Sanem YARDIMCI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanem YARDIMCI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Anlatılan Senin Hikâyendir Ya Da Hikâyenin Bir Kısmı (Sanem YARDIMCI)

Biyografi okumak, tarih kitaplarının anlattıklarını bir kişinin ekseninde yeniden elle tutulur hale getirir, kocaman tarih anlatılarının birebir insanların yaşamlarında neye tekabül ettiğine dair bir fikir verir. Hele ki biyografinin konusu Ulrike Meinhof olduğunda; yetim olmanın, kadın olmanın, muhalif olmanın, anne olmanın, ünlü bir gazeteci, editör, film yapımcısı olmanın, tüm bunları elinin tersiyle itip gerilla olmanın, bir numaralı devlet düşmanı haline gelmenin, mahkûm olmanın, tecridin hikâyesi anlatılır.

Yazarı Jutta Ditfurth’un ifadesiyle altı yıllık araştırmanın ürünü olan biyografi, Ulrike Meinhof’a dair kendisinden önce kaleme alınan Alois Prinz’in Türkçeye de çevrilen Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim gibi diğer metinleri de eleştiriyor. Daha en başında Meinhof ailesinin sanıldığı gibi Nazi iktidarına karşı direnen Hıristiyanlardan olmadığını, aksine babasının bir Nazi destekçisi olduğunu bu anlamıyla Ulrike’nin tipik bir Alman ailesine doğduğunu aktarıyor. Meinhof biyografilerini eleştirdiği bir diğer nokta da, Ulrike Meinhof’u bir tür kaza sonucu silahlı mücadeleye geçmiş gibi gösterilmesi. 35 yaşında ünlü bir gazeteci, film yapımcısının neden gerilla olduğunu kavramakta güçlük çeken akılların Ulrike Meinhof’un seçimini önemsizleştirmelerine karşı çıkıyor. Ditfurth, Meinhof’un bilinçli bir şekilde bu kararı aldığı, dönemin Almanya’sında, silahlı mücadele seçeneğinin pek çok sol grup içerisinde tartışıldığını, dolayısıyla yaygın kanının aksine RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu)’ın tesadüfen kurulmuş, amacı belirsiz bir örgüt olmadığını vurguluyor. Her ne kadar kitabın bazı yerlerinde kaynağı belirsiz iddialara yer verse de, Ditfurth savaş sonrası Almanya’sına dair bir panorama da çıkarıyor: Adenauer döneminde faşizmle yüzleşmenin ne kadar eksik olduğunu ve neredeyse hiç gerçekleşmediğini, Nazilerin ekonomi ve siyasetteki kilit konumlarda istihdam edilmeye devam etmelerinin nasıl bir Almanya yarattığını,  Almanya’nın NATO üyeliği ve yeniden silahlanmaya başlamasını… Bunlara ek olarak Willy Brandt dönemini, nükleer silahlanma, üçüncü dünya ülkelerindeki bağımsızlık mücadelelerine karşı hükümetin tavrı, Doğu Almanya ile batıda parlamento dışı muhalefet arasındaki ilişkiler, basının tekelleşmesi ve buna karşı yürütülen mücadele, 1952’den itibaren çoğalan eylemler ve bu eylemler esnasında yaşamlarını kaybeden eylemciler, olağanüstü hal yasasını da görüyoruz. 

450 sayfalık 34 kısa bölümden oluşan biyografide, Jutta Ditfurth, Ulrike Meinhof’un hayatının ayrıntılı bir şekilde aktarıyor. Küçük yaşlarda otoriter eğitim sistemine karşı çıkan, ailesi öldükten sonra kendisinin ve kardeşinin sorumluluğunu üstlenen manevi annesi Renate Riemeck ile çatışan, Meinhof 1958/59 yıllarında nükleer karşıtı hareket içerisinde siyasallaşır. Yaygın kanının aksine 50’lerin sonunda sadece nükleer silahlara değil aynı zamanda nükleer enerjiye de karşı çıkıldığını ve bu hareketin önde gelen isimlerinden birinin Ulrike Meinhof olduğunu öğreniriz. 1956 yılında kapatılan ve yasaklanan Komünist Partiye üye olur, parlamento dışı muhalefet içerisindeki her geçen gün daha belirgin bir yer edinir. Vietnam savaşı ve tüm dünyaya yayılmış emperyalizm karşıtı eylemleri düzenler, onlara katılır. Muhalif Konkret dergisine yazılar yazar ve daha sonra derginin editörlüğü görevini üstlenir. Radyo yayıncılığı ile de ilgilenir. Radyo ve televizyon için o dönemde çok da ilgi çekmeyen göçmen işçilerin durumlarını, yetiştirme yurtlarında yaşayan kızları konu edinen haberler, belgeseller hazırlar. Üniversitede gazetecilik eğitimi verir. 1972 yılında Andreas Baader’in kaçırılmasına yardım ederek silahlı mücadeleye geçer. Tanıdığı RAF sempatizanı bir öğretmenin ihbarı üzerine yakalanır, beyaz işkence olarak adlandırılan sesten tamamen yalıtılmış bir hücrede aylarını geçirir.  Yargı süreci devam ederken hücresinde ölü bulunur.  

Tüm bunların yanı sıra biyografi, kişisel yaşamının mihenk taşlarını da konu ediniyor: 1974 yılında Ulrike Meinhof hakkında bir kitap yayınlayan Klaus Rainer Röhl ile evliliği, ikizlerin doğumu, boşanması, yalnız iki çocuklu bir anne olarak yaşam sürdürme çabası... Ancak Ditfurth kişisel yaşamına dair kurduğu cümlelerde klişelere sığınmayı seçmiş. Meinhof hakkında yaratılan dezenformasyonu eleştirirken, kişisel hayatına dair tahmine dayalı olduğu açıkça belli cümlelerin dökülüvermesi, biyografinin çizmeyi amaçladığı resme gölge düşürmüş. Sözgelimi ilk gençlik yıllarında Ulrike’nin aşık olduğu Maria ile olan ilişkilerini anlatırken, ya da annesi fırtınalı bir gecede öldüğü için Ulrike’nin her zaman fırtınadan korktuğunu iddia ederken. 

Ulrike Meinhof kimdi? Ulrike Meinhof kadındı, komünisti, silahlı mücadeleyi seçmişti, yakalandı, beyaz işkenceye maruz kaldı ve Stammheim’daki hücresinde ölü bulundu. Burjuva toplumunun idealize ettiği yaşam şeklini reddetti. Hücresinde ölü bulunduktan sonra Hessen eyaletinde yayınlanan gazeteye verilen “vergi mükellefleri” imzalı bir ilanda, aldığı ölüm kararı için kendisine teşekkür edilmesi ya da aradan yıllar geçtikten sonra 2001 yılında hâlâ onu bir yere konduramayan akılların beynini incelemeye yeltenmelerine şaşmamalı. Ne de olsa toplumlarımız bu ideale dayanıyor. 

Türkçe çeviriye dair not: Redaksiyon yapılırken parlamento dışı muhalefetin Almanca kısaltması olan APO, kitabın bazı yerlerinde açıklama yapılmaksızın bırakılmış, APO’nun Almancadaki karşılığını bilmeyen okuyucunun metni anlamasını imkânsızlaştıran bu hatayı yayınevlerimizin kabarık kabahat defterlerine ekleyelim. 

