifle birlikte bir takım farkındalık çalışmaları, sohbetler, atölye çalışmaları yapıldı. Bedi’nin doğrudan etkisi mi yoksa dönemin getirdiklerinden mi ayırt etmek zor, farklı sol, sosyalist partilerden de erkekler sokağa çıktılar. Esp, Edp, Yeşiller Partisi, BDP, gibi sol partiler de çeşitli zamanlarda öncelikli olarak kadına yönelik şiddeti protesto etmek için sokağa çıktılar, eylemler yaptılar, yapmaya devam ediyorlar. İstanbul, Ankara, Van, Adana, İzmir, Diyarbakır, Malatya, Eskişehir (bilebildiklerim bunlar) gibi şehirlerde çeşitli zamanlarda çeşitli sol, sosyalist çevrelerden erkekler benzer eylemler gerçekleştirdiler. Bunun yanı sıra Erkek Muhabbeti isimli bir atölye çalışmaları dizisi de Sogep’in projesi olarak hayata geçirildi ve sürüyor. Geçtiğimiz Haziran ayında bu kez Kürtaj Yasağına Karşı Erkekler adıyla bir inisiyatif oluşturulmuş ve bir protesto yürüyüşü gerçekleştirmişti. İnternette bu konuları odağına alan bir kaç sosyal medya grubu da mevcut. Bazı blog ve web sitelerinde birçok yazılı kaynak ve bilgilendirici materyal toparlanıyor. Akademik alanda giderek artan bir üretim söz konusu: Son birkaç yıl içinde eleştirel erkeklik çalışmaları çerçevesi içinde görebileceğimiz yeni yeni telif kitaplar çıkmaya başladı. Konuyla ilgili tez çalışmalarının yanında ilk kez bundan 2 yıl önce bir de akademik sempozyum düzenlenmişti. Ana akım basında da bazı köşe yazarlarının konuyu sürekli olarak gündeme taşımasını da bu başlıklara ekleyebilirim.

Birkaç yıldır peş peşe birbirine eklenen ve bu dönüşüm alanını küçük katkılarla şekillendiren bu örneklerin en yenilerinden biri kendi alanında bir ilk oluşturan bir kitap: Bilinen Sır: Erkeklik ve Sosyalist Erkekler, Mesut Çeki tarafından derlenmiş. Çalışma bir grup erkeğin konuya dair doğrudan kendi deneyimlerinden ve erkekliği sorgulama süreçlerinden yola çıktığı yazılardan oluşuyor. Kitaba katkıda bulunan erkekler örgütlü sol hareketin içinden geliyor. Hem kendi içlerinde atölye çalışmaları ve konuya dair okumalar yürütmüşler hem de sokaktaki protesto eylemlerinin bazılarını örgütlemişler. Hatta bazı semt kahvelerine giderek atölye çalışmaları da yapmışlar.

Kitabın 17 yazarı toplam 18 metinde konuyu kendi deneyimleriyle ve dönüşümlerini nasıl gördüklerini anlatarak ele alıyor. Sosyalist feminist teoriden, Marksist literatürün bazı kaynaklarına, Lgbt hareketinden toplumsal cinsiyetin cinsiyet devrimi perspektifiyle birlikte ele alınışına ve Kürt özgürlük mücadelesinin bu konuya dair üretimlerinin katkısına kadar çeşitli meseleler tartışılıyor. Tartışılan en önemli sorunlardan birisi de örgütlü mücadele içindeki kadın yoldaşlarıyla ilişkiler sorunu. Kitapta yazan her erkek açısından kendi zihniyetinin yol açtığı sorunlara dair çok kayda değer bir farkındalık, bir yüzleşme boyutu mevcut.

Bu gibi yüzleşmelerin yapıldığı metinlerde en zorlayıcı nokta özellikle erkeklerin kendi deneyimlerini ele alırken, kendi duygularını başkalarına açmakta çekingen davranması ve rahat yazamamasıdır. Bir atölye çalışmasının yüz yüze ortamında yakınlık hissettiğimiz kişilere bile son derece sakınımlı davranabiliyoruz. Ancak bu yazıların tümünde, bu sınırlamayı aşmayı, kendi kırılganlığını da açık etmeyi isteyen ve bunu yer yer de başaran göze çarpan bir çaba var. Meselenin bu yönü, ortaya atılacak bütün çözümlemelerin ve derin politik analizlerin ötesinde bir önem taşıyor.

Erkeğin kendi iç dünyasında gerçekleştireceği dönüşüm, başkalarıyla sosyal ilişkilerinde yaşadığı duygulanımlarının dahi toplumsal olarak inşa edilmiş yapılardan süzülerek somutlaştığının bilincine varmakla mümkün. Bu, “duygularımız bize ait değildir” demek anlamına gelmez, ancak “duygulanımlarımız bile” salt mahrem ya da kişisel değildir. Kişisel olan aynı zamanda politiktir, aynı zamanda toplumsal ve kültüreldir.

Biz bunu birbirimizle yazılı ya da sözlü olarak deneyim paylaşımı esnasında deşifre edebilirsek aynı zamanda politik bir mesele de kılabiliriz. Dünyayı dönüştürme mücadelesinin kendimizi dönüştürme mücadelesinden ayrı bir şey olmadığını ayırt etmenin bir yolu da birbirimizi dönüştürmeye açık olmak, yani kendimizi açık ve eleştirilebilir kılmaktır. Bu yüzden erkeklik sadece bir benlik dönüşümü meselesi olarak kavranamaz, bir kolektif mücadele alanı olarak kavranması gereken şeydir. Kitabı özel ilk kılan şey de bu: elbette her okur, radikal / devrimci politikayı kendi algılaması çerçevesinde kitapla farklı şekilde ilişkilenebilir. Ancak deneyimin kolektif paylaşımı olarak görebileceğimiz bu çalışma, her birimizin farklı çevreler içinde kendi erkekliğimizle ne şekilde uğraşabileceğimize ve bunu bir devrimci politik dönüşüm mücadelesi olarak nasıl kavrayabileceğimize dair somutlaşmış bir örnek sunuyor.

Önsözde Mukaddes Erdoğdu Çelik’in dediği gibi “Kuşkusuz bunlar ilk devrimci girişimler, arkasının gelmesi gereken uzun soluklu mücadelenin başlangıcı sayılmalı”. Henüz bir arpa boyu kadar yol gitmedik, ama bu bile ne kadar uzun bir süreçten sonra, kendi dirençlerimizi birer birer kırmaya başlayınca oldu. Şimdi erkekliği sorgulamanın, egemen erkeklik ve iktidarla özdeşleşmemizi reddetmenin ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu görebiliyoruz.

