Kapitalizmin Kısa Tarihi (Nuriye BİLİCİ)

Fransız tarihçi Fernand Braudel bizde daha çok kısaca ‘Akdeniz’ olarak bilinen ‘İkinci Philippe Dönemi’nde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası’ isimli eseriyle tanınır. Fransa ordusunda subayken Naziler tarafından tutuklanarak götürüldüğü kampta 1940-45 yılları arasında neredeyse hiç kaynak kullanmadan yazdığı bu eserin bizde bu kadar tanınmasının sebebi, 16. yüzyılda İspanya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında İnebahtı Deniz Savaşı’yla sona eren mücadeleyi dönemin tarih, coğrafya, tarım, teknoloji ve düşünce dünyası çerçevesinde ele almasıdır.

‘Akdeniz’, tarih öznesinin ne olması gerektiğine dair yapılan tartışmaların dönüm noktasıdır. Braudel, tarihin çoklu sosyal zamanlar çerçevesinde ele alınması gerektiğine inanır ve tarihçilerin genel olarak olaylar tarihini incelediklerini, diğer değişenlerle ilgilenmediklerini ya da çok az ilgilendiklerini söyler. Ona göre tarih, aynı zamanda küçük insanların tarihidir; kullanılan araç-gereçlerin, coğrafi yapıların, iklimin ve gündelik hayatın tarihi olduğu gibi. Dolayısıyla ‘Akdeniz’i yazarken konu sadece Akdeniz bölgesi değildir, ele aldığı konuya göre sınırlar genişler ya da daralır.

Braudel aynı yaklaşımı Maddi Medeniyet ve Kapitalizm adlı üç ciltlik eserinde de sürdürür. Eser, tabanında gündelik hayatın temel gereksinimlerinin yer aldığı, yavaşça ilerleyen ve türdeş olmayan zamanın içinde tarihsel olayların gelişimi ve bu gelişimin en tepesinde kapitalizmin yer aldığı piramit benzeri bir yapıya sahiptir. Gerek Maddi Medeniyet ve Kapitalizm gerekse Uygarlıkların Grameri zamanında zihniyetler tarihini konu dışında bırakmasıyla, sadece egemen olanın –burada Avrupa’nın– tarihini ele almasıyla eleştirilmiştir.

Braudel, 1976 yılında Amerika’da bir dizi konferans verir. Bu konferanslarda hem çalışmalarının özeti sayılabilecek bir sunum yapmış, hem de çalışmalarına getirilen eleştirilere yanıt vermiştir. Konuşmaları daha sonra kitaplaştırılmış ve çeşitli dillerde çevirisi de yayınlanmıştır. Dilimize Say Yayınları tarafından İsmail Yerguz çevirisiyle ve Kapitalizmin Kısa Tarihi adıyla kazandırılan kitap, hem Braudel’i hem de ‘kapitalizm’i anlayabilmek adına iyi bir adım.

Kapitalimin Kısa Tarihi üç bölümden oluşuyor: ‘Maddi yaşamı ve ekonomik yaşamı gözden geçirirken’ adını taşıyan birinci bölümde ekonominin sadece ekonomi demek olmadığını, eğer ekonominin ne demek olduğunu anlamak istiyorsak gündelik hayata bakmamız gerektiğini vurguluyor. Bize miras kalan, karmakarışık biçimde biriken, bize gelinceye kadar sonsuzca yinelenen sayısız hareket ve tavrı bilmeden kimsenin karar almasının mümkün olmadığını, tüm bunların hem yaşamamıza yardımcı, hem de bizi hapseden, bizim yerimize kararlar veren şeyler olduğunu beliriyor. Bu ‘şey’ler, kışkırtmalar, itkiler, modeller, kimi zaman kökleri hayal bile edilemeyecek kadar çok eski çağlarda olan eylem biçimleri ve zorunluluklardır. Çok eski ve çok canlı, yüzyıllar öncesine dayanan geçmişi günümüze taşırlar.

Maddi yaşamın bunların yanı sıra insanların sayısı, ne yiyip ne içtikleriyle, nasıl giyinip nasıl barındıklarıyla da ilgili olduğunu; kullanılan tekniklerin ve bu tekniklerin yayılmasının da maddi yaşamı belirlediğini anlatıyor. Avrupa’nın gelişmişliğinin altında bu teknikleri –değiş tokuştan, pazar ekonomisine– başarılı bir şekilde dağıtmasının yattığını ileri sürüyor.

‘Değişim Oyunları’ adını taşıyan ikinci bölüm, pazar ekonomisi ve kapitalizm kavramlarını birbirinden ayırmak gerektiğinin altı çizilerek ele alınıyor. Braudel’e göre pazar ekonomisi genişleyebilir, çok çeşitli alanlara yayılabilir, çarpıcı başarılara imza atabilir ama genellikle derinlikten yoksundur. Bu nedenle gelişmiş ama dar bir düzeyde kalırlar, buna karşılık kapitalizmin önü ulusal, uluslararası ve dünyasal düzeyde açıktır.

Kapitalizm sözcüğünü bir çerçeve içine almak istiyorsak ‘kapital’ ve ‘kapitalist’in ne olduğunu tanımlamamız gerekiyor Braudel’e göre. Kapital, somut gerçekliktir, sürekli ortada ve etikilidir, kolayca tanımlanabilen araçlar kütlesidir; kapitalist, bütün toplumların mahkûm olduğu hiç bitmeyen üretim süreçleri içinde kapitalin kullanımını yönlendiren ya da yönlendirmeye çalışan kişidir; kapitalizmse kabaca genellikle pek fedakârca amaçlara yönelik olmayan bu sürekli katılım oyununda yer alma biçimdir.

Özetle, iki tip alışveriş vardır; biri somut, saydam olduğundan rekabete dayalı alışveriş, öbürü yüksek düzeyde, çok gelişmiş, egemen alışveriş. Bunlar aynı mekanizmalar değildir, bu iki tip faaliyeti yönlendiren aynı faktörler de değildir ve kapitalizm dünyası birincinin değil, ikincinin içinde yer alır. Genelde kapitalizm ve Pazar ekonomisi birbirinden ayrılmıyorsa bunun nedeni ortaçağdan bu yana her ikisinin de aynı tempoyla gelişmesi ve kapitalizmin genellikle ekonominin motoru ve gelişmesi olarak takdim edilmesidir. Gerçekte her şey maddi yaşamın kalın sırtına yüklenmiştir; maddi yaşamda her şey genişleyip gelişir; Pazar ekonomisi de bedel ödeyerek hızla genişler, ilişkilerini yayar. Bununla birlikte bu yayılmadan karlı çıkan her zaman kapitalizm olmuştur.

Üçüncü ve son bölüm ‘Dünyanın zamanı’ adını taşıyor ve günümüz kapitalizm anlayışını tartışmaya açıyor. Sonuç olarak boyutu küçük, içeriği büyük Kapitalizmin Kısa Tarihi yeterince doyurucu bir kitap.


KAPİTALİZMİN KISA TARİHİ/Fernand Braudel/Çev: İsmail Yerguz/SAY YAYINLARI

“Marx’ın kriz teorisi, sınıf mücadelesi teorisidir” (Metin Özuğurlu ile Söyleşi: Ebubekir AYKUT)

Ebubekir AYKUT: Kapitalizmin “Altın Çağı”nın bitişinden beri her beş on yılda bir kriz yaşanıyor. Bu durum ister istemez Marx’ın kriz teorisini akla getiriyor. Marx’ın kriz teorisi hala geçerli mi? Yoksa Marx kapitalizmin kendini yenileyebilme kapasitesini ve karşı eğilimleri hafife mi aldı?

Metin ÖZUĞURLU: Neoliberalizm, içinde yaşadığımız dünyayı, Marx’ın çözümlemelerine; hem yaslandığı önkabuller hem de öngörüler bakımından, daha uygun bir dünya haline getirdi. Marx’ın kriz teorisinin açıklayıcı gücü, düne (20. yüzyıla) göre bugün çok daha fazladır. Kriz teması, Marksist teorinin en canlı tartışma alanlarındandır. Bu alandaki çağdaş katkılar, Marx’ın kuramının esasını teşkil eden “sınıflar mücadelesinin analitik önceliği” kavrayışını kriz literatürüne de zerk etmiştir. Böylece Marksist kriz kavrayışı, Marx’daki orijine daha çok yaklaşırken zamanımızı açıklama gücü de hayli artmıştır.

Marx’ın kriz teorisi, sermaye birikiminin genişleyen yeniden üretimine içkin çelişkili eğilimlerin teorisidir. Kar oranlarının azalması, eksik tüketim ve aşırı üretim, üretici güç ve üretim ilişkileri arasında derinleşen çelişki şeklindeki yapısal eğilimler, kapitalist krizin açıklayıcı parametreleridir. Soruda yer alan “kapitalizmin kendini yenileme kapasitesi”, Marx için sermayenin genişleyen yeniden üretimini, kriz eğilimlerini alt ederek gerçekleştirebilme meselesidir. Bu ise sermayenin emek üzerindeki hâkimiyetinin derinleşerek genişlemesi demektir. Tam da bu nedenle Marksist kriz teorisi, sınıflar mücadelesi teorisi olarak da görülmelidir.

Bugün için 1970lerde merkezde başlayan krizin finansal krizler yoluyla Güney’i dolaşarak merkeze geri döndüğünü söyleyebilir miyiz? Kapitalizm krizlerini erteleyemez bir durumda diyebilir miyiz?

Bir dış gözlem olarak tabi ki söyleyebiliriz. Bir koşulla: Kapitalist merkezdeki krizin nedenlerini petrol fiyatlarındaki dramatik artışa sıkıştırmamak kaydıyla. Kapitalist merkezlerde 1960’lardan itibaren neo-korporatist endüstri ilişkileri kalıbına üretim noktasında sığmayan, firma içi işbölümüne ve üretimin teknolojik tabanına sürekli müdahale eden bir işçi sınıfı örgütlülüğünü hesaba katmak durumundayız. Dolayısıyla insanlığın son 30-35 yılına damgasını vuran ve de sermayenin anti-kriz programı olarak işlev gören neoliberal gündemi, İngiliz madencilerinin yenilgisini bilmeden anlamamız olanaksız olmasa bile eksik olacaktır. Sistemin finanslaşması eğiliminden önce analize dâhil etmemiz gereken husus, uluslararası işbölümündeki yeni eğilimler ile üretimin alt sözleşmeler yoluyla küresel düzeyde örgütlenmiş olmasıdır.

Kapitalizmin üç asırdır Güney coğrafyaya yapamadığını, sözü edilen iki eğilim 30 yılda misliyle yapmış, işçileşme, metalaşma ve varlıkların sermayeleşmesi eğilimleri coğrafyayı boydan boya kasıp kavurmuştur. 1990’da 1.46 milyar olan ücretli çalışan sayısı, sadece 15 yıl sonra, 2005’de 2.93 milyara çıkmıştır. Bu dünyada ne olmaktaysa ve de ne olacaksa, işte bu büyük olgunun belirlenimi altında olacaktır. Yukarıdaki rakamlar bize şunu söylüyor: Neredeyse dünya nüfusunun tamamı bakımından, emeğin yeniden üretim koşulları dolaysız bir biçimde kapitalizme tabi hale gelmiştir. Sistemin finanslaşma eğilimini burada sözü edilen olgularla birlikte ele almakta fayda vardır. Aksi takdirde, “kar-yatırım bağı kopmuş, asli özelliklerini terk eden kapitalizm finanslaşmıştır” şeklindeki değerlendirmeleri paylaşmak durumunda kalırız ki bu da bizi sermayenin para biçimine karşı üretken biçiminin taraftarı kılar.

Krizlerin en belirgin özelliklerinden birisi de kapitalizmin kendini yeniden düzenlemesi için imkânlar yaratmasının yanında alternatif dönüşümler için olanaklar sağlamasıdır. Dünya’da ve Türkiye özelinde kapitalizmin içinde ya da dışında neoliberalizme alternatiflerin ortaya çıktığına/çıkabileceğine dair ipuçları var mıdır?

Şimdi siz meta-dışı yaşam olanaklarını geleneksel ve modern biçimleriyle tarumar ediyorsunuz, insanları köksüzleştirerek işgücü piyasasına fırlatıyor ve yaşamını sürdürebilmeyi tümüyle nakit para teminine tabi hale getiriyorsunuz… İşgücü piyasasında iş yok, iş olsa da güvence yok. Ücretlere gelince, onu da “ben bilmem kürsel piyasa bilir” diyorsunuz. Emeği ya da aynı anlama gelecek şekilde insanı salt emek gücünden ibaret görüyorsunuz, onun yeniden üretim koşullarının da piyasa tabiiyeti ile çözüme kavuşacağını beyan ediyorsunuz. Her şeyi ve herkesi kapitalist firmanın rekabet edebilirlik ve karlılık isteklerine göre hizaya geçmeye çağırıyorsunuz. Böyle bir nizamın kalıcı ve sürekli olacağına kanaat getirilebilir mi? Bizim liberallerden değilseniz, böyle bir kanaat beslemeniz olası değildir; zira insanın emek gücünden ibaret kılınamayacağı, işgücü piyasasındaki konumunun türevinden ibaret bir yaşama mahkûm edilemeyeceği, bilinir. Korkut (Boratav) Hocamızın vurguladığı gibi, siyasetin sarkacı dünya çapında sola doğru dönmüş durumdadır. İşçi sınıfı sosyalizminin geliştirdiği bütün değerler ve modeller bugün sokaktaki insan bakımından en makul ve en akla yatkın siyaset öğeleri haline gelmiştir. Dolaysıyla ortada ipucundan fazlası vardır.

Türkiye’de 2001 krizi sonrası AKP döneminde ekonominin iyiye gittiği yolunda bir algı oluşturuldu; oysaki ekonomik göstergeler ekonominin hala kırılgan olduğuna işaret ediyor. Ekonominin bu durumu ne kadar sürdürülebilir, Türkiye yeni krizlere gebe midir?

AKP açısından algı her şey, olgu ise hiçbir şey. Diyanet İşleri Başkanı ifade etmişti: Çağımız olgu değil, algı çağıdır, diye. Türkiye ekonomisinin iyiye gittiği, hatta orta-sınıflara yeni büyük katmanların ilave olduğu yönünde değerlendirmeler yapılmıyor değil. Emekçi sınıfların bulunduğu zaviyeden bakıldığında ülkemizde azgın bir sömürü, yağma ve talan düzeni mevcuttur. Türkiye işçi sınıfı öz-saygı yitimi bandındaki bir sınıftır. Türkiye’de gündelik yaşam dibine kadar sömürü ilişkilerinin belirlenimi altındadır; olmayan şey, maddi yaşam pratiklerinin sınıf temelli siyasallaşması, meselesidir. Bu bakımdan kısa bir mesafe bile kaydedilecek olsa, o koşullarda yapacağınız mülakatın ana temasının devrimci durum olacağı kanısındayım.


Küreselleşme, Kriz ve Türkiye'de Neoliberal Dönüşüm, Nergis Mütevellioğlu, Sinan Sönmez (der.), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009.