ULRIKE MEINHOF, Jutta Ditfurth, Çev. Saliha Nazlı Kaya, Agora Kitaplığı, 2010.



Köstebek Başını Çıkardı (Foti BENLİSOY ile Söyleşi: Sanem YARDIMCI-Dinçer DEMİRKENT)

Gezi direnişi, bir şeyler bekliyormuş, bir yerlerde saklanıyormuş da aradığını bulunca yapacağını yapan yaratıcı pratikler dizisini ortaya çıkardı. Bu pratikler birçok yöntemle kaydedildi. Makalelerde, öykülerde yer buldu. Daha Haziran günlerinden başlamak üzere bir Gezi literatürü böylece oluşmaya başladı. Bu literatürün genişleyeceğine ve derinleşeceğine şüphe yok. Gezi üzerine yazdıkları Agora’dan yayımlanan Foti Benlisoy ile kitabı, direnişi ve Gezi sürecinde oluşan literatürü konuştuk.

Gezi direnişine dair yazdıklarınız kitaplaştırıldı, “Türkiye’nin Enterasan Başlangıcı” başlığı ile yayınlandı. Biraz kitabın içeriğinden bahsedebilir misiniz?

Gezi hakkında yazıp çizerken mümkün mertebe direnişi, dünyada yaşanan başka direnişlerle birarada düşünmeye çalıştım. Sadece AKP’nin oluşturduğu otoriter rejime karşı bir patlamayla değil, çok daha radikal imaları olan bir hareketle, çoğu zaman üç-beş ağaç diye küçümsediğimiz, kökeni itibariyle radikal imalara sahip bir hareketle karşı karşıyayız. Yani ortak bir alanın, müştereklerimizin sermaye tarafından temellük edilmesi, müşterek bir alana el konması, AVM’leştirmesi, kar konusu yapılması... Bu kökenin anti neoliberal bir içeriği, antikapitalist bir iması var. Bu muhteva ve imaya sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Sahip çıkmanın bir yolu da Gezi'yi yaşadığımız çağda neoliberal otoriterizme karşı açığa çıkan direnişlerle aynı bağlamda düşünebilmek. Son zamanlarda özellikle Tayyip Erdoğan’ın Mısır örneğini, Gezi direnişini demokrasi karşıtlığı ve darbecilikle suçlayarak itibarsızlaştırmak için kullandığına şahit olduk. Ama aynı zamanda Mısır’da yaşanan mücadelelerle bizim ülkemizde yaşanan mücadelelerin kaderinin aslında ortak olduğunu da görmüş olduk. 30 Haziran’da kitle kalkışması oluyor, 3 Temmuz’da ordu iktidara el koyuyor. Mısır’daki gelişmeler farklı gelişiyor olsaydı, bizim mücadelemiz de farklı olacaktı. Dolayısıyla kaderleri birbirine bağlı bütün bu mücadeleleri ortak düşünmenin anlamlı olacağını düşünüyorum.

Bir başka yapmaya çalıştığım, Gezi’yi bir stratejik bağlam içerisinde düşünmeye çalışmak. Direnişi teraziye koymak, tartmak ondan sonuçlar çıkarmak için bir taraftan çok erken. Sıcağı sıcağına çıkardığımız sonuçların çoğu yanlışlanabilir elbette. Ama yine bu sıcağı sıcağına yapılan stratejik tartışmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla yapmaya çalıştığım, Gezi'ye dışarıdan bakan, Gezi'ye hangi sosyal faktörler, hangi nedenler yol açtı gibi bir soğuk, kuru nedensellik ortaya koymaktan ziyade aslında direnişle açığa çıkan ve kendimi de parçası hissettiğim dinamiğin nereye yürüdüğü ve nereye yürüyebileceği, karşısındaki engellerin neler olduğu, nerede tahkimat yapması gerektiği gibi ortak sorulara kendimce cevap aramaya çalışmak. Daha doğrusu bu sorular etrafında yürütülmesi gereken kolektif bir tartışmaya katkı sunmak. Yapmaya çalıştığım Gezi hakkında bir kitap yazmaktan ziyade Gezi üzerine kolektif bir düşünme pratiğinin bir parçası olmak.

Gezi direnişine dair belki de herkesin uzlaştığı bir konu varsa o da onun beklenmedik oluşuydu.

Geçmiş mücadelelerin toplamının bir izi var bu patlamada elbette. Marx’ın köstebek metaforunu kullanmayı seviyorum. Bir tarihsel-devrimci kriz anında, daha önce yer altında sessizce, görünmeden kazan köstebek, topraktan başını çıkarmış olur. Ancak bu kriz anının şekillenmesinde, köstebeğin daha önce açtığı tünellerin, çukurların, o görünmez kazı faaliyetinin çok önemli bir payı var. Ancak Gezi'nin geçmiş mücadelelerin, örneğin kentsel dönüşüm alanındaki mücadelenin doğrudan bir sonucu olduğunu da söyleyemeyiz. Yani Türkiye’deki solun ve toplumsal mücadelelerin yarattığı birikimin evrimsel bir sonucuyla, niceliksel birikiminin yarattığı niteliksel bir sıçramayla karşı karşıya değiliz. Beklenmedik bir hadiseyle, bir önceki siyasal zamanda bir kırılmaya yol açan ve bizi başka bir siyasal zamana taşıyan bir olayla karşı karşıyayız. Neoliberal otoriterizme karşı farklı ulusal bağlamlarda farklı renklere bürünen bir mücadele dalgasının biz de Gezi’yle birlikte bir parçası olduk. Dolayısıyla aslında o mücadele dalgasının ortak sorunları, imkânları ve kısıtlarıyla biraradayız artık.

Ortak olana saldırıya karşı gelişen tepki, Gezi Parkı’nda kütüphanenin kurulması, paranın kullanılmaması, mekânın ortaklaşa dayanışmacı bir şekilde kullanılması şeklinde açığa çıktı. Bunlar ortak olana saldırıya refleksif bir karşı koyuş olarak görülebilir mi?

Evet bu karşı koyuş özellikle Gezi Parkı'nda yaşandı. Paylaşımcı ilişkilerin hâkim olduğu, herkesin ortak kolektife ait olduğu ama kendi bağımsız varlığından da vazgeçmediği bir komün, bir başka kolektif varolma biçimi. Oradaki bu ortaklık hali, prefigüratif ve/veya performatif denebilecek bir siyaset biçimi olarak tanımlanabilir. Bu tarz-ı siyasete göre hareketin öne sürdüğü taleplerden, stratejik yönelim ve taktik hamlelerinden ya da hangi siyasal-sosyal ittifakların kurulması gereğinden ziyade önemli olan, daha paylaşımcı daha eşitlikçi daha özgürlükçü yaşam pratiklerinin “hemen şimdi ve burada inşa” edilmesidir. Bu, günümüzde dünyada bir dizi mücadelede gördüğümüz, belki zamanın ruhunda olan, “otonom” denebilecek bir siyasal hâletiruhiye. Direnişe katılan insanlara özgüven, güç ve cesaret kazandıran esas itibariyle bu boyuttu. Gezi'nin başka tür toplumsal ilişkilerin var olabileceği iddiası ve bu iddianın somut ispatı haline gelmesi, ona hem içerisinde bulunanlar hem de dışarıdan bakanlar nezdinde çok büyük bir güç ve itibar kazandırdı. Gelecek ya da gelebilecek bir başka toplumun nüvelerinin kolektif inşası yönünde bu çapta bir girişimi sanırım yaşamamıştık.