Örgütlü bir mücadele haline henüz gelememiş olsa da küçük farkındalık gruplarıyla, atölyelerle, düzenli okuma ve tartışmalarla daha da yol alabileceğimiz aşikâr. Sadece sokaklarda sesimizi duyurarak egemen erkekliğin dışına çıkmaya çalışmanın mümkün olduğunu göstermekle kalmamalı, örgütlü mücadelenin bütün alanlarında, sendikalarda, stk’larda, parti örgütlerinde, üniversite kantinlerinde, eylem alanlarında, kültür merkezlerinde bizzat erkekler çalışmalar örgütlemeliyiz. Bilinen Sır gibi kitapların daha da çoğalması ve kolektif deneyimlerin artması için.

Bilinen Sır - Erkeklik ve Sosyalist Erkekler, Derleyen Mesut Çeki, Akademi Yayın Ceylan Yayıncılık, Mayıs 2012

Muhafazakârlık Karşıtı Bir Rehber (Candan DUMRUL)

AKP İktidarının 10. Yılını geride bıraktığımız şu günlerde, kendisini “muhafazakâr demokrat” bir parti olarak tanımlayan AKP’yi analiz edebilmek bakımından okunması gereken kitaplardan birisi de Handan Koç’un geçtiğimiz Temmuz ayında Destek Yayınevinden çıkan “Muhafazakârlığa Karşı Feminizm” kitabı. Kitapta muhafazakâr ideolojinin ve söylemin kadına ve bir kadın kurtuluş mücadelesi olarak feminizme yaklaşımı birincil kaynaklardan alıntılarla ortaya konmakta ve çeşitli başlıklar altındaki kısa metinlerle bir tür söylem analizi yapılmaktadır.

Handan Koç, kitabın kısa önsözünde kitabın “Türkiye erkek egemen sistemini, İslamcı ve yeni-muhafazakâr düşünceyi anlama çabasının bir ürünü” olduğunu belirtmiştir. Kitap, yazarın bu muradını gerçekleştirmiş olmakla birlikte, kitabın başlığı okuyucuyu ilk bakışta faklı bir beklenti içine sokmaktadır. Kitabı okumaya başlamadan önce, kitabın muhafazakârlığın tek tek kadınların yaşamında yarattığı etki ve baskıya karşı örgütlü bir mücadele çağrısı olarak feminizmin nasıl bir kurtuluş perspektifi sunduğuna ilişkin olduğunu düşünmüştüm. Dediğim gibi başlık bu kanıya kapılmamın nedenlerinden birisidir. Oysaki kitabın içeriğinde, dini metinlerin, din adamlarının bunlara ilişkin yorumlarının, günümüz muhafazakâr yazarlarının, Fettullah Gülen cemaatinin ve onun yayın organlarının kadınların nasıl yaşamaları gerektiğine dair telkinleri ortaya konmakta, bunun feminist mücadele bağlamında kabul edilemez olduğu vurgulanmaktadır. Yani kitap, muhafazakârlığa karşı yeni bir feminist politika analizini içermemekte; feminist politikanın, bu ideolojik/politik bombardıman karşısında önemini ve gerekliliğini vurgulayarak “nasıl bir feminist politika” sorusunu “muhafazakârlık karşıtı” olma kriteri ile sınırlı biçimde yanıtlamaktadır.

Faşist Muhafazakârlık

Kitap yazarın “faşist muhafazakârlık” olarak tanımladığı ideolojinin beden ve kimlik bağlamında kadınları nereye oturttuğunu ve kadınların ikincil konumunu nasıl pekiştirdiğini açıklayan metinlerle başlamaktadır. Yazarın “faşist muhafazakârlık” tespiti ayrı bir yazının konusu olmakla birlikte, bu faşizme karşı cumhuriyetin ehveni şer olduğu kitap içeriğinde alttan alta vurgulanmaktadır. Yazar, yeni muhafazakârlık ile Kemalizmi partriyarkal ilişkiler bağlamında farklı yerlere oturtmaktadır. Kitabın “annelik”le ilgili bir bölümünde, “geçen yüzyılın başında eşitlik bayrağı açan cumhuriyetçi kadınların” karşılarında dini motiflerle beslenen bir direnç bulduklarını vurguladıktan sonra yazar, “bu eşitlikçi kadınların karşısına dikilen birçok cumhuriyet aydınının, bugünün İslamcılarının savunduklarından farklı bir şey söylemediğini görmek ilginç” diyerek, Cumhuriyetin aydınlanmacı ideolojisinden, ataerkil ilişkiler bağlamında farklı bir beklenti içinde olduğunu açığa vurmaktadır. Yazının devamında yer alan “dinden güç alan erkek egemen düzen” söylemi de bu beklentinin, yazarın patriyarka analizinin bir sonucu olduğunu göstermektedir.

Maddeci feminizme göre patriyarka dinden güç almaz, zira din olmasa da bu ilişkiler vardır ve dinin varlığı bunun sadece toplumsal meşruiyeti bakımından etkilidir, yani din patriyarkal bir araçtır. Maddeci feminizmin, kapitalizm öncesinde de patriyarkal ilişkiler olduğu ve kapitalizmin bu ilişkilere yaslanarak kurumsallaştığı tespiti bizi bu sonuca götürür. Bu da bizi, dinlerin ya da buna bağlı olarak muhafazakarlaşmanın, kadınların yaşamı üzerinde yarattığı etkiye karşı dönemsel bir mücadeleye değil, bir sistem olarak topyekun patriyarkaya ve onun farklı tezahürlerine karşı bir kurtuluş mücadelesine sevk eder. Bu politik düzlemden bakıldığında da artık ne cumhuriyetin aydınlanmacı politikalarının ataerkil özü karşısında hayal kırıklığı yaşarız ne de muhafazakârlığın kadınları ikincil konuma soktuğu paranoyasına kapılırız. Dolayısıyla perspektif analizi etkiler.

Köklü Bir Külliyat Taraması

Yeni muhafazakârlığın kapitalist ilişkilerde bir dönüşüm yarattığı muhakkak. Bir benzeri patriyarkal ilişkilerde de yaşanmaktadır. Yani kadınların özgürlük mücadelesi, AKP iktidarı döneminde görece daha zorlu bir kulvara girdi. Bu tartışmasız bir gerçek ama AKP öncesinde de biz kadınların özgür bir dünyada yaşamadığımız açık. Bu yeni sürece karşı politika geliştirirken bu gerçeği unutmamak gerekir.

