Işığı Olmayan Bir Roman (Meltem GÜRLE)

30 Mayıs 1888’de, Aleksei Suvorin’e yazdığı bir mektupta, Anton Çehov şöyle der: “Gerçek sanatçı karakterlerine önyargı ile yaklaşmaktan kaçınmalı ve tarafsız bir izleyici olarak kalmaya gayret etmelidir.”

Aynı sene kardeşine yazdığı bir başka mektupta, yazarlığın en önemli gereklerinden birinin şefkat duyabilme becerisi olduğunu söyleyecektir. Bununla karakterlerini anlayabilme yetisini, kim olurlarsa olsunlar onlardaki insani vasıfları görebilme ve okuyucuya aktarabilme yeteneğini kastetmektedir.

Bir yazarı iyi bir yazar yapan en önemli özelliklerden biri budur ona göre.

Bu konuda Çehov’a hak verdiğimi söylemeliyim. Bir yazar bütün karakterlerini sevmek zorunda değildir elbette. Ama onlardan nefret etmezse hiç de fena olmaz aslında.

Bana bunu düşündüren Ian McEwan’ın Türkçeye çevrilen son romanı Solar oldu.

Çağdaş edebiyatın dikkate değer yazarlarından Booker ödüllü Ian McEwan'ın küresel ısınmaya eleştirel bir yaklaşım getiren bu romanı, edebiyat çevrelerinde bir hiciv olarak kabul gördü. Bunda McEwan’ın şaşmaz mizah duygusunun ve ironik durumlar yaratma becerisinin büyük rolü var elbette. Ancak, bu sefer, belki de romanın bir taşlama üzerine kurulu olmasının doğal bir sonucu olarak, tek boyutlu bir karakterle uğraşıyor olması nedeniyle McEwan’ın sinik tutumunu çok yorucu bulduğumu söylemeliyim. Yazarın “esas adam” Michael Beard ile kurduğu ilişki o kadar acımasız ki, gülünç olsun diye yazıldığı belli olan sahnelerde bile insanı şunu düşünmeye zorluyor: Bir yazar karakterinden bu kadar mı nefret eder?

McEwan romanlarına aşina olanlar, zorlu konuların ve rahatsız edici durumların yazarın alameti farikası olduğunu söyleyip itiraz edeceklerdir. Haklılar tabii. McEwan’ın bu konudaki sabıkası hayli kabarıktır. Sadece bir iki romanı hatırlamak bile hafızaları tazelemeye yetecektir.

Doğrudur, söz konusu yazar karakterlerine iyi davranmasıyla meşhur biri değildir. Soğuk Savaş döneminde gizli ajan olarak Berlin'e gönderilen bir İngilizin hikayesini anlatan Masumiyet’te (1990), romanın başkişisi olan Leonard Marnham’ı önce aşık eder, sonra da sevgilisinin kendini savunurken öldürmek zorunda kaldığı eski kocasının cesedi ile başbaşa bırakır. Sonsuz Aşk’ta (1997), bir balon kazasının ertesinde kendisine hastalıklı bir sevgi ile musallat olan bir adamdan kurtulmaya çalışan Joe Rose’un felakete dönen yaşamını anlatır. Booker Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ve filme de alınan Kefaret (2001) adlı romanında ise, söylediği korkunç yalan neticesinde kız kardeşi Cecilia ve arkadaşı Robbie ile beraber kendi hayatını da mahveden Briony’nin hikayesini okuruz.

Solar’ın başkişisi Micheal Beard ise Nobelli bir fizikçidir. Aslında yüzeyde, gayet başarılı bir kişidir. Akademik hayatın birinci liginde at koşturmaktadır. Bu konudaki faaliyetleri de, yüksek ücretler karşılığında küresel ısınma konusunda verdiği konferanslar ve prestijli bilim enstitülerine yapılan araştırmalarda yürüttüğü görevlerden ibarettir. Fakat alttan alta onun sanıldığı kadar iyi bir fizikçi olmadığını hissettirir bize, McEwan. Hatta bir yerde, Nobel Ödülünü bile kazara aldığını ima eder.

Açgözlü, hırslı ve şehvetli biridir, Beard. Sevilmesi zor bir adamdır. Ama kadınlar ona bayılırlar. Kelimenin tam anlamıyla bir kadın avcısı olan fizikçiyi, roman açıldığında beşinci evliliğini kurtarabilmek için umutsuzca uğraşırken görürüz. Karısına ihanet etmiş ve yakalanmıştır. Üstelik bu ilk de değildir. Fakat bu sefer gafil avlanmıştır. Genç ve güzel bir kadın olan karısı da onu aldatmaktadır. Hem de eve gelen tamirciyle.

Daha başından ironik bir temasla açılan roman bu tonda ilerler ve dağılmak üzere olan evliliği ile tıkanmanın eşiğine gelen akademik kariyerini kurtarmaya çalışan Beard’in hikayesini bolca mizah katarak anlatır. Bu arada, McEwan karakterini akıl almaz derecede acınası durumlara sokar ve ardından da mucizevi şekillerde kurtarır. Hem bu yazının sınırlarını zorlayacağı hem de romanı okumamış olanların zevkini kaçıracak ipuçları vermek anlamına geleceği için, bunların hepsini bir bir anlatmak mümkün değil. Ancak, sözünü ettiğim garip durumların ne tür şeyler olduğunu açıklamakta bana yardımcı olacağını umduğum bir örneği vermeden edemeyeceğim.

Ayrılabileceğini hiç düşünmediği karısını (daha önce dört kadını aynı sebeple kaybetmiş olması ders olmamıştır belli ki) son anda aptalca bir hatayla elinden kaçırdığına inanan Beard, büyük bir depresyona girer. Bundan kurtulabileceğini umduğu için (ve biraz da sönmekte olan kariyerine bir canlılık katacağını düşündüğü için), iklim çalışmalarıyla ilgili bir projeye katılmak üzere Kuzey Kutbu’na gider. Kutupta hayat çok zordur. Özellikle de depresyonda olan, uyuma zorluğu çeken, bolca alkol tüketen ve gündelik hayatın gereklerini bile yerine getirmekte zorlanan biri için. Beard, kat kat kutup giysilerinin içine girmeyi beceremez bir türlü, girse bile mutlaka bir detayı unutur. Pabucunu bağlayamaz, eldivenini kaybeder, şapkasını düzgün takamaz falan filan. Ama en korkuncu, bir gün yoldayken tuvalete gitmesi gerektiğini fark ettiği andır. Bir süre tutmaya çalışır ama başaramaz. Sonunda mesanesini boşaltmaya karar verdiğinde ise, bunun asla yapılmaması gereken bir şey olduğunu anlar.

“Beard’in kasıklarından kopan soğuk ve sert şey uzun paçalı donunun içine düşmüş, şimdi de diz kapağının hemen üzerine yerleşmişti. Bacaklarının arasına soktuğu ellerin altında hiçbir şey yoktu. Tek elini dizine koyduğundaysa, o beş santimden daha kısa kemik kadar sert ve biçimsiz şeyi hissetti. Kendinden bir parçaymış gibi gelmiyordu ya da artık öyle değildi zaten.”

Sonu iyi bitse de, çok eğlenceli anlatılmış olsa da, bu epizodu rahatsız olmadan okumaya dayanabilen kaç kişi vardır? Bir yazar karakterine neden bunları yapar? Kadınlara verdiği azabın karşılığı olarak mı? Hiç sanmam. Ian Mc Ewan romanlarında ahlak dersi vermeyi tercih eden yazarlardan değildir. Üstelik, bu ve benzeri örneklerin birbiri ardına eklenerek uzayıp gittiği metinde, bir noktadan sonra bu talihsizliklere alışır gibi oluruz. Çünkü fizikçi art arda irili ufaklı bir takım felaketlere uğrayacak ve sonra hepsinden kıvrak bir dansçı edasıyla sıyrılıp kurtulacaktır. Güleriz elbette. Çünkü Kutup’ta kendisini kovalayan bir ayıdan kaçmaya çalışırken, trende kendisinin olmayan bir paket cipsi oburca yerken, ya da daha sonra midesindekileri konferans salonundaki perdenin arkasına boşaltırken hem komik hem de acıklıdır, Beard. Ama onda bir tip olmanın ötesinde insani bir vasıf ya da bir derinlik bulamayız.

Neredeyse on senelik bir döneme yayılan romanın sonunda, Beard’in artık iyice yaşlandığını ve yorulduğunu görürüz. Artık altmış iki yaşına gelmiştir. İyice şişmanlamış ve yavaşlamıştır. Özel hayatı hala karmakarışıktır, akademik başarıları tehdit altındadır, sağlığı ise büyük ölçüde kötülemiştir. Felaketler yine birbiri ardından sökün etmektedir. Belki de Beard etrafını saran karmaşık durumlardan eskisi kadar kolay kurtulamayacaktır artık. Kurtuluşu ya da felaketi de yine şans eseri olacaktır. Kaderin elinde bir oyuncaktan başka bir şey değildir o. Roman en nihayetinde bize bu duyguyu verir. Ama bizi buna inandırabilir mi? Orası ayrı mesele.

Solar yorucu olduğu gibi derinliği de şüphe götürür bir roman. Konuyla doğrudan ilgisi olmayan okuyucu için sıkıcı olabilecek iklimbilim tartışmaları ile arada bir komik olmayı başarabilen sahneler arasında gidip geliyor ve sonunda karanlık bir insanlık hali tasvirine gelip bağlanıyor. Bir mesajı varsa eğer şöyle özetlenebilir: İnsanlar hırs ve zaaftan oluşur, hayat saçma tesadüfler üzerinden ilerler ve her şey en nihayetinde büyük bir anlamsızlık içinde kaybolur gider.

Belki de sadece komik bir roman olarak okumak gerekir Solar’ı. Eğlenceli ama kolay unutulacak bir hikaye olarak görüp kenara kaldırmak gerekir. Romanın 2010 senesinde, İngiltere’de edebiyatta komedi konusunda en önde gelen eserlere verilen Bollinger Everyman Wodehouse Ödülü’nü kazandığı düşünülürse, en azından bu yargıda yalnız olmadığımızı söyleyebiliriz.

Yine de, insanlık durumuna dair bu kadar cüretkar tespitlerde bulunan bir metinden biraz daha fazlasını beklemek gerekir aslında. McEwan kadar usta bir yazarın, insan ruhuna baktığı zaman koskoca bir boşluktan başka hiçbir şey görmüyor olması acıklıdır çünkü. Siyasi bir tercihtir hatta. Söz konusu metin bir hiciv bile olsa.

SOLAR, İan McEwan, Çev: Kıvanç Güney, Turkuaz Kitap, 2012.

Kader ya da Talih, Genet’nin Suç Dünyası (Dicle ÇOBAN)

Kader kelimesi olumlu ya da olumsuz olabilecek iki durumu da kapsayan bir kavram olmasına karşılık, genel itibari ile insanlar tarafından hep olumsuz anlamlarda kullanılmıştır. Tıpkı eleştiri kavramı gibi. Oysa talih kavramı, kader kelimesinin eş anlamlısı bile olmamasına karşılık, bu kelime ile eş tutulmuş, üstelik bu kelimenin olumlu hali olarak kullanılmıştır. Hırsızın Günlüğü’nde, Jean Genet’nin lirik söylemi ile bu iki kavram birbirine girer. Hangisinin olumlu hangisinin olumsuz olduğu biraz güç kavranılır. Genet, kendi özyaşam öyküsünden yola çıkarak yazdığı bu roman-kitapta, kendisinin kadersiz mi yoksa talihli mi olduğunu tartışır: Babasız olarak ya da klişe tabiri ile bir “piç” olarak dünyaya gelmek, doğar doğmaz doğuran tarafından terkedilmek, yetimhanelere ve bakıcı ailelere verilmek… 

Bütün bunlar ilk bakışta bir Yeşilçam deyimi ile “kaderi buymuş” dedirtebilir. Fakat Genet bu kaderi, doğar doğmaz kesilen ve sonra da atılan göbek bağı gibi, belki de tüm yaşamı boyunca bir yere bağlı olmaya mecbur bırakacak bütün bağlardan kurtularak sağlamlaştırır. Aslında ileriki yaşlarında kendisine yakın olacak insanlara, doğduğu vatana, hissettiği duygulara ya da düşüncelere esir olmaksızın azade kalarak bu kaderini pekiştirmiş olur. Yani tüm bağlarını kolaylıkla koparabilmekle kendi kaderinin önüne çıkardığı talihle de karşılaşmaya başlar. Bu talih onu toplumda kendisine sunulmuş olan tüm zincirlerden rahatlıkla ayrışmasını sağladıkça, aile, vatandaşlık, görev, milli aidiyet, sağduyu, vicdan gibi hisler ve düşünceler anlam yitimi içinde erir. “Soyduğum birinin büyük üzüntüsüne ilk kez (en azından ben öyle sanıyorum) alayda tanık oldum. Askerleri soymak, ihanet etmek demekti, çünkü malını çaldığım askere beni bağlayan aşk bağlarımı koparmış oluyordum” (s. 42-43).

Yazarın yaşam öyküsünü okurken, aslında bir yaşam öyküsünden ziyade bir insanlık trajedisi izlenildiği düşünülebilir. Anlatılanlar, yalnızca Genet’nin kendi anıları değildir. Tanık olunan toplumsal ikiyüzlülüktür; her yeni güne bir sürü yalanla uyanan ve bunları uygulamanın gizli (!) yollarını arayan bir toplumdur. Her bir bireyin kendi içinde barındırdığı, fakat üzerini çeşitli maskelerle kapatıp, öteledikleri gerçeklikleridir. Israrla yüzleşmekten kaçındıkları hatta daha da ötesi unuttukları gerçeklikleri dile getirmektedir. Bir bakıma topluma ayna tutmaktır. Onu toplumdan ayıran kaderi, aynı zamanda açık sözlülüğünü ve cesaretini de kuşatır.

Genet’nin sık sık başvurduğu mekânlar; panayırlar, kiliseler, pazarlar, barlar, doklar ve buradaki performatif organizasyonlardır. Bu mekânlarda askerlerden mültecilere, kaçakçılardan eşcinsellere, fahişelerden hırsızlara, çingenelerden dilencilere, katillerden zenginlere, yaşlı oğlancılardan düşkünlere her türden dışlanmış insana rastlanır. Bu insanların toplumda konumlandıkları sınıflar, statüler önemli değildir, önemli olan dışlanmışlıkları içinde insan olmalarıdır. Herkes buradadır. Bir hırsız ile bir beyefendi örneğin kilise ayininde yan yanadır. Zengin bir oğlancı, sevişmek için gizlice geldiği doklardadır. Üstelik bu mekânlar tek bir ülkede değildir, Fransa ve İspanya başta olmak üzere bir çok yerdedir.