Bu deneyimin taşıyıcılarının bireyci, kendini kurtarmacı bir ideolojiden ilham alan bir kuşak olması da ya da öyle söylenegelmesi de ilginç değil mi?

Türkiye’de neoliberal kültürel formlar çok erken bir tarihten itibaren hegemonik oldu. Bu hegemonyayı Özal ile başlatabiliriz. Gezi bu hegemonyada kuşkusuz çok önemli bir kırılma. Ama buradan hareketle bir tür yeni orta sınıf tezlerinin öne sürülmesine karşı olurum. Son üç-beş sene içerisinde dünyada gerçekleşen bir dizi büyük mücadele bir orta sınıf devrimleri olarak görülüyor. Orada garip bir şey var. Eskiden orta sınıflar, dar kafalılıkla, siyasal apatiyle, hoşgörüsüzlükle özdeşleştirilirdi. Bugün, bireycilik, hazcılık, rekabetçilik, ama aynı zamanda entelektüel birikim, teknolojiyi iyi kullanmak, siyaseten ataklık, özgürlükçülük gibi özelliklerle kodlanıyor. Mesela Çağlar Keyder kabaca AKP ve onun vesayet karşıtı politikalarının yarattığı yeni orta sınıf ve yeni sivil toplum mecralarının Gezi'deki gibi direnişlere imkan verdiğini söylüyor. Çağlar Keyder’in söylediği aslında Egemen Bağış’ın söylediğinin biraz daha Marksist sosla servis edilen biçimi. Bu analize zinhar katılmıyorum. Sorunuza dönersem, neoliberalizmin kültürel hegemonyasını biz biraz fazla ciddiye almışız. Onun surlarında oluşan çatlakları pek dikkate almamışız. Gezi'nin verdiği en büyük mesaj, bu kültürel hegemonyanın ne kadar kırılgan olduğu, tam da Gezi'de açığa çıkan paylaşımcı, eşitlikçi, özgürlükçü pratikler aracılığıyla bu kültürel hegemonyaya vurmanın mümkün olduğu. Ama bunu Gezi ile bırakmamak gerekiyor. Bundan sonra toplumsal muhalefetin önünde gerçekten şöyle bir görev dikiliyor: Bu tip pratikleri daha küçük ölçekte, daha yerel ölçekte, daha sürdürülebilir ölçekte ortaya koymaya devam etmek. Yani dayanışmacı, paylaşımcı, eşitlikçi pratikleri artırmak, çoğaltmak ve siyasal sözümüzü biraz buralardan çıkartmak.

Sosyalist sol elbette eskiden beri dayanışmacı-paylaşımcı pratiklerin önemini vurguladı. Ancak uzun zamandır siyasal sözümüzle bu dayanışmacı (doğrudan) pratikler arasında doğrudan bağlantı kurmuyoruz, kuramıyoruz. Genellikle dayanışmacı pratikler ve toplumsal mücadeleler alanlarındaki faaliyetlerimizle siyasal alanda kurduğumuz söz arasında bir ayrım, daha doğrusu ciddi bir kopukluk söz konusu oluyor. Mahalle çalışmasında, dernekte, sendikada, direnişte başka konuşuyoruz, başka eyliyoruz, “büyük siyasetteyse” başka… Büyük siyaset sahnesinde adı üstünde “büyük” siyasal laflar etmeyi ve mevcut siyasal saflaşmaya bir tür cevap verme, o konjonktüre anlık bir biçimde hitap etmeyi önemsiyoruz. Daha küçük siyaset sahnesindeyse kapımızın önünü süpürüyoruz, belki “ev ödevlerimizi” yapıyoruz. Ancak bu ikisi arasında bağlantı kurmuyoruz. Sanırım Gezi’den çıkartabileceğimiz derslerden bir tanesi, mevcut ve bize dayatılmış siyasal saflaşmaları dağıtmanın yolunun işte o küçük diyebileceğimiz, bazen büyüyebilen dayanışmacı pratikler, eşitlikçi, özgürlükçü pratikler olduğu. Onları merkezi siyasal sahneye taşıyabildiğimiz oranda, siyasal sözümüzü (çoğu zaman küçümseyici bir biçimde kullanılan tabirle) “alan faaliyetinden” çıkarabildiğimizde elimizi kolumuzu bağlayan mevcut saflaşmaları dağıtıp, bir yeni hegemonik saflaşma önerebiliyoruz. Yani siyasetin kartlarının yeniden bizim durduğumuz yerden dağıtılmasını önerebilmiş oluyoruz. Ama bunu böyle üç-beş ağaç diye küçümsersek eğer, tam da önemsememiz gereken noktayı atlamış, bir kenara atmış oluruz.

Bu kuşağa dair yapılan tespitlerden biri de sol örgütlerin ağabeyliğini tanımamış ve onların yenilgilerini yaşamamış olması.

Biraz önce bu yeni kuşağın devreye soktuğu performatif siyasetten bahsettim; talepleri, ittifakları, muhatapları fazla önemsemeyen bir tarz-ı siyaset. Esas itibariyle bulunduğu alanda ve zamanda mevcut olan toplumsal ilişkilerin ötesinde bambaşka çok daha özgürlükçü ve eşitlikçi ilişkiler kurmayı önemsiyor. Bu tarz-ı siyaset tek başına kalırsa süreklilik kazanamaz, bir parantez olarak kalır. Occupy Wall Street hareketi örneğinde olduğu gibi. Hareket ortaya bir strateji çıkartamadı ve parklar bir toplanma mekanı olarak ortadan kalktıktan sonra, hareketin neredeyse tüm siyasal enerjisi, Demokrat Parti’nin seçim mekanizmasına dahil oldu. Aslında Gezi’ye baktığımızda ikinci bir kuşağın kritik varlığını da görebiliriz. 25 - 35 yaşları arasında olan, hayatının belli bir döneminde şu ya da bu biçimde solla bir rabıta kurmuş, belli bir örgütsel form içerisinde yer almış, ama hayat gailesi, solun sorunları gibi etkenler itibariyle biraz soğumuş, mesafelenmiş, ama asla sol ile teması yitirmemiş, kendisini solcu olarak tanımlamaktan imtina etmeyen bir kuşak da bu süreçte siyasete geri döndü. Performatif olanla, stratejik olanın buluşması bu iki kuşağın eseri olabilir. Sol siyasal örgütlerin içerisinde yer almış, bunlar hakkında iyi kötü eleştiriler yapmış, bunlara belki mesafe duymuş, bazen haksızca mesafe duymuş bir kuşak ile bununla hiçbir bağı olmayan dolayısıyla bunun yükünü taşımayan, bundan azade olan dolayısıyla daha atılgan olan kuşak arasında köprüler kurdu Gezi. Bu köprü kalıcılaşırsa buradan çok verimli bir etkileşim çıkacak diye düşünüyorum. Bu iki tarz-ı siyasetin bir araya gelmesi, etkileşim içerisinde olması, solun muhtemel yenilenmesi açısından çok ciddi bir imkân.

