Michel Foucault etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Michel Foucault etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

AKP Deneyine Karşı Öz-Savunma (Barış YILDIRIM)

“Petrarca şunu soruyordu: Tarihte Roma’yı övmeyen ne var ki?” Biz ise şunu soruyoruz: “Tarihte içinde devrim çağrısı ya da korkusu olmayan ne var?”
Foucault College de France’da verdiği derslerde, Batı düşüncesi içinde iktidar açıklaması öneren düşünceleri inceler ve her şeyin ardında savaşın var olduğunu iddia eden düşüncenin soy kütüğüne odaklanır.
Foucault derslerde iki tür iktidar açıklamasından söz eder. Birinci olarak, hukuk kuramı denilebilecek düşünce, iktidarı baskıcı, devredilebilen, ele geçirilebilen bir şey olarak görür.
İkinci iktidar anlayışı kesintisiz savaş söylemidir. Foucault burada birbirinden radikal üç hareketle kesintisiz savaş söylemini tarif eder. Birinci olarak, Clausewitz’in “savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” sözünü tersine çevirir ve aksine, önsel olanın savaş olduğunu, siyasetin savaşın başka araçlarla devamı olduğunu söyler.
Foucault’un ikinci radikal hareketi Machiavelli ve Hobbes’un savaş söylemi içinde yer almadığını söylemesidir. Buna göre bu düşünürlerin düşüncesi savaşı değil onun bir temsilini, bir koşula göre uygulanışını içerir; üstelik onu zapt etmek üzere. Bu radikal hareket, Hegel’i ve diyalektiği de kapsayacak ve ilk iktidar söylemine bağlanacaktır.
Foucault’un üçüncü radikal hareketiyse, bir bütün olarak Amédée Thierry’nin “ırklar savaşı” teorisi ve onun biyo-iktidar uzamındaki evrimidir. Bu teoriye göre savaş topluma önseldir; tek bir ırk olarak düşünebileceğimiz toplumu alt ve üst ırklar olarak ikiye böler ve bu iki ırkın savaşımı olarak sahne alır. Kesintisiz savaş söylemi Foucault’ya göre ilk defa, modern devlet kendisini şiddet tekeline sahip bir güç olarak gösterdiğinde ortaya çıkar ve savaşın askeri kurumlara havale edildiği yerde sivil toplumun temelinde savaş olduğunu söyleyerek savaşı her yere yayan bir söylem olarak gelişir.
Bu gelişme, bizi Foucault’nun devlet ırkçılığı dediği kavrama götürür. Kesintisiz savaş söylemi, toplumu sürekli ikiye bölerek modern devletin dışarı atarak içselleştirdiği savaşı teşhir ederken devlet aklı buna hem bireyselleştirici hem de düzenleyici/totaliterleştirici bir mekanizmayla yanıt vermektedir.
Söz konusu ikili mekanizma bir yandan egemenlik alanının disiplinci tekniklerin yoğun kullanımıyla totaliterleştirilmesini ve nüfusun politik bir sorun ve bir anlamda devlet-beden olarak sorunsallaştırılmasını kapsarken, iktidar aynı zamanda da kendisini üretecek öznellikleri mümkün kılar, tasarlar ve üretir; bir diğer anlamda kimi farklılıkları içerecek şekilde genişler. Böylece Foucault’nun devlet ırkçılığı dediği şey vücut bulur: bu kapsama girmeyen tüm öz(n)ellikler korunulması gereken “aşağı ırk”a itilir. Biyo-iktidar böylece bir yandan yaşamı ve türü temsil öden özneler yaratmayı hedeflerken bir yandan da kesintisiz savaş söylemini benimseyerek bir alt-ırk inşasına girer. Böylece ırklar savaşımı teorisi iktidarın da izleği haline gelir ve kesintisiz savaş söylemi açılışının tam tersi, paradoksal bir noktaya kapanır. Toplumu savunmak gerekir şiarıyla yola çıkan kesintisiz savaş söylemi, biyo-iktidar rejiminde, toplum karşısında bu kez kendisini savunmak zorunda kalır.