Bu kısmi eleştirinin ardından şunu söylemem gerekir ki; kitapta, yer alan tüm yazılar bir teşhir niteliği taşıyor. Özellikle de Sızıntı dergisi üzerine yazılanlar, yazarın muhafazakâr politikayı ne kadar yakından izlediğini ve uzun süreli köklü bir külliyat taraması yaptığını gösteriyor. Fikri takibin çok zayıf olduğu bu politik iklimde Handan Koç zorlu bir işin üstesinden layıkıyla gelmiş ve yeni muhafazakârlığı anlamak isteyenlere kadınlar cephesinden önemli bir açılım sunmuştur. Kitap önümüzdeki dönemde gerek muhafazakârlığın toplumsal görünümleri gerekse feminizmin mücadele perspektifi konusunda yapılması elzem tartışmalar açısından yol açıcı bir kaynaktır. Handan Koç’un çabası da bu kapsamda çok anlamlı ve takdire şayandır.

MUHAFAZAKÂRLIĞA KARŞI FEMİNİZM, Handan Koç, Destek Yayınevi, 2012.

Kadın Emeği ve Kalkınma Üzerine Bir Başucu Kitabı (Handan ÇAĞLAYAN)

Türkiye son yıllarda ekonomik büyüme açısından sergilediği performansla dünyanın en büyük yirmi ekonomisi arasına girmiş bulunuyor. Bu durumun sadece hükümet temsilcilerince değil anaakım medya tarafından da tüm toplumun yararına olumlu bir gelişmeymiş gibi sunulduğuna tanık oluyoruz.

Doğrusu ekonomik büyüme ile toplum yararı arasında böylesi doğrudan bir bağ kurmadan önce biraz durup düşünmekte fayda vardır. Tüm toplumun yararına bir gelişmeden söz edebilmek için en azından bazı soruların yanıtlanması gerekir. Örneğin gelir dağılımındaki eşitsizlikler azalıyor mu? Toplumun sağlık ve eğitim hizmetlerine erişiminde bir gelişme oluyor mu? Bölgeler, cinsiyetler arasındaki eşitsizlikler ortadan kalkıyor mu?

Benzer soruları çoğaltmak mümkün ama yanıt vermek için bu kadarı bile yeter. Zira Türkiye örneğinden de çok iyi bildiğimiz gibi ekonomik büyüme kendiliğinden böyle bir gelişim sağlamıyor. Zaten anaakım medyanın ve hükümet temsilcilerinin yarattığı illizyonun aksine bu tür soruların cevabı ve toplumun yararı, esas olarak büyümenin değil kalkınmanın alanına girmektedir. Kalkınma ise ülkemizde 1980’li yıllardan itibaren serbest piyasacı yaklaşımın gelişimine paralel olarak ekonomik ve politik gündemlerin dışına itileli hayli aman oluyor.

Prof. Dr. Gülay Toksöz’ün Kalkınmada Kadın Emeği kitabı, her şeyden önce piyasacılığın gölgede bıraktığı kalkınma konusunu yeniden akademik ve iktisadi gündeme taşıdığı için çok kıymetli bir çalışma. Zira baş döndürücü büyüme söylemlerinin arasına, kaynakların dağılımına, insanların eğitim, istihdam olanaklarından, sağlık hizmetlerinden yararlanabilme koşullarına, eşitsizliklerin ortadan kalkma düzeyine ilişkin vurguların girmesi başlı başına anlam taşıyor.

Kitabın içeriğine gelince, gerek sorduğu sorular gerekse de bu sorulara farklı kuramsal yaklaşımların zaman içinde değişen yanıtlarını, yalın ve kapsayıcı bir şekilde aktarması nedeniyle, Kalkınmada Kadın Emeği’nin, Türkiye’de kadın emeği, toplumsal cinsiyet eşitliği ve toplumsal kalkınma üzerine çalışan herkes açısından bir başucu kitabı niteliği taşıdığını belirtmek gerekir. Üstelik sadece bu konularla akademik düzlemde ilgilenenler açısından değil, kadın hareketinin aktivistleri açısından da bu durum geçerli. Kitabın böylesi geniş bir kesime hitap edebilecek kapsayıcılıkta olmasında, Prof. Dr. Gülay Toksöz’ün yaşamın her alanında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kalkması, kadınların insan onuruna yaraşır işlerde ve ayrımcılığa uğramadan istihdam edilmeleri, sendikal katılım düzeylerinin artması gibi konularla akademik düzlemde ilgilenmekle kalmamasının, bir aktivist olarak da çalışmasının payı büyük olmalı.

Türkiye’de 1990’lı yıllara değin kadın istihdamına ilişkin sınırlı sayıda çalışma yapılmış olmasına karşın, gerek kadın hareketinin etkisiyle gerekse de üniversitelerde kadın araştırma merkezlerinin kurulmasıyla birlikte 1990’lı yıllardan itibaren bu konudaki çalışmalar artmaya başladı.

Kalkınmada Kadın Emeği de, Prof. Dr. Toksöz’ün 1990’lı yılların başlarından itibaren üniversitede kalkınmada kadın emeği üzerine verdiği doktora dersine dayanıyor. Alanların ömürleri boyunca yararlanacakları bir bakış açısı, bilgi ve birikim anlamına gelen bu derste kalkınma tartışmalarının kendi içinde geçirdiği evrim, kadın emeğinin kalkınmadaki rolü ve kalkınmanın kadın emeğine etkisi gibi konular üzerinde durulurdu. Kadının ev içindeki emeğinin toplumsal yaşamın sürdürülmesindeki rolü, kadınların emeklerinin ev bedenleri üzerindeki denetim ile toplumsal refahtan kendi paylarına düşeni alamamaları arasındaki ilişki ve bu ilişkinin farklı coğrafyalardaki farklı tezahürlerinin neler olduğu sorgulanırdı.

Kitap, bu sorulara yanıt aramanın yanı sıra daha genel olarak kadınların küresel düzeyde ev içinde ve dışındaki karşılıksız ve karşılığı ödenen emekleriyle ekonomiye, topluma ve insan refahına yaptığı büyük katkıyı açığa çıkarmayı hedefliyor. Bunun için başta feminist perspektiften yapılan kalkınma tartışmaları olmak üzere çok geniş bir literatürün irdelenmiş olması hem bu konularda çalışmak isteyenler için zengin bir kaynak sunuyor hem de kaynaklara ulaşmak için gerekli zaman, dil vb. olanaklardan yoksun olanlar için doyurucu bir özet sunuyor.