Tıp Sosyal Bir Bilimdir (Akif AKALIN)

Hekimlik dendiğinde akla Hipokrat gelir. Hipokrat tıbbı tanrıların tekelinden kurtarıp ölümlülerin hizmetine sunmak suretiyle tıpta ilk büyük devrimi gerçekleştirerek bu onuru fazlasıyla hak etmiştir. Fakat ondokuzuncu yüzyılın ortasında tıpta ikinci büyük devrimi gerçekleştiren Alman hekimleri pek azımız tanırız. Bunlardan Salomon Neumann 1847 yılında “tıp iliğine, kemiğine kadar bir sosyal bilimdir” diyerek geleneksel tıp ve hekimlik kavrayışını alt üst etmiştir. Toplumcu tıbbın kurucularından Rudolf Virchow “tıp bir sosyal bilimdir” tümcesini Neuman’dan bir yıl sonra Rudolf Leubuscher ile birlikte yayınladığı Tıp Reformu dergisinin mottosu yapacaktır.

Alman hekimler hastalıkların toplumun sosyal ve ekonomik örgütlenmesinin ürünü olan toplumsal eşitsizliklerden kaynaklandığını ve bu nedenle tıbbın sosyal bilimler arasında yer alması gerektiğini ifade etmişlerdir. Modern tıbbın emekleme henüz döneminde olduğu bu yıllarda Alman hekimlerin bu yargısı daha çok “sezgilere” dayanmaktadır. Fakat 150 yıl sonra Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Sağlığın Toplumsal Belirleyicileri Komisyonu bu sezgilerin tamamen doğru olduğunu ilan etmiş ve toplumsal eşitsizlikler giderilmeden hiçbir ilacın veya ameliyatın, hiçbir teknolojinin veya genetik keşfin sağlık sorunlarına kalıcı çözümler getiremeyeceğini kabul etmiştir.

Avrupa’da ve ABD’de sosyal bilimcilerin tıpla ilgilenmeye başlamaları yeni değildir. Yirminci yüzyılın ortalarına doğru tıbba ve hekimliğe egemen olan biyolojik indirgemecilik ve biyomedikal modelin sağlığın ve hastalıkların toplumsal belirleyicilerine gözünü kapatması eleştirilmeye başlanmıştır. Bu tartışmalar DSÖ’nün 1948 yılında “hastalığın ve sakatlığın yokluğu” şeklindeki geleneksel sağlık tanımını, “yalnızca hastalığın ve sakatlığın yokluğu olmayıp, aynı zamanda bedensel, ruhsal ve sosyal bakımdan tam bir iyilik hali” şeklinde değiştirmesine yol açmıştır. Böylece sosyal bilimciler tıbba daha fazla ilgi duymaya başlamışlar ve sağlık/hastalık olaylarına “sosyal bilimci” gözüyle bakarak, hekimlerin “göremedikleri” birçok gerçeği (örneğin medikalizasyon, farmasötikalizasyon) ortaya çıkartmışlar, hekimlere tıbbın yıllardır “hasta” olarak tanımladığı LGBT bireylerin sadece cinsel tercihlerinin farklı olduğunu öğretmişlerdir. Yine bugün tıbbın en büyük açmazları arasında ilk sıraları alan aşırı tanı ve aşırı tedavi gibi konuları sosyal bilimcilerin katkıları olmaksızın kavramak çok zor olurdu. Hekimler bugün Foucault veya Lemke okumaksızın başarılı bir hekim olamayacaklarını daha iyi görüyorlar.

Ülkemizde ise ne yazık ki sosyal bilimcilerin tıbba çok uzun yıllar boyunca ürkerek yaklaştıklarını görüyoruz. Dünyada 150 yıldır tıbbın aslında bir sosyal bilim olduğu söylenmesine karşın, ülkemizde sosyal bilimciler bu alana en hafif deyimle ilgisiz kalmışlardır. ABD ve Avrupa’da “Tıbbi Sosyoloji”nin 1950’lerden beri kurumsallaşmasına karşın, bu disiplin Türkiye’ye ancak 1990’larda ve yalnızca büyük üniversitelerde girebilmiştir. Fakat tıp eğitimi içinde sosyal bilimler bugün dahi yer almamakta, ülkemizde tıp eğitimi DSÖ’nün bütün çalışmalarını sağlığın toplumsal belirleyicileri yörüngesine oturtmasına karşın hala tamamen biyomedikal bir yaklaşımla sürdürülmektedir.

Kapitalizm Sağlığa Zararlıdır, tam da bu ortamda çöl ortasında bir vaha gibi karşımıza çıkmıştır. Sosyal bilimcilerin büyük çoğunluğunun tıbbi sosyoloji içinde dahi hastalıkları doğrudan ele almaktan kaçındıkları ve kendilerini sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi veya hasta-hekim ilişkileri gibi daha ikincil konularla sınırladıkları bir ortamda beş sosyolog, üç iletişimci, bir iktisatçı ve bir felsefeci akademisyenin hekimlerle birlikte bir tıp kitabı kaleme almaları çok umut vericidir.

Kitabın ilk yazısı bir ekonomistten: Fuat Ercan sağlık hizmetlerinde metalaşma olgusunu mitolojiden referanslarla ele alıyor. Bu yazıda Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın gerçekte neyi dönüştürdüğü ve hastaların “müşterileşme” süreci çok açık bir şekilde gözler önüne serilmiş. Cavit Işık Yavuz’un sağlık hizmetlerinin kapitalizm bağlamında değerlendirdiği yazısı sanki Ercan’ın yazısının devamı gibi olmuş. Kapitalizmin tıptan beklentilerinin incelendiği yazıda özellikle 1980’lerden sonra yerleşen Yeni Dünya Düzeni içinde tıpta ve hekimlikte meydana gelen değişimler, bu değişimler içinde Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Sağlık Örgütü ve diğer Birleşmiş Milletler kuruluşlarının oynadığı roller anlatılmış. Bu iki yazı üzerine Temmuz Gönç Savran’ın yazısı, önceki yazılarda aktarılan süreçlerin derinleştirdiği toplumsal eşitsizliklerin sağlık üzerine etkilerini değerlendirmiş. Eskişehir’de yürütülen bir alan çalışmasının verileri üzerinden yapılan değerlendirmede, özellikle son yıllarda Türkiye’de sağlık hizmetlerine erişimde fırsat eşitliği sağlanmasının, toplumsal eşitsizliklere müdahale edilmemesi nedeniyle tek başına beklenen iyileşmeyi sağlayamadığı vurgulanmaktadır.

Cem Terzi’nin bilimin tıbbi sanayi kompleksin hegemonyası altında nasıl ezildiğini incelediği yazısı, dünyanın en prestijli tıp dergileri üzerine endüstri baskılarından örnekler vermektedir. Murat Civaner ise kapitalizmin tıp ve hekimlik üzerine etkilerini etik merceğinden değerlendirmektedir. Son yıllarda kullanmaya başladığı Sokratik Diyalog yöntemini bu kitapta da kullanan Civaner, piyasa ekonomisi ile hekimlik mesleği arasındaki kan uyuşmazlığını sergilemektedir. Kayhan Delibaş bir sosyolog gözüyle kapitalizmin kar hırsının toplumsal yaşamı nasıl bir korku tüneline çevirdiğini ve insanların çaresizliklerini nasıl ranta dönüştürdüğünü anlatmaktadır. Kitap içindeki en orijinal yazılardan biri üç iletişimcinin kaleme aldığı sağlık haberleri değerlendirmesidir. Çok uzun ve yorucu bir çabanın sonuçlarını aktaran yazarlar kapitalizmin sağlığı ve tıbbı nasıl magazinleştirdiğini ve bu yoldan kitle iletişim araçlarını kullanarak sağlık pazarını genişlettiklerini anlatmaktadırlar.

Karasu ve Ulaş psikiyatrinin iktidarlar tarafından nasıl kötüye kullanılabildiğini bir kez daha anımsatarak, kapitalizmin bu alandaki tahribatını, nasıl “yeni” hastalıklar üretildiğini ve bu süreçte ilaç firmalarının rolünü tartışmaktadırlar. Osman Elbek ve Onur Kartal’ın birlikte kaleme aldıkları Tıp Asla Sadece Tıp Değildir başlıklı yazı okura ülkemizde ne yazık ki çok okunmayan Foucault’nun önemli eserlerini tanıtmaktadır. Alaz ve Zeki Kılıçarslan ise bu yıl dilimize çevrilen Overdiagnozed (Aşırı Tanı) kitabından örneklerle kapitalizmin tanı kriterleriyle (hipertansiyon, kolesterol düzeyi değerleri vb) oynayarak insan sağlığına nasıl zarar verdiğini anlatmaktadırlar. Aylin Nazlı’nın tarihsel süreçlerde ölüme yaklaşımımızdaki değişimi değerlendirdiği yazı, kapitalizmin “yaşamı uzatma” vaatlerini tıp üzerinden nasıl ranta çevirdiğini sergilemektedir.

Kitabın son üç yazısı Elbek ve Adaş tarafından kaleme alınmıştır. Bu yazılar daha önceki bölümlerde değerlendirilen süreçlerin hekimlik mesleği üzerindeki etkilerini ele almaktadır. Yalnızca mesleğin değil, bu mesleğin erbapları hekimlerin de değiştiğini anlatan yazarlar, piyasa kuralları içinde hekimliğini sürdürmeye çalışanların gündelik yaşamda karşı karşıya kaldıkları çelişkileri ve etik sorunları sergilemektedirler. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile kelimenin tam anlamıyla birer ticarethaneye dönüşen sağlık kurumlarının artık “eski” şifa yuvaları olmadığını göstermektedirler.

Mutlaka okunması ve “gerisinin getirilmesi” gereken bir kitap. Sağlığımız bu tür çalışmaların artmasına bağlı.

Çiçeksiz yollara çıkmasın kimse! (Funda DEMİR)

Düşünmeye ihtiyacı olan bütün çocuklar için; kuzenlerini, büyükannelerini, evdeki kalabalığı, her ailenin o kendine has kokusunu özleyen büyükler ve dünyanın nasıl bir yer olduğunu unutan herkes için yazılmış dokunaklı bir hikâye…

Kumkurdu’nun yazarı Âsa Lind’in “Billiam ve Ben Düşünürken” isimli hikâyesi Bursa Çizim Atölyesi’ne katılan çocuklar tarafından resimlendirildi desem? Siz de benim kadar heyecanlanır mısınız? Nasıl mı oldu?

Çocuk Hakları konusunda farkındalık yaratmayı amaçlayan "Çocukların Hakları, Çocukların Kitabı" adlı proje kapsamında yetişkin yazar ve çizerler; İstanbul, Çanakkale, Bursa, Samsun ve Diyarbakır'da düzenlenen atölyelerde 8-12 yaş arasındaki çocuklarla ortak bir edebiyat projesinde buluştu. Dinozor Çocuk Serisi tarafından yayımlanan “Billiam ve Ben Düşünürken” serideki en dokunaklı hikâye.

“Billiam ve Ben Düşünürken” anneanneleri ölüm döşeğinde olan kafadar iki kuzenin tüm aile tarafından zorlukla geçirilen bu günleri kendi dünyalarının gerçekliğine sokma çabasını anlatıyor. Tabii ki işin içinde biraz oyun, biraz hüzün ve hayal gücü katarak! Anneanneleri hastaneden eve döndüğünde bütün akrabalar ve komşular evde, çocuklara bir şey belli etmemeye çalışırken, yaşadıkları kaybetme korkusunu çocukların oyunundan çıkarmak istiyorlar. Oysa birbirlerine ikiz kardeş kadar benzeyen kahramanlarımız evdeki bu telaşlı ve gürültülü yas havasını sakince düşünerek atlatmak istiyorlar. İstekleri bu kadar basit aslında; sakince düşünmek! Ama ne yazık ki kendilerine sakince düşünecekleri bir yer bulamıyorlar. Önce balkona çıkmayı deneyen ikili havanın soğuk olması ve -napıyorsunuz siz’ciler- yüzünden erken pes ediyor. Tam o sırada küçük kuzenin parmağı kesiliyor ve yara bandı getirme görevi bizimkilere veriliyor. Yara bandı ararken banyonun sakin düşünmek için en iyi yer olduğuna karar verip kapıyı kilitlemelerinin ardından akıllarına gelen ilk şey büyükanneleri ve onun saksıları ve saksıdaki çiçekleri oluyor. Derken bir halt çevirdikleri düşünüldüğünden azar işiterek banyodan dışarı çıkarılıyorlar. Her zamanki koltuğunda sessizce oturan büyükannenin çiçekli şalını ödünç alıp koltuğun arkasına çadır kuruyorlar. Çadırın içinde dünyanın zamanı, çiçek kokuları, doğan ve batan güneş var. Gemiler, okyanuslar, saç örgüleri, çiçekler var. Oyun arasında birden anneanne düşüyor akıllarına. Ya bir daha nefes almazsa? Çiçeksiz saksıları, anneannesiz bir hayatı, hayatsız bir anneanneyi… Bir yapboz gibi bütün parçaları söküp tek tek yer değiştiriyorlar... Mutluluktan ağladıkları söylenenlerin neden gülmediğini düşünüyorlar. Çadırın içinde dünya, dışında ise bağıran insanlar var. Birazdan büyüklerin çadırı fark edip sökeceğinden endişelenirken, tam zamanında olması gereken şey oluyor ve anneanne uyanıyor… Sonrası mı? Çiçeksiz bir yol ve yıldızlar.

İnsanın içini ısıtan, eski günlere götüren oldukça hüzünlü ama çok değerli bir öykü. Çocuk dünyasından çok iyi anlayan bu öykü, biz yetişkinlerin ise ne kadar renksiz insanlar olduğumuzu, hatırlatıyor bir kez daha. Çocukların çizdiği resimlere her baktığımda yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyorum. Onlar kadar renkli, onlar kadar canlılar.

Çocuk demişken…

O çiçeksiz yollardan dön çocuk!

Sen uyuyalı bahar geçti, yaz geçti, kış geldi. Alamadığın ekmek düğüm oldu boğazımızda. Düşündüm de; sen doğduğun yıl, ilk kez okuldan kaçıp adalara gitmiştim ben. Sen yaz günleri tenini koyultan güneş altında dünyayı izlerken ben aşık olmuşum, sonra koşarken sen; Beyazıt’ı mesken tutmuşum ben elimde belli belirsiz bir gazeteyle kaplanmış bir kitap. O zamanlar tanımadığımız o gözlerindeki umuda bel bağladığımız çocuk, şimdi sen tanımadığın bizleri yüreğinle duy… Duy ki; umut eski çağlardan kalma en illet belası olsun yine insanın.

O yollar çiçeksiz, renksiz, ışıksız… Dön çocuk. Devletin öldürdüğü nicelerinin ömrü, ömür olsun sana. İyi ki doğdun Berkin Elvan! İyi ki doğdun!