İnsanlar farklı sosyal kimliklerden, farklı ülkelerden olsalar da buralarda bulunma sebepleri birbirinden farksızdır. Çünkü bugün “yeraltı” olarak nitelendirilen bu gizli yaşamlar, genel ahlak kuralları ya da hukuk kurallarının dışına çıkılabilen yaşamları içermektedir. Hırsızın Günlüğü’nde yazar, kendi hayatı üzerinden bu sarmalı kırmaya çalışan tüm insanları anlatır. Toplum tarafından yeraltına itilmişler herhangi bir duruma uyum göstermek zorunda değillerdir. Kabul görmüş kuralları çiğnememek gibi bir mecburiyet hissetmezler. Tam aksine, tüm bu yasakları yaşıyor olmalarının doğurduğu sınırsız özgürlüğün tadını çıkarırlar. Örneğin Genet özgürlüğü hapishanede bile deneyimleyebilmiştir. Çünkü hapishanedekiler de toplumun koyduğu kuralları çiğnemiş olsalar da, bu toplumun yaratısıdırlar. Üstelik onlar birer anti-kahramandır. Öyle ki bir hücreye kapatılmalarına rağmen bu mahpuslar, kimsenin cesaret edemediğine cesaret edebilirler. Bu da onların açık bir şekilde hayatlarını yaşamalarını sağlar.

Bu suçluların yasaları yaşanılan dünyanın yasalarına uymaz, onlardan ayrılır. Bu yüzden suçlu ismini alırlar. Hâlbuki bir kilisenin sadaka kutusunu parçalayıp içindeki paraları cebe atmanın, bir sevgilinin/dostun zulasını patlatmanın, bir katilin paralarını bir aşığa yedirmenin ayıp bir tarafı olmadığı gibi bunları dinsel bir ayine bir ritüele çevirmenin de beis bir yanı yoktur. Genet bütün dışlanmışların deneyimlerini kendi deneyimleriyle sarmalanmış bir halde ortaya koyar. Bu yüzden Genet’nin başından geçen bir olay birden bire ayin, bir kavga ya da hırsızlık hikâyesi oluverir. Bu yazarın lirik/mistik anlatımıyla ilgili olduğu gibi, okuru özellikle bu olayın dışında tutmaya devam etme isteğinden de ileri gelir. Bu şekilde okur, olaylara yabancılaşır ve yazarla özdeşleşmez. Dolayısı ile özdeşleşemediği kahramanları haklı çıkaramaz. Objektif ama gerçekçi bir yaklaşımda bulunur. Bu yüzden olayları kopuk kopuk hikâyeler şeklinde anlatmayı tercih eder. Çünkü en son ihtiyaç duyacağı şey yaşadıkları ve yaptıklarını meşrulaştıracak yaklaşımlardır. Belki de bu sebepten, ünlü düşünür J.P.Sartre’ın kendisi için “Aziz Genet” diye söz etmesine kızar ve dostluğunu keser. Onun, yaşamın bu noktasında durması salt toplumun ikiyüzlülüğünü göstermek amacı taşımaz, bunun için özellikle aykırılık elbisesini giymez. Zaten doğası (kaderi ya da talihi) gereği Genet böyle bir insandır. Aykırılık tanımı onun için anlamsızdır. Bunu kendinde barındırmaz. Kaldı ki tüm yaşamı boyunca hiçbir kalıba oturamaz, tanımlara sığamaz. Doğru ya da adil olmak için çaba sarf etmez. Bu kelimelerin erdem olarak nitelendirilmesini anlamak üzere, bu kavramların tam karşısında durur. Karşıtı üzerinden bir sorgulamaya girişir. Bu bağlamda düşünecek olursak anlatılan suçlar, sefalet, erotizm ve şiddet ne düşkünlüktür ne de yücelik.

Bir asker güvertede gizlice bir eşcinsel fahişe ile sevişirken, fahişe aslında kaçakçılara yardım etmek için tüm hünerlerini ortaya koyar. Fakat asker sevişme sonrası fahişeye bir ses duyup duymadığını sorabilir. Kölesi olduğu düzen onu en coşkulu duygularını yaşamaktan böyle alıkoyar. Bu düzen askerin duygularını hem gizlice yaşamasına hem de tam anlamıyla yaşayamamasına sebep olur. Bir diğer yandan fahişe askerle birlikte olurken hiç tanımadığı kaçakçılar, rahatça karaya mallarını çıkarabilsinler diye kendince yardımcı olur. Genet özellikle fahişe ile kaçakçıları birbirine yabancı kılar. Asker, mevcut toplumun korucusudur ve bu toplum eşcinselliği de kaçakçılığı da yasaklar. İki yabancı -özellikle toplumun dışladığı iki farklı kimlik-sessiz bir anlaşma ile topluma, korucusu üzerinden meydan okuyabilir.

Kısaca Genet’de, yalan söyleyerek kazanılan bir saygınlık ve yalan söylemeyerek kazanılan bir aşağılanma söz konusudur. Hangisi daha onurludur, bunu kitabın 2. baskısını okuyarak yeniden sorgulayabiliriz.

HIRSIZIN GÜNLÜĞÜ, Jean Genet, çev. Yaşar Avunç, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2012.

“Tina Modotti ha muerto” (Ahmet BÜKE)

Eğer iyi bir romancı olsaydım bu metne şöyle başlardım: “Hayatımda benimle ilgili ikinci telgraftı bu. İlkini babam ben doğduğumda Gördes PTT Müdürlüğü’nden Postacı Reşat marifetiyle kendine çektirmiş; “Bir oğlum oldu. Yaşarsa karakaşlı ve hüzünlü olacak. Doğmasaydı daha fena olurdu her şey ama…”

Fakat ben alaylı bir öykücü olduğum için böyle yazmayacağım elbette. Zira öykücüler eski bir yalan üzerine kurmazlar metinlerini. Henüz söylenmemiş yalanlar onların koynunda ve de boynundadır. Zaten babam da kendine böyle bir telgraf çekmedi.

[Buna öykünün “Büke Paradoksu” diyecekler ileride. Cahit Arf kaleme alacak.]

Ama ben dün bir telgraf aldım.

“Portakal reçeli zamanı geliyor. Sen de gelsen keşke.” İmza: Tina Modotti.

Kumru Kamil, “Ben yola falan çıkamam abi,” dedi. “Hem kadın seni çağırmış işte.”

Sırt çantamı hazırladım. Diş fırçam, tansiyon ilacım, Behçet Çelik’in Düğün Birahanesi, iki kat çorap, iç çamaşırı. Pasaportumu da koyuyordum az daha ama Kumru Kamil o kadar güldü ki, kendime geldim.

Yenikapı’ya kadar dolmuşla gittim. Devlet Öykücüyü Destekleme Fonunun verdiği çeki bozdurdum. Cessna 206H ile 6 gün sonra Mexico City’nin bulutları arasındaydım.

Telgrafın arkasında Ayrılık Çeşme Sokak yazıyordu. Havaalanında taksiciyle sıkı pazarlığa giriştim. 120 Pesodan aşağıya inmedi. Hem onun aracını tercih edersem şehrin en iyi Cointreau portakal likörünü yapan yerinin önünden de geçirebilirmiş yolunu.

Dediği gibi de yaptı. Zocalo Meydanı’ndan sola saptık. Acapulco Caddesi’nin tam ortasında duran çivit mavisi panjurları açık barın önünde durdu. Camı indirdim. Dünyanın bütün güzel kokuları burada toplanmış gibiydi.

120 Pesoyu avucuna sayarken mutluydum gerçekten.

Gerçi iyi şeyler kısa sürebilir bu hayatta. Doğru yerdeydim fakat ev numarası yazmıyordu telgrafta. Sokak boydan boya turunç ağaçları ve iki katlı evlerle doluydu. Çaresizce yürüdüm. Mexico City Belediyesi yazan bir banka çöktüm çaresiz.


Böyle çaresiz anlarda –mesela İzmir Fuarı’nda kaybolduğum günlerde- ağlardım. Çok işe yarardı. Biraz zorladım kendimi. İşkencede ölen arkadaşlarımı düşündüm falan. Ama olmadı. Yanıma yaşlı bir kadın oturdu.

“Hayırdır evlat,” dedi.

“Bayan Modotti’nin evini arıyorum.”

“Şu fotoğrafçı kadın mı?”

“Evet.”

“Bak karşıdaki ev. Balkonundan sana bakıyor zaten.”

Koşarak gittim.

Uzun uzun Tina’nın yemeklerinden bahsetmek isterdim ama bu konuda söz aldı. Bundan hoşlanmıyormuş.

“Peki,” dedim. “John Berger’den girelim lafa, ‘Bütün fotoğraflar bize unuttuklarımızı hatırlatmak için vardır,’ demiş abi. Senin fotoğraflarını neden unutamıyoruz acaba?”

“Terasa çıkalım mı,” dedi.

Nü fotoğraflarını çektirdiği yere çıkacaktık nihayetinde. Kalbimin hızını mazur gördüm.

Bütün mahalle ayaklarımızın altındaydı.

“Aslında unutmak ve hatırlamak fotoğrafın ilgilendiği konular değildir,” dedi.

“Fotoğrafı benzersiz kılan asıl özellik onun ‘itme’ gücünde yatıyor. İyi fotoğraf öykünün kodlarını kullanır. Okuyamayacağımız ama hissedebileceğimiz bu kodlar görüntüyü iter, ortaya çıkan boşluğu önce sözlü sonra da yazılı anlatı doldurur. Erki gerçekten korkutan da bu bana kalırsa. Fotoğraf, sıradan denilen ve güçlülerin harcı âlemden saydıkları insanları öykü anlatıcısına dönüştürebilir. Öykü ayak takımının eline geçerse şehirler zengin uçlarından tutuşabilir.”

Portakal reçeli çıkardı son kahvaltımızda.

Ekmek de kızartmış.

“Bazen sizinkileri burada görüyorum,” dedi.

“Uzun boylu, bıyıklı, durmadan “Adalıyım” şiirini okuyan bir oğlan var. Hiç fena değil bence.”

Devrimci Fotoğrafçı Tina Modotti, Margaret Hooks, Agora Kitaplığı, 2008

"O kadar da yalnız değiliz" (Behçet Çelik'le Röportaj: Onur KOÇYİĞİT)

Sunuş yazısında edebiyat hakkında yazılar yazmanızın nedenini öğrenmek olarak tanımlıyorsunuz. Ne tür bir öğrenme eyleminden bahsediyorsunuz? 

Bu gibi yazıları yazmaya başladığım zamanlar Yazılı Günler isminde bir dergi çıkarıyorduk. Dergi hazırlarken, yazı yazmak da gerekir, bilirsin. Orada güncel edebiyatın yanı sıra, değeri bilinmemiş yazarları yeniden gündeme getirmeyi de amaçlıyorduk. Böylesi yazarlar hakkında yazmaya çalışırken yazmanın derli toplu düşünme ve değerlendirme imkânı verdiğini fark ettim. Yazarak düşünmek gibi bir şey. Evet, dergiye yazı ihtiyacı var, bunun için yazıyorum ama yazacağım konuyu seçerken de okumak istediğim, öğrenmek istediğim eserleri, yazarları seçiyorum. Böylece bir anlamda kendimi disipline etmiş de oluyorum.

Günümüz edebiyat ortamında edebiyat toplulukları pek yok ama büsbütün yalnız da değiliz, diyorsunuz kitapta. Neden yok ve neden yalnız da değiliz?

Pek çok nedeni var. Artık İstanbul çok büyük bir şehir, biraraya gelmek istesen de gelemiyorsun. Görüştüğüm yazar arkadaşlarımla çok sık bir araya gelemiyorum. Lisedeyken yazar hatıratları okumayı çok severdim ki bendeki edebiyat tutkusunu tetikleyen nedenlerden biridir. 60’lı 70’li yıllardaki edebiyat insanlarının günlük hayatları da çok zaman berabermiş. Edebiyatçıların büyük kısmı gazetelerde çalışıyormuş. Benim de sonuna yetiştiğim bir Cağaloğlu ortamı vardı. 90’larla birlikte bu değişti, şehre dağılmış, daha atomize bir hayat yaşanmaya başladı. 2000’lerin yaşam tarzı bu. Farklı sanat kollarından insanlar da biraraya geliyormuş; ressamlar, müzisyenler, yazarlar… Şimdi böyle bir şeyden söz etmek zor. Yine de dergiler, ortak kitaplar için bir şeyler yaparken bir biçimde ortak çaba içerisinde oluyoruz; o kadar da yalnız değiliz, demem bundan.

O dönem yazarlar arasında, özellikle şairler arasında birbirlerinin yazınına karşı eleştirel bir tutum da var. Şimdi böyle bir şeyden bahsetmek imkânsız.

Kitap şimdilerde bir meta halini almış durumda; dolayısıyla olumsuz bir eleştiri, “Eyvah, benim kitabın satışını etkileyecek!” gibisinden kaygılara neden olabiliyor. Bu görüşe çok katılmıyorum. Yazıların kitap satışını etkilediğini de düşünmüyorum, zaten satmıyor (gülerek). Öte yandan az önce konuştuğumuz gibi, günümüzün hayat ritmi içinde herkes kendi işiyle meşgul galiba, başkalarının yaptıkları, küçük, günlük dedikodular dışında ilgi çekmiyor. Başkalarının yazdıkları hakkında olumlu, olumsuz bir şeyler yazmak da emek ve zaman istiyor.


Kitapta Nazım Hikmet’in pek bilinmeyen bir yönü, öyküleri hakkında da bir yazı var. Yazı, kadın-erkek ilişkilerini odağına alıyor. Sizin edebiyatınızda da çok yer kaplayan bir konu bu. Soluk Bir An’da da en üst noktaya ulaştığını düşünüyorum.

İnsanlar bu konuyla bu denli ilgiliyken edebiyatın ilgisiz kalması pek mümkün değil. Kadının erkeği, erkeğin kadını anlamak gibi bir kaygısı var. Anlayamamanın yarattığı buhranlar var. İnsanın karşı cinsle kurduğu duygusal ilişki insanın kendisini tanıması için de bir fırsat. Edebiyatı özel bir biçimde sürdürülen bir tür “insan araştırması” olarak görebiliriz, insanın duygu dünyasına odaklandığımızda kadın-erkek ilişkisinin görünümlerine, hallerine değinmek kaçınılmaz oluyor. Soluk Bir An’da Taner’in kendisiyle tanışmasına ya da çarpışmasına vesile olan da böylesi bir ilişki, daha doğrusu ilişkisizlik hali.

Kitaptaki denemelerden biri edebiyat eleştirisi hakkında. Edebiyat ile eleştiri arasındaki bağı nasıl görüyorsunuz?