Gezi Parkı polis tarafından boşaltıldığında, direniş mahalle forumlarına kaydı. Forumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında Gezi Parkı’nın eksikliklerinden biri forumlardı. Gezi’yi bir büyük kamusal tartışma mekânı haline getirme amaçlı girişimler – daha 31 Mayıs tarihinden önce- olduysa da, bu tam anlamıyla gerçekleştirilemedi. Gezi’nin dağıtılmasının hemen ardındansa şaşırtıcı bir süratle forumlar oluşmaya başladı. Forumlar Gezi’nin hâletiruhiyesinin yerelleşmesi, Gezi’de açığa çıkmış siyasal enerjinin yaygınlaşması açısından bize çok ciddi bir imkân sundu. Bu imkân ne kadar değerlendirilebilecek, henüz emin değilim. Forum gibi doğrudan demokrasi pratiklerinin gündeme geldiği mecralar genellikle siyasallaşmanın yüksek olduğu yoğunlaştığı dönemlerde mümkün. Hareketin göreli de olsa gerilediği, siyasetin belki yanıltıcı da olsa bir “normallik” görünümü arzetmeye başladığı koşullarda forumların kitlesellik ve militanlığını muhafaza edebilmek kolay iş değil. Dolayısıyla forumlarda biriktirilmiş çok önemli deneyimlerin varlığına rağmen sürekliliğin nasıl sağlanabileceği meselesi ortada duruyor. Ancak mevcut halleriyle dahi forumlarla birlikte Türkiye’de ilk defa kitlesel bir ölçekte doğrudan demokrasi pratiklerinin gündeme geldiğini bilhassa vurgulamak ve ısrarla hatırlatmak gerekiyor. İnsanların kendi hayatlarına dair söz ürettikleri mecralar haline geldi forumlar. Bu husus bir sonraki dönemin mücadeleleri açısından, forumlar hemen yarın dağılacak olsa bile, çok önemli ve muhakkak etkisini belki bugün hemen değilse de orta vadede ortaya koyacak bir birikim oluşturdu. Bu nedenle forumlara pragmatik ve kolaycı-aceleci bir biçimde yaklaşmamak gerekiyor. Yani mesela forumları bir siyasal partinin kuruluşuna vesile kılmaktan, araçsallaştırmaktan ya da ulusal ölçekte bir siyasal kampanyanın basit bir taşıyıcısı haline getirmekten kaçınmak gerekiyor. Forumlar, çoğulcu yapılarını koruyabildikleri sürece, yereldeki somut ihtiyaçlara yanıt aradıkları ölçüde ve yereldeki direnişleri örgütleyebildiği oranda kalıcı hale gelebilirler. Mühim olan, yerellerin ihtiyaçlarını piyasa ve devlet dışı mekanizmalar geliştirerek çözebilecek, kolektiğf bir biçimde çözmeye girişebilecek mecralar olarak forumları sürdürmek. Gezi’de yaratılan enerjiyi bir anda büyük siyaset arenasına daldırıp çarçur etmek gibi bir hevese girişmezsek, Gezi ve forumlar bizim muhalefet etme pratiklerimizde niteliksel bir sıçrama anlamına gelecek.

Forumları siyasal temsil krizinin ürünü olarak değerlendirmek mümkünken, aynı forumlarda siyasal parti tartışması da yürüyebiliyor.

Gezi’nin Türkiye’deki siyasal güç dengelerini bir gecede, birkaç ay içerisinde değiştireceği yanılsamasına kapılmamamız gerekiyor. Büyük kitle hareketinin kısa sürede siyasal bir partiye dönüşebileceği gibi yanılsamaları beslememek gerekiyor. Bu, tüm bu yaşadığımız süreçte kıymetli olan pratikleri olumsuzlayan bir yol aynı zamanda. Gezi’den sandığa yönelmek, Tayyip Erdoğan’ın bizi sıkıştırmak istediği demokrasi eşittir sandık denklemine hapsolmak anlamına geliyor. Gezi’nin radikal iması, aslında devrimizin küresel direnişlerinde izlerini görebildiğimiz, daha doğrudan, daha dolayımsız bir “başka” demokrasi arayışına dair. Dolayısıyla kolay başarılar adına (AKP’yi sandıkta geriletmek mesela) hareketin en önemli kazanımlarını dağıtacak ve onu büyük hayal kırıklıklarına sürükleyecek bir yola sokmanın yanlış olduğunu düşünüyorum.

Gezi direnişini yaratan talep “Gezi Parkı AVM olmasın” idi. Radikal anti neoliberal bir talep bu, hatta antikapitalist bir yönelimi var. Metalaşmanın yaygınlaşması ve derinleşmesine karşı bir itiraz. Bu itiraz, bu talep çok kıymetli bir başlangıç noktası. Bir de hareketin fiilen sokakta attığı bir siyasal slogan var: “Hükümet istifa!” Açıkçası bu ikisi, yani başlangıçla sokakta ifade edilen siyasal talep arasında muazzam bir boşluk var. Yani toplumsal direniş ve mücadelelerin nasıl bir yığınak ve sosyal ittifaklar aracılığıyla hükümeti sokakta geriletebilecek güç ve donanıma sahip olabileceği sorusu orta yerde duruyor. Köstebek metaforuna dönersem, köstebek başını güneşe doğru çıkartmış olsa bile, henüz aşağıdaki tüneller o kadar dar, dayanıksız ve sığ ki, oradan köstebeğin ya da çok sayıda köstebeğin çıkması öyle kolay olmayacak. Dolayısıyla bizim bir sonraki sıçramayı mümkün kılacak, bir sonraki sıçramayı daha güçlü kılacak bir kazı faaliyetine ihtiyacımız var. Bu kazı faaliyetinin amacı, direnişi toplumsal hareketlere evriltmek, direnişi toplumsal hareketler içerisinde süreğen kılabilmek. Solun yapabileceği en anlamlı şey bu direnişin siyasal ve sosyal enerjisini süreğen kılabilecek yeni mecralar icat etmek. O mecralar ekoloji hareketleri, kentsel dönüşüm karşıtı mücadeleler, güvencesizlik karşıtı mücadeleler, beyaz yakalıların örgütlenme mücadeleleri olabilir. Bu ve benzeri mücadeleler potansiyel olarak geçmişle niteliksel olarak kıyaslanamayacak büyüklükte bir kitleyle etkileşim içerisinde artık. Çok geniş bir insan topluluğu bu mücadelelere bakıyor, onlardan öğrenmek istiyor, onları kurmak, inşa etmek istiyor, onlardan etkilenmek istiyor. Sol açısından Gezi’nin somut güç ilişkilerinde hızla yaratacağı muhtemel değişimden ziyade, esas olarak bu moral güç dengesinde yaratmış olduğu değişim önemli. Çünkü komüne on dakika, on saat ya da on gün tanıklık etmiş, komünü kurmuş, inşa etmiş insanların bu sarsıcı deneyimleri, belleklerinden öyle kolay kolay silinebilecek şeyler değil. Bir kırılma noktası, hepimizin kişisel hayatında da, çok daha güçlü hissettiğimiz, kolektif eyleme kudretimize, kendi kendimizi örgütleme gücümüze, kendi kaderimize sahip çıkma enerjimize dair güvenimizi tazeleyen bir süreçle karşı karşıya kaldık. Bu moral gücün yarınki mücadelelerdeki izinin daha belirgin olması için bizim birtakım kanallar inşa etmemiz gerekiyor. Eğer mesele AKP rejimini hemen bugün geriletmek, AKP iktidarına geri adım attırmak, onu yıkmak şeklinde büyük bir siyasal hedefe kilitlenirsek büyük bir ihtimalle bir sıkışma yaşarız. Çünkü acil bir politik hedef uğruna hareketin radikal imalarını daraltmış oluruz. Oysa bizim “hükümet istifa” sloganına sosyal-sınıfsal bir muhteva vermemiz, ona Gezi’nin başlangıcındaki radikal yönelime uygun bir içerik vermemiz gerekiyor. Basitçe söyleyeyim: AKP karşıtlığına biz antikapitalist bir muhteva verebildiğimiz oranda Gezi’yi gerçek anlamda bir kırılma noktası, bir milat olarak tartışabileceğiz. Bunu yapamazsak, onu acil politik hedeflere feda edersek, geziden fazla bir şey öğrenmemiş olacağız. Geçmişte yaşadığımız bir örnekle açıklayayım: Türkiye’de Gezi ile kıyaslanabilecek bir başka kalkışma, belki “sosyal patlama”, 15-16 Haziran direnişidir. “15-16 Haziran direnişi solun bir sonraki siyasal rotasında ne gibi dönüşümlere yol açmıştır?” diye soracak olursak vereceğimiz yanıt maalesef, “Neredeyse hiç. Sanki hiç yaşanmamış gibi” şeklinde olacaktır. Yani muhtemelen 15-16 Haziran olmasaydı da sol akımların tuttuğu rotada bir farklılık olmayacaktı. Dolayısıyla Gezi gibi büyük, apansız patlamalardan öğrenmeme ihtimali de var. En ürkütücü olanı da bu. Eğer öğrenebilirsek, öğrenmeye çalışırsak sanırım bizim önümüzde belki uzun zaman sonra ilk defa, mevcut siyasal güç dengelerinde radikal bir kırılma, ezilenler lehine anlamlı bir kayma yaratma olanağı doğacak..

