Kadir İNCESU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadir İNCESU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bisiklet ve Edebiyat Buluşması (Aydın İleri Söyleşi: Kadir İNCESU)

Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz'ün yaşamını "Eşekle Gelen Aydınlık" adıyla kitaplaştıran, kendisi de bir kütüphaneci olan Aydın İleri bu kez de farklı bir çalışmaya imza attı. İleri, farklı meslekten 72 ismin birbirinden güzel ve unutulmaz bisiklet öykülerini bir kitapta topladı.

Yaşamımın ilk 8 yılı Cankurtaran'da geçti. Ali Şevki Korkmaz öğretmenimin bana okuma yazmayı öğrettiği Cevri Kalfa İlkokulu'nun arka kapısının açıldığı Şadırvan Sokağının girişinde, bisiklet de kiralayan, bir bisiklet tamircisi vardı. Bisiklet kiralayanlar, ne yazık ki o çıkmaz sokağın dışına çıkamazdı. Yasaktı. O sokakta bir kaç kez üç tekerlekli bisiklet sürdüğümü hatırlıyorum, belki de annemden yalvar yakar aldığım bir kaç lirayla... Hiç bisikletim olmadı. Ailesini kıt kanaat geçindiren babamdan böyle bir isteğim de olamazdı zaten. Kendimi yerlere atmadım, ağlamadım, sızlamadım da bana bisiklet alsınlar diye... İmkânı olsa zaten babam bize bisiklet alır, diye düşünmüş de olabilirim. Fakat bisiklet sürenlere imrenerek baktığımızı da inkar edemem.

Aydın İleri'nin hazırladığı ve Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlanan "Bisiklet Öyküleri" adlı kitabı görünce ilk anda geldi bunlar aklıma... Çocukluğu bisiklet üzerinde geçen 72 ismin ilgiyle okuyacağınızı düşündüğüm bisiklet öyküleri yer alıyor kitapta... Tutkusunu oğlu Barış'a da aşılayan Aydın İleri ile Bisiklet Öyküleri üzerine söyleştik.

Aydın, ilk bisikletini anlatarak başla istersen?
İlk bisikletim 3-4 yaşlarda Gülsuyu Mahallesinde yaşadığımız gecekonduda sürdüğüm üç tekerlekli bisikletimdi. Çocuk bisikleti olmasına rağmen amca çocuklarından zor fırsat bulup sürüyordum. O gün ev içinde sürdüğüm uzunca salon kocaman bir bisiklet pisti gibi geliyordu bana.  Üç tekerlekli bisikletten sonra çoğu zaman başkalarından rica minnet bir tur versene diyerek sürdüğüm bisikletler var.

Böyle bir kitabı hazırlatacak kadar büyük bir tutku muydu sizin ki?

Çocukluğunun büyük bir bölümünü bisikletsiz geçiren biri için hem özlem hem tutkuydu benimkisi. Bisikletin bende önemli bir tutku olduğunu sevgili Aydan Çelik’in “Bi Tur Versene” kitabını okuduktan sonra keşfettim.  Hem tutku hem de yaşanılır bir dünya ve Türkiye için bir yazma zorunluluğu, görevi hissettim. Bisikletin çocukken sürülen bir eğlence oyun aracı olamadan öteye bir gerçekliği var. Bisikletli bir yaşam hem sağlık hem ekolojik olarak bir gereklilik. Hayatımızın bir parçası olana kadar bisiklet kültürü için hep birlikte çalışmalıyız. Dünyada bisikletin yaygın kullanımına baktığında biz halen başlangıç noktasındayız. Bu kitap bisikletin Türkiye’de yaşamsal bir kültür olması için minik bir adım.

Çocukluktan yetişkinliğe giden yolda, bisikletin insandaki çağrışımları nasıl bir değişim gösteriyor?
Çocuklukta bir eğlence ve oyun aracı olan bisikletler, bizler büyüdükçe farkındalıklarımız arttıkça bir ekolojik taşıt oluyor. Özgür olduğumuz, kendimizi dinlediğimiz, kolektif hareket ettiğimiz, tüketmeyen, sağlık veren bir ulaşım aracı. İş yaşamından zaman buldukça sürülen bisiklet bazen işe bile bisikletle gidilen-gelinen bir yaşam tarzına dönüşüyor. Çocukken yer eden algı yaşanılabilir bir dünya için bizi yönlendiriyor.

72 ismin yazdıkları öykülerde buluştukları ortak noktalar neler oldu?
Hemen hemen kitaba eser veren herkesin çocukluklarının ne kadar verimli ve keyifli geçtiğine şahit oluyoruz. Bazen hüzün, bazen mutluluk bazen kanayan bir diz, bazen bir yara kabuğu, bazen çalınmış bir bisiklet, çoğu kırmızı. Çocukluğa büyük bir özlem, zaman yolculuğu, haylazlık ve yaratıcılık öne çıkan otak paydalar.