Billiam ve Ben Düşünürken
Âsa Lind
Çeviri: Ali Arda
Ayrıntı Dinozor Çocuk Serisi

Kriz deyip geçmeyin, bu defa farklı! (Kurtar TANYILMAZ)

Dünya Sağlık Örgütü’nün bir araştırmasına göre depresyon, küresel bir sağlık sorunu. İnsanların depresyon altında olmalarının elbette psikolojik nedenleri vardır, ancak bir sorun küresel çapta yaygınlık kazanmışsa bu durumda toplumsal nedenleri göz ardı etmemek gerekir. Günümüz koşullarında bu toplumsal nedenlerin başında dünya ekonomisinin “sona ermeyen kriz”i geliyor.

Kapitalizme yön veren ideologların yıllardır “bu kriz gelip geçici”, çoğu sol aydının ise “doğru iktisat politikalarıyla düzelebilir” iddiaları ve krizin sorumlusunun kim olduğu konusunda herkesin topu birbirine atması karşısında kitlelerin kafası karışık. İnsanlar depresyonda, öfkeli, işsiz, korku içinde, belirsiz bir geleceğe bakıyorlar. Bazen yılgın ama bazen de isyankâr bir ruh hali içinde oluyorlar. Nitekim Arap Baharı’ndan, “Wall Street’i İşgal Et” hareketine ve Türkiye’deki Gezi olaylarının tetiklediği Halk İsyanı’na kadar bu öfkenin ve ruh halinin izlerini görmek mümkün.

İnsan ancak sorunun kökenlerini, altta yatan gerçek nedenlerini kavrarsa, sorumluluk alabilir, sorunu çözmek için müdahalede bulunabilir. Sungur Savran’ın Üçüncü Büyük Depresyon adlı kitabı bu bakımdan günümüz “çapulcu”ları için bulunmaz bir kapitalizmi ve krizini anlama kılavuzu niteliğinde. Savran, kitap boyunca kapitalizmde krizlerin sorumlusu kim, krizin gerçek nedeni ne, reformcu çözümlerin günümüz koşullarında gerçekleşme olanakları var mıdır, dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durumun özellikleri nelerdir ve Türkiye kapitalizminin “sona ermeyen kriz” içindeki yeri nedir sorularına ayrıntılı ve doyurucu cevaplar veriyor.

“Büyük Resesyon” değil, Depresyon!

Kısa süre önce yitirdiğimiz değerli Marksist Nail Satlıgan’a ithaf ettiği kitabında Savran’ın temel amacı krizi nasıl anlamamız gerektiğini ortaya koymak. Bu doğrultuda yazar kapitalizmin tarihinin krizlerle örülü olduğunu, sermaye birikiminin canlılık ve durgunluğun birbirinin yerini aldığı bir köşe kapmaca biçiminde geliştiğine işaret ettikten sonra yaşadığımız krizi en iyi depresyon kavramına başvurarak anlayacağımızı ileri sürüyor. Depresyon geçici, bir-iki yıllık, hatta daha kısa durgunluk ve resesyonlardan (yani ekonominin daralmasından) farklı olarak, uzun yıllar süren, ekonomide ve insanların hayatında büyük sarsıntılar yaratan ekonomik krizleri ifade etmektedir.

Kapitalizmin Krizlerinde Üretim Alanının Belirleyiciliği

Yazar öncelikle kapitalist üretim tarzının doğası, çelişkileri ve krizin gerçek nedeni üzerinde duruyor. Olan bitende kapitalist üretim tarzının bir suçu olmadığını, suçun, olanaklı sistemlerin en iyisi olan kapitalizmi rayından çıkaran açgözlü yatırımcılar ve onları doğru dürüst denetleyemeyen devletlerden kaynaklandığı görüşlerine Savran şu soruyla cevap veriyor: “Bir olgu iki yüz yıl boyunca sürekli ve düzenli olarak tekrarlanırsa, burada ‘hata’lardan ya da ‘sapmalar’dan söz edilebilir mi?”

İlerleyen bölümde yazar krizi ele alırken temel olarak ekonomi politikalarının yanlışlığı üzerinde duran, bundan dolayı da krizin çözümünü yanlış iktisat siyasetlerinin yerine doğrularının benimsenmesine bağlayan burjuva düşüncesini sorguluyor. Yazara göre devletle ekonominin ilişkisinin odak noktası olarak alınan ekonomi politikası, bu ilişkinin tek yönünü (devletin ekonomi üzerindeki eylemini) ele aldığı için, burjuva iktisadının, yoksullaştırıcı ve devleti fetiş biçimleriyle mutlaklaştıran bir kavramıdır. Oysa devletin ekonomiye ne yaptığı, ancak, ekonominin devlete ne yaptığını anladıktan sonra kavranabilir.

Savran bu bakış açısından hareketle on yıllardır kapitalist dünyada etkisini sürdüren ve neoliberalizm karşısında da halen alternatif olarak önerilen Keynesçiliği kıyasıya eleştiriyor. Keynesçi düşünce, kapitalist ekonominin tahlilinin merkezine dolaşım alanını yerleştirdiği için üretim sürecinin çelişkilerinden kaynaklanan uzun krizin doğasını anlayabilmek için yeterli gereçlerle donanmış değildir Savran’a göre; anlayamadığı bir krize de etkili çözümler önermesi beklenemez.

Yazara göre 2008 finansal çöküşü, basit bir “küresel finans krizi” değildir. Günümüz krizi, dünya kapitalizminin 1974-75’ten beri içine girdiği depresif uzun dalganın içinde bir evredir. Savran içinden geçmekte olduğumuz krizin derinliği itibariyle ancak 19. yüzyılın sonunda bir çeyrek yüzyıl boyunca yaşanan ve öteki ise 1930’lu yıllarda başlayıp ta 1940’lı yılların ikinci yarısına kadar devam eden Büyük Depresyonlar’la karşılaştırılabileceğini belirtiyor. Türkiye’deki 2008-2009 krizi de, yazara göre, Üçüncü Büyük Depresyonu’nun dolaysız yansıması.

Yol Ayrımındaki Kapitalizme Karşı İşçi Sınıfının Bağımsız Politikası

Savran son bölümde Büyük Depresyon’un nasıl bir çözüm ile sonuçlanacağını doğrudan doğruya sınıf mücadelelerinin ve politik gelişmelerin belirleyeceğini belirterek öngörülerde bulunuyor. Savran’ın geleceğe dönük öngörüleri, milliyetçiliğin ve faşist hareketlerin yükseleceği; “refah devleti”nin değil, işçi sınıfına saldırıyı artıran devlet politikalarının önem kazanacağı; buna mukabil işçi sınıfının sınıf mücadelesini yükselteceği, hatta devrimin yoluna girebileceği.

Kapitalizmin görünüşteki bütün parlaklığına ve başarılarına rağmen, günümüzde kendi geliştirdiği üretici güçleri yönetemediği, 30 yıl krizinin depresyonsuz geçirilmesinin nedeni tam da sorunların sürekli ertelenmesi olduğu için, krizin muhtemelen öncekilerden de daha ağır geçeceği, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında kıran kırana bir mücadelenin yaşanacağı, bu bakımdan bir ara yol olmadığı, dolayısıyla sınıf uzlaşmacı politikaların gerçekleşme şanslarının olmadığı ve nihayet günümüz Büyük Depresyon’unun ikinci özgüllüğü olarak, işçi sınıfının bu büyük sertleşme dönemine genel olarak örgütsüz ve önderliksiz yakalanmış olduğu yazarın kitapta ortaya koyduğu çarpıcı sonuçlar.

Bu kitabın kanımızca en önemli katkısı, kapitalizmin tarihsel gelişme eğilimleri ve krizleri konusundaki Marksizmin içgörülerini, günümüz kapitalizminin son 30 yılına damgasını vuran “uzun kriz” temelindeki somut gelişme dinamiklerine uygulama ve sınamada gösterdiği başarısıdır. Sabırlı ve dikkatli bir okuma çabasının karşılığında okuyucuyu bu kitapta Marksist temelde sağlam çözümlemeler ve kanıtlar, olguların sınavından geçmiş isabetli öngörüler ve hayati önemde sonuçlar bekliyor. Kitaba asıl değerini kazandıran bu katkıyı yazarın kapitalist üretim tarzının doğasını ve gelişme eğilimlerini ele alırken bir usta titizliği ile diyalektik yöntemi uygulayış becerisine borçluyuz.

Bir gazete haberine göre, ABD’li uzmanlar, ekonomik krizin psikolojik etkilerini atlatmak için “çikolata yiyin” diye tavsiyede bulunuyormuş: Beynin para sahibi olunduğunda harekete geçen yerleri çikolata yendiğinde de harekete geçiyormuş! Biz de bir tavsiyede bulunalım. Sungur Savran’ın bu kitabını okuyun. Beyninizin hemen her bölgesi harekete geçecek, dünyaya daha farklı bakacaksınız. Size sorumluluk alma ve mücadele gücü verecek.

Üçüncü Büyük Depresyon: Kapitalizmin Alacakaranlığı, Sungur Savran, Yordam Kitap, 2014.

Dünya Krizi Derinleşirken Türkiye Ekonomisi (Ümit AKÇAY)

21. yüzyılın ilk büyük ekonomik krizi, 2008 yılında kapitalist sistemin merkezinde, ABD’de patlak verdi. Ekonomik büyüme oranlarındaki gelişime bakıldığında günümüzde dünya ekonomisinin krizin etkilerini atlatmaktan uzak olduğu, hatta 2013’teki gibi 2014’te de ekonomik büyüme temposunun azalmaya devam edebileceği görülüyor. Böyle bir konjonktürden Türkiye’nin etkilenmemesi olanaksızdır. Ancak bu etkinin boyutunu, Türkiye ekonomisinin yapısal dinamikleri ve mevcut devlet krizinin ne yönde gelişeceği belirleyecektir. Bu yazıda meselenin ekonomik yönüne odaklanacağız.

Dünya Ekonomisinde Yaklaşan Ekonomik Durgunluk

Krizin patlak verdiği ABD ekonomisi, 2008 ve 2009 yıllarında sert bir daralma yaşadıktan sonra 2010’dan itibaren yeniden büyüme trendine girmişti. Ancak 2013’e geldiğimizde ekonomik büyüme temposu yavaşladı ve 2013 büyümesinin 2010’un da gerisine düşeceği tahmin ediliyor. Euro Bölgesi 2010 ve 2011’de yüzde 2’nin altında büyüse de, ABD’den farklı olarak 2012’den itibaren ekonomik daralma yaşıyor. Japon ekonomisi, diğerlerinin aksine 2011’de yeniden ekonomik daralma yaşadı ve 2013 için beklenen büyümesi yüzde 2’ler düzeyinde. İlgilenen okuyucu, ekonomik büyüme temposunun yavaşlaması dahil olmak üzere küresel krizin özellikle ABD ve AB bağlamında yaratması muhtemel sonuçları etraflıca değerlendirdiğimiz, Ali Rıza Güngen ile birlikte hazırladığımız ve yakında Notabene Yayınları’ndan “Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği” başlığıyla çıkacak olan kitabımıza bakabilir.

Erken kapitalistleşmiş ülkeler 2008 krizinden önemli ölçüde etkilenirken, bu dönemde dünya büyüme ortalamasını krize rağmen yüzde 8’in üzerinde büyüyen Çin ve Hindistan gibi geç kapitalistleşen ülkeler yükseltiyordu. Ancak özellikle 2011’den itibaren “yükselen piyasalar” olarak kodlanan ülkelerin de ekonomik büyüme tempolarında yavaşlama söz konusu. Kısacası, her iki gruptaki ülkeyi birlikte değerlendirdiğimizde, son iki yıldır ekonomik büyüme temposunun dünya genelinde yavaşladığını ve bu eğilimin önümüzdeki yılda da devam etme ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye Ekonomisinde Yavaşlama

Ucuz döviz, 2002-2008 arasındaki “Türkiye mucizesinin” alamet-i farikası idi. Bu yolla ithalat artsa bile enflasyonu artırmıyor, ihracatın üretkenlik artışıyla sağlanacağı bir yapı teşvik ediliyor ve bu yollarla da enflasyonsuz büyüme ortamının sağlanması mümkün oluyordu. Bu dönemdeki IMF programı ve AB’ye üyelik süreci, “mucizenin” dış garantörü olarak görülüyordu. 2008 krizine kadar, dövizin ucuzlamasını mümkün kılan, ABD’deki gevşek para politikasının yanında, Türkiye’deki faiz oranlarının yüksek tutulmasıydı. Bu dönemde ekonomik büyüme ortalama yüzde 6 düzeyinde gerçekleşti. Yüksek cari açık düzeyi ve yüksek işsizlik oranı ise “mucizenin” defoları idi.

2008 krizinin Türkiye’ye iki temel yansıması oldu. İlki başta FED’in, ardından da G-7 ülkeleri merkez bankalarının krizden çıkış için eşzamanlı olarak parasal genişlemeye gitmeleriydi. Bunun sonucunda, önemli merkez bankalarının faizleri neredeyse sıfırlanmış oldu ve Türkiye gibi ülkeler için borçlanma maliyetleri azaldı. Dolayısıyla, küresel kriz, ironik olarak, Türkiye gibi ülkelere belki de 2002-2008 dönemindekinden daha ucuza ve daha düşük faizle borçlanma imkânı yaratmış oldu.

İkincisi de, erken kapitalistleşmiş ülkelerdeki şok ekonomik daralma, takip eden yıllar için de ekonomik büyümenin toparlanamaması ve potansiyelin altında kalmasıydı. Bunun sonucu ise, Türkiye’nin ihracat pazarlarının daralmasıydı. Hükümet ve sermaye çevreleri, bu etkilere iç pazara ağırlık vererek ve ihracat pazarlarını çeşitlendirmeye çalışarak cevap verdi.

İç pazara dönmenin önemli bir aracı inşaat sektörünün teşvik edilmesiydi. Bu ise, faizlerin düşük tutulabilmesini mümkün kılan uluslararası ortam sayesinde hayata geçti. İhraç pazarlarını çeşitlendirme politikası, hükümetin uyguladığı bölgesel dış politika hamleleriyle desteklendi. Ancak bu gelişmelere rağmen 2008-2013 arasındaki dönemde ekonomik büyüme temposu azaldı ve ortalama yüzde 4’ün altına geriledi. Kriz sonrasında ortada “mucize”lik bir durum kalmamasına rağmen yüksek cari açık düzeyi ve yüksek işsizlik oranı “defolar” olarak mevcudiyetini sürdürdü.

Hükümetin İkilemi: Kur Mu Faiz Mi?

Önümüzdeki dönem için hükümetin en önemli hedefi, seçim sathı mahallîni bir krizle karşılaşmadan geçebilmek ve büyümenin ılımlı da olsa sürmesini sağlamak. Ancak bu iki hedef, uluslararası ekonomik konjonktürün Türkiye gibi ülkeler lehine olmadığı bir ortamda gerçekleştirilmeye çalışılacak. Daha açık bir ifadeyle hükümet, 2008 küresel krizinden sonra ekonomik daralma yönlü etkilere rağmen hem faizlerin düşürülebildiği hem de dövizin ucuz olduğu bir konjonktür sayesinde, temposu düşse de ekonomik büyümeyi sürdürebildi. Ancak 2014 ile birlikte bu dönemin sonuna gelinmiş oldu. Hükümetin bugünkü ikilemi, muhtemel sermaye çıkışlarının olumsuz etkilerini faizleri artırarak mı yoksa döviz satarak mı karşılayacağıdır. Her iki yol da çelişkilerle doludur ve bunların belirlenmesi teknik değil siyasi kararlara dayanacaktır.