Edebiyat ya da başkasının yazdığı bir metin üzerine düşünmek, insanın kendi yazdığı metinleri de etkiliyor. Okuduğumuz eleştiri yazıları sadece o metnin odağındaki eser hakkındaki düşüncelerimizi değil, kendi metinlerimizi de etkiler. Öte yandan, eleştiriyi de metin beliriyor. Kimi metin vardır karşında, hissedersin, sezersin, edebi ya da hayata dair bir kaygıyla yazılmıştır; ya da tam tersi, çok satılsın diye yazılmıştır. Eleştiri önündeki metnin sorunsalını ortaya koymaya çalışır, haliyle eleştirinin neye odaklanacağı metne bağlıdır. Çok genel anlamda bir dönemin edebiyatı ile eleştirisi için bileşik kaplar teorisi geçerli galiba; birlikte yükselirler ya da alçalırlar gibi geliyor bana.

Şu sıralar yazarların “yazmak” hakkında fikirlerini, önerilerini hatta öğütlerini de okuyoruz. Böyle bir şeyi olumlayabilir miyiz, yararlı olduğunu düşünüyor musunuz?

O metinleri okuyan bir şeyler alma niyetindeyse, ironik, madde madde sıralanmış metinlerden bile bir şeyler çıkartabilir. Yazmaya niyetli birinin başkalarının nasıl yazdığını merak etmesi çok normal. 17 yaşında yazdığım bir öyküyü, birkaç şiiri yayınlanmış birine okutmuştum ve söylediği üç cümle kafamdaki edebi metin algısını değiştirmişti. Bir öykü dosyamla ilgili yayınevinden gelen yarım sayfalık eleştiri de yepyeni fikirler uyandırmıştı. Elbette “Her gün üç sayfa yaz” gibisinden öğütler çok manidar değil, ama onlar bile yazma disiplini gibi konularda tetikleyici olabilir. Ama sonuçta yazma işi okuyarak ve yazarak öğrenilir. Yine de bu işte de usta-çırak ilişkisini andıran yanlar yok değil. Bazı çok temel yanlışlar yinelendikçe doğru zannedilebiliyor mesela. Yıllarını yazmaya vermiş usta yazarların kendi deneyimlerinden, hatta yanlışlarından yola çıkarak kaleme aldıkları “Nasıl yazmalı?” öğütleri o kadar da faydasız değil bence. Bunlar mutlak doğrular değil elbette, ama göz ardı ettiğimiz bir şeyleri fark etmemize vesile olabilir, üzerinde düşünmemiz gereken kimi sorunları hatırlatırlar.

Ben Behçet Çelik’i öykücü olarak okudum, sonra roman geldi, peşinden gençlik romanı yayınlandı. Şimdi de bu denemeler... Yazınınızın çeşitliliği konusunda nasıl bir okuma ve yazma disiplininiz var?

Okumak, yazmak kadar, belki daha da önemli benim için. Kitap yazıları yazma uğraşı ister istemez okumaya vesile oluyor. Kendi yazacaklarımın önünde bir engel olarak görmedim kitap yazılarını, öykü ya da roman yazdığım dönemlerde de sürdürdüm. Doğrusu önceleri roman yazabileceğimi düşünmüyordum, gündüz bir işte çalışırken geceleri ve haftasonları çalışarak roman yazılamaz, diyordum; bir deneyeyim diyerek başlamıştım ilk romana. Roman yazmanın ayrı bir yanı var. Çok uzun bir süre o konu ve karakterler seninle beraber yaşıyor, öyküden çok farklı. Gündelik hayattaki olaylara bile karakterlerin gözüyle bakmaya başlıyorsun, o karakterleri de taşıyorsun içinde. Roman yazmanın hoşuma giden yanı bu oldu zaten. Her şeyi baştan planlayıp yazmıyorum, elbette bir çatı vs oluyor kafamda, ama romanın ucu açık, belirsiz yanları daha çok yazma sürecinde. Yazma heyecanını, zevkini artıran bir şey bu benim için.

ATEŞE ATILMIŞ BİR ÇİÇEK, Behçet Çelik, Can Yayınları, 2012

Toplum, Kültür, Kültürün Ötekisi ve “Sınıf” (Bora ERDAĞI)

İkibinli yılların ilk on yılı tamamlanır tamamlanmaz, sınıf kavramı yeniden dillere dolanmaya başladı. Sınıf kavramı üzerinden analiz yapanlar kavramın geri dönüşüne ve popülerliğine bir noktaya kadar şaşırmadı, ancak bir noktadan sonra kafaları karışmaya başladı. Çünkü bu geri dönüşle analizleri ve kavramsal yaklaşımları doğrulanıyor olmasına rağmen, tutarlı bir pratik nitelik, bilinç ortada henüz yoktu. Bir başka moda ifade ile, ortada olan Lacancı bir terminolojiyle ayrıştırılabilecek bir karışıklıktı. Lacan’ın “küçük özne” ve “Büyük Özne” ayrımında olduğu gibi, sınıf kavramını da kullananlar bir yanda “küçük harflerle sınıf” diyen Barack Obama, George Soros ve The Economist gibi liberal çevrelerdi, öte yanda “büyük harflerle SINIF” diyen bilindik sosyalist ve komünist devrimci teori çevreleri bulunmaktaydı. Dolayısıyla yeni kullanıcılar ile eski kullanıcıların gerçekte sınıf kavramına başvururken temel dertlerinin ne olduğu anlaşılmadan, bu popülerleşmeden yeterli bir şekilde yararlanmak mümkün olamaz. Hatırlayacak olursa sosyal bilimler ağırlıklı olarak 1970’lerden itibaren filizlenmeye başlayan sınıf versus kültür yaklaşımına, 80’lerde postmodernizme ve madun çalışmalarına, 90’larda disiplinlerarası kültürel incelemelere, 2000’lerde ise kültürel incelemelerde vucud bulan bir çokkültürcülüğe kendini yasladı. 2010’lar ise söz konusu sürecin, müstesna bir görünümle bozulacağına işaret etti, ediyor gibi. Bu bir tesadüf değil. Çünkü “Arap Baharı”ndaki, “Wall Street’i İşgal Et Hareketi”ndeki, Yunanistan, İspanya ve bir çok ülkedeki kapitalizme karşı hareketlerdeki ve Latin Amerika’daki öğrenci hareketlerindeki huzursuzluk, sosyal bilimler açısından göz ardı edilemez bir tarih ve toplum analizini zorunlu kıldı. Nasıl 90’lı yıllar başladığında SINIF’tan kaçmak sosyal bilimlerin zirvesindeki moda akımdıysa, 2010’lar da bu modanın itibarsızlaşması için oldukça çok sayıda girişim barındırmaya başladı. Postmodernliğin Durumu’ndan Tarihin Sonu’na, Elveda Proleterya’dan Kırmızıdan Yeşile’ye bir çok eser kendi dönemlerinin “hüzünlü” ifadeleriydi, hatta bu eserlere karşı itiraz olarak E.M.Wood’un kaleme aldığı Isaac Deutcher ödüllü çalışması Sınıftan Kaçış da dönemin “hüzünlü havası”nı yırtmak için oldukça arkaik görünmüştü.

Dennis Dworkin’in Sınıf Mücadeleleri çalışması tam da yukarıdaki gelişmelere tercüman olan ve sınıf kavramı çercevesinde sosyal teori ile ilgilenenlere yardımcı olabilecek bir kitap. Dworkin SINIF’tan başlıyor ve sosyal bilimlerin sınıf analizlerinin oylumunun ve niteliğinin ne derece zengin bir kurguya sahip olduğunu gösteriyor. 70’lerden bu güne hem SINIF’tan kaçanların hem de sınıfa eklemlenen yeni tartışmaların oluşturduğu birikimi ele alıyor.

Dworkin bu yüzden Sınıf Mücadeleleri’ni üç ana kısımda geliştiriyor. Birinci kısım, “Klasik Temeller” başlığını taşıyor, daha çok Marx ve Weber’in sınıf yaklaşımlarının açıklandığı ve sınıf analizinde birinci derecede önemli olan ardıllarının düşcelerini ele alıyor. “Topluma Karşı Kültür” başlıklı ikinci kısımda ise toplumsal ya da emek tarihinden daha çok kültürel tarihe geçişin hangi dolayımlarla gerçekleştiğinin izi sürülüyor. Bu iz sürme doğal olarak 70’lerden bu yana ciddi taraftar ve yorumlarla zenginleşmiş yapısalcılık, hermeneutik, yapısökümcülük gibi düşünsel akımların sınıf mücadeleleri açısından önemini ve konumunu kavramayı sağlıyor. Üçüncü kısımda, “Öne Çıkan Ötekiler”de ise “geleneksel” SINIF analizlerinin siyasal çerceveler açısından yetersiz yaptığı değerlendirmeleri, günümüz açısından aşmaya çalışılıyor. Dworkin toplumsal cinsiyet, ırk ve madun gerçekliklerini sınıfın bütünsel kavranışı içinde yeniden düşünüyor. Böylece “Klasik Temeller”deki SINIF analizlerini son kırk yılın birikim ve tartışmaları ile yeniden bir araya getirmeyi başarıyor. Dworkin bu başarısını şu tutumu ile gerçekleştiriyor: “En iyi çalışmanın toplumsal ve kültürel yaklaşımlardan birinde ya da ötekinde ısrar etmek değil, bunları bir araya getirmek olduğunu iddia ediyorum. Sınıf Mücadeleleri’nin yayımlandığı 2007’den beri bu konudaki yargılarım hiç olmadığı kadar çok doğrulanmıştır” (14).

Gerçekte nasıl toplumun kendisi kapsayıcıysa Sınıf Mücadeleleri ve Dworkin’in tutumu da kapsayıcı görünmektedir. Karmaşık ve kopuk olay ve olguların bütünsel çercevesini ifşa ettikçe Dworkin, yaklaşımlar ve pratiklerin mekansal ve zamansal farklılıklarından SINIF kavramına neden dönülmesi gerektiğinin sonuçlarını ve yol haritasını çıkarmış oluyor. Onu buna yönlendiren, SINIF’ın tamamlanmış bir bilinç olarak varlığına inanıyor olması değildir, sadece SINIF’sız bir toplumsal cinsiyet, ırk, madun çözümlemesinin olup-biteni anlamaya ya da değiştirmeye sorunlu bir başlangıç olacağı gerçeğidir.

Dworkin’in okurlarına kitabının sonunda çok iyi bir sürpriz hazırlamış: “Temel Okuma Kılavuzu”. Bu önemli kılavuzdaki kitapların Türkçe’de olanlarını çevirmen Özmakas üşenmemiş işaretlemiş. Her yönüyle iyi tasarlanmış bu kitaba emeği geçenlere çok teşekkürler. Dworkin ve sınıf Sınıf Mücadeleleri’ne okurlarını bekliyor.

SINIF MÜCADELELERİ, Denis Dworkin, çev. Utku Özmakas, İletişim Yayınları, 2012.

Son Moda Postmodern Saçmalar (Can SEMERCİOĞLU)

1996 yılında bilim dünyası Alan Sokal’in makalesiyle şaşkınlığa uğradı. Sokal, dönemin prestijli dergisi Social Text’te yayınladığı makalesinde hiçbir postmodern yazarın cesaret bile edemediği fikirleri ortaya attı. Tıpkı cemiyet hayatında olduğu gibi farklı bir yaşam ve kültürel algısına sahip bu insan grubunun içinde yer edinmesi için oldukça titiz ve özenli bir kurgu yapması gerekiyordu Sokal’in. Sokal “Sınırları Çiğnemek: Kuantum Yerçekiminin Dönüşebilir Hermenötiğine Doğru” başlığında hem Aydınlanma’yı yerden yere vurmuş hem de pozitif bilimler, kuantum fiziği ve sosyal bilimler arasındaki sınırların çiğnenmesi gerektiğini söylemişti. Ve bunu yaparken postmodern bilimcilerin (o da nasıl oluyorsa artık) en çok saygı duyduğu bilimum postyapısalcı/ yapısökümcü/ hermenötikçinin isimlerine çok ince referanslarda bulunarak aslında kuantum fiziğinin toplum teorisiyle ne derece birbirine benzer olduğunu ve olması da gerektiğini anlatıyordu. Sokal, Jacques Derrida, Jacques Lacan ve Jean Baudrilliard gibi postmodernizme kaynaklık eden birçok düşünürün fikirlerini fizik ve matematik teorileri kullanarak ispatladığını iddia ediyordu.

Makalenin Social Text’te yayınlanmasının ardından, Lingua France’da verdiği bir röportajda Sokal yazısının “içi boş, kavramsal saçmalar üzerine kurulu bir zırvalar bütünü” olduğunu belirtir ve bütün bilim dünyası çalkalanır. Bir ikiye bölünme söz konusudur: bir taraf, gerçekten Sokal’in yazdığının postmodernizmin kirli yüzünü ortaya çıkardığını düşünürken, bir taraf da ilginç şekilde Sokal’in aslında mükemmel bir “tutarlılık ve bütünlülük” içinde bu makaleyi yazdığını savunur. Hatta Social Text editörleri yapısökümcü bir psikanalitik mantıkla kuantum fiziğini gerçekten bir araya getirdikleri için olsa gerek Sokal’in açıklamasının ardından Sokal’i savunmaya devam eder. Yaşadıkları rezaletin farkında bile değillerdir!

BEDAVA: POSTMODERN BİLİM REHBERİ

Sokal ve Brichmont “Son Moda Saçmalar - Postmodern Aydınların Bilimi İstismar Etmesi” isimli yeni basım yapan kitabında postmodern aydınların maskesini düşürüyor. Kitaba iddialı bir şekilde psikanalist Lacan, dilbilimci Kristeva, “savaşı televizyondan gördüğüme göre savaş yoktur” diye konuşan Baudrilliard ve bir yapısökümcü olan Deleuze’un bütün kirli çamaşırlarını ortaya döktüklerini söylemektedirler. Bu isimler bilimsel kavramların içine etmişlerdir ve postmodern aydın olmak son derece kolaydır:

1- Öyle bir konu belirleyin ki bir araya gelmeyecek şeyleri bütünleştirin (bir ayağı kırık bir sandalyede oturmanın günümüzdeki kimlik siyasetindeki egemen erkek imgesinde nasıl bir kastrasyona sebep olduğunu yazın!).

2- Bunu yaparken bilimsel kavramların ırzına geçmekten hatta utanmayın. Bilimsel kavramları asla tanımında içerdiklerine göre kullanmayın. Terimleri aklınıza geldiği gibi kullanmayı sakın ihmal etmeyin. Unutmayın, ne kadar çok kavram kullanırsanız o kadar iyi!

3- Düşüncenizi, tezinizi mümkün olduğu kadar karmakarışık bir şekilde anlatın. Herhangi bir sıra ve bütünlük gözetmeden yapın. Biriniz tutarlılık mı dedi? “Benim için tutarsız olmak da bir tutarlılık” deyip geçin.