Geziden sonrası için Türkiye’deki devrimci sosyalist örgütlerin örgütsel formlarında bir değişiklik yapabileceğini, yapması gerektiğini düşünüyor musunuz?

Bu vesileyle sol için örgütsel ve programatik bir yenilenme mümkün mü anlamında soruluyorsa, bu belki de ilk defa mümkün. Biz otuz yıldır solun çeşitli mecralarında solun yenilenmesi, örgütsel, programatik, politik anlamda yenilenmesinden bahsediyoruz. Ama bu yenilenmeyi mümkün kılacak, tazelenmeyi olanaklı kılıp bir kaldıraç işlevi görecek güçler yoktu ortada. Sadece fiziki güçler anlamında söylemiyorum bunu; moral güçler, özgüven anlamında da söylüyorum.

Bir önceki kuşakla eleştirel ve sorgulayıcı bir ilişki içerisine girecek, onların yaratıp biriktirdiklerini sorgulayabilecek, onlar üzerine bir şeyler bina edecek, özgüvenli, belli mücadeleler içerisinde pişmiş, deneyimler kazanmış yeni bir kuşak açığa çıkmamıştı. Bir takım parantezler var, KESK’in kuruluşu, 80’lerin sonunda, 90’ların ortasında öğrenci mücadelesi… Ama bu kitle hareketleri ulusal ölçekte siyasete etki edecek, onu süreklileştirecek bir mahiyet edinemedi. Son 20 - 30 yılda kitle mücadelelerinin cılız olduğu, siyasal apatinin hakim olduğu koşullarda bir yenilenme sol açısından mümkün olamazdı. Çünkü bizi pratikle yüzleşmeye iten yakıcı yeni sorular yoktu ortada. Ancak büyük mücadeleler yeni sorular ortaya çıkarabilir. İlk defa böylesi bir konjonktür içerisindeyiz. Yeni siyasallaşmış bir kuşak var, onlar belki on ya da yirmi yılda elde edilebilecek siyasal deneyim biriktirdiler bu kısa aralıkta. Özörgütlenme formları icat etmiş, forum yapmış, barikat kurmuş bir kuşak. Bu özgüvenli kuşakla buluşmak, bazı noktalarda ona güvenmek, teslim olmak gerekiyor. Zaten bizde sorun büyük kitle mücadelelerinin olmadığı koşullarda ya kapalı bir dogmatizme saplanıp kalmak ya da dogmatizmi eleştirmek adına bir “yeni” fetişizmine sarılmak. Ya geçmişi menkıbeleştiren, hafızayla eleştirisiz bir ilişki ya da yeniyi fetişleştirerek bir belleğe ihtiyaç duymamak, geçmiş dönemin siyasal soru ve sorunlarını, tartışmalarını bugüne tercüme etme ihtiyacı hissetmemek. Şimdi ilk defa bir kitle hareketi karşımıza çıktığında, bu ikisini bir araya getirme imkanı çıkıyor ortaya.

Gezi direnişiyle ilgili ciddi bir literatür de oluştu. Takip edebildiniz mi? Nasıl değerlendirirsiniz?

Bir takım hızlı ve kolaycı sosyolojik tespitler revaçta bu ara. Mesela biraz önce bahsettiğim yeni orta sınıf tezi. Yeni iletişim teknolojilerini, sosyal medya mecralarını vurgulayan “facebook-twitter devrimleri” argümanları da moda oldu. Sanırım bu yazında bu tip kolaycı tespitleri öne çıkaran yüzeysel sosyolojizm bir müddet daha devam edecek. Öte yandan Gezi hakkında hızlı bir şekilde yayınların çıkması eleştiriliyor. Çok daha büyük siyasal altüst oluşlara dair yazılan çizilen bir takım şeylere baktığımızda tam da o anda yazılan şeylerin bir başka kıymeti olduğunu görüyoruz. Kuşkusuz her şey oturduktan sonra yapılan değerlendirmelerin de kıymeti var. Ancak o anda yaşanmakta olana verilen hızlı refleksin kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bu refleksin sahici olması kaydıyla elbette... Bu dönemde yazılanların hareket içerisinde bıraktığı izler önemli olacak; çünkü hareket aynı zamanda sürekli olarak tartışıyor. Yürürken kolektif olarak tartışabilme kabiliyeti de olan bir hareket bu. Dolayısıyla o tartışmaya sunulan katkıların önemli olduğunu düşünüyorum.

Gezi Kitaplarına Bir Bakış (Sanem YARDIMCI)

Gezi Parkı, İstanbul’da bir parkken, gölgesinde soluklanılacak ağaçlara ev sahipliği yaparken, Türkiye tarihinin en kalabalık, en renkli direnişinin adresi, geleceğe dair umudun, daha iyi bir yaşamın sembolü haline geldi. Apansız karşılaştığımız hızla uyum gösterdiğimiz direniş günleri, kolektif yaşam pratiklerini, dayanışma deneyimlerini, belleklerimize soktu. Böylesi bir kalkışmanın, bir araya gelmenin, yayıncılık dünyasına yansıması şaşırtıcı değildi elbette. Direnişin yarattığı heyecana paralel olarak, yayıncılık dünyası sadece kitaplarda değil, Türkiye’de yayınlanan neredeyse tüm dergilerde de direnişi kendine konu edindi. Direniş bir haftayı henüz doldurmuşken günce şeklinde ilk kitap yayınlanmıştı. Bu yayıncılık faaliyeti hızından bir şey kaybetmeden, bugün bizim sayabildiğimiz kadarıyla 42 kitaba ulaştı ve bir Gezi literatürü oluştu.