Kitapta kalkınma düşüncesindeki farklı yaklaşımlara tarihsel seyri içinde yer verilmesinin önemine özellikle dikkat çekmekte fayda var. Çünkü kalkınmacılığın devletçi bir modernizasyon paradigması içinde ortaya çıkmış olması, kadın hareketi açısından kalkınma düşüncesini doğal olarak sorgulamaya açık hale getirmiştir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine duyarsız ve toplumu devlet eliyle tepeden modernleştirmeyi hedefleyen politikaların kadınların lehine olmadığı hatta kimi durumlarda kadınların aleyhine sonuçlarına yol açtığı göz önüne alındığında, sorgulamanın haksız olmadığı açıktır. Prof. Dr. Gülay Toksöz’ün kalkınmada kadın emeğine ilişkin feminist tartışmalara geçmeden önce devletçi modernleşmeci kalkınma yaklaşımına yönelik eleştirileri aktarması ve günümüzdeki sömürge sonrası alternatif kalkınma tartışmalarını ayrıntılı biçimde aktarması bu açıdan önem taşıyor.

Peki, kitap, kalkınma ve kadın emeğine ilişkin sorulara ne tür yanıtlar veriyor diye sorulacak olursa; aşağıda kitaptan küçük bir alıntı yapmakla yetinip, yanıtları Gülay Toksöz’ün yalın, yoğunluğuna rağmen son derece kolay okunabilen kitabından okumanın keyfini yaşamayı tavsiye etmek en iyisi:

“Günümüzde feminist perspektiften kalkınma tartışmaları, insanların ve toplumların refahının sadece gelir getirici istihdam biçimleri ve onlarla bağlantılı sosyal politika önlemleriyle sınırlanamayacağı, bakımın bir hak olarak görülmesi, ev içindeki karşılıksız sunulan bakım ve piyasa ekonomisinde para karşılığı sunulan bakımın refah/iyilik hali için taşıdığı önemin kavranması ve toplumda bakım sunanların konumunun iyileştirilmesi için sosyal politika önlemlerinin alınmasına dikkat çekmektedir. Ancak feminist eleştiri bunun da ötesine giderek hane içinde toplumsal cinsiyet temelli işbölümünün sarsılması ve erkeklerin bakım hizmetini üstlenmesi için neler yapılabileceğinin sosyal devletin amaçları arasında olması gerektiğinin altını çizmektedir.” (sf. 9)

Gülay Hoca’nın, bu tartışmaların, geleceğin daha adil ve eşitlikçi toplumlarını hedefleyenler açısından ufuk açıcı nitelikte olduğu saptamasına katılmamak mümkün mü?

KALKINMADA KADIN EMEĞİ, Gülay Toksöz, Varlık yayınları, 2012.

Cumhuriyetin Cinsiyet Sınavı (Ramazan KAYA)

“Milliyetçilik tipik olarak erkekleştirilmiş hafızadan, erkekleştirilmiş aşağılanmadan ve erkekleştirilmiş umutlardan doğmuştur” Cynthia Enloe
Kemalist modernleşme projesinin bir “kadın devrimi” yarattığı iddiası uzun yıllar boyunca sorgulanmadan kabul görmüştür. Ancak 1980’lerden itibaren Türkiye’deki feminist hareketin önemli bir kesiminin “devlet feminizmi”ni bütün boyutlarıyla sorguladığını, bu feminizm türüyle yüzleştiğini ve bu alana ilişkin artık tatmin edici bir eleştirel literatür bıraktığını söylemek mümkün. Devletin, milliyetçiliğin, militarizmin, kapitalizmin ve muhafazakârlığın “eril tahakküm”le, cinsiyet rejimiyle bağını çözümlemek artık eleştirel düşüncenin olmazsa olmazı haline getirilmiştir. “Feministlerin hem özel alana-anneliğe kapatılmaya karşı çıkarak kamusal eşitlik talep eden hem de kadın bedeni üzerindeki eril iktidarı yok etmeye yönelik cinsel özgürlük talepleri ikinci dalga kadın hareketlerinden” bu yana siyasetin gündemini ve rengini belirlemeye devam etmektedir.

Serpil Sancar’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan “Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti, Erkekler Devlet, Kadınlar Aile Kurar” kitabı Türkiye’deki bu “muhafazakâr modernleşme” projesinin cinsiyet rejimiyle olan ilişkisini bütün tarihsel duraklarını dikkate alarak sorgulamaktadır. Serpil Hoca, öncelikle bu ülkede bir “kadın devrimi” yapıldığını iddia eden iktidar elitlerine 2011 Yılı İstatistiklerine dayanarak tokat gibi inen bir cinsiyet tablosuyla itiraz etmektedir: “33.443.008 okul yaşı ve üstündeki kadın nüfus içinde hala 2.617.566 kadın okuma yazma bilmiyor. 7.342.881 kadın ise okur-yazar olup hiç okul bitirmemiş. Yani 18.578.188 kadın (%55) ya hiç okumamış ya da sadece 5 yıllık ilkokul bitirmiş. Eğitim görmesi gereken kadınların %75’i en fazla 15 yaşına kadar okumuş ya da hiç okumamış. Sadece %7,5 yüksekokul okumuş. Kadın istihdam oranı, yani üretken bir işle uğraşan kadın oranı %25,6. Geri klan %74,6 ise “ev kadını”. Tarımsal faaliyetlerle uğraşanların %85’ini kadınlar oluşturuyor. Kadınlara yönelik aile içi şiddet üzerine yapılan araştırmalara göre eşi veya aile bireyleri tarafından fiziksel şiddete maruz bırakılanların oranı %39 ve bunların içinde fiziksel şiddet sonucunda yaralananların oranı %25’tir. Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen personelin %37’si kadın. Ama 193 büyükelçiden 23’ü, 81 validen 1’i, 458 vali yardımcısından 5’i, 861 kaymakamın ise sadece 20’si kadındır”[1]. Günümüzde “kadın devrimi” söylemi artık yerini “kadın mağduriyeti-kadın sorunları” söylemine bırakmış durumdadır.