Foucault’ya göre kesintisiz savaş söyleminin iki uzantısı biyolojik ırkçılık ve sınıf savaşımı teorisidir. Bu iki teorinin yirminci yüzyıldaki iki deneyiyse Nazizm ve sosyalizmdir. İki deney de içkin oldukları, yaşam üzerindeki iktidar olarak tanımlanan biyo-iktidarın sınırlarını aşamaz ve onun araçları haline gelirler.
Siyasal İslamcı biyo-iktidar deneyi
AKP Kürt sorunuyla iktidarını açık olarak yaşatma üzerine kurmuş, nüfus konusunda dindar nesillerden kürtajın yasaklanmasına adımlar atmış, toplumu sürekli olarak ikilikler üzerinden kamplaştırarak devlet ırkçılığını süreklileştirmiştir. Üstelik, AKP söylemi gelip kesintisiz savaş söyleminin üzerine oturmuş; bu söylemin hem sahibi hem de mağduru olarak ikili bir rol icat etmiştir: Bir yandan geçmişin aşağı ırkı olarak bu söylemin sahibidir ancak aynı zamanda Kürt meselesi başta olmak üzere bugünün aşağı ırklarının bu söyleme yeniden erişme çabasının önünü tıkamakta; bir anlamda devrimin dilini çalmaktadır. Çünkü AKP rejiminin arzuladığı şey sadece iktidar değil, asıl olarak yaşamın, yaşamın bir dolayımı olarak nüfusun ve onun temsili olarak bedenin üzerindeki iktidardır.
Siyasal İslam’ın ırklar savaşı donanımlı bu biyo-iktidar formuyla buluşması aynı zamanda hemen güneyimizde IŞİD’i besleyen damardır. Siyasal İslam, bugüne kadarki en etkin savaş örgütlerinden birisi olarak en arkaik izleklerini kuşanmış ve bir yeni fetih hareketine başlamış, Nazi, sosyalist, liberal biyo-iktidar deneyimlerinden sonra yine enternasyonalist bir nitelik taşıyan İslamcı biyo-iktidar deneyi şimdilik IŞİD’e ulaşmıştır.
Kobanê öz-savunmasında Amerikan uçaklarının yeri de buradan gelir. Uçaklar neden Rusya’dan değil de Amerika’dan gelmektedir? Bu soru kritiktir. Çünkü biyo-iktidarın küresel stratejisinden kaçınmak ancak ona dokunmamakla yani özerklikle mümkündür -ABD bu özerkliği tanımaya en yakın güçtür. Biyo-iktidar bu anlamda, liberal toplumlardan çok totaliter toplumlarda daha yoğun kullanılan teknikler içerir. O yüzden sorumuz tam da buradadır: Biyo-iktidarın tekniklerine direnirken şiddetin rolü nerededir?
Eğer biyo-iktidar zaten bir içkinleştirilmiş müdahaleler rejimiyse, devrimci şiddetin kuruculuğunun sınırı nerededir? Daha doğrusu bunun bir sınırı var mıdır? Bu konuda yazının diyebilecek çok fazla şeyi yoktur; söz eylemin, yaratıcılığın ve mayanındır; önemli olan şiddetin biçimi değil yönü ve şimdiliği, buradalığıdır - bunu biraz da doğuracağı etki hasebiyle iktidar rejiminin kendisi belirleyecektir; yine de şu kadarını söylemek kehanet sayılmasa gerektir: Birisi AKP diğeri IŞİD saldırıları altında yaşanan iki kıymetli deneyim Gezi ve Kobanê direnişleri devletin asalak bir makine olduğunu ve toplumun devletsiz yaşayabileceğini göstermiş; 21. yüzyıl’ın girişi diyebileceğimiz bir dönemde öz-yönetim pratiklerini hiç de azımsanmayacak şekilde geliştirmiştir. Bu mekânların benimsediği araç nettir: Sadece şiddetin formu olarak değil biyo-iktidara karşı bir arada yaşamın imkânı olarak da kesintisiz öz-savunma. Savaş mekanizmasını devre-dışı bırakacak ve kesintisiz savaş söylemini biyo-iktidara karşı döndürebilecek görünür en güçlü devrimci savaş seçeneği öz-savunma hakkını savunmak ve bunu pratikleştirmek olsa gerektir.
**
TOPLUMU SAVUNMAK GEREKİR, Michel Foucault, Çev: Şehsuvar Aktaş, YKY, 2008.