4- Bilinen ne kadar post/üstü/ötesi/ardı şeklinde kavram varsa kullanmaktan çekinmeyin. Tanıdığınız tüm düşünürlerin isimlerini verin ve mümkün olduğu kadar çok alıntıyla kendi tezinizi desteklemeye bakın.

5- En prestijli postmodern dergi her ne ise ona yazınızı gönderin. Yakın zamanda konferans vermeye başlayabilirsiniz.

Sokal, postmodern “zırvaların” bu şekilde yazıldığını/yazılabileceğini ifade ediyor – tabii biz biraz daha mizahi hale getirdik. Bu şekilde sosyal bilim alanında hiçbir bilimsel tutarlılığı ve geçerliliği olmayan çok sayıda teorinin popülerleştiğini söylüyor.

YA DA İNŞ’DEN POSTMODERN AYDIN YARATMAK

Sokal ve Brichmont, günümüzde postmodernizm ve postmodern aydınlar hakkında neler diyeceği, eminim kitabı okuyan herkesin biraz olsun kafasını kurcalayan bir sorun olmuştur. Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in özgürlük hakkındaki felsefi yorumlarını hatırladığımızda Sokal’in Şahin’e tek kelime edemeyeceğini söyleyebiliriz. Ne demişti Şahin? “Özgürlük… Hangi özgürlükten bahsediyorsun. O zaman tutuklanınca da şikâyet etme. Özgürlük yoksa dışarda, farkı yok içerinin demek ki. Niye şikâyet ediyorsun, demek ki var dışarda özgürlük. Demek ki var dışarda bir özgürlük.” Sokal ve Brichmont’un çalışması, İdris Naim Şahin’i de açıklar nitelikte.

***
Sokal ve Brichmont’un “Son Moda Saçmalar - Postmodern Aydınların Bilimi İstismar Etmesi” kitabı günümüzde de postmodern aydınların kendi bilim dünyasının yaptığı çarpıtmaları ve görmezden gelmeleri gözler önüne seren, postmodern düşünürleri son derece rahatsız eden ve rahatsız etmeye devam edecek olan bir çalışma. Özellikle postmodern sevenlerin okuması gereken bir kitap.

SON MODA SAÇMALAR: POSTMODERN AYDINLARIN BİLİMİ İSTİSMAR ETMESİ, Alan Sokal- Jean Bricmont, Çev: Barış Gönülşen, Alfa Basın Yayım Dağıtım, 2013. 

Hölderlin ve Tragedya (Ersin ÇELİK)

Erken Dönem Alman Romantikleri’nde Antik Yunan’a bir dönüş çabası vardır. Devlet-birey, özne-nesne karşıtlıklarının olmadığı, mutlu birliğin sağlanmış olduğu bu döneme özlem Hölderlin’in Şiir ve Tragedya Kuramı adlı kitabındaki görüşlerinde irdelenmiştir.

Yaşadığı dönemde önemsenmeyen hatta küçümsenen Hölderlin’e ait bu metinler, yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir bütün haline getirilip incelenmiştir. Örneğin “Yargı ve Varlık” başlıklı yazı ilk defa 1961 yılında yayınlanmıştır. Oldukça çetin metinlerden oluşan kitapta bazı metinlerin eksikliği göze çarpmaktadır. Özellikle sonuç bölümleri yarım kalmıştır. Bunun yanı sıra bazı metinlerin Hölderlin’e ait olmadığı görüşü vardır. “Alman İdealizminin En Eski Sistem Programı” başlıklı yazı bu görüşe bir örnektir.

Hölderlin hayatının son kırk yılını akıl hastası yaftası ile geçirmiştir. Belirtmek gerekir ki kitapta yer alan bu metinler 1794-1800 yılları arasında, Hölderlin akli dengesini tam olarak yitirmeden bir iki sence önce tamamlanmıştır.

Hölderlin, filozof şairdir. Çoğu insan onu bir şair olarak nitelendirse de yaşadığı dönemde sahip olduğu çevreyi ve Şiir ve Tragedya Kuramı içerisinde yer alan kuramsal metinlerini incelediğimizde felsefi birikimini rahatça görebiliriz. Hölderlin’in felsefeye olan bu eğilimi kuşkusuz Aydınlanma Çağı’nın bir getirisidir. Erken Dönem Alman Romantikleri arasında gösterilen Hölderlin, Aydınlanma’ya tam bir karşıt tutum göstermemekle birlikte Fransız filozofların materyalizm ve faydacılık anlayışlarına karşı çıkar. Bunun yanında Aydınlanma’nın radikal eleştiricilik idealine bağlı kalmıştır. Özel hayatında yaşadığı sorunların yanında şüpheci bir felsefi kimliğe bürünmesi akıl sağlığını kaybetmiş olmasına bir ihtimaldir.

Annesinin baskıları sonucu zorunlu olarak papaz okuluna giden Hölderlin, burada Hristiyanlığın katı ve artık işlevi olmayan yüzünü görmüş, bunu eleştirme yoluna gitmiştir. Hölderlin’e göre Hristiyanlık yaşanan çağa ayak uyduramamaktadır. Koyduğu kurallar, toplumu düzenleme adına koyulmuş katı kurallardır. Bu sebeple insan arka planda kalmıştır. Kendi deyimiyle, insanlar yaşamın ince ve sonsuz ilişkilerini kısmen kibirli bir ahlaka, değersiz ve bayatlamış görgü ve beğeni kurallarına dönüştürmüştür. Bu sebeple bozulan birliği yeniden bulma görevini üstlenir. Bütün dinlerin özü açısından şiirsel olduğunu düşünen Hölderlin, “Din Üzerine” başlıklı bölümde yeni bir mit yaratısından, aklın mitolojisinden söz eder. Halkın ilgisini çekebilmek adına ideler, estetik yani mitolojik hale getirilmelidir. Bu şekilde mitoloji felsefi bir özden beslenecek ve insanlar daha akıllı olacaktır. Hölderlin’e göre, insanlığın en son ve en büyük işi aklın mitolojisi olacaktır. Kuşkusuz bu düşüncenin alt yapısında tam da o yıllarda gerçekleşmiş olan Fransız Devrimi’nin izlerini bulabiliriz. Yıkılan bir düzene karşı genç düşünürler hayatın her alanında kurulu düzene karşı bir fikir hareketine kapılmıştır.

Hölderlin’in felsefi dünyasını şekillendiren iki önemli isim vardır. Bu isimler, Immanuel Kant ve Johann Gottlieb Fichte’dir. Fichte’den dersler alan Hölderlin, bu iki ismin görüşlerine yeni bakış açıları kazandırmıştır. Hegel ve Schelling ile okul arkadaşı olan Hölderlin özellikle Hegel’in ben kavramına etki etmiştir. Bu üç eski arkadaşın yazıları incelendiğinde aralarında çok fazla etkileşim olduğu görülecektir. Hölderlin’e ait bazı metinlerin Hegel’in olduğu iddiası da buradan gelmektedir. Muhtelemen Hegel’e ait olduğu düşünülen metinler ortak bir çabanın üründür.

Hölderlin’in Antik Yunan’a özlemi ve o dönemde yaşama isteği kitapta tragedyalar üzerine yazdığı kuramsal metinlerde karşımıza çıkar. Empedokles tragedyası ile Tanrı ile insan arasındaki uyumsuzluğu, insan ile doğa arasındaki çatışmaları göstermek istemiştir. Burada kendini üreten organik koşullar ve bu koşullarla uyumlu karşıt aorgik –aorgik sözcüğü Hölderlin’in bulduğu, doğada belirsizlik, düzensizlik, bilinmezlik anlamına gelen bir sözcüktür- koşullar bir bütün olarak ele alınır. Kısacası doğa ne kadar bilinirse ondan o kadar uzaklaşılır.

Hölderlin’e göre bütün uğraşların en masumu şiirdir. Mutlak varlığın bilinemeyeceğini söyleyen Hölderlin, varlığı en yakından duyumsayan kişinin bir şair olduğunu söyler. Bu sebeple şiir bir kurtarıcıdır. “Empedokles’in Temeli”nde bu görüş yatar. Saf yaşamda doğa ve sanat birbiriyle uyumlu bir karşıtlık içindedir. Hölderlin karşıtlıklar yaratarak bir içtenlik yakalama çabasındadır. Tıpkı olumlu ve olumsuz sözcüklerine kazandırdığı yeni anlamlar gibi karşıtlık sözcüğünün anlamı da Hölderlin’in lügatında farklıdır. Doğa ancak farklı ama uyumlu olan sanatla birlikteliğiyle göksel bir amaca ulaşır. Burada ulaşılmaya çalışılan bir birlik vardır. Mitosun esinlediği, köklerini Antik Yunan’da arayan bir birlik arayışı vardır. Bu arayışın amacı doğayla bir olmak içindir.

Hölderlin’in savı, felsefenin yapması gerekenin kendisinden doğduğu şiire geri dönmek olduğu yönündedir. Bu sebeple bir filozof, bir şair kadar estetik bilgiye sahip olmalıdır. Hölderlin’e göre şiir, saf olanın, duyularüstünün ayrımsız noktasına ilerler. Oradan saf duyusallığa, daha mütevazi bir içsel yoğunluğa dönüşür. Şiirsellik başlangıçta olduğu gibi gelecekte de insanlığın öğretmeni olacaktır.

Hölderlin, “Şiirsel Tinin Uğraşı Üzerine” başlıklı bölümde oldukça zorlayıcı bir dil yapısı ile şiirin matematiğini ortaya koymaya çalışır. Bu bölümde şiir her yönüyle incelenmektedir. Yaşadığı dönemde Goethe tarafından hastane şiirleri –Goethe bu dönemdeki pek çok genç şairin dünyayı bir hastane, kendisini ise bir hasta olarak gördüğünü düşünür- yazmakla itham edilen Hölderlin modern şiirin eğitim ve işçilik açısından eksik olduğunu düşünmektedir. Ona göre şiirin neye bağlı olarak ortaya çıktığı belirlenebilmeli ve öğretilebilmelidir. Böylesine çetin metinlerden oluşan bir kitabın çevirmeninden söz etmemek haksızlık olur. “Salainin Kuşkuları” ve “Hegel” isimli kitaplarla karşımıza çıkan Mehmet Barış Albayrak’ın doyurucu önsözünün ve çevirisinin hakkını vermek gerekir.

ŞİİR ve TRAGEDYA KURAMI, Hölderlin, çev. Mehmet Barış Albayrak, İstanbul, Notos Kitap, 2012.

Yeniden Sina Akyol (Onur AKYIL)

Çok zaman sonra ‘geri dönmek’, aslında ‘atlanmış bir şey var belki de’ demenin zaman zaman olumlu, zaman zaman olumsuz sonuçlar doğuran yöntemlerinden biri. Bu noktada söz konusu Sina Akyol olunca daha bir ayrıntılı düşünmek gerekiyor gibi. Şiirimizde uzun zaman birçok şeyi tek başına taşıyıp; alıp dili kırıp, büküp, sonra olduğu gibi yerine / değerine bırakabilmek önemsenmesi gereken bir ayrıntı; bu da şiirimizde Sina Akyol’un sırtlandığı bir iş / bir görev. Zamanı kendi söyleyişiyle uzatan bir şair olarak, aklı pek de başında olmayan bir dünyada bu işi, görevi üstlenmek elbette yoğun saldırılara maruz kalmayı da, bütün olup bitene bir şekilde dâhil ediyor. Ancak görülen o ki, şimdilerde orda burada Sina Akyol şiiri üzerine çok konuşanların çaresizliği dahi, başta söylediğim ‘atlanmış bir şey var belki de’yi ispatlamaya yetiyor.

Mayıs Yayınları’nın yeniden yayımladığı Haytalarla Hatmiler, hayat meselelerinin, dünya hadiselerinin Sina Akyol’un gözünden, zihninden, kuşku yok ki ayrıksı bir biçimde okunmuş haline göndermesi olan şiirlerden hatta ifadelerden oluşuyor. Doksanların gerek bizde, gerek dünyada, aslında yeniden yaratmak için çırpındığı ama yeniden yaratamadığı hiçlik algısının, anlamsızlık salvolarının içine yerleşen, herkesin kendi toprağının kendi geleneğinin sesiyle kurduğu edebi türler skalasında şiir belki de ancak böyle yapılandırılabilirdi. Gerçeği anlatırken yapılan edebiyatın gizlediği ‘şeyleri’ gizlemek için gerçeğin kodları kullanılmaya başladığında, bu durumu görmek daha da kolaylaşıyor. Basitlikten yola çıkmanın sanat için en zor tercih olduğu savı da bu durumu destekliyor aslında. Velhasıl Sina Akyol üzerinden okuyacağımız ve benim açımdan milat kitaplar arasında yer alan Haytalarla Hatmiler, gerçeği gerçeğin kodlarıyla (saklamak / gizlemek yerine) süslediği, dolayısıyla değersizleştirme anlamında değil ama bir indirgemeye tabi tutması anlamında, pek alışık olmadığımız bir biçimde söyleneni güçlendirdiği ilk işlerden biri.

Örneğin, kitapta yer alan ‘BİR BIÇAK Kİ: SARI SAPLI ARABESK’ parantez içiyle başlıyor. Parantez içi açıklamak anlamını taşır; bu noktada Akyol olaydan duruma geçen bir söylem kurmanın yöntemini nasıl belirlediğini gösteriyor okura; tehlikeli bir ifade olacak belki ama bu parantez içi kurma hadisesi işi bilen okur için, Akyol şiirinin tam anlamıyla trajedik kurgusunun da anlaşılması için önemli; parantez içi şöyle: (KONYA’NIN MERAM İLÇESİNDEN İŞ GEREĞİ İSTANBUL’A GELEN ESKİ KATİLİN; KÜÇÜKYALI’DAKİ FISKİYELİ HAVUZCUKLARI GÖRDÜĞÜNDE KARISINA SÖYLEDİĞİ CÜMLEDİR:)

Ardından, konuşuyor şiir: - Şurda otur, suyu seyret; ben gül alıp geleceğim.

Aslında Akyol’un gerçekleştirdiği yalnız okuru değil, anlamı da tanıdık bir ‘şeyin’ içine çekmek. Ancak dilin kuruluş aşamasındaki şaire özgü tavır yarattığı uzaklık / yabancılaşma duygusu ve vurgusuyla olayların ve durumların doğasına da, onları aslında yalnız açıklarken müdahale edilebileceğini ortaya koyuyor. Bunu nihayete erdirmek gerektiğinde, sona doğru yol alındığında da tekrar bir parantez açıyor Akyol: (NEDEN Mİ DÖNMEDİ? ÇÜNKÜ… IL NOME DELLA ROSE: ). Ve devam ediyor; üstelik bir şair olarak, bir açıklayan olarak; aslında burada türler arası bir geçiş daha var; sinematografik, teatral; dolayısıyla öykülenen ama söylerken şiirin bulanıklığına teslim olan bir türler arası geçiş: ‘Hırpadanak! Mahmut Gündüz!... – Kanlısıymış, Meram’dan – Sürüp gelmiş; sarı gülün / dikenine gizlenmiş.’