Gezi’nin renkliliğini, direnmenin duygusunu, kaybettiklerimizin acısını, dayanışmanın güzelliğini yansıtmak, analiz etmek zor, hatta bazen imkansız bir iş. Buna rağmen sıcağı sıcağına iyi değerlendirmelere, özenli çalışmalara rastlamak mümkün. Öte yandan kendi şablonlarına sığmayan parçaları yok sayan, olanı biteni anlamaktan ziyade, kendi diline tercüme etmeyi tercih eden yaklaşımlar da kitaplaştı. Bir de aceleciğin kurbanı, özensiz yayınlar. Gezi literatürünün dikkat çeken noktalarından biri de, yayıncılık dünyamızın Gezi’ye dek pek yüz vermediği bol fotoğraflı kitapların, anıların raflarda yerlerini almasıydı. Fotoğrafların yoğun olarak kullanılması olumlu bir gelişme olsa da, özellikle bazı örneklerde bu konudaki deneyimsizlik ve özensizlik açığa çıktı.

AKP hükümeti, yandaş basın, polis ve yargı gücüyle direnişin yaratıcı enerjisini soğurmanın, bu enerjiyi marjinalleştirmenin peşine düştüğünü biliyoruz. Geçtiğimiz günlerde bu çabadan literatür de payına düşeni almaya başladı. Bu dosya hazırlanırken gelen Nurten Özkoray ve Erol Özkoray’ın yazılarından oluşan derleme kitap Gezi Fenomeni’ne savcılık soruşturmasının başlatıldığı haberi ilk örnek oldu. Bu konuya dair dikkat çekici bir başka nokta da, söz konusu kitabı edinmek için, internet satışı yapan sitelere girdiğimizde, yaygın kullanılan iki sitede kitabın artık satılmadığını fark etmemiz oldu. Otosansür mekanizmalarının ticari işletmelere kadar genişlediği bir ortamda Gezi’ye bakmak daha da önem kazanıyor. Direniş, ortalığı saran gaz kokusuna karşın, nefes alınabilecek nadir bir alan olarak kendini gösteriyor.

Son olarak, Gezi hareketinin güzel sloganını anarsak, konusu gibi henüz başlangıç aşamasında olan bu literatürün zamanla derinleşeceğini ve bir başka Gezi kitapları dosyası daha hazırlayacağımızı bilerek, bu dosyada bir ilk gözden geçirme yaptığımızı hatırlatalım.



Anneme Gezi Parkı'nda Olduğumu Söyleme O Beni Okulda Sanıyor
Yazar: Kolektif
Yayınevi: Parşömen Yayınları



Bağzı Şeylere Öyküler: 28 Yazardan Gezi Parkı Öyküleri
Hazırlayan: Kadir YÜKSEL
Yayınevi: Aylak Adam


Balyoz Gizli Tanık ve Gezi Parkı
Yazar: Nuh Mete YÜKSEL
Yayınevi: Alter Yayıncılık



Bir Çapulcunun Hatıra Defteri: Orantısız Zekadan Marjinal Geyikler
Yazar: Erol HIZARCI
Yayınevi: Destek Yayınları



Bu Daha Başlangıç: Sözün Özü Direnişin Gözü Yalçın Abi
Yazar: Yalçın ÇAKIR
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi



Çapulcu musun Vay Vay
Yazar: Muzaffer İzgü
Yayınevi: Bilgi Yayınevi



Çapulcu
Yazar: Bekir ÖZTÜRK
Yayınevi: Togan Yayıncılık



Çapulcuların Sosyal Medya Paylaşımları
Derleyen: Hasan KARGI
Yayınevi: Etki Yayınları



Çapulcunun Gezi Rehberi
Derleyen: Eylem AYDIN
Hemen Kitap



Devrim Taksim'de Göz Kırptı
Yazar: Kolektif
Yayınevi: Kaldıraç Yayınevi



Diren Gezi
Yazar: Zeki ÖZKORKMAZ
Yayınevi: Cumartezleri Yayınevi



#direngezi: Fotoğraflarla Taksim Gezi Parkı Olayları
Hazırlayan: Sercan CAN
Yayınevi: Zepros



Direniş Günleri: Gezi'den Tahrir'e
Yazar: Nihat GENÇ
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi


Direnişi Düşünmek 2013 Taksim Gezi Olayları
Yazar: Kolektif
Yayınevi: MonoKL


Dünyadaki İsyanların Anlamı
Yazar: Slavoj ZİZEK
Yayınevi: Agora Kitaplığı

Dünyayı Durduran 60 Gün
Yazarlar: Cemil ERTEM ve Markar ESAYAN
Yayınevi: Etkileşim Yayınları



Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler
Derleyen: Özay GÖZTEPE
Yayınevi: Nota Bene Yayınları



Gezi Direnişi: Türkiye’yi Sarsan Otuz Gün
Yazarlar: Emre KONGAR ve Aykut KÜÇÜKKAYA
Yayınevi: Cumhuriyet Kitapları

Gezi Direnişi: En Özel Fotoğraflarla
Hazırlayan: Ferhan BAYIR
Yayınevi: Kaynak Yayınları

Gezi Direnişi: Türkiye'nin Enteresan Başlangıcı
Yazar: Foti BENLİSOY
Yayınevi: Agora Kitaplığı

Gezi Fenomeni: Bireyselleşme ve Demokrasi
Yazarlar: Erol ÖZKORAY ve Nurten ÖZKORAY
Yayınevi: İdea Politika

Gezi Günlükleri
Derleyen: Gamze ERBİL
Yayınevi: Yazılama

Gezi Parkı Çocukları
Yazar: Taner ÖZEK
Yayınevi: Ütopya Yayınevi

Gezi Parkı Destanı
Yazar: Bülent SATICI
Yayınevi: Cinius

Gezi Parkı Direniş Yazıları
Yazar: Akın OK
Yayınevi: Enki Yayınları

Gezi Parkı Direnişi: Küçük Bahçede Büyük Kıyamet
Yazar: Mustafa K. ERDEMOL
Yayınevi: Yazılama Yayınevi

Gezi Parkı Sürecine Dijital Vatandaş’ın Etkisi
Yazarlar: Meltem BANKO ve Ali Rıza BABAOĞLAN
e-kitap: www.gezikitabi.com

Gezi Ruhu: Bir İsyanın Halesi
Yazar: Osman AKINHAY
Yayınevi: Agora Kitaplığı

Gezi'den Orantısız Zeka
Derleyen: Serkan AKKUŞ
Yayınevi: Sınırsız Kitap

Gezi'nin Güzel İnsanları
Yazar: Ayşe ARMAN
Yayınevi: Doğan Kitap

Gezi'nin Yükselişi, Liberallerin Düşüşü
Yazar: Cihan TUĞAL
Yayınevi: Agora Kitaplığı


Güneşin Evlatları: Bir Direniş Efsanesi
Hazırlayan: Ali Ekber ERTÜRK
Yayınevi: Tanyeri Kitap