2013 uygulamasında hükümetin bu ikilemde faizleri mümkün olduğu kadar düşük tutmaya çabaladığını ve kur artışlarına genellikle faiz dışı araçlarla müdahale ettiğini gözlemledik. Ancak Mayıs 2013’ten bugüne merkez bankası, oynaklıkların aşırı olmamasında kısmi bir şekilde etkili olabildiyse de, genel trend üzerinde etkili olamadı ve TL 2013 içinde aşamalı olarak devalüe oldu.

Hükümetin faizlerin düşük tutmaya çabalamasının temel nedeni, dünyada ve Türkiye’de ekonomik büyüme temposunun azaldığı bir ortamda iç talebi canlı tutmak istemesidir. Ancak bunun yan etkisi, yabancı yatırımcı gözünde Türkiye’nin yeteri kadar çekici olmaması ihtimalidir. Buna ek olarak sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ortamda, yeterli sermaye girişi yoksa döviz satarak kuru belli bir düzeyde tutmak mümkün değildir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde uluslararası sermayeyi cezbetmek için faizlerin yükseltilmesi yönünde baskı artarak devam edecektir.

2013’ten 2014’e Türkiye: Kırılganlaşan “İstikrar”

Bu çerçevede 2013 başında Türkiye, cari açığı yüksek olan, dolayısıyla olası FED kararlarından olumsuz etkilenmesi muhtemel ülkelerden biri olarak görülüyordu. Haziran 2013’de patlak veren Gezi Direnişi, bir yandan hükümetin toplumu yönlendirebilme kapasitesinin, diğer yandan da neoliberal muhafazakâr modelin sınırlarını gösterdi ve iktidar bloğu içerisinde var olan çatlakları belirginleştirdi. 17 Aralık ile başlayan süreç ise, hükümetin farklı kesimler arasında koalisyon kurma kapasitesinin iyice daraldığını ortaya koydu ve 25 Aralık’tan sonra süreç bir devlet krizi halini aldı. Dolayısıyla 2013 başında, zaten yüksek cari açığı nedeniyle FED kararlarından olumsuz etkilenebilecek olan ülkeler arasında gösterilen Türkiye, 2014 başında yatırım için “riskli ülkeler” arasında gösterilmeye başlandı.

Bu çerçevede 2014’ün çalışanla iyi bir gelecek vaat etmediği açık. Hükümetin devlet krizi koşullarında seçimlere giderken muhtemel sermaye çıkışlarına karşı faizleri ya da döviz satışını kullanarak yapacağı müdahaleler, günü kurtarma çabasının ötesine geçemeyecek. Her iki durumda da, eğer emekçiler yaşanan tüm bu kargaşaya karşı kendi cephelerinden bütünlüklü bir cevap üretemezlerse, krizin de ekonomik daralmanın da faturası yine onlara kesilmeye çalışılacak.

Devlet, Bankalar ve Kriz: Meksika ve Türkiye'de Yükselen Mali Kapitalizm, Thomas Marois, Çeviri: Beyza Sümer Aydaş, Notabene Yayınları, 2013.

24 Ocak Kararlarının Anatomisi (Kansu YILDIRIM)

James O’Connor gibi iktisatçılara göre krizler ve onları izleyen genişleme dönemleri kapitalizmin yeniden yapılanmasını sağlar. Çelişkilerle malul olan kapitalist üretim tarzı için krizler aynı zamanda sermaye birikiminin ve siyasetinin restorasyonu için birer “imkândır”. Pek çok ülkede yaşanmış krizlerin en önemlilerinden birisi, “finans hegemonyasına yol açan” ve neoliberalizmi tarih sahnesine çıkartan 1970’lerin sonundaki krizdir. 1977 krizi, sadece ekonomik tedbirlerle sınırlı kalmamış, toplumları siyasi, ideolojik ve kültürel olarak yeniden düzenleyen geniş ölçekli hegemonya projelerini ve birikim modellerini gündeme getirmiştir. Türkiye’de bu durumun hem askeri zoru hem de piyasa zorunu içeren yansımaları 24 Ocak Kararları ile başlamıştır diyebiliriz. Öncelikle 24 Ocak Kararlarına yol açan atmosferi kısaca inceleyelim.

Krizin Artalanı

1971 yılında Bretton Woods sisteminin çökmesinin ardından gelişmiş kapitalist ülkelerde ve önemli piyasalarda stagflasyon belirmiştir. Stagflasyon yani enflasyonist durgunluk dönemlerinde hammadde fiyatları hızla artmış, ham petrolün fiyatı önceki yıllara göre (1973-1976 yılları arasında) dört katına çıkmıştır. Jan Toporoswki’ye göre bu gelişmelerin sonucunda petrol gibi pahalı metaları ihraç eden devletler (OPEC) çok fazla ihracat fazlası vermeye başlamıştır. 1974 yılında OPEC’in petrol fiyatlarını arttırması üye devletlerin kasalarında çok büyük miktarlarda birikime yol açmıştır. Bu süreçte petrol ihracatçısı devletler artan ihracat gelirleriyle piyasalara yönelmiş, kasalarındaki paraları Kuzey ülkelerinin uluslararası bankalarına mevduat olarak yatırmıştır. Bankalar ise büyük miktardaki paraları Üçüncü Dünyanın “kalkınma” gibi taleplerini karşılamak üzere krediler formuna büründürmüş, yüksek faizlerle kredi vermeye başlamıştır. Ne var ki ekonomik büyüme balonu çok kısa sürede patlamış, borç alan ülkeler faizlerin artışı karşısında çaresiz bırakılmıştır. Devlet ve özel sektör harcamalarındaki azalma, borç verilen Üçüncü Dünyanın ihraç ürünlerine olan talebin ve ürünlerinin fiyatlarının düşüşünü tetiklemiş, bu ülkelerin ekonomileri gerilemiş, borçların geri ödenmesinde ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Kredileri tahsil etmek üzere Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (DB) gibi ulusüstü kurumlar görevlendirilmiştir.

IMF, DB gibi kapitalist kurumlar, kredi verme yahut kredileri taksitlendirme gibi ekonomik işlevlerin dışında sermayenin toplumsal yeniden üretimi ve birikim süreçlerinin akıbeti için siyasal stratejiler ve planlar hazırlamıştır. Suzanne de Brunhoff’a göre kriz ortamı, hem merkez hem de çevre ülkelerde siyasi dönüşümlere yol açmıştır. 1979-1980 yıllarında ABD’de Reagan ekonomisi, İngiltere’de Thatcherizm ve Batı Avrupa’da enflasyona karşı planlamalar söz konusu dönüşümün en belli başlı olanlarıdır. İlaveten, IMF ve DB gibi kurumlar aracılığıyla da “uyum”lulaştırma siyaseti için çeşitli “formüller” üretilmiştir. Bütün formüllerin ortak amacı, kabaca özetlersek, az gelişmiş ve gelişmekte olan ulusal piyasaları uluslararası piyasalara eklemlemek ve sermayenin normlarına toplumsal düzeyde (silahla veya yasalarla) meşruluk kazandırmaktadır.

Türkiye’de Kriz

1977 yılında patlak veren ekonomik kriz, siyasal ve toplumsal çalkantıları zirveye taşımıştır. Sungur Savran’ın belirttiği üzere, krizin Türkiye bağlamındaki başlıca nedeni iç pazara dönük sermaye birikiminin çelişkileridir. Bu birikim tarzının asli çelişkisi, ulusal ekonominin dünya ekonomisiyle bütünleşmesinde ortaya çıkmaktadır: Dünya pazarında rekabet gücü ulusal kapitalist ekonomi için gereklidir. Ancak iç pazarın sınırlılığı, büyük ölçekli üretim birimlerinin kurulmasını engelleyerek emek üretkenliğinin yükselişini sınırlandırır. Bu da uluslararası ölçekte ulusal ekonominin rekabetini zayıflatır. Savran krizi kronolojik olarak şöyle sıralar: İç pazara dönük sermaye birikiminin krizinin ön göstergelerinin 1970 yılında belirdiğini; 12 Mart sürecinde buna herhangi bir çıkar yol bulunamadığını; 1972-1973 yılları arasındaki dünya ekonomisinin büyümesinin göreli yansımaları nedeniyle bu sorunların geri plana itildiğini; 1975-1977 yılları arası dönemde büyük çapta kısa vadeli borçlanmayla geçici tedbirler alındığını; 1977 yılındaki krizle eski birikim tarzının çelişkilerinin ortaya döküldüğünü belirtir.

Sınıfsal açıdan değerlendirdiğimizde, “altın çağ” olarak adlandırılan Keynesyen refah devleti döneminde işçi sınıfının siyasi ve ekonomik olarak örgütlenerek sermayenin oyun alanını daralttığını görürüz. Ücretler, sosyal yardımlar, sosyal güvence gibi kazanılmış hakların daha da artması ideolojik bakımdan alternatif fikrini kuvvetlendirmiştir. Sermaye sınıfları hegemon konumlarını korumak için kriz ortamında müdahale kanallarını tartışmaya başlamıştır. Öncelikli ve ilk müdahale, sermaye ilişkilerini yeniden düzenleyen, Türkiye’nin uluslararası piyasalara eklemlenme mekanizmalarını inşa edecek hukuksal ve siyasi müdahaledir: Bu da yapısal uyum programlarıdır.

Yapısal Uyum ve 24 Ocak 1980


24 Ocak (1980) Kararlarını değerlendirirken Tülin Öngen, DB’nin yapısal uyum programlarına angaje olan Süleyman Demirel hükümetinin temel maksadının serbest piyasa düzeni uyarınca ekonomiyi yeniden yapılandırma olduğunu belirtir. Bu programların siyasi maksatlarından birisi ise uluslararası konjonktürde Türkiye’nin ABD’nin ve Avrupa’nın Ortadoğu’daki güvenilir bir üssü olmaya zorlanmasıdır. Bu bağlamda 24 Ocak Kararları diye bilinen, mimarları arasında dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’ın yer aldığı paket hazırlanmıştır. Bu paket, basit bir “ekonomik istikrar paketinin” ötesindedir.

48,6’lık devalüasyonu, günlük kur uygulamasını, dış ticaretin serbestleştirilmesini, kar transferlerine kolaylığı, yabancı sermaye yatırımları için teşvikleri, devletin ekonomideki rolünün azaltılmasını, gümrük muafiyetini, enerji, ulaştırma gibi alanlarda sübvansiyonların kaldırılmasını öngören 24 Ocak Kararları, bazı dolaylı ve doğrudan sonuçlar hedeflemekteydi. Öngen’e göre yabancı sermayenin hacminin büyütülmesi, yerli sermayenin emek hareketi karşısında güçlendirilmesi gibi hedefleri olan Kararlar, siyaset ve ekonomini karşılıklı ilişkilerini yeniden şekillendiriyordu. Ne var ki toplumsal sınıfsal muhalefetin Kararların pratikte tatbikine karşı engel teşkil etmesi, sermaye için piyasa-dışı zoru seçenek haline getiriyordu. Türkiye’de sınıf hareketini bastıracak, siyasi önderlik sorununu otoriter ve baskıcı bir siyasal rejimle çözebilecek tüm seçenekler, 24 Ocak Kararlarına hizmet etmekteydi. Sadece Türkiye’ye özgü olmayan bu durum dünyada farklı ülkelerde de yaşandı. Kriz, siyaseti ve hukuku askıya alan silahlı devlet aygıtlarının müdahil olmasıyla çözüme kavuşturulmaya çalışıldı. Nicos Poulantzas’ın tabiriyle “burjuvazinin de facto siyasal partisi” olan ordu veya polis gibi iç ve dış güvenlik aygıtları 24 Ocak’ın hayata geçirilmesi için 12 Eylül 1980’de gülme sırasını sermayeye verdi!


Sürekli Kriz Politikaları Türkiye’de Sınıf, İdeoloji ve Devlet, Neşecan Balkan, Sungur Savran (Haz.), Metis Yayınları, İstanbul, 2004.

Dönüm Noktası Olarak 2001 Finansal Krizi (Ebubekir AYKUT)

Kasım 2000’de emarelerini gösteren, Şubat 2001’de doruğuna ulaşan finansal krizin Türkiye’de iktisadi, siyasal ve toplumsal sonuçları oldu. Kriz sonrasında büyüme neredeyse durdu, ekonomi çöktü ve işsizlik yükseldi. Krizden çıkış amacıyla ülkenin yabancı sermayeye bağımlılığını arttıran reformlar eşliğinde 2002 sonrasında ekonomi büyüme trendine girdi. Bu süreçte esnaf kesimi krizin sorumlusu olarak gördüğü Uluslararası Para Fonu (IMF) karşı büyük gösteriler düzenledi. İşçi sınıfının önemli bir kesimi ise işlerini kaybetti, ücretleri azaldı ve yoksullaşma toplumun tüm çalışan kesimlerini etkiledi. 2002 seçimlerinde ise kriz öncesinde koalisyonu oluşturan partiler DSP, MHP ve ANAP yüzde onluk barajın altında kaldı, yine 1990’lı yıllarda siyasetin aktörleri olan CHP, MHP ve Kürt Hareketinin siyasal temsilcileri dışındaki partiler siyasal hayattan silindiler.

Peki, bu kadar belirgin iktisadi, siyasal ve toplumsal dönüşümlere yol açan 2000/2001 krizinin ekonomik doğası neydi? Krizin nedenleri, varsa krizin dışsal faktörleri nelerdi? Siyasal sonuçları ne oldu? Bu soruları cevaplamadan önce 1980 sonrası yaşanan neoliberalizme geçiş sürecine krizin ortaya çıktığı koşullara bakalım.

2001 Öncesi

Artık herkesin de bildiği bir gerçeğe göre 1980 darbesinin yarattığı siyasal ve toplumsal koşullarda Türkiye, IMF ve Dünya Bankası’nın (DB) hazırladığı neoliberal yapısal uyum programlarını ANAP hükümeti yoluyla uygulamaya koymaya çalıştı. Ekonomi paradigmasında bir dönüşümün işareti olan, ithal ikameci sanayileşmeden ithalat yönelimli sanayileşmeye geçişi hedefleyen 24 Ocak Kararları uluslararası finans kuruluşlarının ekonomik darboğaz yaşayan kalkınmakta olan ülkelere önerdiği neoliberal reformların ruhunu taşımaktaydı. Sonrasında “Washington Uzlaşması” olarak adlandırılacak bu reformlar uluslararası ticaretin önündeki engellerin kaldırılması, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, kamuya ait kaynakların özelleştirilmesi, mali disiplin, kamu harcamalarının azaltılması, finansal reform ve emek piyasasını esnekleştirilmesini hedefliyordu. Türkiye’de 1980 sonrasında dış ticarette koruma önlemlerinin giderek azalması ve ihracata yönelik teşviklerle birlikte ticaretin serbestleştirilmesi, 1988 yılında neredeyse tamamlanmıştı. 1989 yılında çıkarılan 32 Sayılı Karar ile sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlar kaldırılmış ve TL için konvertibiliteye geçilmişti.

