Karl Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karl Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

O Çocuklar Büyüdü (Dinçer DEMİRKENT)

Sokaktakiler kim tartışmaları süredursun sokaklarda barikatlar yanmaya başladığından beri başka bir dünyada, başka bir ülkede yaşıyoruz. Yanan barikatlar sadece barikatın ardında bir yumruk gibi kenetlenen farklılıkları değil, onlara sövenleri de başka bir zemine oturttu. Halkları, insanları tuğlalar gibi gören strateji uzmanları, dünyaya doğrudan bakmak günahmış gibi yan yan bakıp yalan üreten muhafazakâr ideologlar, on yıldır Voltaire’in Candidesini oynayan liberaller hatta yıllardır ‘dipten gelen dalga’nın peşine düşmüş sosyalistler… Türkiye artık herkes için başka bir yer. Devrim mi istiyorduk; hiç beklemediğimiz anda on binlerce, yüz binlerce kişi devrim oldu. Artık bu yeni zemin üzerinde işçilik yapmanın, çalışmanın zamanı; ülkeyi aşkla örmenin zamanı.

Bildiklerimiz, Öğreneceklerimiz

Şaire, “o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi” dedirten anneleri, gördü çocuklarının büyüdüğünü. Korkunun karşısına ancak kahkahayla, doyasıya neşeyle çıkılabilirmiş, hepimiz gördük. Korkunun yenildiğini gördük. Artık onunla değil derdimiz, daha öğreneceğimiz çok şey var. Öğreneceklerimiz barikatların ardında bir bir örüldü, örülüyor. Marx’a atıfla Haziran günlerini hatırlayanların romantizmini paylaşmıyor değilim, ’90 kuşağı anlatılarını da merakla izliyorum. Fakat Marx’ın 18 Brumaire’deki uyarılarını asla gözden kaçırmayarak. Burjuva devrimleri için “ölmüşlerimizin uyandırılması, yeni verilen mücadeleleri yüceltmeye yaramıştı, yoksa eskilerin parodisini yapmaya değil” diyor Marx, eskinin “gerçek hayatta bulunacak çözüme değil; devrimin ruhunu yeniden bulmaya” yaraması gerektiğini öğretmişti bize. 68 devrimcileri, 78 devrimcileri, dünyaya başka bir estetik içinden bakmayı bize öğretti; analarımıza ve çocuklarımıza ‘çiçekler içinde bir dünya’ sunma hayallerimizi onlardan devraldık, ama bugünün gerçekliğini daha gerçek kılmaya koşulduğu anlamda; çünkü gerçeğin devrimci olduğunu da yaşayarak öğreniyoruz ancak.
 
Yeni Bir Çağa Uvertür

Walter Benjamin, çocukluktan çıkışını büyüye olan inancının sarsıldığı döneme denk olduğunu söyler. Yalın gerçekle karşılaşma anıdır bu ve artık büyünün sunduğu olanaklar yasaktır. Fakat bu yasağı, sonraları büyü dışı araçlarla delmeye devam ettiğini anlatır. Ankara’nın son haftaları yeni bir çağa uvertür gibiydi. Bir şeyler aniden yalın gerçeklikmiş gibi binlerce insanın karşısına dikiliverdi. Sanki hiç karşısında duramazmışız gibi görünen TOMAlar, biber, portakal gazları, kaskları ve üniformalarıyla kıyıcılığını arttıran polisler, akrepler. Büyülü gecelerin barikatları, talcid, reni, deniz gözlükleri ve viks sürülmüş geniz yakan maskelerle yalın gerçeklik gibi görünen şey alt edildi. Ve olmazsa olmaz dayanışma çığlıkları, sloganlar tanıdık tanımadık birbirinin yolunu, arkasını kollayan yoldaşlar yeni bir çağın insani ilişkilerine olan özlemi dünyanın en güzel melodilerinden alınmış bir ritimle haykırıyordu sanki. Yeni ilişkilerin kurulacağı yeni dilin nüveleri, o büyük devrimcinin kitaplarından okuduğumuz halkın kendiliğinden yaratıcılığının içinden çıkmıştı bile. Direnişte adları asla silinmeyecek yoldaşlarımızı tanıdık. Ethem’i, Abdullah’ı, Mehmet’i.