Bu örnek aslında oldukça önemli; çünkü burada Akyol, zihinsel olarak şiirin oldukça eski bir taktiğini hatta ilk taktiklerinden birini kullanıyor; Homeros’a uzanan bir tarihçilik meselesi ses veriyor, olanın altındaki şiir olarak. Olanın altındaki şiir; olanın tanığı sonra da olanın kendisi olarak şiir oluyor.

Haytalarla Hatmiler’de, Bu Kitabın Eklentisi adlı bölümü oluşturan Uzun Yürüyüş isimli çalışma ise, kitap içinde farklı bir yere sahip. Öyle ki Akyol şiire adına o dönem için, bu kitabın yayımlandığı dönem için ne düşünüyorsa, ne biliyor ve görüyorsa, belki de adıyla bütünleşen bir biçimde ortaya koymuş; şiir adına biriken her şey uzun bir yürüyüş olarak kendine bir kader çizmiş. Bu bir anlamda ardından gelen ‘pastoral’ bölümle, önceki bölümler arasında bir geçiş, bir sesleniş şiirinin farklı olanaklarına. Şiirin birinci bölümünde Akyol, biçimsel bir farklılığı denese de, bu defa şiirlerinin işaret ettiği yabancılaşmayı daha net bir yere, herkese değecek bir gerçekliğe göre biçimlemiş görünüyor: ‘Olur görüşelim derken bir dosta, inançsız ve yalancı sesim / hayır, üzmüyor beni.’. Bu aslında şiirin bölümleri arasına sızan politik nefesin de önünü açmak anlamında önemli bir araca dönüşüyor; Akyol şeyler arasındaki bağıntının bu yöntemle kullanılması, ele alınması anlamında; şiirde şiir öğelerini araçsallaştırma anlamında oldukça önemli bir ozan olduğunu da ortaya koymuş oluyor.

Sonuç itibariyle, Sina Akyol şiirine yaklaşmak, bu şiirler buluşmak ve ona bir okur olarak emek vermek, şiirimizin gelişim aşamaları içindeki önemli bir alanı kavramak açısından hem önemli hem de gerekli. Akyol’un yakında değineceğimiz ve raflarda yerini kısa süre önce almış düzyazılar toplamı da, ozanın kendini nasıl kurduğuna dair ipuçları vermesini anlamak açısından okura önemli olanaklar sunuyor. Sina Akyol, yeniden yayımlanan kitaplarıyla yeni okurun şiir evrenini; gerileyen, zorlanan ve etrafımızı giderek saran şiirlere karşı daha korunaklı hale getirecek ve bu evrenin genişlemesine önemli katkılar sağlayacak; bu kesin.

Aslında Akyol yıllar önce, bir gün yeniden hatırlanacak, okunacak bir şiir yazdığının mesajını yine kendisi vermiş: ‘kim ki fena yanılır / bitti sanır bu şiir’.

Akyol’u şimdinin tutsak anlamlarından sıyrılmak isteyen herkesin yeniden ve hep yeniden okuması dileği ile.

HAYTALARLA HATMİLER, Sina Akyol, Mayıs Yayınları, 3. Basım, 2012.

"Avcıydım Ceylan Öldüm" (Yalçın HAFÇI)

“İyi bir film, sıradan kısımları çıkarılmış yaşamdır,” diyor Hitchcock. Bence şiir için daha geçerli bir tanım. Hatta şiir, sıradan olanı da sıradışı kılan bir şey. O yüzden nesir cümlelerinden çok, kafamıza iki çekiç darbesiyle çakılıvermiş şiirlerin dizeleri kalır aklımızda. Bütün büyük öykücülerin aslında başarısızlığa uğramış şairler olduğu tespitini unutmamak gerek. Bu kadim coğrafyada da tarihin asıl tutanakçısı şiir olmuştur. Günümüzde ise insanın şiiri, daha doğrusu şiirin insanı kaybetmesi söz konusu. “Şairlerin hepsi ekmek yiyor ama fırıncıların çok azı şiir okuyor.” Bu bağlamda üçüncü tekil ve çoğul şahısların günahlarıyla aziz olmaya çalışmadan bir sorgulama gerekiyor. Kanımca bunun başat nedeni, şiirin fazlasıyla kapalı bir söylem tutturması ve enikonu bireysel bir dile dönüşmesi. Eskiden büyülü olan şiir, modernizmle birlikte imal edilen bir şey haline geldi. Öte yandan, şairin kaderini şiirinin yazdığı bir ortamda ona soyadımızı taşımasından gurur duyduğumuz, zeki, başarılı ve hayırlı bir evlat muamelesi yapılmasının da etkisi var...

Abdülkadir Budak’ın “Mesafe” adlı son şiir kitabı ise bu tespitlerin tam tersi bir örnek. Şiirin ne olmadığını biliyorum ama onu okudukça şiirin ne olduğunu da anlıyorum. YKY’den çıkan bu kitabı, 2008 Yunus Nadi şiir ödülüne değer görülmüş. 1952 doğumlu Budak ilk ürünlerini 70’ten sonra veren bir şair. Kuşağının sancılarını zarafetle işlemiş, Necatigil’in deyimiyle “hikmet burcu”na ermiş bir şair. Daha önceden de onu okumak bana iyi şiirin sevincini vermişti. Şaşırtıcı buluşları, duygu sersemi olmayan duyarlılığı, ölçülü ironisi, yarasıyla böbürlenmeyen ince hüznü ve varoluşsal temasıyla özgün bir sesti daima. Her ne kadar tadından çatlayan olgun bir kayısı kıvamında lirik şiirlerini okusam da aslolan günümüz dünyasının parçalanmış ruh halini bireyin ev, aile ve sokak üçgenindeki bölünmüşlüğünü filozofça irdeleyerek şiirine yansıttı. Mesafe’de de aynı izlekler mevcut ama bu sefer hayatın içinde daha geniş daireler çiziyor Budak.

Her şeyden önce belirtmeliyim ki bulanık suda balık avlamayan biri Budak şiirini yalın bir dille örmesine karşın bu kadar derin ve katmanlı olmayı başarması hiç kolay değil. Berrak, dibi görülecek kadar duru akan bir şiir onunkisi ama derinliğini ilk bakışta sezemeyeceğimiz kadar da tehlikeli. Tam burada sözü ona bırakırsak ‘Cevap Anahtarı’ adlı şiirinde şöyle diyor: “Aynı yansısı ancak kuyunun ağzı kadar / kuyunun içi tanrım ne kadar karanlık, derin / Ben ölünce sanırım dünya yalınlaşacak /Gözlerim Aşık Veysel, bileklerim Yesenin!”

Uzun derdi kısa anlatan bir şair Budak. Söz çoğalırsa anlamın azalmasından ürken bir tavra sahip .

Bu yanıyla kitabını şairin çöp sepetinden ayrı tutan biri. Şiirin şair ve okurdan çok anlama ait olduğunun altını çiziyor sanki yazdıklarıyla. Böylece mana dallanıp Budak’lanıyor. Bu nedenle defalarca ölçüp bir kez biçen terzilere benziyor. Hız yapmaktan imtina ediyor. Bu da ona sakin ama durağan olmayan bir karakter kazandırıyor ve dolu testinin fazla gürültü çıkartmayışını çağrıştırıyor. Örneğin kitabın ilk dizeleri şöyle sesleniyor bize: “Yaydım. Sordular bana / - ok mudur seni geren? / Ben dedim ki: Beni geren / Gönderip gönderip gidemeyişim!”

Budak, modern ve geleneksel söylemi kendi potasında eriterek kendi üslubunu oluşturmuş bir ses. Belli başlı imgeleri var; Gül, Leyla, ev, köprü, ırmak, av, geyik, ok, yay, kuyu, su gibi. Bu yanıyla aç gözlü değil. Kısmetine düşen imgelerin kıymetini bilerek külden altın yaratan bir simyaya sahip. Bunu yaparken de eskiyi yeninin olanaklarıyla parlatıyor. Örneğin sadece kulağa değil, göze de hitap ediyor. Bu nedenle onu şiirleri gözlerimizle duyulmalı, kulaklarımızla görülmeli.

Dünya, hayat ve kendisi hakkında sahiden düşünen biri Budak. Örneğin aile sorunsalını bu kitapta da ele aldığı bir şiiri çok dikkat çekici. Ne kadar çok sevdiğimiz varsa insan kendinden o kadar çok veriyor. Netameli bir konu aslında bu. Ama Piri Reisi” adlı şiirinde bu çetrefil mesele hedefi on ikiden vurarak şu dizelerle anlatılıyor: “Sevgimi kullandılar suçlamıyorum / Bunun için fazlasıyla zemindim / yorgun düşüp uyuduğum olsa da / onlar için sıçrayarak kalktım hep / Başa kalkmak değil de insan böyle oluyor / Et susunca konuşuyor iskelet”

Elbette bir şair olarak içinde yüzdüğü denizle de sorunları olan bir balık o. Ama bunlar müstakil olarak değil de dizelerin arasına sızan değiniler biçiminde. Yangın vaaar! Diye bağırmak yerine usul usul tüten bir baca olmayı seçiyor.

“Son günlerde birbiriyle ilgisiz şeyler / ilgili geliyor bana ve bu hoşuma gidiyor” diyor Budak. Tam da ben bu dizeleri okurken aklıma birbiriyle alakası olmadığını sandığım pek çok şey geliyordu. Başkalarında da öyle mi oluyor. Okuduğum her şiir başka şiirlerle buluşuyor içimde. Mesela çok uzaklardan Ginsberg’in. Şu an içinde bulunduğumuz süreci de taşı gediğine oturtarak ifade eden şu dizeleri geliyor aklıma: “G.t öpmek barışın bir parçası / Dünyanın g.tünü öpmek zorunda kalacak Amerika...” Bu bağlamda Mesafe bir uzaklık değil, bir yakınlık bence. Bunun için ne mutlu ki “Avcıydım ceylan oldum” diyebiliyoruz. 

MESAFE, Abdülkadir Budak, YKY, 2011

Çocuk Olmak Zor Zanaat! (Funda DEMİR)

Herkes bulunduğu yer ve zamandan şikayet eder bazen. Çoğu zaman geçip giden günler daha güzeldir. Başlangıçlar ise heyecan dolu! Günler akıp giderken bizler de özlediğimiz ve umut ettiğimiz günlerin hayaliyle büyürüz işte. Şikayet etmeden, sadece özlem duyarak... Özlemek sevmekten değil miydi? Öyle öğrenmemiş miydik? Seviyoruz yaşamayı... İnadına seviyoruz. Kimileri nefreti büyüttükçe biz insanlığı büyütüyoruz. Bizden olmayanı hor görmek hatta katletmek ne kadar acımasızsa, hayatta kalanlara tutunmak ve onlarla beraber yürümek de o kadar gerçek. Her gecenin bir sabahı olduğuna inanmışızdır. İyi ki de inanmışızdır bence... Masallar ne kadar uzaksa hayaller o kadar yakındır çünkü... Çocukken daha zar gelirdi hayat. Erken kalkmak, ödev yapmak, sonu gelmeyen sınavlar... Şimdi düşünüyorum da tek derdimiz bunlar olsa...

Bugün, yani yarıyıl tatilini yarıladığımız bu cumartesi gününde size pek mutsuz bir ahtapot yavrusunu tanıtacağım. Onun adı Nino. Sevimli bir oğlancık. Her sabah uyandığında elini yüzünü yıkayıp dişlerini fırçaladıktan sonra ne yapması gerektiğini biliyordu Nino. Ne yazık ki giyinmek zorundaydı. Sekiz kolla giyinmenin ne kadar zor olduğunu bilir misiniz? Yazın hadi neyse ama kışın? Sekiz delikli mont, şapka ve sekiz parmağı olan eldiven. Hayatı o kadar karmaşıktı ki, Nino artık ahtapot yavrusu olmaktan bıkmıştı. Keşke yılan balığı olabilseydi. Her ne kadar annesi Nino'nun çok özel olduğunu, büyüyünce giyinmenin daha kolay olacağını söylese de Nino’nun buna inanması zordu. Yine böyle zor giyindiği bir gün Nino okul servisine zor yetişti. Ama o gün yolda bir farklılık vardı. Otobüs o kadar ağır ilerliyordu ki, Nino buna bir anlam veremedi. Sonra önlerindeki yoğunluğun sebebini gördü. Bir yılanbalığının yuvası çökmek üzereydi. Zavallı belki kendini kurtarabilirdi ama yüzlerce yumurtasını kurtaracak zamanı yoktu. Yuva çatırdamaya başlamıştı ki, otobüstekilerin şaşkın bakışları arasında Nino hiç tereddüt etmeden yılanbalığına yardıma koştu. Her bir koluna onlarca yumurta aldı. Anne balık şaşkınlıktan dona kalmıştı ki Nino onu da çekip aldı. Zor olsa da Nino'nun yardımlarıyla yıkımdan kurtulmuşlardı. Nino balıkları usulca annelerinin yanına bırakırken yumurtalar çatlamaya başlamıştı. Kim bilir belki yavru balıklar Nino'ya teşekkür etmek için sabırsızlanıyorlardı? Kahramanlığını sekiz koluna borçlu olan Nino çok mutluydu. Belki de yavru bir ahtapot olmak o kadar da kötü değildi. Herkes Nino'nun etrafına toplanmış dans ederken çok mutluydular. Nino eve döner dönmez annesine sarılıp başına gelenleri gururla anlatmış ve ahtapot olmanın kötü bir şey olmadığını söylemişti.

Sara Şahinkanat'ın kaleme aldığı bu güzel öykü, yine çok sevdiğim bir öykücü olan Feridun Oral tarafından resimlenmiş. Her bir yeni sayfa gördüğüm kar manzarasına rağmen içimi ısıttı. Nino, annesi, yılan balığı, direksiyon başındaki balıklar, küçük detaylar, renkler çok başarılı. Yapı Kredi Yayınları'ndan 7.baskısı yapılan "Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor" Okul öncesi ve ilk okuma için oldukça keyifli bir seçim olacaktır. Şiirse diliyle dikkatimi çeken ve Üç Kedi Bir Dilek'le gönlümü fetheden Sara Şahinkanat'ın daha çok yazmasını diliyorum.

İyi tatiller, bol okumalar!