Korkut Boratav’ın Türkiye İktisat Tarihi 1908-2009 kitabında belirttiği üzere “sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı bir ortamda para (faiz) ve döviz kuru politikaları birbirine bağlanır ve Merkez Bankası bu iki politika aracından sadece birini uygulayabilme durumunda kalır” (s. 179). Böylelikle devletin sermaye üzerindeki kontrolünün en önemli araçlarından biri ve özellikle finansal krizlere yanıt üretebilme kapasitesini haiz olan Merkez Bankası’nın eli kolu bağlı hale gelir. Türkiye de sermaye hareketleri üzerindeki kısıtları kaldırarak finansal krizlere karşı kırılgan hale gelmiştir. Bu bağlamda özellikle sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi genel olarak 1994, 1998/1999 ve 2001’deki krizlerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Boratav’a göre, üç krizin de belirleyici nedeni, sermaye hareketlerinden kaynaklanan bir çevrimin (dalgalanmanın) sert bir ‘iniş’ içermesidir” (s.180). Finans ve üretim kaynaklı kar ve rant beklentisi ile ülkeye giriş yapan yabancı sermaye; büyüyen cari açıklar, banka sisteminde artan riskler ve siyasi belirsizlikler nedeniyle önce sıcak para formundaki türleri sonrasında ise diğer biçimleri ile ülkeden çıkışa yönelir ve döviz ve bankacılık sisteminde çöküşler ve şoklar meydana gelir.

1980’li ve 1990’lı yıllar boyunca Türkiye’nin en önemli ekonomik problemi enflasyon olarak belirlenmiş ve hükümetler IMF’nin önerdiği reçeteler çerçevesinde enflasyonu aşağı çekmeye uğraşmıştı. Yükse faizli iç borçlanma nedeniyle artan kamu kesimi finansman açığı ve dış borçlanmanın paralel artışı, borçların ödenmesi için ek borçlanmaya gidilmesi “Ponzi finansmanı” diye adlandırılan borç tuzağının ortaya çıkmasına neden oldu. 1996-1999 yılları arasında Merkez Bankası (TCMB) döviz fiyatlarını geçmiş enflasyona bağlayarak spekülatif para hareketlerini kontrol etmeye çalıştı ve 2000 yılında ise nominal döviz kurunu ve böylelikle enflasyonu aşağı çekmeyi hedefledi. 1999 yılında IMF ile yüksek enflasyonu hedefleyen döviz kuru temelli, kamu harcamalarını azaltılması amacını içeren bir istikrar anlaşması imzaladı. Ancak artan kamu kesimi borçlanması ve cari açıklar nedeniyle 2000/2001’de kriz kaçınılmaz hale geldi.

2000/2001 Krizi

2000/2001 finansal krizi sermaye hareketleri kalemindeki büyük çapta sermaye kaçışlarının tetiklediği ödemeler dengesi krizi olarak tanımlanabilir. Kriz öncesi dönemde (Ocak 2000-Ekim 2000) net yabancı sermaye girişi 15.2 milyar dolar civarında iken, kriz döneminde (Kasım 2000-Haziran 2001) net sermaye çıkışı 10.5 milyar dolardır. 2001 yılında ülkenin Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) %9.4 oranında küçülmüştür. İmalat sanayi ise 67.8 oranında küçülmüştür. Bu rakamlar Türkiye’de bazı fabrikaların kapandığı, iflasların yaşandığı, Türk parasının değer yitirdiği, vatandaşların yoksullaştığı, birçok insanın işsiz kaldığı ve borçlarını ödeyemediği anlamına gelmektedir.

2000/2001 krizi Kasım 2000’de gecelik faizlerin üç kat artarak %110 civarına çıkması ile beliren bankacılık sektöründeki oynaklık sayesinde belirgin hale geldi. 2000 yılının son döneminde TCMB döviz rezervleri yaklaşık beşte biri 5.5 milyar dolar eridi. Yaşananlar bankacılık sektöründe bir soruna, döviz darboğazına ve döviz rezervi yoluyla enflasyonu düşürmeyi hedefleyen TCMB’nin güçsüzlüğüne ve mali dengesizliklere işaret ediyordu. 2000 sonrasında Türkiye ekonomisi giderek güven kaybediyordu ve sıcak para hareketliliği artmıştı.

2001’deki krize “neden” olan şey, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa fırlatmasıydı. Ancak krizin gerçek nedeni bu değildi tabii ki. Artan sıcak para hareketleri, IMF gözetiminde uygulanan istikrar programının başarısızlığı, bankacılık sektöründeki artan oynaklık ve bu koşulları sermaye lehine düzeltecek siyasi iradenin oluşamayacağı öngörüsü ile ülkeden çıkışa yönelmiş ve diğer yabancı sermaye türleri de sıcak parayı izlemiştir. Böylelikle Türkiye ekonomisi (para) likidite(si) krizi ile karşı karşıya kalmıştır.

Sonuç

Kriz sonrası DB’da çalışmış Kemal Derviş, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak atandı ve Nisan 2001’de “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” Türkiye’yi ekonomik krizden çıkaracak yeni bir program olma iddiası ile topluma sunuldu. Program büyüme hızı, enflasyon, kamu kesimi finansmanı gereği ve faiz dışı fazlası, iç ve dış borç yükleri ile faiz hadleri ve döviz kurlarının seyrine ilişkin bir dizi sayısal hedef veya öngörüyü içeriyordu. Ancak uygulandığı süre içersinde program krizlere neden olan kamu finansmanı açıklarına ve ekonominin yabancı finansal sermayeye özellikle sıcak para girişine dayanan kırılgan yapısal sorununa çözüm üretemedi.

TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ 1908-2009, Korkut Boratav, İmge Yayınları, 2012.

“Şiir arınmayı, duyarlık olarak büyümeyi getiriyor insana” (Duygu Kankaytsın ile Söyleşi: Yusuf ALPER)

Hayatçağıran Duygu Kankaytsın’ın (1987) ilk şiir kitabı. Hayatı bütünüyle kucaklama çabasında; ama kadın özneden yana bir yoğunluk da var şiirlerin içeriğinde. Kendisiyle şiiri konuştuk.
Yusuf Alper: Sevgili Duygu, kitabına Hayatçağıran adını koyduğuna göre, Türk şiirinin hayatla bağlarını koparmasına yönelik eleştirilerin, itirazların olmalı…

Duygu Kankaytsın: Dertlerin var diyorsunuz aslında. Evet, itiraz önemsediğim bir dil hayatın içinde. Bu dilin cümlesini kurmak bile uyarıcı olur. Hep bir dağ vardır merkezde. Koşa koşa söyleştiğim, kucakladığım dağlar... Bu bazen sese karşılık gelir. İşte bu noktada kelimelere sıkı sıkıya tutunarak, onların sözlükteki anlamlarıyla yetinerek yaşanılanı anlatmak mümkün olmaz. Daha doğrusu anlatılan mutlaka eksik kalır. Burada şiir hayatın çağrısına ses verir, ses vermelidir. İzleyebildiğim kadarıyla bunu görmezden gelen bir şiir algısı almış başını gidiyor. Okuyamıyorum öylesi şiirleri. Daha çok hayatı, toplumsal ve düşünsel boyutlarıyla izlek edinmiş şiirleri önceliyorum. Şiir anlayışımı da bu çerçevede gerçekleştiriyorum. Hayatı çağıran, hayattan konuşan bir şiirin peşinde olmak bu. Her şiir bir seçenek önermekse, ben de ortaya bir seçenek koymanın ısrarındayım. Hayatın ve şiirin dilsel değerlerini gözetmek arzum.

Dil bilinci, şiir bilinci sende nasıl gelişti, yol aldı? Kendi şiir serüvenini izlemiş olmalısın. Bu konuda neler söyleyebilirsin?

Şiir ve dil bilinci edinmek ve bunlara işlerlik kazandırmak zamanla elde edilebiliyor. Dahası tamamlanan bir süreç değil bu. Kesintisiz birikiyor insan ve dönüşüyor. Kendini aşmak, gelişerek değişmek ölünceye kadar sürecek. Görünen bu. Geçmişte yapılan her türlü pratik, yazılacak bir sonraki şiire hazırlık gibi. Bunun bilincine vardığımda ürkmüştüm. Şiire koyulmak ve şiirle olmak hiç de kolay bir iş değil. Önemli olan onca birikimi göğüslemeyi göze almaktı. Bu kararlılığı gösterince, bitmez tükenmez çalışmalar gündeme geliyor. Durmadan okuyorsunuz. Daha çok durmadan kuram okumak mesela. Şiir geleneğini özümlüyor, yazılagelen şiirlerin sakladığı bilgileri edinip kullanmaya koyuluyorsunuz. Mesele dil işçisi olabilecek kalbi duyguyu taşımak. Donanımınızı yeterli bulunca da size gelen şiiri yakalayıp yazıyorsunuz. Benim yaptığım da bu muydu?

Geleneksel olanla bağın için ne dersin? Bir şair kadın olarak kendini konumlandırırsan Türk şiirinde neyi amaçlıyorsun? Hedefin neresi? Ulaşmayı, aşmayı hedeflediğin ilk kitaplar var mıydı, varsa kimlerindi?

Geleneği hep önemsiyorum. Geleneği yok sayıp şair olunabileceğini hiç sanmıyorum. Böylesi kesin yargılarla konuşmak her ne kadar didaktik ve sevimsiz gelse de bazen acımasız olmak başta hayat ve bilim ve dahası sanat için değer diye düşünüyorum. Çünkü her şair şiiri kendinden önceki ustalarından, onların şiirlerinden, poetik görüşlerinden öğrenir ve kendine özgü bir şiiri kurmanın peşine düşer. Ah Aristoteles, ah Horatius!! Aslında geleneği yadsıyanların da yaptığı bu. Bu duyarlığın içinden nasıl söylenirse: Ben de diğer şair kadınlar gibi şiir dilini şair erkeklerden öğrendim. Çünkü kadınları şiirin dışına itip bu alanı kendileri için biçimledi erkekler. Bile-isteye olması önemli mi? Öncelikle bunun aşılması gerekiyor sanırım. Bunu arzulayan biri olarak bana özgü bir dilin arayışına girdiğimi söyleyebilirim. Bunu başardığımda, kendi adıma, kangren olmuş bir sorunu gidermiş olacağım. Gülten Akın, özellikle ilk üç kitabında biraz da bunu başardığı için önemlidir. Ulaşmayı istediğim, özendiğim herhangi bir ilk kitap yok. Özellikle kendi kuşağım için söylüyorum bunu. Öte yandan şiir kitaplarının kıyaslanmasından yana da değilim. Her şairin yazdığı şiirlerinin kıyaslanması düşüncesindeyim. Bu bize o şairin gelişimi hakkında bilgiler verebilir. Şair birileriyle değil, önce kendisiyle yüzleşmeli. Bir de şunu söyleyebilirim: İlk kitabımın firesiz bir kitap olmasını isterim. Cemal Süreya’nın Üvercinka’sı gibi.

Metin Celâl, ‘Şiir ustalardan öğrenilir,’ diyor. Seni besleyen usta şairler kimler? Cemal Süreya da gençlerin yazdığı şiiri önemser, o şiirlerin uyarıcılığına dikkat çeker. Sen buradan eylemle kuşakdaşlarına nasıl bakıyorsun?
Geleneği nasıl önemsediğimi söyledim biraz önce. Şiir ustalarının şiir deneyimleri özümsenmeden iyi şiirlerin yazılabileceğine inanmıyorum ben de. Zaten başka şairleri, onların neler yaptıklarını anlamadan bir şair kendi şiirini kuramaz gibi geliyor. Böyle bir okumanın içinden bütün usta şairler, benim de doğal beslenme dünyamı oluşturmaktadır. Onlarla halkaları birbirine geçiriyorum. Yapılanları saptayıp yapılmayanların peşine düşmeli diye sancılanıyorum. Bu da az-çok yeni olanı yakalama olanağı veriyor bana. Elbette genç şairlerin de peşine düşmek gerek. Onların getireceği yenilikler geleceği işaretlemez mi? Onların da birbirlerinden öğreneceği çok şey var. Bu nedenle özenle izliyorum tümünü. Bu deneyimlenme pratiğiyle bana ait olabileni daha kolay yakalayabiliyorum sanırım.

Şimdilerde Türk şiiri büyük bir yalnızlık içerisinde. Çıkan her şiir kitabı boşluğa gönderiliyor sanki. Senin kitabın nasıl karşılandı? Aldığı tepkiler umut verdi mi şiir için?

Doğru bir saptama olduğu kanısındayım. Düzenin yok saymaya çalıştığı şiir kendi kuytusunda kalmış gibi. Devlet de yapısı gereği şiire karşı. Şiir henüz metalaşmadığı için kapitalizm de şiire tiksinerek bakıyor. Alımlayıcılar ise şiire çok uzaktalar. Şairler de hayat-yoğun şiirler yazmayınca alımlayıcısı her kimse onunla buluşması zorlaşıyor. Böylesi bir toplumsal yapı içerisinde şiir yazmak, kitap yayımlamak biraz tuhaf görülebilir. Hiç önemli değil. Dünyada bir kişi kaldığı sürece şiir varlığını sürdürecektir duygusundayım. Çünkü insanoğlunun biricik sığınağıdır şiir. Buna inandığım için şiir yazmaktan ve bu şiirleri kitaplaştırmaktan hiç vazgeçmeyeceğim. Karamsar bir fotoğraftan söz ettim ama bu karamsarlık içerisinde kaybolup gitmedi hayatçağıran. Bunları söylemek hicap veriyor aslında. Samimiyetin içerisinden bir cümle olarak okunmasını dileyerek: Şöyle bir bakıldığında, ilgiyle karşılandı diyebilirim. Kitabıma ilişkin yapılan söyleşiler ve yazılar bunları doğrular nitelikte.

Şiirler, yazılar yazan birisin. Öte yandan güzel sanatlar fakültesinde yazarlık eğitimi alıyorsun. Akademik eğitimin şairliğine özel bir katkısı oluyor mu? Ya da tersi…


Dediğiniz türden çalışmalar bağlamında birçok deneyimim oldu. Bir taraftan dünyayı okuma hevesiniz beri taraftan şiir görgünüz çoğalıyor. Evet, dramatik yazarlık-dramaturgi eğitimi almaktayım. Bu da beni besliyor. Örneğin, Shakespeare okuyorum, bu bana insan derinliğinin ne olduğunu söylüyor. Şiir için oldukça ehemmiyetli. Bertolt Brecht okuduğunuzda ise diyalektiği, epik olanı kavrıyorsunuz. Şiirin diyalektik bir işleyiş gösterdiğini düşününce, aldığınız akademik eğitimin kıymetlerinden biri daha ortaya çıkıyor. Öte yandan bu akademik eğitimin şiirden çaldığı bir şey yok. Bunu da burada belirtmiş olalım. Şehir efsaneleri hep tatlı gelmiştir ama gerçeği gölgelendirememiştir de...