Hakikat Kazanacak: Antenler, Rotatifler, Kitaplar Yalan Söylüyor
Yazar: Tarık ALİ
Yayınevi: Agora Kitaplığı


İsyanbul: Direniş Öyküleri
Yazar: Zeki ÖZKORKMAZ
Yayınevi: Cumartezleri Yayınevi

İsyanın Sözü: 1-8 Haziran Türkiye
Yazar: Kolektif
Yayınevi: Epos Yayınevi

Kent Hakkı’ndan İsyan’a
Yazar: E. Ahmet TONAK
Yayınevi: Agora Kitaplığı

Kent, Kapital ve Gezi Direnişi
Yazar: Mustafa SÖNMEZ
Yayınevi: Nota Bene Yayınları

Occupy/İşgal Et
Yazar: Noam CHOMSKY
Yayınevi: Agora Kitaplığı

Quo Vadis İstanbul?
Yazar: Atilla DORSAY
Yayınevi: Remzi Kitabevi

Sıcak Haziran: Sonraki Direnişe Mektup
Yazar: Nuray SANCAR
Yayınevi: Evrensel Basım Yayın

Sokaktaki İnsanın TC Sözlüğü
Yazar: Akdoğan ÖZKAN
Yayınevi: Notos Kitap

Taksim'de Kutsal İsyan: Ulusalcı Gözüyle Gezi Direnişi
Yazar: Kolektif
Yayınevi: İleri Yayınları

Faşizmin Dili (Sanem YARDIMCI)

Weimar Cumhuriyeti döneminde orta sınıf Yahudilerin yoğun olarak yaşadıkları Berlin’in Bayerischer Platz semtinde yürüyüş yaparsanız, gözünüze 15-20 metrede bir direklerin üzerine asılmış tabelalar çarpar. Bu tabelalarda Nasyonal Sosyalizm döneminde yürürlüğe giren, Yahudilerin yaşamlarını günbegün denetim altına alan yasal düzenlemeler, yürürlüğe girme tarihi ile birlikte yer alır. Bir adım atarsınız, tüm erkek Yahudilerin kendi isimlerine ek olarak “Israel”, tüm kadın Yahudilerin “Sara” ismini eklemelerini zorunlu tutan 17.8.1938 tarihli düzenlemeye denk gelirsiniz. Birkaç adım sonrası 15.11.1938 tarihli Yahudi çocukların okula gitme yasağı ile karşılaşırsınız. Bir iki cümle ile her geçen gün Yahudilerin yaşam alanlarının nasıl daraltıldığını anlar, bir tarihten sonra ise adım adım artan baskıların artık düzenlemeye gerek bırakmayacak bir hal aldığını keşfedersiniz. Faşizmin nasıl ve neden Yahudi olmayanlarca onaylandığına, desteklendiğine dair soru aklınıza takılır. Konuyla ilgili olanlar sosyal bilimlerin bu soruları yanıtlama girişimlerini aklına getirse de, verilen yanıtlar sorunun ağırlığını kaldıramaz. Nasıl olur da bu kadar insan, faşizmin bir parçası olmuş, o çarkların dişlerinden bir haline gelmiştir? Aslında Nazi döneminin kurbanlarını anmak ve Nazi geçmişiyle yüzleşmek için yerleştirilen bu tabelaların akla getirdiği ilk soru, dönemi yaşayanların da aklına düşmüştü.

Nazi Almanyasında yaşayan Yahudi kökenli Fransız Edebiyatı Profesörü Victor Klemperer de bu isimlerden biri ve onun için bu soru doğrudan gündelik yaşamın bir parçasıdır. Klemperer, Nazi iktidarıyla birlikte, kıymet verdiği “mucize çocuk” olarak görülen zeki öğrencisinin adım adım Nazileşmesi sürecini gözlemler, düzenli olarak görüştüğü arkadaşlarının Führer’in üstün niteliklerini sıraladıkları övgüleri dinlemek zorunda kalır, 1902’de Protestanlığa geçmesinin Nazilerin nazarında hiçbir anlam ifade etmediğini, 1935’te Üniversiteden uzaklaştırılmasıyla bir kez daha anlar. Nazi dönemini canlı olarak tamamlayabilmesini sağlayan ise, Yahudi kökenli olmayan eşi Eva Schlemmer’dir. Yahudi kökenli olmayan eşi onu sadece canlı tutabilir, zorunlu çalışmadan, göğsünün üzerinde taşıdığı sarı yıldızdan, dışlanmadan, ve aşağılanmadan koruyamaz.

Lingua tertii imperii

Edebiyat profesörü Klemperer nihayete ereceğinden emin olduğu bu durumdan çıkana kadar Nazilerin dilini mercek altına almaya karar verir ve 1933-1945 arası düzenli olarak notlar tutar, Nazilerin dilini inceler dildeki dönüşümünün izini sürer. Nazilerin yoğun olarak kullandığı kısaltmalarla dalga geçmek ve aynı zamanda tuttuğu notları SS subaylarından korumak amacıyla, “üçüncü imparatorluğun dili” ifadesinin Latincesini kısaltarak LTI (Lingua tertii imperii)’yi kullanır. Bu dönemde LTI onun için bir tür mücadele aracıdır. Klemperer‘in temel hedefi dönemi karakterize eden dilsel özellikleri açığa çıkarmak, resmi ve gündelik dilin karşılıklı olarak birbirlerini nasıl etkilediğini analiz etmek ve en nihayetinde Nazi iktidarının dilinin eleştirisini yapmaktır. Bu nedenle LTI’de kısaltmalar, isimler, moda olmuş sözcükler, fıkralar, gazetelerin kullandıkları dil, savaşın dili yer alır, böylece Klemperer Nasyonal Sosyalizm iktidarı altındaki gündelik yaşamı gözler önüne serer ve Nazi dilinin tipik örneklerinden bütünlüklü bir tablo çıkarır.

1947’de derlediklerini gözden geçirip, yorumlayarak LTI Nasyonal Sosyalizmin Dili ismiyle yayınlar. Geçtiğimiz aylarda Tanıl Bora’nın özenli çevirisiyle Türkçe’de ilk kez yayınlanan kitaba Klemperer’in yüklediği diğer bir işlev de Nazilerin dilinden tamamen arınma yollarını bulmaktır. Zira, Klemperer dildeki değişimin çok daha zor ayıklanabileceğinin farkındadır, ne de olsa “…kaybolup gitmesi gereken şey sadece Nazi eylemleri değil aynı zamanda Nazi zihniyetidir, Nazi düşünme alışkanlıklarıdır ve onun beslendiği zemindir: Nazizmin dilidir.” Kitabın giriş kısmında verdiği örnekler üzerinden, bu konuda kat edilmesi gereken çok yol olduğunu dillendirir.