YAVRU AHTAPOT OLMAK ÇOK ZOR, Yazan : Sara Şahinkanat, Resimleyen : Feridun Oral, YKY, 2008

Seçme Dünya Masalları Serisi

Masal, geçmişle günümüz arasında karşılıklılık içeren akışkan bir bağ kurar. Geçmişin ölü dünyası, şimdiki zamanı müphem bir iyimserlik ve inanmışlık duygusuyla besleyip canlandıracaktır. Geçmişi şimdinin içine yerleştirmek ve şimdiyi her şeyin ve tüm zamanların merkezi yapmak... Bu olgu, anonim ve uzakta olanı bugüne dahil eder. Bugünü ise hali hazırda yaşayan bizlerden ve bugünü kuran dilden uzaklaştırarak anonimleştirir. Kendisi de bir masal anlatıcısı olan Borges in "Her şey şimdiki zamanda gerçekleşir." cümlesinin masalcılığının nedeni bu olsa gerektir.

Kötülüğün cinlerinin yeryüzünün hakimi olmaya karar vermelerinden bu yana insan da sözün ve yazının cinlerini keşfetti. Çaresizliğe en iyi reçetelerden biri ondan yüzünü kaçırmak değil midir? Ölüm gibi doğduğumuz ilk andan sonra başucumuzda duran karşı konulmaz bir çaresizlik karşısında masaldan iyi bir çözüm ne olabilir? Masalın en hoş özelliklerinden biri, gündelik hayatın ritmini “olağanüstü” ilan ederek “aşkınlaştırdığı” sıradan haliyle yaşıyor olmamızı” bile bize neredeyse kutsallaştırarak sevmeye ve sarılmaya çağırmasıdır.

Sözlü edebiyatın anlatı haritasının en geniş ve ilgi çekici kısmını kuşkusuz, masallar oluşturur. Masallar modern edebiyatın taşıyıcı damarlarından biri olarak durmaktadır. Bunun son dönem güzel örneklerinden biri de dipnot yayınları’nın Seçme Dünya Masalları başlığıyla yayımlamaya başladığı pek çok farklı bölge ve dilden derlenmiş masallardan oluşan beş kitaplık serisi. İnsanların hayallerinin, arzularının, sevinçlerinin, öfkelerinin, sitemlerini ve sevgilerini hayal gücüyle harmanlandığı en güzel masalları getiriyor sizlere…

Masalların dünyasında bir halının üzerine binip gözünüzü açıp kapayıncaya kadar bir yıllık yol alabilir, bir melekle konuşan kahramana dönüşebilirsiniz. Yedi kat yerin altında karıncalar kralıyla buluşup, bir ejderhanın sırtında on iki kat gökyüzüne bir çırpıda yükselerek aslanlar kralıyla burun buruna gelebilirsiniz. En ufak delikten sığan bir parmak çocuk olsanız da olağanüstü işler başarmakta zorluk çekmezsiniz…

Seçme Dünya Masalları dizisi sizleri sıkılmadan defalarca okuyabileceğiniz, yepyeni ve eğlenceli maceralara davet ediyor. Güçlü anlatım ve ayrıntılarla hayal gücünüzü ve yaratıcılığınızı zenginleştirecek bu masallarla yeni bir dünyanın kapılarını aralayın!

Sevenler için şimdilik beş kitapta onlarca masal... Hepsi perimasalı olmasa da hepsi bizi ölüme karşı koruyor... hem çocuklar hem büyükler için...

Ektiğim Tohumdan Dinozor Çıktı

Gününü bahçede suyla oyunlar oynayarak geçirmeyi hayal eden Baybars, elinde bahçe malzemeleri ve tohum poşetleriyle yanına gelen annesi yüzünden hayal dünyasından çıkmıştı. Ya da kendisi çıktığını zannediyodu. Annesiyle birlikte tüm gün toprağı kazan, tohumları eken onları sulayan Baybars sabah karşılaştığı manzara karşısında şaşkınlığını gizleyemedi: Vahşi bir orman, ormanda gezinen dinozorlar. Yoksa Baybars’ın ektiği tohumlardan dinozorlar mı çıkmıştı?

Ektiğim Tohumdan Dinozor Çıktı, Pearson Education, Yazan: Caryl Hart, Çeviren: Gülbin Baltacıoğlu

Şeker Portakalı

Sadece çocuklar için değil her yaştan okuyucu için bir klasik haline gelen Şeker Portakalı belki de bir çoğumuzun çocukluk kahramanı olan Zeze’nin gözünden aile, sevgi, güven gibi yaşamı biçimlendiren temel kurum ve değerlerin anlatıyor. Sorunlarla boğuşan ilgisiz bir ailenin günlük yaşamına dair çocuk bakışını benzersiz bir biçimde aktaran eser, Vasconcelos'un çocukluğundan derin izler taşıyor. Yaşamın beklenmedik değişimleri karşısında çocukların ne denli büyük sarsıntılar geçirdiğini anlamamızı sağlayan Zezé'nin büyüdükçe yaşadığı serüvenleri, yazarın "Güneşi Uyandıralım" ve "Delifişek" adlı romanlarında devam ediyor.

Şeker Portakalı, Can Çocuk, Yazan: Jose Mauro de Vasconcelos, Resimleyen: Jayme Cortez, Çeviren: Aydın Emeç

Babaannem Kime Benziyor?

Anlatım dili ve sıcacık muhteşem çizimleriyle her kitabıyla çocukların hayal dünyasına yeni bir kapı açan Feridun Oral yepyeni kitabında Ali’yi anlatıyor. Ali Babaannesi’ni, hayvanları ve resim yapmayı çok seviyor. Babaannesi ona hayvan taklitleri yaparak masallar anlatıyor ve Ali düşünmeye başlıyor: Babaannem en çok hangi hayvana benziyor?

Yapı Kredi Doğan Kardeş Kitaplığı, Yazan – Resimleyen: Feridun Oral

İletişim'den 30. Yıl Kitabı: Afişe Çıkmak (Utku ÖZMAKAS)

12 Eylül 1980 askeri darbesinden üç sene sonra kurulan İletişim Yayınları otuzuncu yılını özel bir kitapla kutluyor: Yılmaz Aysan’ın Afişe Çıkmak’ı.

1998’den bu yana, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde dersler veren Yılmaz Aysan’ın aşkla yürüttüğü bir belgeleme çalışmasına dayanan Afişe Çıkmak, ‘60’ların, ‘70’lerin “aura”sını gözler önüne seriyor. O dönemin genç insanlarının anlatma, müdahale etme, ses çıkarma, bir şeyler yapma, kısacası dünyaya katılma iştahını gösteriyor. Televizyonun siyah beyaz tek kanal, bilgisayar teknolojisinin laboratuvar aşamasında, sosyal medyanın olsa olsa hayal hanesinde olduğu bir zamanda, mütevazı iletişim yollarını kullanmaktaki yaratıcılığı hatırlatıyor.

Afişe Çıkmak hem solun 1963-1980 arasındaki tarihinin hem de dünden bugüne kalanların görsel hikâyesi niteliğinde. “Afişe Çıkmak” sergisi ise 8 Şubat’ta Tütün Deposu’nda açılacak ve 23 Mart’a kadar gezilebilecek.

İletişim Yayınları’nın otuzuncu yılını kutluyoruz.

İsmet Kür vefat etti (Utku ÖZMAKAS)


Şair ve öğretmen Halide Nusret Zorlutuna’nın kardeşi ve ünlü yazar Pınar Kür’ün annesi olan İsmet Kür vefat etti. Pınar Kür annesinin vefat nedeninin yaşlılık olduğunu, Eylül ayında geçirdiği beyin enfarktüsünden beri yatalak olduğunu ve ileri yaşı sebebiyle iyileşemediğini belirtti.

29 Eylül 1916’da İstanbul’da doğan İsmet Kür, öğretmenliğin yanı sıra inceleme, araştırma, öykü, şiir, roman, anı, radyo ve tiyatro oyunları yazdı. İsmet Kür’ün “Anılarla Mustafa Kemal Atatürk”, “ Türkiye’de Süreli Çocuk Yayınları”, “Almanya’daki Çocuklarımızın Başarısızlık Nedenleri”, “Anneler Sizin İçin, Çiçekler Sevgiyle Büyür”, “Yaşamak”, “Onuncu Sigara”, “Kocaman Bir Örümcektir Zaman”, “99. Kat Şiirleri”, “Bilinmeyene Yolculuk”, “Coşkun’un Serüven”, “Eski Ev”, “Karvera”, “Mavi-Sokak Köpeği”, “Mavi-Yeni Dostlar Arasında”, “Yarısı Roman”, “Yıllara mı Çarptı Hızımız?” isimli kitapları var.

Dedektif Kayankaya öksüz kaldı (Sanem YARDIMCI)


Dedektif Kayankaya karakterinin yaratıcısı, polisiye ve tiyatro oyunu yazarı Jakob Arjouni kırk sekiz yaşında hayatını kaybetti. Can Yayınları’ndan Türkçede üç kitabı yayınlanan Arjouni, kendisine mahlas olarak Fas kökenli ilk eşinin soyadını seçmişti.

Dedektif Kayankaya serisinin ilk kitabı “İyi ki Doğdun Türk” 1986 yılında yayınlandı, 1991’de Dorris Dörrie tarafından filme çekildi, Dilek Zaptçıoğlu’nun çevirisiyle 1993’te Türkiyeli okura sunuldu. Alman bir ailenin evlatlık edindiği, Türkçeyi çok bilmeyen ama görünüşüyle ırkçıların gözünden kaçmayan Kayankaya karakteri, maruz kaldığı ırkçılıkla ironiyle başa çıkan, Frankfurt’un arka sokaklarında oyunu kurallarına göre oynayan bir dedektif. Klişeleri zorlayan Kayankaya serisinin beşinci ve son kitabı “Bruder Kemal” (Kardeş Kemal) Ağustos 2012’de yayınlandı.

Yarattığı karakter gibi uzun süre Türk kökenli olduğu zannedilen Arjouni, romanlarında alaycı bir dille toplumsal ve politik meseleleri ele aldı.

Yayıncılığa Giriş (Utku ÖZMAKAS)

İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü’nde Türkiye Yayıncılar Birliği’nin desteğiyle 10 Kasım 2012–5 Ocak 2013 tarihleri arasında, Türkiye’de ilk kez düzenlenen Yayıncılığa Giriş Sertifika Programı’na katılanlar sertifikalarını aldı.

Yayıncılık sektörüne yeni başlayanlar için yayınevlerindeki bölümlerin ve bu bölümlerin birlikte çalışma biçimlerinin anlatıldığı derslerde, her hafta sektörün önde gelen isimleri konuşmacı olarak deneyimlerini katılımcılarla paylaştılar. Sevengül Sönmez’in eğitmenliğinde düzenlenen programın konuşmacıları arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları yayın yönetmeni Fahri Aral, Yapı Kredi Yayınları yayın koordinatörü Aslıhan Dinç, AnatoliaLit Ajans’tan Eda Çaça, Avukat Abdullah Egeli, Yapı Kredi Yayınları yayın yönetmeni Raşit Çavaş, Yayıncılar Birliği genel sekreteri Avukat Ümit Altaş, çevirmen Emine Ayhan, Timaş Yayınları ar-ge sorumlusu İhsan Sönmez, Yapı Kredi Yayınları satış pazarlama müdürü Özgür Akın vardı.

“İ-ka-se-ve” (Utku ÖZMAKAS)

İKSV, kuruluş aşamasından kırkıncı yılını kutladığı 2012 yılının sonuna kadarki tarihini anlatan “i-ka-se-ve: 370 Kişi İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın 40 Yılını Anlatıyor” isimli bir kitap yayımladı.

Kurumun kırk yıllık tarihine tanık 370 kişinin gördükleri, duydukları, yaşadıkları ve hatırladıklarından yola çıkılarak kurgulanan “i-ka-se-ve”, 1973 yılında İstanbul Festivali’ni düzenlemek üzere yola çıkan ve bugün farklı disiplinlerdeki kapsamlı çalışmalarıyla Türkiye’nin en uzun ömürlü kültür kurumu olan İKSV’nin kırkıncı yılına “nasıl” ulaştığını anlamak için bir kapı aralıyor. Eczacıbaşı Holding’in katkılarıyla yayımlanan, İlkay Baliç ve Didem Ermiş’in hazırladığı kitabın tasarımını Bülent Erkmen üstlendi.

Ne Çeviriyor? Barış Yıldırım (Utku ÖZMAKAS)

Şu anda Dipnot Yayınları için Cengiz Güneş’in Essex Üniversitesi’nde hazırladığı doktora çalışmasını çeviriyorum. İngiltere’de Routledge Yayınları tarafından “Kurdish National Movement in Turkey: From Protest to Resistance” başlığıyla kitaplaştırılan tez, 1960’tan günümüze uzanan tarihsellik içinde Kürt ulusal hareketinin seyrini irdeliyor. Güneş, Cumhuriyet’ten günümüze Kürt sorununun basit bir kronolojisini sunmak yerine Laclau’nun söylem analizi, kimlik çalışması ve radikal demokrasi tartışmaları üzerinden, Kürt hareketinin söylemlerinin, ideolojik ve örgütsel yapısı ve dönüşümü gibi sorunları ele alıyor ve günümüzde yoğunlaşan “barış ve siyasal uzlaşı” için bir durum değerlendirmesi yapıyor. Bence bu kitap hem Kürt sorununu derinliğine kavramanın olanaklarını sağlaması hem de günümüzde giriftleşen savaş-barış ilişkilerinin daha net bir resmini sunması açısından güncel ve önemli bir çalışma. Kitap bir bilgi aktarımından çok, sorunu düğüm noktaları etrafında anlatarak, memleketin en önemli siyasal gündem başlıklarından birisine daha sağlıklı yaklaşmanın aracını sunuyor.

DUVAR Dergisi 6. Sayı (Helin KÜÇÜK)

İki aylık Edebiyat Dergisi Duvar 6. Sayısında okuyucularını Yiğit Yavuz’un çevirisini yaptığı Nicholas Wroe’ye ait “John Berger: Yazmaya adanmış bir ömür” yazısı ile selamlıyor. Zapatistalara, Türkiye’de siyasi baskı yaşayan halklara, Filistin halkının yaşadığı zorluklara karşı verdiği mücadeleye yazı ve çizimleriyle destek vermiş olan Berger geçen aylarda çıkan Bento’nun Çizim Defteri adlı kitabını şöyle anlatıyor: “ Dünyaya bakışımızla ilgili bir şeyler yazmak istedim; dolayısıyla Bento’nun Eskiz Defteri, insanların harikulade olsun, dehşet verici olsun, çevremizde ne varsa görmelerine yardımcı olmayı amaçlayan bir kitap.”