Modernleşmenin Cinsiyeti

“Ulusun inşasını erkek belirler, kadın arka perdeyi hazırlar” [George Mosse]
Ulus-inşa süreçleri aynı zamanda “modernleşme” hedefini de içeren bir doğrultuda olmuştur. Modern uluslar genel itibariyle aile metaforlarıyla tahayyül edilmiştir. Milliyetçi modern ideolojilerin aile metaforunu seçmeleri elbette bir rastlantı değildir. Ailenin “doğal” bir kurum olarak görülmesi, kan bağına dayalı bir sınıra işaret etmesi ve temsil ettiği ahlaki kodlar ulusal tahayyüllerin de politik çerçevesini belirlemiştir. Milletin büyük bir aile ve aidiyet kaynağı olarak doğallaştırılması, toplumsal cinsiyet rollerinin doğallaştırılmasıyla çoğu zaman el ele yürümüştür. Genel olarak Ulus erkekle, vatan da kadınla özdeşleştirilmiştir. Ulusal kimliğin inşasında ataerkil toplumsal cinsiyet rejiminin norm ve değerleri modernize edilmiş haliyle devralınmıştır. Toplumsal cinsiyet ideolojisi her daim milliyetçi ve militarist düşünce üretiminin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Modern milliyetçi ideolojiler, bir yandan toplumsal değişim ve ilerleme hedefleri doğrultusunda kadının politik enerjisinden ve eşitlik-özgürlük ideallerinden yararlanmaya çalışırken, diğer yandan ulusun kültürel özünü muhafaza etmek adına verili cinsiyet rejimini korumaya gayret göstermişlerdir.

Partha Chatterjee’nin de dikkat çektiği gibi ulusal inşa süreçlerinde, erkek maddi (dış) dünya olarak bilinen iktidar alanına ait pratiklerle özdeşleştirilirken, kadın manevi (iç) dünya olarak görülen evin içinde ulusun özünü temsil etmek ve ulusal kültürü yeni nesillere aktarmakla yükümlü kılınmıştır. “Ev, ulusal kültürün manevi niteliğini yansıtan temel mekândı ve bunu koruyup zenginleştirme görevi kadınlara düşüyordu. Kadınlar, dışarıdaki hayat koşulları ne şekilde değişirse değişsin, özlerindeki manevi (kadınlık) erdemlerini kaybetmemeliydiler”[2]. Erkek kamusal siyasetin aktif öznesi olarak yerini aldığında, kadın özel alanla özdeşleştirilerek veya annelik rolüyle sınırlandırılarak eve kapatılmaya çalışılmıştır. Nira Yuval-Davis’e[3] göre kadınların ulusal inşaya dâhil olmaları beş farklı rol biçiminde mümkün olmaktadır. Yeni ulusun biyolojik üreticileri, farklı uluslar karşısında ulusun kültürel sınırlarının koruyucu muhafızları, ulusal kültürün öğreticisi, aktarıcısı ve yeniden üreticileri ve son olarak ulusal farkların göstereni ve ulusal mücadelelerin katılımcısı (yoldaş) olarak gerçekleşmektedir. Kısacası kadınlar “modern ve bağımsız devletin göstereni, ulusun ‘uçmak’ için sembolik kanatları ya da modernleşmenin öğretmenleri, eğitici anaları konumlarında erkeklerden farklı ama etkin rollerde ulus inşasına dâhil edilmişlerdir”[4]. 

Devleti ve kamusal alanı şekillendiren siyasi partiler, sendikalar, parlamentolar, bürokratik ve militarist aygıtlar genel itibariyle erkeklerin kontrolünde ve erkek deneyimleri üzerine kurulmuştur. Ayrıca üretim faaliyetinin ‘haneden ayrılması’ kadınların aile içindeki konumunu değiştiren temel faktörlerden biri olmuştur. Sanayileşmenin yoğunlaştığı coğrafyalarda kadın emeği ucuz, kolayca sömürülebilen bir işgücü kaynağı olarak piyasaya dâhil edilmiştir. Kadının ev içindeki emeği değersiz, üretken olmayan ve karşılığı ödenmeyen bir emek türü olarak kapitalizme eklemlenmiştir. Hukuki yaptırımlar ve normlar cinsiyetçi karakterini korumuş, evlilik, bekâret, namus, aile içi şiddet, çocuk ve mülkiyet üzerindeki haklar konusunda erkeğin yararını gözeten eşitsizlikler sürdürülmüştür. Sömürgeci metropol ülkeler ile sömürge deneyimi yaşayan toplumlarda kadın hakları veya kadının özgürleşme deneyimleri farklı güzergahlar izlemiştir.

Metropol ülkelerde feminizm, sol ve liberalizmle etkileşim içinde daha özerk bir konumda etkin olur iken, sömürge ülkelerde milliyetçi taleplere veya anti-sömürgeci ulusal inşaya eklemlenmiş bir mücadele bağlamında gelişim gösterebilmiştir. Sömürgeci metropol ülkeler ile sömürgeler arasındaki siyasal ve ekonomik eşitsizlikler, tahakküm ilişkileri ve kültürel gerilimler, kadının konumlandırılma biçimlerine ve özgürleşme sınırlarına doğrudan yansımıştır. “Batı’nın eril iktidarı, ‘Doğu’nun ezilmiş kadınları’nı Doğulu barbar erkeklerin zulmünden kurtarma ve onlara ‘kadın haklarını’ verme misyonunu üstlendi ve kendi sömürgeci emellerini bununla meşrulaştırdı. Öte yandan Doğu’nun eril zihniyeti de Doğulu kadın kimliğini ‘Batı’nın ahlaksızlığı’na bulaşmamış mazbut bir aile kadını olarak tahakkümü altında tutmaya çalıştı”[5]. 

Irk, sınıf ve cinsiyet hiyerarşilerine dayalı olarak egemen bir dünya sistemi haline gelen kapitalizm aynı zamanda egemen erkeklik anlayışlarını da şekillendirmiştir. Kadın bedeni ulusal stratejilerin adeta ideolojik savaş alanı haline getirilmiştir. Sömürgeci erkek bakışı; “Üçüncü Dünya” kadınlarını ezik, sessiz, itaatkâr ve haklarının farkında olmayan kurban kadınlar olarak görürken, anti-sömürgeci hâkim erkek bakışı da iffetli ve masum yerli kadınının karşıt konumuna, aile ve namus değerleri aşınmış, ahlaken düşük, hafifmeşrep Batı kadınını yerleştirmiştir. Yani kadınların bedeninin denetimi, giyim kuşamı, doğurmak zorunda olduğu çocuk sayısı, çocukların hangi etnik kimlikten olması gerektiği konusu ulusal bir ödev olarak görülmüştür. Kadınlar ulusal siyasetler açısından “ya pasif mağdurlar ya da aktif hainler” ikilemine sıkıştırılmışlardır. Milliyetçi düşünce aynı zamanda heteroseksüel güçlü erkeklik imgesine yaslanarak ulusal temsillerini üretir. Bu da başka uluslara karşı saldırganlığı ve şiddeti meşrulaştırmakta, başka ulusları efemine güçsüz erkekler olarak konumlandırmakta, kadını bir kuluçka makinasına indirgemekte ve militarist örgütlenmelerde eşcinsel erkekleri dışlayan, aşağılayan bir hegemonik erkekliğin yeniden üretilmesini sağlamaktadır.

Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti

Serpil Sancar, Türk modernleşmesini “aile odaklı modernleşme” olarak kavramlaştırmaktadır. “Türk modernleşmesinin cinsiyet rejiminin aile odaklı modernleşme olarak şekillendiğini ve bunun aile politikaları aracılığıyla toplumu yönetmeyi sağlayan bir iktidar stratejisi olduğunu gördüm. Bu şekillenme, benzer sömürge-karşıtı siyasi hareketlerde olduğu gibi, erkeklerin devlet, kadınların aile kurarak modern bir ulus yaratma mücadelesine giriştikleri bir tarihsel momentin ürünü”[6]. Aile, özel veya kişisel bir alan olarak görülmekten çok modern kamuyu düzenlemekte işe yarayacak bir ideolojik araç olarak değerlendirilmiştir. Çünkü devlet egemenliğinin eril karakteri ailedeki egemenliğin eril karakteri ile birlikte var olur. Türk modernleşmesi, milliyetçilik ve muhafazakârlıkla iç içe geçerek onların deneyimleri üzerinden yükselen bir modernleşme projesidir. Türk modernleşmesi bir anlamda “ideal kadın nasıl olur?” sorusuna verilen yanıtlar doğrultusunda pazarlık, dışlama-içerme ve uzlaşma arayışı olarak şekillenmiştir. 

Bu eril modernleşme deneyiminde, kadınların modernleşirken hangi “aşırı” davranışlardan kaçınması gerektiğini saptama hakkı sürekli erkek elitlere ait olmuştur. Yani cumhuriyet tarihi boyunca “aşırıya kaçmak” kadınlara mahsus bir “cinsel ahlak ihlali” olarak kodlanmıştır. Modern kadının modernlik sınırlarının ne olması gerektiği konusunda “kurucu irade” adına konuşanlar hep erkekler olmuştur. Sancar’ın etkili bir şekilde vurguladığı gibi “erkeklerin yanlışını saptama erki devlette, kadınların yanlışını saptama erki ise erkeklerdeydi”. Yaratılmaya çalışılan “aseksüel kamu” hayatında kadınlık düzenlenmesi gereken bir toplumsal sorun olarak görülmüştür. Kamusal temsili sağlayan örneklerde kadınlar cinsellik sahibi özneler olmaktan çok toplumsal gelişime adanmış cinsiyetsiz bedenler olarak konumlandırılmıştır. Kadınların kamusal yaşama katılım örnekleri Batı’dan, annelikle ilgili örnekler Doğu’dan seçilmiştir. “Cumhuriyet’in asil kızları”, alaturkalık ile iffetsizlik arasındaki hassas dengeyi koruma kaygısıyla “siyah döpiyesleri içinde aseksüel öğretmenlere” dönüşmüşlerdir”[7]. Batı’nın cinsel ahlakı veya kadın modelleri, Türk aile yapısını yozlaştıracak bir tehdit kaynağı olarak görülmüştür, Kadının cinsel özgürlüğüne karşı sürekli teyakkuz halinde olan, erkeklik korkularının yön verdiği bir modern cinsiyet rejimi yaratılmıştır.

Türk modernleşmesinin kadın hakları veya cinsiyet eşitliği alanında gerçekleştirdiği reformlar (örtünme zorunluluğunun kaldırılması, seçme, seçilme, eğitim ve çalışma hakkı) kadının özgürleşme mücadelesinde kuşkusuz belli güçlenme araçları sağlamıştır. Ancak bütün bu haklar, kadınların aile sorumluluklarını üstlenmesine öncelik veren bir biçimde tanımlanmıştır. Kadın hakları, toplumsal cinsiyet ayrımlarını ortadan kaldırma ve bireysel özgürlükler çerçevesini genişletme temelinde değil, gelişme ve uluslaşma sürecinin zorunlu bir parçası olarak ele alınmıştır. Devlet feminizmi, Yaprak Zihnioğlu’nun tabiriyle “kadınsız kadın hakları inkılabı” şeklinde gerçekleşmiştir. Kemalist iktidar, kadınları ulusun eşit vatandaşları veya siyasi failler olarak görmemiştir. Osmanlının son döneminde başlayan kadın hakları mücadelesi, kurulan kadın dernekleri, çıkarılan kadın dergileri ve bu mirası yaratan kadınlar (Şair Nigar, Fatma Aliye, Halide Edip, Nezihe Muhittin, Emine Semiye, Ulviye Mevla, Hayganuş Mark) bilinçli bir politikayla görünmez kılınmıştır. 

Türkiye’nin bir sömürge geçmişinin olmaması, Batı’dan alınan belli yasaların, gerçekleştirilen modern reformların daha kolay kabullenilmesini, yerel ile modern arasındaki ideolojik gerilimin daha yumuşak olmasını sağlamıştır. Sonuç itibariyle Cumhuriyet’in özgürlük nimetlerinden, “kurtarılmış kadın” ayrıcalıklarından her kadın şüphesiz eşit derecede yararlanamamıştır. Yaratılmaya çalışılan orta sınıf, beyaz, Türk, heteroseksüel kentli ve eğitimli modern kadın kimliği, bu kimliğin sınırlarından taşan farklı etnik, sınıfsal, dinsel ve cinsel kimliklere mensup kadınların (Kürt, Ermeni, Türbanlı, Yoksul, Lezbiyen, Transseksüel) dışlanması ve izbe kıyılara sürülmesiyle sonuçlanmıştır. “Kurtulmuş” ile “kurtarılması gereken” kadınlar arasındaki politik ayrım, kadın mücadelesi içinde oluşan hiyerarşilerin, sınıfsal eşitsizliklerin, kültürel deneyim farklarının üstünü örtmüş ve sömürgeci, liberal feminist yaklaşımları meşrulaştırmıştır.