En üstünlük sıfatının laneti

Bu çerçevede, Türkiyeli okur için kitabın dikkat çekici olan bölümlerden biri “En üstünlük sıfatının laneti”dir. Klemperer, bu bölümde LTI’nin sayısal verileri abartma eğiliminden bahseder. Sözgelimi Kiev’de 200.000 kişinin kuşatma altında olduğu haberinden iki hafta sonra Kiev’den 600.000 kişi esir alınır. Ya da tüm Alman basının tirajı üst üste konduğunda stratosferin 20 kilometre içine kadar uzanacağı haberi. Bu örnekler, akla ister istemez 10 yılda dikilen 2,5 milyar ağacı getirir. Aynı bölümde Klemperer, en iyi, en üstün’de olduğu gibi en’lerin LTI içinde sık kullandığını tespit eder. Örneğin Völkischer Beobachter (NSDAP’nin resmi yayını) dünyanın en büyük basımevini inşa eder. Klemperer, sıfatların önüne en ifadesi getirmeden de aynı anlamı yakalayacak sözcük seçimine de dikkat çeker. Dünya bu sözcüklerden biridir: Dünya Führer’i dinler, kazanılan her muharebe, dünya tarihinin en büyük muharebesidir.

LTI’nin en üstünlük sıfatına olan düşkünlüğünde lanetli olan, yalan olduğu apaçık belli olan haberlerin her gün ısrarla yazılı basında yayınlanmasının insanlar üzerinde bıraktığı etkide saklıdır. Kendi ifadesiyle, “kağıda basılı yalan, dört bir yandan nüfuz ettikçe, etrafımdakilerin pek azı, giderek iyice azı ondan kuşku duyup, en sonunda da artık kimse kuşku duymayınca, bir noktada beni de alt eder.” Klemperer’e göre ısrarla sürdürülen yalan habere dayalı propaganda, etkisini kaybetmez, aksine “ona karşı duran aklın yıkımıdır.” Yalan haberin kanıksandığı ve penguenlerin hayatımıza nüfuz ettiği bugünlerde Klemperer’in kitabı okunması gereken yapıtlar arasında yerini alıyor.

LTI: NASYONAL SOSYALİZMİN DİLİ, Viktor Klemperer, Çev.: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2013.

Masal İçinde Masal (Sanem YARDIMCI)

Masal anlatıcıları artık yaşamlarımızı terk etmeye başlasa da, masal gündelik dilde olumlu ve olumsuz anlamlar içeren bir ifade olarak varlığını sürdürmeye devam eder. Beğendiğimiz bir resmi, yaşadığımız güzel bir ânı “masal gibi” diye anlatırken, gerçekliğinden ya da bizi kandırmaya yönelik olduğundan şüphelendiğimiz bir konuyu “masal anlatma” ifadesiyle savuştururuz.

Masalın gündelik yaşamda edindiği bu ikili anlamı, masalları hangi çerçevede anlamamız gerektiğine dair yaklaşımlar da sürdürür. Masallar iyilerin ve kötülerin net olduğu, mücadeleyi her daim iyilerin kazandığı, bir kahraman ve masalın sonunda kurtarılacak kişinin ekseninde gelişen olayları anlatırlar. Bunu yaparken yazılmamış, veri kabul edilmiş toplumsal konumlar ve normlar oldukları gibi korunur. Sözgelimi bir kadın karakter için mutlu son evliliktir ve bu son ailenin kurulmasıyla taçlanır. Bu haliyle masallar, topluluğun olduğu gibi sürmesini sağlayan, toplumsal konumları sabitleyen anlatılardır. Öte yandan aynı masallar Walter Benjamin’in ifadesiyle mitosların yarattığı korku dolu atmosfere karşılık, insanların sığınağı olmuştur. Güçsüz karakterler -evin en küçük oğlu gibi- kurnazlıkla devleri alt ederler, karmaşık görünen sorular basit düşüncelerle yanıtlanır. Masallar, hayal gücüne yaptıkları çağrıyla olanın içinde olması arzulanana da işaret ederler.

Masalların bize söyledikleri üzerine düşünürken, değerlendirmeye katılması gereken bir konu da, bilinen en eski anlatı türü olan masalların dönüşüm geçirdiğidir. Sözlü anlatı geleneğinin bir parçası olan masallar, kolektif belleğin üretimiydiler. Topluluğun üyelerinin tamamına yönelik anlatılan masallar açısından, öne çıkan masal anlatıcısının anlatı yeteneğiydi. Zira içerik, anlatıcı tarafından şekillendirilmiyordu. Orta Çağ kentlerinde ise masallar daha çok alt sınıfların özlemlerinin taşıyıcılığını üstlendiler. Avrupa’da bilinen ilk masal derleyicisi Giovanni Francesco Straparola 1550 yılında masalları yazılı hale getirdi.

Sanayileşme ve kapitalizmin yıkıcı etkilerinin hissedilmeye başladığı dönemde, masallar için artık yetişkinlerin dünyasında yer yoktu. Masallar bir yandan derlenip yazılı hale getirilirken, diğer yandan çocukların dünyası için anlatılara dönüştürüldüler. Bu bağlamda 19. yüzyılda, sanayileşmeye ve kapitalizme karşı geliştirilen romantik eleştirinin kendisini ifade ederken masalları seçmesi tesadüf değildir. Büyüsü bozulmuş dünyayı yeniden büyüleme çabası, masalların düşlerle kurduğu ilişki ile bağlı olduğu kadar, masalların alt sınıfların anlatıları olmasıyla da ilgilidir.

Masal dosyasını hazırlama fikriyle yola çıktığımızda, masallarda rastlanacak türden, ucu bucağı belirsiz, ürkütücü, güven veren, kadim ağaçların ev sahipliğini üstlendiği bir ormanın kıyısında durduğumuzun farkındaydık. Belki de her tema için geçerli olanı bir de burada dillendirelim. Bu ormanı tümüyle kapsamak dosyanın amaçlarından biri değildi, amacımız daha çok masalların bize ne anlattığını değerlendirmekti. Masal ormanının kıyısından, düşlere, insani olana, varlığa yani masala dair düşüncelerimizi bir araya getirdik.

Bize kadar ulaşan, bilinen ilk sözlü masal Binbir Gece Masallarıdır. Dosya kapsamında artık Ankaralı olan şair Achim Wagner, Şehrazad’ın masallarının günümüze ulaşma serüvenini kaleme aldı. Elif Kanca masalların kendisi gibi bir antropoloğa ne anlattığına dair genel bir çerçeve oluştururken, “başı sonu insan olan masalın” topluluğu hangi hamlelerle var kıldığını anlatıyor.

Romantik geleneğin masalları sahiplenmesiyle literatürde sanat masalları olarak da anılan, yazanı belli masalların ünlü temsilcilerinden üç yazar da bu dosya kapsamında tanıtılıyor. Özge Yalta Yandaş, Ernst Theodor Amadeus Hoffmann’ın ve Hermann Hesse’nin kaleme aldıkları iki masalı karşılaştırırken, gerçekliğin çölünde düşlemenin gücünü hatırlatıyor. Zerrin Yılmaz ise Lewis Carrol’un Harikalar Diyarı’na açılan gizli geçidin sorgulamaya, merak etmeye ve düşünmeye yönelik davetini…

Zeliha Etöz, masal ve zaman üzerine kaleme aldığı denemede, şimdiye uyarlanmamış geçmiş, şimdi ve şimdiye uyarlanmamış gelecek olarak zamanın ancak masal dinlerken bütünüyle hissedildiğini ve varlık olmanın nasıl bir hal olduğunun masal dinlerken anlaşıldığını anlatıyor. Zeynep Ceren Eren, Masallar ve Toplumsal Cinsiyet kitabı ekseninde, masalların anlattıklarını toplumsal cinsiyet üzerinden eleştirirken, yan yana kendi masallarımızı yazmaya çağırıyor.