Şiir senin için ne ifade ediyor?

En zor soruyu sona bırakmışsınız. Bunun cevabını vermek beni endişelendiriyor. Bu mübalağa olarak okunmazsa sevinirim. Şöyle düşündüğümden olsa gerek. İfade etmelerin içini bazen cümle kurmak da doldurmaz. Hele ki söz konusu şiir ise… Çünkü şiir arınmayı, duyarlık olarak büyümeyi getiriyor insana. Bu çağın getirdiği küften, koftan uzak tutuyor insanı. Daha ne olsun? Söz, şiirin gerçek okurlarında...

* Duygu Kankaytsın, Hayatçağıran, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2013

Hegel: Baba ve "Katilleri" (Bora ERDAĞI)

Çoğumuzun hayatında hakkında o ya da bu şekilde bir şeyler bildiği, belirli bir kanaat eşliğinde konumumuzu açık ettiğimiz insanlar vardır. Bu konumlanmanın entelektüel faaliyette de hiç kuşkusuz bir yansıması, karşılığı bulunmaktadır. Sıradan bir insan için konumlanma ölçüsünü ebeveynleri ya da kendisini patolojik/travmatik olarak ilişkilendirdiği birileri oluştururken, bir entelektüel için ölçüyü, çözmek istediği sorunsalın kavramsal hazinesini temel olarak elinde bulunduran bir düşünür oluşturur. Dolayısıyla ölçü insanlar için her daim varoluşa içkinlik ve özgünlük kazandıracak bir direnç halindedir. Bu dirençle ne yapacağını bilme karakterin oluşumuna ve kişiliğin tanınır hale gelmesine yol açar. Örneğin sosyal bilimler alanında Platon, Aristoteles, Kant, Hegel, Husserl gibi klasik filozoflarla, Machiavelli, Marx, Nietzsche ve Benjamin gibi daha heterodoks düşünürlerle, Clausewitz, Lenin, Luxemburg, Sorel, Schmitt gibi son derece güncel ve pratik düşünürlerle cebelleşen öğrenciler ve entelektüeller tam da ifade ettiğimiz ölçüyle karşı karşıyadırlar. Karşılaşma bir süre sonra çeşitli mimetik etkiler yaratır, entelektüeller söz konusu düşünürlerin dilini/sorunsalını/üslubunu benimsemeye başlarlar. Kimileri tüm hayatlarını aynı düşünürlerin ekseninde geliştirmeye adarlar, kimileri ise giderek referans noktalarını, düşünme imkanlarını, müdahil olma potansiyellerini, aktüel çizgilerini belirlemede etkili olan bu direnç noktalarıyla girdikleri tartışmalarda aşmaya, başkalaştırmaya, dönüştürmeye başlarlar. Kısacası başlangıçtaki ölçüleriyle nasıl başedeceklerini artık biliyorlardır. İşte içkinlik ve özgünlük ile donanmış bir kişilik, bu öğrenme sürecinin doğal bir sonucu olarak kendini belirginleştirmeye başlar. Aksi takdirde farkında olarak ya da olmayarak tekrara ve tekrarın yarattığı bir derinlik tutulmasına yerleşirler. O halde entelektüellerin/düşünürlerin de ebeveyleri, patolojik/travmatik esinleyicileri vardır. Ve entelektüel bunlarla temas kurmadan dünyanın düşünsel gramerine katılamayacağını bilir. Bu yüzden er ya da geç dünyanın düşünsel gramer(ler)ini bilmek entelektüel kişiliğin kaçamadığı bir mirastır.

Marx üniversitede hukuk eğitiminin sonuna geldiğinde, okulundaki Hegelci düşünürlerin hukuk yaklaşımları konusundaki “iki zıt tutumu aşmak”, söz konusu dönemdeki anayasa yazımı tartışmalarına “köklü bir yaklaşım getirmek” ve fikirlerini “tutarlı bir şekilde inşa edebilmek” için Hegel felsefesi ile özel olarak ilgilenmeye başlar. Marx’ın babası oğlunun tutkuyla giriştiği bu çabayı hem sevinçle hem de kaygıyla karşılar. Çünkü oğlunun derinlikli bir şekilde hukuk ve felsefe ile ilgileniyor olmasını çok değerli bulur ama kendini heba ederek bunu yapmaya kalkışacağını düşünerek kaygıya kapılır. Derhal baba Marx, oğluna bir mektup yazar ve kendisini ziyaret etmek istediğini bildirir. Oğul Marx, aynı ivedilikle cevap yazar: “Baba gelmeni istemiyorum. Şu an ve bir süre kadar daha Hegel felsefesi ile uğraşacağım. Bu konu benim için baba katilliği gibi bir şey” minvalinde bir cevap verir.

Güçlü Ateşoğlu, Hegel: Alman İdealizmi II başlıklı derlemeyi, yukarıda kısaca ifade ettiğimiz tarzda, bir miras ve kopuş sorunsalı içinde bize sunuyor. Sosyal bilimler alanındakiler için -ve özellikle de felsefeciler için- önemli düşünce sistemlerinden birisinin kurucusu Hegel hakkında her gün doğrudan ve dolaylı olarak speküle edilen bir yığın kavramsal set, düşünsel tarafgirlik, esinleyici bilgi ile karşılaşıyoruz. Bunlardan bir kısmını kendimiz dile getiriyor ya da getirmek zorunda kalıyoruz. Bir başka deyişle Maurice Marleau Ponty’nin dediği gibi, kendimizi onun düşünce sistemine göre konumlandırıyoruz. Çünkü Ponty’e göre “felsefe 19. yüzyıldan beri Hegel’e düşülmüş bir dipnottur”. Fenemonoloji, varoluşçuluk, yapısalcılık, psikanaliz, Marksizm vb. bu dipnot ilişkisinin oldukça berrak bir şekilde görünen yüzlerinden birkaçıdır. Yani Hegel sadece Marx için değil, modern çağın tüm düşünce çabaları içinde önemli bir yer işgal etmektedir. Dolayısıyla Hegel tam anlamıyla Freudyen manada “baba”dır ve onun ardılları için bir ölçüdür. Ateşoğlu’da bunun farkında olarak okuyucuya iki farklı şey söylüyor. İlkini kendi öznel deneyiminden hareketle ortaya koyuyor ve bunu: “Derleme oylumlu bir şekilde hazırlandı çünkü kendi entelektüel serüvenim yıllar içinde bu minvalde gelişti ancak burada önemli olan şey gerçekten bir filozofun düşünce evrenine tutunmaktan daha fazlasının olduğu farketmektir” şeklinde ortaya koyuyor. Yani kendi entelektüel serüvenine sadece işaret ile belirginlik kazandırıyor. Ardından bu derlemeye seçtiği makaleler ile kendi entelektüel serüveni yaşayacak ya da Ateşoğlu gibi yazarlara yarenlik edeceklere sesleniyor. Onlara Hegel ve felsefe bağlamında ilk adımlarını atarken lojistik bir desteğe ihtiyaçları olacağını hatırlatıyor, yardımcı olmak için derlemeyi sunuyor ve bunu bir tartışma için de davete dönüştürüyor.

Hegel derlemesi başlangıç sunumları dışında iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Hegel’in bazı yazılarının çevirilerini, ikinci bölüm ise otuzun üzerinde uluslararası telif çeviri makaleyi barındırıyor. İlk bölüm oldukça kısa (58 sayfa) ama önemli kimi yazıları içeriyor. Hegel’den yapılan çevirilerin yekün olarak kısa olması oldukça isabetli bir karar. Bu bir dezavantaj değil. Çünkü Hegel Reader tadında olmayan bir derleme dışında bu tür çeviriler pek kullanışlı olmuyor. İkinci bölüm oldukça oylumlu (650 sayfa), üstelik telif çeviri makalelerin neredeyse tamamı tanınmış ve otoritesi teslim edilmiş çağdaş Hegel uzmanlarına ait. Bu makalelerin bir diğer özelliği, Hegel okurlarının sık sık tartışa geldikleri birçok Hegelyan kavrama açıklık getirmesi ve Hegel’in önemli eserlerinden kimilerinin genel yapısını tarihsel ve felsefi bağlamları ile anlaşılır kılması. Ayrıca Hegel ile kimi düşünürlerin ya da çevrelerin arasındaki ilişkiyi çözümleyen, böylece hem Hegel öncesi hem Hegel ve sonrasıyla felsefi düşüncede süreklilik ve kopuşları tartışan yeterli sayıda makale de mevcut.

Hegel düşüncesinin kavram setinde bulunan bilinç (H.S. Harris), öz-bilinç (H.S. Harris, H.G. Gadamer), Geist (R.R. Williams), diyalektik (F. Dastur), spekülasyon (M. Inwood), özgürlük (S. Avineri), edimsellik (M. Inwood), parça-bütün ilişkisi (M. Inwood), zaman (A. Kojeve), mutlak özne ve öznellik (W. Jaeschke) gibi kavramların açıklandığı en bilindik eserler; Tinin Fenomenolojisi, Mantık, Ansiklopedi (O. Pöggeler, G. Lukacs, G.E. Müller, T.F. Graets), Hukuk Felsefesinin İlkeleri (K. Hartmann) derlemede müstakil makalelerle değerlendirilmekte. Aynı şekilde derlemede Hegel ve metafizik (F.C. Besnier), Hegel ve ahlak (D. Losurdo), Hegel ve Hıristiyanlık (A. Kojeve), Hegel ve devlet (K.-H. Ilting), Hegel ve sanat (D. Heinrich, S. Houlgate), Hegel ve Spinoza (L. Colletti), Hegel ve Locke (H.P. Kainz), Hegel ve Marksizm (A. Wood), Hegel ve Heidegger (H.G. Gadamer), Hegel ve Fransa (B. Bourgeois) temalarında da müstakil makaleler bulunmakta.

Şimdiye kadar bütün bu makalelere ve adını anmadığımız diğerlerine burada ne tek tek ne de genel hatlarıyla değinmek imkanımız olmadı, zaten olması da mümkün değil. Bu yüzden Hegel derlemesinin genel bir algısını oluşturmaya çalıştık. Fakat iki şeye değinmeden bu yazıyı bitirmek doğru olmaz. Birincisi yazının başlığında ve ardından başlarında değinilen “Baba ve Katilleri” mevzusunun çıkmaz bir sokak olmadığıdır. Çoğumuz düşünsel sadakatle bağlandığımız fikirlerin evreninden kopmak zorunda değiliz ama kopmak zorunda kaldığımızda doymuş fikirlerimiz olması gerekir. Elbette babanın dışında da bir dünya var olabilir, bu dış dünya fikirlerimizin özgünlük ve içkinlik kazanmasıyla anlam kazanacaktır. O güne kadar hep “ustamız acemilik”tir. Turgut Uyar’ın dediği gibi kimileri “babasını doğrumak” zorunda kalsa da babayla girilen çıkmaz sokak sadece verilidir, olgunlaşan düşünce sokağın çıkmazlığındaki kuruntuyu sona erdirir. Bir başka deyişle acemilikten, saygısızlıktan ve korkaklıktan kaçınırken yeter ki kendi serüvenimizi yaşamayı unutmayalım. Yoksa akademikler her yerden bizi babaya sadakate zorlayacaktır: “Hegel’in modern dünya üzerindeki gölgesi, bir çok insanın tahmin ettiğinden daha büyüktür. Marx’ın toplumsal ve siyasi hayattaki etkisiyle birlikte, kimilerinin inandığı kadarıyla felsefedeki etkisi, yeterince açıktır. Çok farklı bir alanda, teolojide Kierkegaard’ın etkisi de aynı derece de belirgindir. Hegel’i okuyanlara ve araştıranlara kıyasla, bugün birçok kişi Marx’ın ve Kierkegaard’ın takipçisi durumundadır. Fakat unutmamak gerekir ki, Marx ve Kierkegaard Hegel’in iki meraklı ve hevesli öğrencisiydi”(s.674). T.M. Knox’tan yapılan bu alıntıya benzeyen ve aslında derleme boyunca yinelenen farklı yazarlara ait birçok ifade bulunmakta. Eğer bu sözlere bütünüyle teslim olunursa geçmişin külleri altında kalmak kaçınılmaz. Oysa sadece Ateşoğlu’nun işaret ettiği ile yetinerek bu ifadelere bakmak gerekir: İlk adımı atmak için birikim gerekir, birikiminize katkı olsun diye size bu derlemeyi sunuyorum, isterseniz tartışabiliriz de, aslolan zaten bu tartışmadan doğacak olanlardır.

Son olarak da şunu belirtmek gerekir: Derlemenin sonunda 38 sayfalık bir Hegel kaynakçası bulunmaktadır. Ateşoğlu söz konusu kaynakçayla Türkçe’de Hegel ile ilgilenenlerin işini çok kolaylaştırıyor. Zaten derleme kitap yeterince zengin, bir de bu kaynakçanın izini sürerek lisansta, yüksek lisansta hatta doktora tez çalışmalarında, yazarların ve entelektüellerin Hegel ile ilgili araştırmalarında kendi yollarını çizecek adımları bulamamalarına imkan yok.

Hegel: Alman İdealizmi II, (der.) Güçlü Ateşoğlu, Ankara, Doğu-Batı Yayınları, 2013, 794 sayfa.

İsyanın Devrimci Bilgisi (Mustafa ÇEÇEN)

Ertuğrul Kürkçü, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’ne (STMA, 1988) yazdığı makale ve maddeleri, İsyanın İzinde adlı kitapta bir araya getirdi. Bu çalışma, STMA’yı, yeni gelmiş devrimci kuşaklara yenilmiş devrimlerin bilgisini sunmak yanında, kapitalizme karşı hareketlerin kendi tarihleri olduğunu da hatırlatan bu büyük çabayı hatırlattığı için önemli… Haziran Günleri, gösterdiği onca şey arasında bu anlamdaki bir isyan bilgisinin ne kadar önemli olduğunu da, geçmişin kılıklarını duraksamaksızın giydiğinde, göstermiş oluyordu.

Makaleler, bir ansiklopedi maddesi olarak “kaynak” gerçekten; ezilenlerin kapitalizm öncesinde Türkiye’de, kapitalizm sonrasında dünya ve Türkiye’deki mücadelelerinin, tarihsel-maddi nedenlerini, ezilenlerin kendi yakın ya da uzak hafızalarından hangi kılıkları giydiklerini, hükmedenlerin onları nasıl gördüğünü, isyanlarının isyan edenlere nasıl göründüğünü, ezilenler cephesinin bütün taraflarının görüşlerini bir özet biçiminde içermesi; özetle, Baba-İshak’tan Dev-Genç’e isyanın izini sürmesi bakımından duru bir kaynak: Kürkçü’nün bir “ansiklopedi yazarı” olarak maharetini de gösteriyor bize, sorunu bir berraklık düzeyinde kendi özüne, tarihsel hakikatine iade ederek, başka bir yazarın yüzlerce sayfada tüketemeyeceği bir sorunu, birkaç sayfada berraklığı içinde ele alabilmektedir.