DİPNOTLAR:
[1] Serpil Sancar, Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti - Erkekler Devlet, Kadınlar Aile Kurar, İletişim Yayınları, s.14-15
[2] Partha Chatterjee, Kadın Sorununa Milliyetçi Çözüm, s.115, Vatan, Millet, Kadınlar, İletişim Yayınları
[3] Nira Yuval–Davis, Cinsiyet ve Millet İletişim Yayınları
[4] A.g.e, s.74
[5] A.g.e, s.49
[6] A.g.e, s.306
[7] Meltem Ağduk, Cumhuriyet’in Asil Kızlarından ‘90’ların Türk Kızlarına - Vatan Millet Kadınlar, İletişim Yayınları, s.305

TÜRK MODERNLEŞMESİNİN CİNSİYETİ - ERKEKLER DEVLET, KADINLAR AİLE KURAR, Serpil Sancar, İletişim Yayınları, 2012. 

Muammanın Peşrevinde Muallakta (Levent ŞENTÜRK)

“Queer olmak mahremiyet hakkıyla değil, kamusal olma özgürlüğü kamusal olma özgürlüğü, kim ise o olma özgürlüğü ile ilgilidir. Queer olmak her gün zulme karşı, homofobiye, ırkçılığa, kadın düşmanlığına, dindar ikiyüzlülüklerin bağnazlığına ve kendi kendimize yönelttiğimiz nefrete karşı (kendimizden nefret etmemiz gerektiği bize özenle öğretildi) mücadele etmek demektir.” (s. 15) 1990, New York, Act Up ve Queer Nation yürüyüşü bildirisinden.

Queer Muammanın İnşası 

Cüneyt Çakırlar ve Serkan Delice ikilisi, son yıllarda akademyada, güncel sanat pratiklerinde veya lgbt (+q?) camiasında gündeme gelen queer kavramının dipsiz açılımlarını içeren, umman bir kitapla okuru sevince boğuyor. Genç akademisyenler, Metis yayınlarının yenilerde yayınladığı bu kunt kitapla, olağandışı kıvraklıkta bir entelektüel farklılık ve zenginlik sergiliyorlar.

Queer, yazarlarının ifadesiyle, “tuhaf, acayip, şüpheli, iğreti, dengesiz, kötü, değersiz” (s. 15) gibi kelimelerle karşılanıyor. Queer felsefe ve sanat, zaten tam da bu dışlanmış olma halini politize ederek yepyeni bir direniş alanı inşa ediyor. Yazarlar, queer’in hiçbir yere eklemlenmemesi konusunda ısrarlılar: “Queer’in, daha kucaklayıcı olmak ve cinsel arzu nesnesinin müphemliğini hesaba katmak adına, basitçe lgbt kategorilerinin yanına eklenmesini anlamlı bulmuyoruz.” (s. 14)

Kitabın amacına uyan bir hacimselliği/niceliği var: “Amaçlanan, daha ziyade, heteronormativiteyi tarihselleştirmek ve onun sözde doğallığını sarsmak. Bunu yapabilmek için yazarlar, “heteronormativite ne zaman ve nasıl bu kadar palazlandı; cinsel haz, pratik ve ilişkileri hangi sıfatla kalıplara sokuyor, hangi hakla görünmez kılıyor, onlara hangi hakla görünürlük lütfediyor, dahası kültürün fıtratına ne kadar uygundur” gibi sorular soruyorlar.” (s. 11)

Yazarlar bu tarihselleştirmeyi altı grup altında derlemiş: Birinci bölümde “Başka Cinsellikler, Başka Aileler: Kuramla Queer Bir Dünya Yaratmak” altında Tuna Erdem, Zeynep Direk, Nami Başer ve Bülent Somay metinleri derlenmiş. İkinci Bölümde “Kültürelcilikten Toplumsal Failliğe: Cinsel Politik Öznelliği Yeniden Düşünmek” başlığına Serkan Delice, Erdal Partog, Veysel Eşsiz metinleri dahil. Üçüncü bölüm, “Cinsellik, Sınıf ve Toplumsallık: Queer Öznelerin Sesini Duymak” temasıyla Sibel Yardımcı, Evren Savcı, Cenk Özbay ve Birkan Taş’ın makalelerini bir araya getiriyor. Dördüncü tema, “Dostluğun ve Anlatının İmkanları: Queer Bir Tarih Tahayyül Etmek”. Yazarları ise Serkan Delice ve Fatih Özgüven. Beşinci bölüm “Müphem Cinsellikler, Müphem Filmler: Görsel Kültürü ve Temsili Tersten Okumak” ve makalelerin yazarları Başak Ertür ve Alisa Lebow, Özlem Güçlü, Cüneyt Çakırlar. Altıncı bölüm, “Queer Estetik ve Metinlerarasılık: Çağdaş Sanatın Seyahatini Sorgulamak” başlığını taşıyor. Taner Ceylan, Cihat Arınç, Murat Morova, Nilbar Güreş, Cüneyt Çakırlar, Erinç Seymen, bölümde işleri olan sanatçılar ve yapıtları değerlendiren yazarlar.

Kitap temel bir sorgulama üzerine kurulu: “[D]ilin edimselliğini ve parodinin imkanlarını kullanarak fıtrat gibi kavram ve kelimeleri heteronormativitenin aleyhine döndürecek, heteroseksizmin ve ataerkilliğin elinden çekip alacak destekleyici bir dilin oluşması için kültürel kazı çalışmasına mı başlamalıyız? Bu sorulardan hareketle bu projede, heteronormativiteyi ve onu her daim besleyen kapitalizm, neoliberalizm, emperyalizm, milliyetçilik, militarizm ve dini muhafazakarlığı itibarsızlaştıracak alternatif bir eleştirel pratiğin olasılıklarını sorguluyoruz.” (s. 12)

Kitapta yazarlar mevcut kültürün çelişkilerinden queer potansiyelleri devşirmeyi önemsediklerini şu şekilde dile getiriyorlar: “Çengileri, köçekleri, civelekleri ve mahbup oğlanlarında tecessüm eden bambaşka toplumsal cinsiyet sunumları, başka türlü aşık olanları, başka türlü haz duyanları, bunları nadiren kötü yad eden esaslı bir şarkı ve şiir geleneği, sanatı, siyaseti, ahlak felsefesi ve tarihi olan bir toplum ve kültür tasavvurundan alıyor ilhamını bu kitap. Cinsel yönelim, tercih ve toplumsal cinsiyet sunumları bu denli karmaşık ve çoklu olan bir kültürün nasıl olup da, ailenin, cinsiyetin ve heteroseksüelliğin kalıbına girmeyen insanların hasta, günahkar, terörist, gayri insani sıfatlarıyla yaftalandıkları, şiddet ve nefretin hedefi haline getirildikleri veya, en iyi ihtimalle, günü kurtaran bir lütufkarlıkla geçiştirildikleri bir cendereye dönüştüğünü sorguluyoruz bu kitapta.” (s. 13)

Kitap, mutasavvıf denebilecek bir tonla, “son olarak bu kitabı başka türlü aşık olanlara, başka türlü haz duyanlara, velhasıl her renge boyanıp yine de renk vermeyenlere” (s. 34) ithaf ediliyor yazarları tarafından. Denebilir ki bu kitap, “queer siyasetin vazgeçilmez önkoşullarını teşkil ettiği erotik bir eleştirel ilişkisellik” (s. 580) meselesi etrafında şekilleniyor.