Mücadele Bitmedi Daha Yeni Başlıyor! 

Ece Ayhan, “aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler” demişti yıllar önce. Şimdi daha cesurca kavrayabiliyorum dediklerini. Bir siyasal partinin yıllardır süren hükümdarlığının pervasızlığında, hukuksuzluğunda ve zulmünde bütün bir sistemin biriktirdiği öfke dışarı çıktı artık. Fakat bu düzenin savunucuları, uygulanmadığı zaman da kendini var eden o eski hukuka dönüşü isteyen ve buna dair gelecek ilk göz kırpmaya tav olacak liberal abiler, ablalar, muhafazakar beyfendiler hanımefendiler, aşk örgütlenmektir, bir insanı, bir kenti, bir yasayı ve bir ülkeyi nasıl örebileceğimizi öğrendikten sonra, artık yalanlara karnımız tok. Yalın gerçeklik diye sunduklarınıza da. Bizler artık korkmuyoruz, sizler de korkmayın! Yeniden kurulacak bir dünyayı ilmek ilmek örmek, uzun soluklu iş, ama artık daha mümkün. Barışa daha yakınız, kardeşçe direnen yüzbinler kardeşçe yaşamayı herkesten iyi öğrendiler; özgürlüğe daha yakınız, serbestlik dışında bir varlık alanın özgürlüğü yarattığını öğrendik; eşitliğe daha yakınız; tek başına kurtuluşun olmadığını öğrendik. On binlerin haykırdığı gibi, Mücadele bitmedi daha yeni başlıyor.

Basın Özgürlüğü Üzerine: Tarihin Tekerrürü mü? (Bora ERDAĞI)


Tarih sadece geçmişe dönük bir anlatı olsaydı, ne vakanüvislere ne de karnından konuşanlara çok fazla iş düşerdi, fakat yine de bir kaynak olarak esinlendirici olmayı sürdürebilirdi. Oysa tarih, tarih yazımının günümüze kadar elde ettiği birikime bakıldığında, geleceğin bir anlatısı olarak şimdide kurgulanan bir geçmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu haliyle tarih, olaylar zinciri olarak ifade edilenlerin ötesinde değerlendirilir.

Çıkarlar, tutkular, yoksunluklar, vasatlıklar, koşullar, ideolojiler, alışkanlıklar, beklentiler, korkular ve daha birçok sosyo-kültürel etken tarihsel anlatının ruhunu doldurur. Dolayısıyla “tarihin tekerrür etmesi” denilen şey, bir terane olmaktan çok, tarihin ruhsal yapısının, insan varoluşunun sınırlarına işaret eder. Tarih alanında çalışan meslekten yazarların büyük bir kısmı tarihin tekerrür ettiğini reddederler. Aslında yaptıkları iş belge avcılığı ile sınırlı kaldıkça bu reddiye onlar için malumun ilamıdır. Elbette tarih olduğu gibi tekerrür etmez ama tarihsel anlatının ruhuna yerleşmiş motivasyonların yarattığı çatışma ve uzlaşılar açısından yinelenir. Karl Marx’ın tarihin sınıf savaşımları tarihi olduğunu belirlemesi, tam da bu yüzdendir.