Ama bu kitap, Kürkçü’nün bugünkü siyasal pratiğinin ipuçlarını daha o zamandan güçlü bir şekilde içeren bazı çözümlemelerini görünür kıldığı içinde önemli göründü bana: Kendisi de bir “isyancı” olan Kürkçü’nün, kendi modern isyanının köklerini ve süregidecek isyancı eyleminin geleceğini, bu makalelerde görüyoruz.

Eşitlik ve özgürlük

Kürkçü, yapıtında, “…modern burjuva uygarlığında doruğuna varan insan ile doğa arasındaki yabancılaşmanın, insan benliğinin işbölümü ve uzmanlaşma ile parçalanışının, insan çalışmasının insanın kendi üzerindeki tahakkümünün kaynağı halini alışının, insan bilgisinin cehaletin, zenginliğin yoksulluğun nedeni haline gelişinin ortak bir hikayeye; sınıfsız bir toplumdan sınıflı bir topluma, devletsizlikten devlete geçişe dayandığını” bize gösteriyor (2013, s.134).

İnsanlığın kaybettiği iki şey, ilkel komünal biçimiyle de olsa, eşitlik ve özgürlüktür. İşte isyancı, her sınıflı toplumda bu yitirdiklerini geri almak için, insan düşünü dinsel bir biçim aldığında Batini görünümler edinen, modern çağda proletaryanın siyasal programında karşılık bulan komünal/eşitlikçi itirazların taşıyıcısıdır. Anadolu’da bir göçebe demokrasisinin ilkel eşitlikçi özlemi ile Selçuklu iktidarına isyan eden Babailer isyanı başka nedir? Ya proletaryanın modern isyanı? O, kendinde insanın yitişini gören bir sınıfın, kapitalist sömürü ve tahakküme karşı özgürlük ve eşitlik arayışı değil midir?

Che’nin çağrısı…

O sınıfın, proletaryanın bir devrimcisi olan Kürkçü, duru biçimde, proletaryanın isyanını, ezilenlerin tarihsel isyanlarına bağlayarak, sınıflı bir toplum olan kapitalizmin aşağıdan devrimci mücadeleler olmaksızın, örneğin, tedricen kapitalist devlet ele geçirilerek ya da ıslah edilerek aşılabileceğine dair yaklaşımların ezilenler için nasıl felaketler doğurduğuna dair dersler verir. İşte bu da modern isyancının, ta ilk sınıflı toplumlardaki ezilenlerin isyanından öğrenmeye devam ettiği tarihsel bir hakikattir: Devletli bir uygarlığın, insanlığa özgürlüğü getiremeyeceği bilgisi…

İsyanın İzinde hakkında söylenecek çok şey var. Çünkü, her biri ayrı bir tartışmayı açan, ancak bir isyancının kendi tarihi ve eylemi hakkında eylemi içinde süzerek biriktirebileceği türden, çok şey söylüyor: Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal’e, Yön ve TİP’ten Dev-Genç’e, Enternasyonal’deki bölünmelerden Troçki ve Stalin’e, Küba Devrimi’nin özgüllüklerinden, Ho Chi Minch’e, Castro’nun devrimci özgüllüğünden, Türkiye’de silahlı mücadelenin Che’nin çağrısını duyarak nasıl başladığına, THKP-C’ye ve Che’nin evrensel çağrısının gerçek anlamına… dair çok şey.

O çok şey, Che’nin evrensel çağrısında birleşiyor sanıyorum: Kürkçü, maddi gerçekliğin Marksist çözümlemesinin modern isyan için taşıdığı önemini inkâr etmemekle birlikte, Marksist kuramın genelde reformculuğa varan “bilimsel” görünümlü iktisadi belirlenimciliği ve sınıf indirgemeciliği karşısında somut isyanın zenginliğini tercih edeceğini, söylüyor bize. İnsanlığın kaybettiği ilkel özgürlük ve eşitliğinin peşindeki isyanının tüm sınıflı toplumların gerçeği olduğunu, geçmişte var olduğunu, bugün devam ettiğini ve komünist ütopya gerçek kılınana kadar var olacağını bir daha hatırlatıyor. Haziran Günleri’nde genç kuşakları isyanın peşine düşüren de despot devlet karşısında, bu büyük tarihsel arzu değil miydi? Bunu yaparken, kapitalist sömürüye karşı eşitlik, kapitalist tahakküme karşı özgürlük mücadelesinden çıkardığı 20.yy derslerini de paylaşmaktan çekinmiyor.

Ertuğrul Kürkçü
İsyanın İzinde,
Dipnot Yayınları,
2013.

Dönüyordu (Tuğba GÜRBÜZ)

Time never dies. The circle is not round

Alice Munro, hikâye anlatmayı eve benzetir.

“Öykü, takip edilecek bir yol değildir. Bir eve benzer. İçine girip bir süre orada kalır, sevdiğiniz yere oturur, odaların ve koridorların bağlantılarını, dış dünyanın pencereden nasıl göründüğünü keşfedersiniz.”

Aile Çay Bahçesi'ni bu duygularla okudum.

“Öyle şeyler anlatırdım ki sana, tek kelimesi aklını başından alır,” dedim.

İçimden.

Yine de bir şey duymuş gibi döndü baktı Çiğdem. Kayalığın tam ucunda duruyordu. Dalgalanan saçlarının arasından bir bulut geçti.

Kapıyı açtım. İçeri girdim. Beni tam olarak neyin beklediğini bilmiyordum. Kısa, çok kısa hikâye tadı bırakan bölümleri okuyarak bol odalı evi adım adım dolaştım. Her bir odada Müzeyyen'in, annesinin, onu büyüten Müzehher teyzenin, babaannenin, babanın, Çiğdem'in, Özlem'in hayatından kesitler vardı. İlerledikçe karanlıklar aydınlandı. Belki de gözüm karanlığa alıştı. İnsan karanlıkla bir kez tanıştı mı, bir daha istese de kurtulamıyor ondan.

Ben Müzeyyen'i tanıdım ve çok sevdim. “Karanlık ama hepimizin ezbere bildiği bir bahçenin” binlerce yaralısından biri o.

Halının üzerindeki yılan, bir kez görünmez oldu mu, akrebi ya da akrebin getireceği kötülükleri evden uzak tutmak mümkün değil. Kardeşinin doğduğu, annesinin öldüğü dünyada daha fazla iyi olmasına gerek yok. Kötü bir kız artık. Kumlu ayaklarıyla yatak odasına kadar giren, reçelli bıçağı yalayarak temizleyen, televizyon izlerken kıçını kaşıyan, kardeşiyle ilgilenmeyen, babaannesini üzen kötü bir kız.

Sinan abiyle yaşadıklarının ardından içinden yeni bir Müzeyyen çıkarabileceğini, her istediğinde kabuğunu geride bırakıp kaçmanın bir yolu olduğunu öğrenen, çocukluğunun karanlık bahçesine geri dönüp bakamayan, hesap soramayan yaralı bir kız.

Yıllar sonra babalarını ölüme uğurlamak üzere bir araya gelen iki kız kardeş...

Pazarlıkla karar verilmiş bir evlilikten, topuğu kırık bir düğün ayakkabısından, çamaşır suyu kokan ellerden, rakı kokan ağızlardan, gözü düğme burnu iplik bir örgü bebeğin intiharından, hayatı altüst eden bir kız kardeşten öte bir şeyler var mı bakmaya, sorular sormaya cesaret eden

Müzeyyen ve şekerli sesiyle herkesin sevgilisi olmayı başarmış, babasının sarı, çirkin tırnaklarının kendisine değmesinden rahatsız olmayan, söylenmesi gerekenleri her zaman söyleyen Çiğdem...

Çiğdem'in rakı sofrasında yaldızı soyulan, şeker pembesi olmayan hayatı, yalnızlığı, ablasının kayıtsızlığı, arkasını dönüp gidişi, onu hiçbir zaman sevmediği gerçeği...

Müzeyyen ne masaldaki cadı ne de romandaki vampir...

Annesiz ve babasız büyüyen iki kız kardeşten biri...

Ne daha iyi ne de daha kötü...

Bir ezgisi var bu kitabın. Seziyorum. Adı dilimin ucunda. Bulamıyorum. “Sormak yetiyor bana. Cevap bulmakla zaman kaybetmiyorum.” Okumaya devam ediyorum. Saniye kolu hızında okuyup bitiriyorum. Bir daireyi yürüyorum yazarla beraber. Adım adım... Başladığım yere getirip bırakıyor beni. Ancak ne hikâye ne ben aynıyız. Göz kırpıyor uzaklaşırken. Oynadığı oyunu anlıyorum.

“Mutlu çocuklar olamaz mıydık sence?”

AİLE ÇAY BAHÇESİ, Yekta Kopan, Can Yayınları, 2013.

Yeni Bir Okuma Deneyimi: Güneş Çavması (Ayten SÖNMEZ)

Kitabı elime ilk aldığımda 200 sayfalık romanlara “çok uzun” diye burun kıvıran öğrencilerimi anarak “bu kitabın hiç ama hiç okunma şansı yok” demiştim içimden ancak kitabı okuma sürecinde bu görüşüm tam tersi bir istikamette seyretti. Çünkü bu kitabın yeni kuşakların sevebileceği bir yalınlığı var.

Senaryo tekniğini kullanan bu metin oldukça yalın bir şekilde insan ilişkilerine, ölüme ve hayata dair insan hikâyeleri sunuyor. Aslında yalınlığı bir yana bence gençlere çok cazip gelecek bir okuma deneyimi de sunuyor, roman boyunca karakterlerin dinledikleri şarkıları duymak üzere okumayı bölüp adı geçen müzikleri internette tıklama ihtiyacı hissediyorsunuz. Kitapta karakterlerin ruh haline ve olaylara eşlik eden bu müzikler oldukça çeşitli bir müzik zevkini yansıtıyor. Bu müzik listesinin yanı sıra metinde doğrudan gönderme yapılan film ve kitaplar da merak uyandırıyor. Dolayısıyla bu metin gençlere oldukça rafine okuma, izleme en çok da dinleme listeleri sunuyor.

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz öncü yazar Doris Lessing “Ben başlangıçta yazarlığı düşünmedim, sadece nasıl kaçacağımı planlıyordum” demiş. Güneş Çavması ise bir kaçıştan ziyade yüzleşmek, kaçmamak, kaçmadan karşılaşmak için yazılmış bir metin. Öyle ki yazmak adeta bir ferahlama, kendini açma ve ortaya koyma. Bu nedenle de yazarın “Dünya Varmış” mahlası yazarı temsil ettiği kadar romanın alt başlığı gibi de okunabilir. Güneş Çavması’nı okuyup bitirince sanki “bu metni yazdım, oh dünya varmış” gibi bir hisle yazıldığını hayal ettim. 1909 Adana Olayları sonrasında “yazmazsam çıldıracağım” diyerek tanıklıkları kaydeden Zabel Yesayan’ı; “yazmasaydım deli olacaktım” diyen Sait Faik’in ben-anlatıcısını; 1980’nin o travmatik günlerinde yazmanın iyileştirici etkisine atıfta bulunan Latife Tekin’i hatırlayarak …

Bu metin çok güçlü ve canlı gözlemler içeriyor, hep başkalarını gözetleyip onlar hakkında konuşan komşu teyzelere dair gözlemler özellikle başarılı. Adeta bu teyzeler tarafından hayatı boyunca gözetlenmiş ve hakkında konuşulmuş birinin intikamı söz konusu. Ancak bu intikamın karikatürize etmeden, yargılamadan alındığını belirtmek gerek. Dedikodularıyla en çok da başka kadınları inciten bu kadınlar aynı zamanda içinden küsen, küsmelerini içine saklayan, incinen kadınlar. Yegâne iktidar konumunun birinin karısı, birinin annesi olmak olduğunu belleyen ve var gücüyle bu iktidarsız iktidar koltuğuna oturmak için kaynanayla, görümceyle, öteki kadınla sürekli ve sürekli kavgaya tutuşmaya hazır bunu yaparken de sürekli kendini reddeden, kendini ancak “bir erkekle var eden” yani kendini yok eden kadınlar.“Mış gibi yaşayan kadınlar”ı ve tabii erkekler. Böyle yaşayan kadınlar ve erkekler tarafından büyütülen çocuklar. Sevilmek için kendini kabul ettirmek için kendini reddedenler. Bu dünyada “kendine uğramadan” yaşayıp gidenlere dair hikâyeler içeriyor bu roman. Bununla birlikte çok umutlu; “ezber dolu hayatlar”ımızı sorgulamaya, ezber bozmaya davet eden ve bunun için de cesaret veren bir kitap. Birbirine ayna tutan dostlukları hatırlatan; ölüme, mutluluğa, özgürlüğe dair düşündüren ve hayatımızı yaşama biçimimize farklı pencerelerden bakmamızı sağlayan bir kitap.

Çocuksu saflığı, doğallığı, hesapsızlığı ve en önemlisi mizahı barındıran bu kitap, çocuklara yönelik söylemlerin içerdiği şiddeti, masallar yoluyla belletilen ezberleri, “Büyüklerin gücünü…Küçüklere kendilerini ne kadar güvensiz, ne kadar suçlu hissettirebileceklerini” eleştiriyor ve bunlara alternatifler öneriyor. Özellikle kitabın ana karakteri Handan’ın anneannesinin uydurduğu ama çok ünlü uydurma yazarlara atfettiği çocuk masallarının sayısının arttırılarak çocuk kitabı olarak yayımlanmasını şiddetle arzu ediyorum. (Yazara ve yayıncıya öneri!)

Kitabı okurken romandaki karakterlerle içten içe tartışmamda en çok sesimi yükselttiğim yer ideolojilerin tartışıldığı kısımlardı. Bu naifçe edebiyatı (sanatı) ideolojiler üstü bir yere koyup bunun da ideolojik bir tavır olduğunu görmeme yanılgısına denk düşüyor. Örneğin kitap kapitalizm eleştirisi barındırsa ve adeta feminist bir kişisel bilinçlenme romanı işlevi görse de kitaptaki ana karakterlerden Mecnun üzerinden tüm “izm”ler tek bir sepete konarak toptan reddediliyor. Tabii bu noktada metin “izm”leri eleştirirken aslında bunlara dayalı örgütlü yapıları, örgütlülüğü de eleştiriyor. Bu yapıların bireyi yok eden ve baskı altına alan, bazı ezberleri yıkarken başka ezberler dayatabilen yönüne dair çok doğru göndermeler var metinde, ancak örgütlülüğü reddetmek yerine alternatif örgütlenme biçimlerini hayal etmek de mümkün olabilir. Çünkü birçoğumuz için “ezber dolu hayatları”mızdan sıyrılıp başka kapıları açmanın yolu belki de ancak örgütlenmekle mümkün. Baskıcı söylemlerin gayet örgütlü ve sistematik bir biçimde hayatlarımıza, bedenlerimize ve bireyselliğimize saldırdığı bir dünyada yaşıyoruz. Ve dolayısıyla bu ahval ve şerait içinde ancak örgütlenerek, birbirimize dayanarak hayatlarımıza, bedenlerimize, kendimize sahip çıkabiliriz. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanla değil kendimizle, birbirimizle barışmayla, dayanışmayla mümkün. Bu kitabın benim açımdan çok umutlu bir kitap olması ihtiyaç duyduğumuz dayanışma ve örgütlenme modellerine ilham verecek hayatlar, hikâyeler, bakışlar içermesinden kaynaklanıyor( Oh! Korsan bildirimi de sundum. Dünya Varmış!)