Erinç Seymen’in Queer “Korsan Bayrağı”

Cüneyt Çakırlar, “Vicdanen, Tersten: Erinç Seymen’in Çileci Sanatı” başlıklı makalede, siyah zemin üzerinde penetrasyon halinde iki simetrik, beyaz beden temsiline dayalı, mizah dolu bir “korsan bayrağı”nın (Erinç Seymen adlı sanatçının İttifak isimli yapıtı üzerine) geniş ve yaratıcı bir çözümleme/yapıt okuması yapıyor. Yazar, Seymen’in queer estetiğe dair yaklaşımının özetini, sanatçının sözleriyle veriyor: “İttifak’ın militarizme, ataerkiye ve/ya homofobiye yönelik eleştirel bir yapıt olduğu izlenimine itirazda bulunmadığım gibi, bu tür bir izlenim/esinlenmeden haz duyacağımı belirtmeliyim. Bununla beraber yapıtımın olumsal bir okunmasının mümkün olduğunu vurgulamalıyım. İttifak’taki iki bedenin (ya da dilerseniz iki tutsağın, iki işkence mağdurunun, iki sevdalının, iki deneycinin) pekala da erillikten kurtulmuş, hetero- ya da homo- normatif olmayan bir penetrasyon gerçekleştirdikleri öne sürülebilir. Çift taraflı dildo, ikiye katlanmış fallik kuvvet olmak zorunda değildir. Eğer bu nesne fallokratik zihniyetten mustarip maşist bir erkek tarafından iki kadını/erkeği ya da iki deliği birden hareminde zapt etmek için kullanacağı yeni ceza oyuncağı olarak algılanıyorsa, gelin o maşisti hayal kırıklığına uğratalım: Senin muhteşem fallusuna ihtiyaç kalıp kalmadığından şüphe etmelisin! Sen iktidarının zıt istikametlerde yayılıp pekiştiğini düşünürken, bilakis, belki de o iki delik iktidarını yutup hazmederek eritmektedir. Freud’u öldürelim, ama hakkını da verelim: Evet, iktidarının penisinde cisimleştiğine inanan her erkek bir delikten korkmalıdır, zira o delik iktidarının kaybolup gideceği bir vakuma dönüşebilir. Ve son olarak: “kurbanlar”, beklenmedik yöntemlerle zafer kazanabilirler.” (s. 561)

Çakırlar’a göre queer görsellik “müphem, sapkın, erotik ve şehvani olanın edimsel olarak üstlenildiği, toplumsal cinsiyet ve cinsellik normlarının sınırlarını ve boşluklarını ifşa eden bir tuhaflaş(tır)ma mecrası olarak ele alınabilir. Bu queerleştirme edimi tahakküm ilişkilerine gömülmüş normatif cinsiyet ve cinsellik rejimlerinin banalliğini, gündelik niteliğini ve hegemonik görünmezliğini ifşa ederek işaretlemeye kalkışan bir “tersine çevirme eylemine, müdahaleye, tepkiye, iktidar ve kategori arasındaki arayüze, eleştiriye” tekabül eder. (Cüneyt Çakırlar, “Vicdanen, Tersten: Erinç Seymen’in Çileci Sanatı”, s. 564)

Zeki Müren: Sodomitik Yüce 

Aynı makalede Çakırlar, ikonik bir kimlik olan Zeki Müren’in, yine Erinç Seymen’in bir yapıtı bağlamında, queer bir kimlik olarak eleştirisini de yapıyor: “Tuvaldeki Müren, vuruldukça büyüyen, aşkınlaşan bir hazne, bir sodomitik yüce işlevi görür.” (s. 583) yazara göre Müren, “ ‘[K]iç ile yüksek kültürü, camp ile duygusal samimiyeti, modernlik ile dini tutuculuğu, görsel abartı ile işitsel mahremiyeti, Doğu’ya yönelik bir kozmopolitlik ile Batı’ya yönelik bir Türk milliyetçiliğini’ bir araya getiren, ‘ideal vatandaş’ olarak inşa edilmiş Zeki Müren imajı, ‘çoklu ve birbiriyle çelişen özdeşim rejimlerini mas edebilen’ bir kamusal imgeye tekabül eder.” (s. 577)

‘Queer’ ve(rsus) ‘Queerleştirme’ 

Çakırlar, queer kavramıyla queerleştirme arasında bir ayrıma işaret ederek edimselliğin karakteri meselesini ön plana çıkarıyor: “Benim ‘queer sanat’ mefhumundan anladığım, bedensel ve seksüel olanı görünmezliğinden çıkarıp işaretleyen, yeniden cisimleştiren ve maddeselleştiren bir edimsel (performatif) niyet içeriyor. Dolayısıyla bu bağlamda queer, bir kimlik kategorisini değil spesifik bir eleştirel yönelimi ve bu yönelimin içerdiği spesifik bir ilişkilenme biçimini tanımlıyor. Queer-leştirmenin (queering) ise, karşı-edimsel bir müdahale olarak, heteronormatif göndergenin dayandığı referansların meşruiyetini sarsmak gibi bir amaçtan yola çıktığını düşünüyorum.” (Cüneyt Çakırlar, “Vicdanen, Tersten: Erinç Seymen’in Çileci Sanatı”, s. 581)

Cinsellik Muamması, bende nicedir beklediğim ama bekliyor olduğumu fark etmediğim bir kitapla karşılaşma heyecanını yarattı. Yazarların Türkiye’de queer kültür ve muhalefetin kuramsal ve kılgısal zemininin oluşumuna, bu kitapla muazzam bir katkıda bulunduklarını tereddüt etmeden söyleyebilirim.

CİNSELLİK MUAMMASI, TÜRKİYE’DE QUEER KÜLTÜR VE MUHALEFET, Cüneyt Çakırlar, Serkan Delice, Metis Yayınları, 2012.