Mavi Gözler Siyah Saçlar: Büyük Saptırma (Ozan Utku AKGÜN)

Kadının ve erkeğin kaybolduğu bir an vardır, kimliksel olarak değil, saptırılmış biçimde. Duras'taki aksiom budur. Yazarın yalan söylediğini, yazının kestirmeden giderek imkânsız bir manzarayı kurar gibi yaptığını (aslında işlerin böyle olmadığını) falan söylediğimizde Mavi Gözler Siyah Saçlar denen kitaptan hızla uzaklaşırız. Sanırım Duras kitaplarını okumanın en kolay yolu Duras'ın bir despot olduğunu akıldan çıkarmamaktır; asla bir meseleyi tartışmaya davet etmez, inanmak ya da inanmamak söz konusudur, yazılana inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz, tek mesele budur.

Gilles Costatz, kitabın çıktığı gün yapılan bir söyleşide Duras'a sorar: "Yeni kitabınız 'Mavi Gözler Siyah Saçlar'da hiç kullanmadığınız bir sözcük varsa o da 'eşcinsel'. Oysa erkek kahramanı düşündüğümüzde ilk akla gelen bu. " Duras yanıtlar; "Doğru, bu sözcüğü artık hemen hiç kullanmıyorum. Bu kitaptan önce sık sık kullanırdım. Şimdi sözcüğü yalnızca belli bir gizli amaçla kullanıyorum. Kitapla birlikte, bu sözcük sahte, moda bir sözcük oldu. Sözcük, anlamını iyi ifade etmiyor. Ayrıca bu anlamın varlığına, henüz üç yıl önce inandığım gibi inanmıyorum da. Eşcinsellik yalnızca cinsel değil, çok daha geniş, derin bir şeydir. Çok daha önce başlar, çok daha korkunçtur. Cehennemidir." ( Duras: 113) İşte budur Duras'ın marifeti, pervasız iddianın neredeyse bir doğa haline getirilmesi, şüphesizliğin (lack of doubt) sunumudur. Şüpheden eksilmenin şiddetini an be an görebiliriz Duras'ta, ondaki sansasyonel kesinlik kimliklerin grameriyle ilgilenmeye tenezzül etmez, saflaşmaya çabalayan bir miktar arzunun her şeyi saptırdığı ve yoğunlaştırdığı bölgeyi yazar- her tür deneyimde; yazı ve yaşantı diye ayırdığımız an odağı kaybederiz.

Kadınlık-erkeklik mehfumlarının yapı eklerinde oyuncul takaslara yönelen bir el kabiliyeti değildir bahsettiğim; unutma becerisinin/kaybolma konsantrasyonun yazı haline gelebildiği bir andır, bir kafasızlık doruğu: Alkolikliğine, kitaplarındaki alkoliklere, çıldırmış vücutlara, bir filmi için “Aurélia Steiner Vancouver’in filmi imkânsızdı. Yapıldı." demesine hep burdan bakılmalıdır kanımca. Ha, bir de "Yapıldı." dedikten sonra ekler; "Film harika, çünkü imkânsız olanı düzeltmeye hiç kalkışmıyor bile. O imkânsızlığa eşlik ediyor, onunla yan yana yürüyor.” (Duras: 70) İşte imkânsızla, onu düzeltmeden yan yana yürümeyi kavradığımız an Mavi Gözler Siyah Saçlar'daki parası ödenmiş aşkın kendine has büyüklüğünü de kavrarız. Kitaptaki bütün aşkların birbirlerine eşlik edişindeki arzuyu ancak böyle kavrayabiliriz.