Genç hukuk öğrencisi Marx, felsefeye tarihsel anlatıyı ve tarih kavramını tam anlamıyla yerleştiren G.W.F.Hegel ile üniversite yıllarında tanışır. 1830’lu ve 1840’lı yıllar boyunca Almanya’da Hegelcilik her anlamda entelektüel havayı domine etmektedir. Marx da okul yıllarından 1840’lı yılların ortasına kadar genç-Hegelci düşünürlerle birlikte, sürekli olarak felsefenin ve dönemin entelektüel tartışmalarına müdahil olur. Bu tartışmalarda Hegel’in tarih, kültür, politika kavrayışları tekrar tekrar çözümlenir. Marx’a göre Hegel’in tarih kavrayışı hem felsefidir hem de felsefe açısından bir yenilik taşımaktadır. Çünkü Hegel ilk kez olaylar ve olgular ile kavramlar arasında diyalektik bir ilişkiyi ortaya sermektedir. Zerdüşlükten Hıristiyanlığa, barbarlıktan uygarlığa, doğadan topluma, ihtiyaçlar ve çatışmalardan tatminler ve uzlaşılara hemen hemen her alanda Hegel tarih sahnesini enine boyuna arşınlar, zamanın ruhunu anlatabilecek kavramları belirlemeye ve bu kavramların tarih içinde yeniden yeniden nasıl aşıldığı veya yepyeni kavramlarca özümsendiğini tespit etmeye çalışır. Bir manada bu, Geist’ın yeryüzünde özgürlüğü gerçekleştirmesinin serüvenidir. Hukuk öğrencisi ve ardından genç-Hegelci olarak Marx’a göre Geist’ın bu felsefi serüveninin en önemli özgünlüğü, varoluşun temelinde özgürlüğü zorunlu kılmasıdır. Zaten Marx 1842’de kaleme aldığı bir dizi gazete (Rheinische Zeitung) yazısında, tamamen Hegelci özgürlüğün gerçekleştirilmesi kavrayışına bağlı kalmaktadır. Hatta Marx bu yazılarında, Marksist araştırmacılar Scott Meikle ve Olufemi Taiwo’nun iddia ettiği gibi, neredeyse Hegelci özcü rasyonaliteye bağlı kalır. Örneğin “Prusya Sansürü”ndeki şu ifadeler bütün bunları kanıtlarcasına yazılmıştır:
Preussische Staats-Zeitung ‘bütün sıradanlığı içinde’, Prusya’da en az İngiltere’de olduğu kadar, eğer yapabilecekse günlük basının tutanaklarını tartışmasına izin veren eyaletler meclislerine sahip olduğumuzu hatırlatır; çünkü Staats-Zeitung muazzam, klasik öz-bilinci dâhilinde, Prusya gazetelerinde eksik olanın izin değil, beceri olduğu görüşünü benimser. Bu ikincisini onun özel bir imtiyazı olarak kabul ederiz, aynı zamanda becerisine dair hiçbir açıklama olmaksızın, bütün sıradanlığı içinde düşünceyi fiilen gerçekleştirme özgürlüğüne de sahip olabiliriz (s.36).

Rheinische Zeitung’daki diğer yazılarda (“Özgür Basının Düşmanları”, “Eyaletler Meclisi Üzerine”, “Belirli Kimselerin Ayrıcalığı mı Yoksa İnsan Zihninin Ayrıcalığı mı?”, “Sansür”, “Genel Özgürlük”) da aynı ton ve içerik hâkimdir. Marx döne döne genel olarak basının özgür olması gerektiğini, ona yönelen her tür sansür çabasının, onun doğasına yönelik olacağını ispatlamaya çalışır. Doğasından mahrum kalmış herhangi bir şey nasıl varoluşunu gerçekleştiremezse, özgürlük doğasına sahip basın da aynı şekilde kendini gerçekleştiremez. Bu yüzden basın özgürlüğüne sınır çekmek ve onu özgürlük harici unsurlarla donatmak, modern dünyanın kamusal haklarından birini egemenler lehine budamak olur. Doğal olarak Marx da sansür kuruluşlarının tarih sahnesinde görünmesinden Hegelci özgürlük anlayışının felsefi gerekçelerinden hareketle itiraz ediyor. Sansür kurullarının varlığını, iktidarların imtiyaz arayışlarını, basının korkaklığını, haberciliğin kamusal değerini, devlet ya da yandaş gazeteciliğini sorguluyor. İşin ilginç yanı dünyanın başka bir köşesinde bundan yaklaşık 170 yıl önce olup-bitenler hakkında yapılan tartışmaların halen güncelliğini koruyor olmasında!.. Ne yazık ki Türkiye’nin muktedirlerinin Prusya hükümetlerinden pek farkı yok. Tarih tekerrür etti desek başımız ağrımaz, ama yine de şöyle denebilir: Bu tekerrür de aslolan sadece “tarih” değil, tarihin ruhunu oluşturan ve Marx’ın 1848’de formüle edeceği sınıf savaşımları tarihidir.

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÜZERİNE, Karl Marx, çev. Kurtul Gülenç ve Önder Kulak, Dipnot Yayınları, 2012.