Hayata dair düşünmeye ufak ufak cesaret edenlere önerilebilecek bir kitap, yeni bir okuma deneyimi. İyi seyirler…

GÜNEŞ ÇAVMASI, Dünya Varmış, Epsilon Yayınevi, 2013

Acı Bir Serüven Olarak Bireyselleşme (Aysel SAĞIR)

Birey olmak ya da bireyselleşme, bir insanın doğumuyla birlikte başlayan bir süreç. Ancak, nedir birey olmak? Kimlere birey deniliyor? Her insan aynı zamanda bir birey değil midir? Soruları çoğaltmak mümkün, zira birçok insan, birey olma sürecini tamamlayamadan, hatta bunun bile farkında olmadan yaşamın içinde debeleniyor. Birey olma, kişiyi tamamlayan ana benlik olarak onu yaşamının sonuna kadar takip eden bir zorunluluk. Aynı zamanda korunması gerekiyor. En önemlisi de toplumsal sonuçlara yol açıyor. Hatta daha da önemlisi toplumsal sistemlerin kilit noktasını oluşturuyor.

Edebiyatımızda Bireyselleşme Serüveni, birey olgusu gibi derin alanın bir bölümünü analiz etmesi açısından önemli. Fatma Erkman-Akerson’un derlediği çalışma, Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okuyan Yağmur Can, İpek Ergönenç, Gözde Karabulut, Sena Sürmeli, Mine Tükenmez ve Miray Yağan’ın bitirme tezlerinden oluşuyor. Tekrar birey olgusuna dönersek, birey olmak; insanın kendinin farkında, değerlerinin bilincinde olması, kendini kontrol edebilmesi, özeleştiri yapabilmesi, kendi kararlarını alarak hayatına yön vermesi gibi daha da genişletilebilecek saikleri gerektiriyor. Ancak, bu son derece doğal, son derece gerekli olan süreci herkes niye yakalayamıyor? İçinde yaşadığımız toplumu göz önüne aldığımızda, aynı zamanda sorunsallaşmış bir alanla da karşı karşıya olduğumuzun altını çizmekte yarar var. Bireyselleşme sürecinin edebiyata nasıl yansıdığı konusu tam da burada can alıcı bir noktada duruyor.

Diğer bir sorunsal durum da, kadının bireyselleşmesinin önündeki engeller anlamında biçimleniyor. Bu engellerin ise neler olduğunu söylemeye gerek yok. Zira Türkiye toplumlarında kadının bireyselleşme tarihiyle toplumsal, sosyal gelişme arasında birebir ilişki yok. Ama kadının, aynı zamanda da erkeğin bireyselleşme sürecini hızlandıran etkenler bulunuyor. Buradan hareketle, kadın yazarların metinlerinde öne çıkan kadın karakterlerin birey olma çabalarında bu daha da net görülüyor. Metnin özellikle kadın kimliğinin irdelendiği bölümünde ele alınan yapıtlar, 1899’dan 2010’a kadar olan süreci kapsıyor. Buradan bakıldığında da söz konusu zaman kesitinde, ne türden dönüşümler yaşandığı ve bu dönüşümleri nelerin beslediğiyle ilgili başka analizlere de kapı açacak bilgiler uç veriyor.

Metres’ten, Sis ve Gece’ye…


Erkek yazarların, erkek karakterlerinin bireyselleşmesiyle ilgili sürecin takibi ise, Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan (Metres-1900) başlayarak, Ahmet Ümit’e (Sis ve Gece-1996) kadar uzanıyor. Ancak tahmin edileceği gibi kadın ve erkeğin bireyselleşme süreciyle ilgili evreler iki farklı yerde durup, iki farklı gelişim çizgisi izliyor. Birey olgusunun sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkarak, gelişen bir durum olduğunu düşünürsek, Asya toplumlarında, -tabii özellikle de bizde- söz konusu bireyleşmenin ne türden bir seyir izlediğini göz önüne getirmek hiç de zor olmuyor. Bu noktada da tekrar, özellikle de kadının sorunsal bir yerde durduğunun altını bir kez daha çizmekte yarar.

Diğer bir yandan, romanla-kentleşmeyi eş bir süreç bağlamında düşünürsek, Edebiyatımızda Bireyselleşme Serüveni’nin son derece ironik bir durum oluşturduğunu söylemeliyiz. Zira kentleşmeye geç kalmanın beraberinde getirdiği arıza(lar)ın arasında, bizdeki romanın başlangıç ve gelişme döneminde yaşanan aksaklıklar başı çekiyor. Bunların başında Batı’daki roman taklitçiliği geliyor elbette. Ama daha önemlisi de mevcut toplumsal ya da kişi gerçekliğinin birebir romana yansıması.

Böylelikle, edebiyattaki bireyselleşmenin toplumdaki bireyselleşme gerçekliği olduğu şeklinde bir tespitte bulunmamız hiç de zor olmuyor. Yani metni, toplumdaki bireyselleşmenin serüveni olarak da okuyabiliriz. Zira Fatma Aliye, 1899’da Udi’yi yazdığında, kitabının ana karakteri Bedia’ya da, dönemin kadına biçilen en üst toplumsal değeri üzerinden rol veriyor. Elbette ki Fatma Aliye (1862-1936) Osmanlı İmparatorluğu’nda “kadın sorunu’nu romanlarında tartışan ilk Müslüman Türk kadını romancı olması bakımından” oldukça önemli bir yerde duruyor. Udi’ye gelince, kitabın kahramanı iyi eğitim almış bir Osmanlı ailesinin kızı olarak, her ne kadar ailesi altmış yaşındaki zengin tüccar Şem’i ile evlenmesini istese de, o Mail Bey’i tercih ediyor. Bir süre sonra Mail Bey’in kendisini aldattığını öğrenen Bedia, en sonunda bu evliliği noktalıyor. Ve hayatına da duygusal, cinsel hayatını sıfırlayarak, çok iyi çaldığı ud’uyla devam ediyor.

Kadın olmakla insan olmak arasında

Ud dersleri vererek yaşamını “iffetli yoldan” sürdüren Bedia, bir süre sonra da hayata veda ediyor. 1912’ye geldiğimizde ise Halide Edip Adıvar’ın kitabına ismini verdiği Handan’ın da benzeri süreçleri yaşadığını görüyoruz. Ardından, Şükufe Nihal’in karakteri (1938-Yalnız Dönüyorum) Yıldız da aynı türden bir sonuç yaşıyor. Zira söz konusu kadınların çıkmazları, “bireyselleşme ve bağımsızlaşmayla, yani insan olmakla kadın olmayı bağdaştıramamaları” oluyor. Ta ki, 1968’e gelene kadar. Sevgi Soysal, Tante Rosa’da (1968), diğer üç romanda çizilen kadın karakterlerin durumlarının da içinde olduğu (soyutlama düzeyinde) çoğul kadın portreleri çiziyor. Tabii eleştirel bir bakış açısını da metnin odağına oturtarak.

Tam da burada, söz konusu yapıtla birlikte siyasallaşan, farklı insan ve kadın vizyonundan bahsetmek gerekir ki, bu da bizi Türkiye’nin -kısmen de olsa- rönesansı, 68’ hareketine götürüyor. Aynı zamanda da Türk edebiyatındaki karekterlerin bireyselleşme serüveninden toplumun önemli bir kesiminin sosyal, siyasal sıçramalarına giden bir yol bulunuyor. Sosyal-tarihsel süreci, metinde öne çıkan karakterler bağlamında düşünüp, yerli yerine yerleştirdiğimizde ise, söz konusu tablo zaten kendiliğinden oluşuyor.

Anneyi aşa(maya)n erkekler

Ancak erkek kahramanların bireyselleşme süreçleri kadınlardan farklı bir seyir izliyor. Erkeklerin yaşama kadınlardan bir sıfır önde başlamaları aynı zamanda bireysel kimliklerini doğru algılamalarının önünde engel oluşturuyor. Kitaba konu olan karakterleri incelediğimizde, erkeklerin bireyselliklerinin önündeki en büyük engel, anneleri oluyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar Metres’te (1900), annesiyle metresi arasında kalmış erkek tipini Hami Bey karakteri üzerinden bunu görünür kılıyor. En azından, Osmanlı ailesine mensup, Paris’te “alafranga” eğitim almış erkek tipolojisi, 1950’lere kadar edebiyatın erkek karakterleri olarak baş köşeyi işgal ediyor. Zira anne olgusu, hemen hemen tüm erkek karakterlerin bireyselliğini tehdit eden bir nitelik arz ediyor. Ta ki, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ndeki Zebercet (1973) karakterine kadar. Ancak Zebercet, topluma ayak uydurmak istediği halde bunu başaramayan yalıtılmış bir tiptir.

Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunları’ndaki (1973) Hikmet ise, toplumun dayatmalarına karşı gelerek birey kimliğini koruyacaktır. Tam da burada birey ve toplum karşıtlığı çıkar karşımıza ki, bu da kitabın başından itibaren kadın ve erkeğin bireyselleşme serüveninde geldiği -ama devam edecek- son nokta olarak çıkıyor karşımıza. En önemlisi de, mücadele gerektiren bireyselleşmenin tarihiyle, acının tarihi yana yana duruyor.


EDEBİYATIMIZDA BİREYSELLEŞME SERÜVENİ
Der: Fatma Erkman-Akerson
Ayrıntı Yay. 2013, s, 216

Anlatılan Bizim Hikâyemizdir (Uğur DEMİRHANLI)

Memlekette iyi şeyler de oluyor. Mesela, son yıllarda hemen her kitapçıda kendi özerk raflarını dolduracak kadar çok sayıda popüler bilimsel kitabın yayınlanması gayet iyi bir şey. Alfa, Metis, İletişim, Aylak Yayınları bu alanda hatırı sayılır sayıda eseri okuyucuya sunuyorlar; Richard Dawkins’in kitaplarını basan Kuzey Yayınları’nın da hakkını yemeyelim. Popüler bilimsel yayınları, hem de kamu eliyle yayınlayıp, anlaşılmaz gelen birçok konunun zihinlerde aydınlanmasına yardımcı olan bir zamanların TÜBİTAK Yayınlarını ise “öncü” olarak ilan etsek kimsenin itirazı herhalde olmaz.

Dini ya da parapsikoloji içerikli, safsata yüklü yayınların bilimsel kitaplara göre sayı ve çeşit bakımından ezici üstünlüğünün olması tam da günümüz Türkiye’sinin düşünsel ortalamasını da yansıtmıyor mu? Her şeye rağmen, popüler bilime olan ilginin artmasının, dinsel düşüncenin ve her türlü safsatanın toplumda yukardan aşağı şekilde, “devletin yeni sahiplerinin” marifetiyle yaygınlaştırılmasına duyulan tepkiyle doğrudan ilgisi olsa gerekir.

Bu mevzu başka bir yazının konusu olsun, ben size birbirleriyle bağlantılı diyebileceğimiz iki kitaptan söz edeyim. İş Bankası Kültür Yayınları Tarih Dizisi’nden çıkan “Dünyanın En Güzel Tarihi” ile “Hayvanların En Güzel Tarihi” isimli kitaplardan. Öncelikle kitapların yazım tarzından başlayalım. Ortalama insanların üzerinde ahkâm kesemeyeceği kadar sınırlı bilgi sahibi olabildiği bilimsel bir konuyu merkeze koyup, bu konuyu çeşitli yönlerinden ele alabilecek ama bunu yaparken de herkesin anlayabileceği bir dilde konuşabilecek uzmanlarla uzun söyleşiler yapmışlar. “Dünyanın En Güzel Tarihi”nde mesela “Büyük Patlama”yı, Evren’in ortaya çıkışını ve ardından Dünya’nın oluşumunu bir astrofizikçi, Dünya’daki canlı varlıkların gelişimini bir biyolog ve en nihayetinde insanın evrimini de bir paleontolog anlatıyor. Kronolojik bir sırayla ve orta öğrenim görmüş olmanın yeterli geleceği bir bilgi düzeyine hitap eden bir anlatımla üstelik.

Yine benzer şekilde, “Hayvanların En Güzel Tarihi”nde de hayvanların ortaya çıkışını bir paleontolog-antropolog, evcilleştirilmeleri ve insanlarla kurdukları ilişkinin tarihini bir antropolog ve insanların zihninde ve kültürlerindeki yerlerinin gelişimini ise bir etolog-psikolog anlatıyor. Tabi ki bu anlatıcıları sorularıyla yönlendiren ve konunun okuyucularca daha anlaşılır hale gelmesini sağlayan, işinin ehli birer röportörü de atlamayalım. Tüm bu söyleşileri gerçekleştirenlerin Fransız olduğunu da ekleyelim.

Kitaplar hakkında fazla detaya girmeyeceğim. İkisi de kalın sayılmazlar (160 sf. + 191 sf.) Söyleşi formatında oldukları için son derece rahat okunuyorlar. Çevirilerinin de gayet iyi olduğunu söylemeliyiz. Bunların dışında ele aldıkları konular hakkında ilgiyi kışkırtacak niteliğe de fazlasıyla sahipler. Konuya uzak olanları ise en azından başlangıç seviyesinde bilgilendirmeyi de başarıyorlar. Mesela köpeklerin insanlar tarafından evcilleştirilen kurtların soyundan geldiğini “Hayvanların En Güzel Tarihi”nden öğrendim. İnsanların gelişim ve evrimini anlatan birçok kitap olmasına rağmen, özel olarak hayvanlara eğilen popüler nitelikli eser Türkçe de pek yok. Bu açıdan da okumaya değer.

“Dünyanın En Güzel Tarihi” ise bence başka bir güzellik içeriyor. İnsanlık olarak, ta “Büyük Patlama” denen başlangıç noktasından bu yana meydana gelmiş ve gelmekte olan ne varsa hepsinin, bu muazzam sürecin bir parçası ve sonucu olduğumuzu bize hatırlatıyor. Yani salt safsatalardan uzak durmamızı değil, kendimizi çok mühim ve emsalsiz varlıklar olarak görmemize neden olan egolarımızı da mümkün mertebe kontrol altında tutmamızı da, yazmasa da, anlattıklarıyla öneren bir kitap bu. On beş milyar yıldır devam eden akıl almaz bir altüst oluş ve varoluşun minicik parçalarından başka bir şey değiliz. Evrendeki tüm hareket ve madde ile hemhal olup bugüne gelmişiz. Bu nedenle de anlatılan bizim hikâyemizdir.

Son bir not ise, eğer bu iki kitabı severseniz, tamamlayıcı nitelikteki “İnsanın En Güzel Tarihi” ve “Yerkürenin En Güzel tarihi” diye iki kitap daha var. Onları da öneririm.