Bir tiyatro, yazı tiyatrosu olarak kurulmuştur, asla oynanmaması gereken bir şey. İnanmayan ağızların metni taşıdığı, söylenen söze teslim olmadığı, kadının kadın erkeğin erkek olduğu o düzeltilmiş anı görmek istemez. Çünkü Duras'taki saptırma hali bir an bozulduktan sonra söylenen her şey lafügüzaf; ondaki bütün ağlamalar, çığlıklar.. hepsi. Arzu dalkavukluk yaparak değil, belli bir zorunlulukla cinsiyetin/cinselliğin örgüsünü bozmaktadır. Bu trajik doğa, tercihler- idealler- deneyimler şablonuna indirgediği an dağılır gider. Seçimler yoktur bu düzende, bolca teslimiyet, bolca kaçış, bolca boğazlama vardır. Demokratik tek bir an bile tarif edilmez.

"Bir tür çıplak kuvvet;" der Foucault, Marguerite Duras'tan bahsederken; "bunun karşısında kendini bırakıyor insan, bunun üzerinde ellerin hâkimiyeti yoktur. Bu kuvvetin varlığı, bu hareketli ve kaygan kuvvet, aynı zamanda kaçak bu varlık; işte ondan söz etmemi engelleyen bu, ama aynı zamanda beni ona bağlayan da bu." Şunu da söyler: "İmgeler ve şahıslarla bu yoksulluk sanatına, bu anısız belleğe, aslında yalnızca bir tavrın, bir bakışın içinde billurlaşan bu dışarı parçasına sonuçta nasıl varabildi?" (Foucault: 315-317) Bu dışarı parçasına varmak, sahiden, çok önemlidir Duras'ta, kitaptaki kadın ölümünü dışsallaştıracağı bir an peşindedir. Çıplak bir odada, siyah bir saten ve kayan ışıklarla kurulan bu olası tiyatroda uyku ve unutkanlık hazırlar o dışsallığı, belleğin sahibine kim olduğunu tarif edemediği kaptırma anına kadar kesinlikle yükselinir. Hareket budur, azalarak ve unutarak yükselme. Arzunun belleğin bilgilerini kullanamadığı bir gerçeklik anı. Orada kadının ve erkeğin sahiden kaybolduğu bir an var.

Marguerite Duras, Mavi Gözler Siyah Saçlar, Çev: Roza Hakmen, Can Yayınları, 1987
Marguerite Duras, Yeşil Gözler, Çev: Nilüfer Erdem, Metis Yayınları, 2008
Michel Foucault, Sonsuza Giden Dil, Çev: Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, 2006

Bilme İstenci Üzerine Dersler

Michel Foucault, delilik, cinsellik, suç gibi konuları işlediği kitaplarında, genellikle doğal ve tarih dışı bir kategori olarak ele alınan “insan”ın, aksine, tarihsel olarak inşa edilmiş olduğunu göstermeyi amaçlıyordu. Bilme İstenci Üzerine Dersler’de Foucault, bu inşa sürecinin Antik Yunan’daki temellerine, bilgi ve hakikat sorununa yöneliyor. Aristoteles’ten günümüze Batı düşüncesinin tartışılmaz önkabullerinden biri, insanın doğası gereği bilgiyi arzuladığıdır. Buna göre, insandaki bu doğal arzu ve beraberindeki yetiler sayesinde, bilgi anlayışımızın merkezinde yer alan mevcut doğru-yanlış sistemi oluşmuş, bilgiyle hakikat arasında özsel bir ilişki tesis edilmiştir. Michel Foucault, bu ilk derslerde, bu önkabulleri geniş çaplı bir sorgulamaya tabi tutuyor ve bilgiye yönelik arzumuzun hiç de doğal, evrensel ve tarih dışı olmadığını ispat etmeye girişiyor.

Bilme İstenci Üzerine Dersler
Yazar: Michel Foucault (Collége De France Dersleri 1970-1971)
Yayınevi: İstanbul Bilgi Üniversitesi