ÜMÜŞ EYLÜL Dergisi 6. Sayı (Helin KÜÇÜK)

Tekirdağ, 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nden Hasan Şahingöz’ün hazırladığı Ümiş Eylül, 2. Yılında 6. Sayısı ile okurlarını selamlıyor. Dergi Türkiye’nin dört bir yanında ki cezaevlerinden gelen yazı ve şiirleri yazanların el yazılarıyla sunuyor okurlarına.

Bu sayıda Ceyhan, M Tipi Kapalı Cezaevi'nden Doğan Uzunyol “Annem ağladı, Ben ağladım…” yazısıyla, Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi’nden Cemal Bozkurt kendi çizimiyle gönderdiği Cemal Süreya'nın “İnsan Gibi” şiiriyle ve Sincan, 2 Nolu F tipi Cezaevi’nden Hacı Neshan'ın “ Özgürlük ve Bağımlılık” yazılarını bulabilirsiniz.

DEĞİRMEN Dergisi 33-34. Sayılar (Helin KÜÇÜK)

Edebiyat ve Düşünce Dergisi Değirmen 33-34/Eylül-Aralık sayısından dosya konusunu Rüyalar olarak belirlemiş ve çıkış noktlarını bizleri selamlarken şu şekilde özetlemiş: “ Modern zaman öncesi tüm insanlığın bilgi kaynağı olarak rüya kavramı ve onun etrafında oluşan kurumsallaşmayı; tarihe şahitliğimizin bir gereği olarak bu sayının dosya konusu yaptık.”

Dosya konusu kapsamında Mehmet Özdemir’in “Ölümsüz Rüya” ve İsmail Karakurt’un “Rüya Tabiri” şiirlerini, Selim Gündüzalp’in “Bediüzzaman ve Rüya”, Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın “ Rüyaya Dalmak, Denize Dalmak Gibidir”, Cafer Gariper’in “Tanpınar ve Rüyaların Dünyası” yazılarını okuyabilirsiniz.

Dosya dışı yazılar içinde ise Said Coşar’a ait “Halit Fahri’yi kimler, Neden Dövmüştü” yazısı oldukça ilgi çekici.

SARNIÇ ÖYKÜ Dergisi 6. Sayı (Helin KÜÇÜK)

Sarnıç Öykü 6. sayısında odağına, David Vann’ın Bir İntihar Efsanesi adlı kitabını alıyor. “Odak Kitap” bölümünde Tülin Er’in David Vann ile gerçekleştirdiği geniş sohbetin yanı sıra Fadime Uslu, Esra Birkan ve Tom Bissell’in inceleme yazılarını bulacaksınız.

Sarnıç Öykü çağdaş dünya öykücülerinden Joseph Monninger, Shabbir Banoobhai ve John Biguenet’in öykülerine yer veriyor.Dergideki birbirinden değerli diğer öyküler ise Başar Başarır, Aziz Gökdemir, Kemal Gündüzalp, Ferda İzbudak Akıncı, Derya Sönmez ve Kerem Aslan’ın kaleminden çıkıyor.

“Damla-lık” bölümünü 14 Şubat Dünya Öykü Günü’ne ayıran Sarnıç Öykü’de, Edebiyatçılar Derneği başkanı olduğu dönemde bu fikri hayata geçiren Özcan Karabulut’la yapılan söyleşiye yer veriliyor.

“Kült Kitap” bölümünde ise Kaya Tokmakçıoğlu’nun, Sadık Hidayet’in “Aylak Köpek” adlı kitabı üzerine hazırladığı incelemesini okuyabilirsiniz. Kadir Yüksel “Öykü Vitrini” köşesinde Leonardo Sciascia’nın Şarap Rengi Deniz ve Neslihan Önderoğlu’nun İçeri Girmez miydiniz? adlı öykü kitaplarına değiniyor.

LACİVERT Dergisi 49. Sayı (Helin KÜÇÜK)

Öykü ve şiir dergisi Lacivert 49. Sayısında iki söyleşiye yer veriyor. İlki, Özgür Soylu’nun Kubilay Aktulum ile gerçeleştirdiği Metinlerarasılık üzerine. Aktulum çok fazla bilinmeyen Metinlerarasılığı şöyle tanımlıyor röportajında “ kabaca iki ya da daha çok metin arasında bir alışveriş, bir tür konuşma ya da söyleşim biçimi olarak anlaşılmalıdır”. Bir diğer söyleşi ise Funda Bayraktar tarafından Yüzünden Bir Yer, Sandık Lekesi romanlarının yazarı Sema Kaygusuz ile roman ve öyküleri üzerine gerçekleştirilmiş.

Lacivert’in bu sayısında yer verdiği dosya konusunun başlığı ise “Edebiyatta Cinselliğin Sınırlar”. Tarihten, günümüze, Türk ve Dünya edebiyatı bağlamında ele alınan dosya da Necati Cumalı, Cemal Süreya, Yankı Enki ve Arda İnal’ın yazılarını bulabilirsiniz.

Türkçede İletişim Kitapları (Burak ÖZÇETİN)

Gücünden ve etkisinden bir an bile şüphe duymadığımız, sıkça pek çok toplumsal ve siyasal derdin sorumluluğunu üzerine attığımız bir şey kitle iletişim araçları. Sadece Türkiye’ye özgü değil tabii medyaya verilen bu önem. Bilgi teknolojilerinde yaşanan dönüşümle birlikte, gitgide artan bir oranda hayatımızın her alanına nüfuz eden bir süreçten bahsediyoruz. Tabii bir de son zamanlarda dillerden düşmeyen, “geleneksel” medyaya eklenen, dillerden düşmeyen “yeni” medya ve “sosyal” medya gibi kavramlarımız da var. Bu haftaki dosyamızı yenisiyle eskisiyle iletişim ve medyayı ele alan kitaplara ayırdık. Aşağıda da çok ama çok kısa bir Türkçedeki iletişim kitapları turu yapacağız. Bize ayrılan bu kısacık yerde ayrıntılı ve kapsayıcı bir değerlendirme yapmak mümkün olmadığı için temel meseleleri ve her ilgi düzeyinden okuyucunun ele almaktan keyif alacağı kitapları zikredeceğiz.

İletişimin Tarihi

İletişimin toplumların hayatında bu denli önemli bir konu haline gelmesi insanlık tarihine bakıldığında görece yeni bir gelişme. İletişimin, özellikle de kitle iletişiminin tarihi modernitenin tarihi ile koşutluk içerisinde incelenebilir. John B. Thompson Medya ve Modernite’de (Kırmızı, 2008) kitle iletişim olgusu ve modernitenin iç içe girmiş, karmaşık ve ortakyaşar ilişkisini son derece incelikli bir şekilde ele almaktadır. Crowley ve Heyer’in İletişim Tarihi başlıklı, alanındaki en yetkin isimleri bir araya getiren derlemesi (Siyasal, 2011) iletişimin uzun tarihinin ayrıntılı ve nitelikli bir muhasebesini okumak isteyenler için ideal.

İletişimin Kuramı

Kitle iletişiminin kazandığı öneme, iletişim çalışmaları olarak adlandırabileceğimiz, çok disiplinli bir çalışma alanının varlığı eşlik etmiştir. On dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başında kitle kültürü üzerine yapılan çalışmalar bir yandan medyanın kitleleri harekete geçirme gücüne odaklanmış, diğer yandan da bu kitlelerin nasıl kontrol edilebileceği ve yönlendirilebileceği sorusunu gündeme getirmiştir. Bu uğraş aynı zamanda “kitle iletişim kuramları” başlığı altında toplanabilecek farklı araştırma gündemlerinin ve yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Etki sorununu merkeze alan ve genellikle medyanın gücü ve etkisini abartma eğiliminde olan; davranışsalcı ve psikolojik indirgemeci problematikle sınırlanmış ve iletişimi teknik bir süreç olarak ele alan bu yaklaşımları ele alan pek çok çalışma vardır. Ünsal Oskay’ın uzun yıllar önceki derlemelerinden Kitle Haberleşmesi Teorilerine Giriş (2000 yılında Der yayınlarından yeniden basıldı), her iletişim fakültesi öğrencisinin başucu kitaplarından biri olan McQuail ve Windhal’ın İletişim Modelleri (İmge, 2010), Alemdar ve Erdoğan’ın birlikte kaleme aldıkları Öteki Kuram (Erk, 2012); Yaylagül’ün Kitle İletişim Kuramları (Dipnot, 2013) bunlar arasında sayılabilir. Son dönemde iletişim kuramları alanında kayda değer bir çalışma ise Yücel ve Bourse tarafından kaleme alınan İletişim Bilimlerinin Serüveni (Ayrıntı, 2012). Qr kodlarla desteklenmiş multimedya içeriği de yaratıcı bir şekilde kullanan çalışma, iletişim öğrencileri ve meraklıları için alanındaki en ayrıntılı ve başarılı çalışmalardan biri.

Kültür, İdeoloji, Ekonomi

İletişim çalışmaları ilerleyip zenginleştikçe iletişim teknik olmaktan çok kültürel ve sosyal bir olgu olarak ele alınmaya başladı. İletişim çalışmalarında, Marksizm içerisinden farklı geleneklerden beslenen “eleştirel” bir yeni sayfa açıldı. Etki, psikoloji, yönlendirme gibi kavram ve kaygılar yerini psikanaliz, ideoloji ve ideolojik aygıtlar, hegemonya, kültür ve kültür endüstrisi, ekonomi politik gibi kavram ve çalışma alanlarına bıraktı. Ana-damar iletişim çalışmalarından eleştirel olana geçişte Frankfurt Okulu’nun kültür analizi, “Kültürel Çalışmalar” geleneği ve ekonomi politik yaklaşım belirleyici rol oynadı. Türkiye’de iletişim çalışmalarında eleştirel soluğun tanıtılmasında ve yaygınlaşmasında üç ismin müstesna bir yeri vardır: Ünsal Oskay, Erol Mutlu ve Mehmet Küçük. Medya, İktidar, İdeoloji (M. Küçük, Bilim Sanat, 1999), Kitle İletişim Kuramları (E. Mutlu, Ütopya, 2005) gibi derlemeler ve Oskay’ın Benjamin, Jay, Mills çevirileri Türkiye’de iletişim çalışmalarını eleştirel ve güncel paradigmalara açmıştır. Bu çalışmalara ek olarak iletişim ve sosyal teori arasındaki bağ üzerine kurulu olan Maigret’in Medya ve İletişim Sosyolojisi (İletişim, 2012) ve Stevenson’un Medya Kültürleri (Ütopya, 2008) de dikkate değer çalışmalardır.

Türkçede Frankfurt Okulu külliyatının, diğer başlıklara oranla daha zengin olduğunu söylemek mümkündür. Frankfurt Okulu üzerine çalışmalar arasında iletişim ve medyayı merkeze oturtan Kejanlıoğlu’nun Frankfurt Okulu’nun Eleştirel Bir Uğrağı: İletişim ve Medya (Bilim ve Sanat, 2005) çalışmasını ve Frankfurt Okulu’nun Türkiye’deki yansımalarını ayrıntılı ve hacimli bir şekilde ele alan Zamanın Tozu’nu anmak gerekir (DeKi, 2011). Kültürel Çalışmalar ise ilginç bir şekilde çok konuşulmakla ve Türkiye’de iletişim araştırmalarında çokça benimsenen bir yaklaşım olmakla birlikte, konu üzerine Türkçede yeterli düzeyde bir literatürün oluştuğunu söylemek mümkün değildir. Raymond Williams kitapları dışında, genelde derlemelerde yer alan makalelere ek olarak kültürel çalışmalardan esinlenen muhtelif çalışmalar mevcuttur. İletişimin ekonomi politiği ile ilgili çalışmalara baktığımızda son zamanlarda yayımlanan birkaç çalışma öne çıkar. Adaklı’nın Türkiye’de Medya Endüstrisi adlı ayrıntılı incelemesi medyanın dönüşümünü Türkiye’de neoliberal dönüşümle birlikte, bu dönüşümün bir parçası olarak ele alıyor. Kaya’nın İktidar Yumağı (İmge, 2009) adlı çalışması medya sektöründeki uluslararası ve ulusal tekelleşme eğilimlerini ve bu eğilimlerin ideolojik ve politik sonuçlarını eleştirel kuramsal çerçevede değerlendiriyor. Sönmez’in Filler ve Çimen’i (İletişim, 2003) Türkiye’de medyanın 2001 krizi sonrasındaki kabuk değişimini incelerken geçtiğimiz yıllarda yayımladığı Medya, Kültür, Para ve İstanbul İktidarı (Yordam, 2010) adlı çalışması ise medyada faklı sektörlerdeki ekonomik ilişkileri bolca sayısal veri eşliğinde yorumluyor.

Türkiye’de yerel ve ulusal basının tarihi, medya etiği, araştırma yöntemleri, medya-siyaset ilişkisi, gazetecilik, radyo-televizyon-sinema gibi pek çok konu bir kısa çerçeve yazısında ele alınamadı. Fakat dosyamızda yer verdiğimiz diğer yazılarda bu çeşitliliği sunmaya çalıştık. Keyifle okumanız dileğiyle.

Küreselleşme, Medya Toplum (Didem ÇABUK)

Anadolu Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Erdal Dağtaş tarafından derlenen “Küreselleşme, Medya, Toplum”, kültür alanına eleştirel perspektiften yaklaşan kapsamlı bir çalışma sunmaktadır. Kitapta yer alan çalışmalar reklamlar, televizyon haberleri, magazin haberleri, televizyon dizileri gibi geleneksel medya metinlerinin yanında sosyal medya ve mekân üzerine yapılan çözümlemelerden oluşuyor. Dağtaş’ın derlemesi üç genel tema çevresinde toplamış: yeni-sağ politikaların medya alanındaki yansımaları, geleneksel ve yeni medya metinleri üzerine çözümlemeler ve mekan üzerinden tüketim kültürü.

Yeni-sağ, post-fordizm ve medya

Kitapta yer alan ilk çalışma olan “Türkiye’de Medya Tekelleşmesinin Ekonomisi ve Medya Siyasaları” Okuroğlu tarafından kaleme alınmış. Yazar, tüm dünyada medya alanında yaşanan tekelleşme girişimlerini ülkelerin içinde bulunduğu ekonomik, siyasal ve kültürel bağlamı gözeterek açıklamaya çalışırken Türkiye’de tekelleşmeye karşı alınan (!) politik tedbirlerin neden hatalı ve eksik olduğunu ortaya koyuyor. Medyanın, küreselleşme ve post-fordist ekonomi politikaları sonucunda, kamu çıkarlarını gözeten yayın politikaları açısından içinde bulunduğu krizin, mülkiyet ilişkileri kadar emek faktörünün çalışma koşullarının yeniden düzenlenmesiyle aşılabileceğini önerir.

Küreselleşen medya ve tüketim kültürü

Kitapta yer alan yazıların çoğu ikinci tema etrafında toplanan medya çözümlemelerinden oluşuyor. Kaya, tüketim kültürü tartışmalarından hareketle yaygın basında yer alan gazetelerin Cumartesi eklerindeki reklamları göstergebilimsel çözümleme yöntemiyle inceliyor. Roland Barthes’ın düz anlam/yan anlam dikotomisini kullanarak yaptığı çözümlemelerinde Kaya, kimlik, bireysellik ve özgürlük çağrışımları üzerinden tüketimin nasıl biçimlendirildiğini ortaya koymuştur. Çalışmasını tüketim toplumu, tüketim kültürü ve popüler kültür eleştirileri çerçevesinde şekillendiren Tarhan ise edebi bir tür olan şiirin nasıl reklama yaklaştığını tartışmıştır. Yazar bu tartışmayı Stuart Hall’ün eklemlenme, kodlama, kodaçımı ve Roland Barthes’ın düz anlam, yan anlam ve mit kavramsallaştırmaları üzerinden yürütür.

Yıldırım ve Bayar’ın çalışmalarının konusu yeni medyada sunulan yaşam biçimleri üzerinedir. Yıldırım, çalışmasında Türkiye’de popüler kültürün temsilcisi olan Hilal Cebeci’nin Twitter üzerinden gönderdiği iletileri kategorikleştirerek metin çözümlemesi yöntemiyle çözümlenmiştir. Oluşturulan çözümleme kategorileri çalışmada yürütülen kuramsal tartışmaların çerçevesini de oluşturmaktadır. Hegemonya-karşıt hegemonya, mahremiyet ve gündelik yaşam, tüketim kültürü ve kimlik, alt kültürler, fanatizm ve cinselliğin metalaştırılması Hilal Cebeci özelinde sunulan yaşam biçimlerinin çözümlenmesinde gönderme yapılan kavramlardır. Bayar ise çalışmasında bir simülasyon evreni olarak ele aldığı Facebook’ta paylaşılan fotoğraflar üzerinden insanların kendi vitrinlerini nasıl yarattıkları sorusuna yanıt aramıştır. Bu vitrin çalışmasının sonuçlarının iki boyutu vardır. İlkine göre kullanıcılar yarattıkları kurgulanmış kimliklerin içinde gerçekliklerini kaybetmektedir. İkincisi ise eskiden birer anı olması için çekilen fotoğrafların statüleri, mekanları pazarlama aracı olarak bir tüketim metasına dönüştüğüdür.

Haberler, diziler ve temsiller

Çakır, küreselleşmeyle ilgili birçok yazıda olduğu gibi, küreselleşmenin ekonomik, siyasal, kültürel ve iletişimsel boyutunu tartışmanın ötesine geçerek küreselleşmenin ve neden olduğu olayların televizyon haberlerine yansımalarını incelemektedir. NTV, Show TV ve TRT 2’de yayınlanan ana haber bültenlerinden seçilen örneklere içerik çözümlemesi uygulayan yazar; küreselleşmeyle ilgili yazında ekonominin lokomotif rolüne ilişkin bilgilerin ağırlıkta olmasına rağmen, incelenen haberlerde küreselleşmenin en çok siyasi boyutunun öne çıktığı sonucuna ulaşmıştır. Bu haberlerde ağırlıklı olarak yer alan aktörler ise ülkeler ve AB, NATO, OECD gibi uluslararası örgütlerdir.

Erdenk’in çalışması yerli dizilerde aile kavramının sunumu üzerinedir. Medyanın aile kurumunu ideolojik olarak yeniden nasıl ürettiği sorusundan hareket eden yazar Çocuklar Duymasın dizisini karakterler ve toplumsal sınıf anlatısı başlıkları altında çözümlemiştir. Yazar çözümlemelerinde kamusal alan-özel alan tartışmalarına, sosyalist feminizmin aile kurumu ve toplumsal cinsiyet eleştirilerine ve tüketim kültürü tartışmalarına gönderme yapar.

Kitapta Dağtaş’ın Okuroğlu’yla birlikte kaleme aldığı bir yazı da bulunmaktadır. Bu çalışmada yazarlar iletişimsel rasyonellik kavramını Marx ve Engels’in bilinç kavramı üzerinden yorumlamışlar ve maddesel gerçekliğin bilinç üzerindeki etkisi ile müzakere süreçlerinde rasyonel olanın tanımlanması açısından ekonomik alanın önemini vurgulamışlardır. Türkiye, ABD ve Rusya Federasyonu’ndan seçtikleri örneklerde ürettikleri anlamlarla küreselleşmeyi sosyo-psikolojik boyutta sürdüren aracılar olarak ele aldıkları magazin metinlerini belli temalar çerçevesinde çözümleyerek imlem uzlaşımlarının üretilmesini ve bunların kullanılmasında gözlenen nicel ve nitel farklılıkları incelemişlerdir.

Mekân

Kitapta yer alan son iki yazı ise mekân üzerinedir. Bilgiler, Eskişehir’de yer alan tematik kafeler üzerine yaptığı incelemesinde kültürün metalaşmasını sorunsallaştırmıştır. Bilgiler çalışmasında seçtiği dört tematik kafenin müşterisi olan ikişer kişi ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme yapmış ve tüketimin bir saygınlık göstergesine dönüştüğü günümüz tüketim toplumlarında mekânon belli yaşam biçimlerini ve kimlikleri temsil eden yerler olarak sınıfsal farklılaşmanın önemli bir unsuru haline geldiği sonucuna ulaşmıştır. Büyükdereci’nin çalışmasının konusunu ise tanıtımlarında “lüks, konfor ve ayrıcalık” temalarının sıkça kullanıldığı beş yıldızlı oteller oluşturmaktadır. Büyükdereci, çalışmasında Antalya Belek’te bulunan beş yıldızlı otellerin reklam metinlerini çözümlemiş ve 12 kişiyle derinlemesine görüşme yaparak bu otellerin sunduğu yaşam biçimlerinin nasıl alımlandığını ortaya koymuştur. Frankfurt Okulu düşünürlerinin kültür endüstrisi, tek boyutluluk ve sahte gereksinimler kavramsallaştırmaları çalışmanın hareket noktasını oluşturmaktadır.

Genel olarak değerlendirildiğinde Dağtaş’ın derlemesi ilginç ve dikkate değer çalışmaları içinde barındırsa da Türkiye’de derleme kitaplarda sıkça rastlanan dağınıklık, odaksızlık ve bölümler arası dengesizlikten de mustarip. Örneğin, başlığı ve teması itibariyle sosyolojik bir inceleme vaadi sunan kitapta metin, tür ve içerik çözümlemelerinin fazlalığı buna bir örnek olarak gösterilebilir.

Küreselleşme, Medya Toplum Derleyen: Erdal Dağtaş, BirGün Kitap, Ankara, 2012 

Gazetecilik Etiği Nereye? (Tezcan DURNA)

Son yirmi yılı aşkın bir zamandır, etik tartışmalarında ciddi bir patlama yaşıyoruz. Tıp etiği, çevre etiği, biyomedikal etik, siyaset ve etik, hukuk ve etik... Bütün mesleklerin, eylemlerin ya da kavramların yanına mutlaka etik kavramını getirmeden konuşamaz hale geldik. Politik olarak doğrucu olmak yerine etik davranmak daha makbul ve erdemli bir insan olmanın yolu haline gelmiş görünüyor. Etik üzerine tartışmaların tüm sıcaklığıyla sürdüğü son zamanlarda Oğuzhan Taş’ın “Gazetecilik Etiğinin Mesleki Sınırları, Profesyonellik, Piyasa ve Sorumluluk” başlıklı kitabı 2012 yılı içinde İletişim yayınlarından çıktı. Yazar kitabın amacını belki de üçüncü bölümün ilk paragrafında sorduğu şu sorularla anlatıyor: "Gazeteciler hakikati arayan profesyoneller mi, piyasanın hizmetkarları mı, fikir emekçileri mi, yoksa sıradan yurttaşlar mı?” (111) Yazar, bu soruların gazeteciliğin toplumsal statüsü açısından farklı sonuçlar doğuran sorular olduğunun altını çizerek, mesleğin tarihsel olarak hangi koşullarda ortaya çıktığını ve mesleki ilkelerinin nasıl olgunlaştığının izlerini sürüyor.

Bu bağlamda yazara göre, çalışmanın kuramsal yönelimini, ana akım tarihyazımlarının gazetecilik ikelerinin ortaya çıkışını, basının demokratikleşme sürecinde bir olgunlaşma aşamasına tekabül ettiği iddiasını destekleyen şu üç varsayımın sorgulanması belirlemiştir: 1) basının gelişiminin kesintisiz bir özgürleşme dinamiği taşıdığı, 2) piyasanın demokratikleştirici bir güç taşıdığı, 3) basının ideal durumda dördüncü güç işlevini üstleneceği (285-286).

Çalışma esas itibariyle gazetecilik etiğinin Türkiye’de nasıl bir tarihsel ve ideolojik çerçevede şekillendiği üzerinde durmayı hedeflemektedir. Yazar bu çerçeve içinde Türkiye’deki basın tahayyülündeki devamlılıklar ya da değişimlerin nasıl anlamlandırıldığını araştırmaya öncelik vermektedir. Ancak yazar gazetecilik alanının oluşumunda öncü rol oynayan İngiltere ve Amerika’yla ilgili tartışmalara kitabın ilk kısmında yer vererek çalışmasına başlamaktadır. Bu bağlamda kitap iki kısımdan oluşmakta. İlk kısım gazetecilik etiğinin tarihsel ve ideolojik kaynaklarını İngiltere ve Amerika’daki gazetecilik uygulamaları bağlamında ele alan ilk bölümle başlamaktadır. Bu bölümde özellikle yazarın gazeteciliğin ilke ihtiyacının çıkış noktasını gazetenin ve haberin ticari bir meta olarak yaygınlaşmasıyla birlikte başladığına vurgu yapması önemli görünmektedir. Bu vurgu, özellikle 1980’lerden itibaren yaygınlık kazanan etik tartışmaları ile neoliberalizm arasındaki bağlantının tarihsel kökenlerinin de daha açık hale gelmesini sağlıyor. Kitabın bu kısmı gazetecilik etiği ve toplumsal sorumluluk kavramlarının tartışıldığı ikinci bölüm ve gazetecilik etiği ve profesyonelleşme kavramlarının incelendiği üçüncü bölümle tamamlanmaktadır. Yazarın bu son bölümde özellikle etik tartışmaları ile profesyonelleşme arasında kurduğu ilinti dikkat çekicidir. Zira yazarın beslendiği eleştirel kurama göre, uzmanlık ve profesyonellik anlayışı, toplumu etkin yurttaşlar olarak değil, edilgen tüketiciler olarak görür. Buna göre, “Mesleklerin ahlaki temeli diğerkamlıktan ziyade iktidar kaynaklarının yeniden üretimine hizmet eden bir özçıkara dayalıdır” (115). Gene bu tespit de neoliberal piyasa mantığının neden “etik” tartışmalarına ihtiyaç duyduğunu bir kez daha açık hale getirmekte ve bu bağlamda gazetecilik etiği tartışmalarının Türkiye basın tarihi içinde neden 1980’li yıllara denk düştüğünü anlamamızı sağlamaktadır.

Kitabın ikinci kısmı Türkiye’de gazetecilik etiğinin tarihsel sınırlarına odaklanmakta ve dört ana başlığa ayrılmaktadır. Birinci bölüm Osmanlı’daki “gazetecilik öncesi” dönemden başlayarak 1980 sonrasında ortaya çıkan yazarın deyimiyle “ticari gazeteciliğin hegemonyasının” yaşandığı döneme kadar gelmektedir. Yazar, bu kısmın ikinci bölümünde Türkiye’de etik tartışmalarının şekillendiği asıl dönem olarak kavradığı 1980 sonrasını derinlemesine çözümlemek için toplumsal “sorumluluğun sınırları”nı tanımlamak adına promosyon rekabeti dönemini örnek olay ve dönem olarak incelemektedir. Promosyon dönemi yazarın tespitine göre, gazeteciler ve medya sahipleri tarafından okurun haber dahil tüm ihtiyaçlarının karşılanması gerekçesiyle bir toplumsal sorumluluk işlevi olarak meşrulaştırılmış görünmektedir. Ancak bu dönemin sonuna doğru bu promosyon çılgınlığının yerini, başını Doğan Medya Grubu’nun çektiği bir ilkeler oluşturma dönemi almıştır. Yazarın çalışmasının bu bölümünde profesyonelliğin sınırlarının Doğan Medya Grubunun yayın ilkeleri bağlamında nasıl çizildiği tartışılmaktadır. Bu bölümde özellikle yazar, Hürriyet gazetesi örneği üzerinden giderek, Türkiye’de profesyonel gazetecilik etiği tartışmalarının ideolojik boyutunu çözümlemektedir. Bu kısmın son bölümünde yazar ele aldığı iki skandal (Deniz Baykal-Nesrin Baytok ve MHP’li siyasetçiler) üzerinden gazeteciliğin ahlak siyasetinin iki yüzlülüğüne vurgu yapmakta ve bu ikiyüzlülüğün büyük ölçüde gazeteciliğin ticarileşmesiyle bağlantısından kaynaklandığı tespitininde bulunmaktadır.

Yazar, özetle gerek İngiltere ve Amerika’da 19. Yüzyıl sonlarında olgunlaşan gazetecilik ilkeleri ve gerekse Türkiye’deki 1980 sonrasında yaygınlaşan etik tartışmalarını, basının ticarileşmesi sürecinden ve bu süreçte varlığını meşrulaştırma çabasından ayrı düşünemeyeceğimiz kanaatindedir. Bu kanaatini, çalışmasındaki gerek ortaya koyduğu tarihsel arkaplan, gerek yaptığı kuramsal tartışmalar ve gerekse ele aldığı örnekler yoluyla okuyucuya açık hale getirmektedir. Basının ticarileşme süreciyle birlikte karşımıza çıkan ve nesnellik, dengelilik, tarafsızlık gibi kilit kavramlarla tanımlanan gazetecilik meslek ilkelerini, yazarın çalışmasından anladığımız kadarıyla neoliberal ekonominin ideolojik varsayımlarından ayrı düşünemeyiz. Bu tespitten yola çıkarak basındaki asıl etik sorunun hükümetler tarafından gelen sansürlere direnmemek değil, ticarileşmeyle birlikte ortaya çıkan yapısal sorunların getirdiği içeriklerde homojenleşme ve belirli kişilerin durum tanımlarının dolaşımda olmasından kaynaklanan temsil sıkıntılarıdır diyebiliriz.

GAZETECİLİK ETİĞİNİN MESLEKİ SINIRLARI- Profesyonellik, Piyasa ve Sorumluluk, Oğuzhan Taş, İletişim Yayınları, 2012.