Bu kitap neden önemli? Hayatında hiç bisiklet sürmemiş birileri olduğunu da unutmadan...
Kitap bisikletli ve bisikletsiz bütün çocuklara, yetişkinlere zamanda bir yolculuk. Bir zaman tüneli. Belki bir zaman bisikleti. Birbirinden değerli yazarların buluştuğu bu kitapta bisiklet ve edebiyat buluşması var. Pedalların edebiyatla dönmesi mutluluk verici. Her yaştan okura seslenen, bisikletin yaşamımızda bıraktığı derin izleri, bilinç altındaki özlemleri, yüzde beliren bir gülümsemeyi bize hatırlatan bir kitabın önemi bisikletin hayatın bir parçası olduğu “bisikletin hayat olduğu” mesajını yaymak. Bisikletin toplumsallaşmasına aracı olmasından önemli bir girişim. Kitapta yazan herkes rol model. Başarılı gazeteciler, televizyoncular, çocuk ve gençlik edebiyatı yazarları, kütüphaneciler, müzisyenler, tiyatro sanatçıları, STK temsilcileri, bisikletçiler ve bisiklet sevdalıları kendilerini, bisiklete olan özlemlerini ve sevdalarını yazdı. Bir farkındalık yaratmak, yaşanılır bir dünya için bir “çevreci bir yaşam aracı” olduğunu bir daha hatırlatma fırsatı.

Peki bisikletin edebiyattaki yeri nedir?
Bisiklet öyküye, romana, şiire ve özellikle çocuk edebiyatına yaygın olarak girmiş durumda. Hem dünyada hem de ülkemizde benzer bir ilişki. Pedalların döndüğü edebiyat sahneleri fazlaca var. Neredeyse yeni bir kitap konusu.

Dünya edebiyatında Wiliam Saroyan'ın bisiklet tutkusunu, Henry Miller'in ilk aşkının bisiklet olduğunu bilmeyen yoktur.

Bisiklet dendi mi sevgili yazar Bilgin Adalı’yı unutmamalı “Zaman Bisikleti” çocukların sevgilisi olan bir Türk Çocuk Yazını klasiğidir. Bisiklet ile hayal kurmayı harmanlayarak zamanda yolculuk yapan bir bisiklet yapmıştır. Ondan bisikletle ilgili çok anı dinledim hemen her kitabında özellikle “Kaledibi Sokağı”ında Antalya Kaledibi’nde çocukluğunun en güzel zamanları bisikletle geçtiğini yazıyor. Edebiyat ve bisiklet denince Bilgin Adalı’ya bir saygı duruşu yapmamak olmazdı.
Türk Edebiyatı’nda zamanda bir yolculuk yaparsak, Bisiklet Öyküleri kitabı yazarlarından, sevgili ağabeyim Sunay Akın kitap için yazdığı yazısında şöyle değiniyor; “Naziler Paris’i işgal ettiklerinde kentten kaçanlar arasında, Paris Radyosu’nun Türkçe yayınlar bölümünde spikerlik yapan ve bir yandan da okula devam eden bir genç şair de vardır. 1940 yılının 13 Haziran günü bir bisikletin sırtında pedal çevirerek uzaklaşan şair, Bordeaux’ya ulaşır on gün sonra. Bu arada, yolunun üstünde olan bir kentin, ayrılmasının hemen ardından Alman savaş uçakları tarafından bombalanışına tanık olan şair Cahit Sıtkı Tarancı’dır.”
...
Şiirimizde ise bisiklet için dizeler yazan ilk şair Tevfik Fikret’tir:
“Güzel, evet bu revişler, güzel bu cazibeler,
Güzel; fakat bu tehalük nedir, değilse eğer
Hayatı  birkaç adım fazla koşturup yormak?..”

...
1930 yılında, Son Posta gazetesinin çocuk sayfasında bir şiir yarışması düzenlendiğinin ilanı yer alır. Yarışmaya “Yıldız” imzasıyla katılan “Hastalık” adlı şiirin yayımlanması tartışmalara yol açan şair Nazım Hikmet’tir.
“Yatakta bir hasta var
Bu bisiklete binip bu yataktan uzaklaşmalı
 Eğer bisiklete binip bu yataktan uzaklaşırsa arkasından bağıranlar çok
Yedi kişi
Kaçma hastasın, uzaklaşma hastasın. Aldıran kim?
Ben kaçıyorum Yıldırımlar gibi Yıldırım”


BİSİKLET ÖYKÜLERİ, Haz.: Aydın İleri, Yitik Ülke Yayınları, 2015.

‘Yeniden Yaratılmanın Coşkusuyla' (Onur Behramoğlu ile Söyleşi: Kadir İNCESU)

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram'ın  bir döneme tanıklık eden mektupları genç kuşak şairlerimizden Onur Behramoğlu tarafından kitaplaştırıldı. Yeğen Onur Behramoğlu öyle bir çalışmaya ve önsöze imza ettı ki amca Ataol Behramoğlu “Bu sabah eşsiz güzellikteki önsözünü bir kez daha okuyup ağladım” demekten kendini alıkoyamadı.

Geçtiğimiz günlerde 50. sanat yılını kutladığımız Ataol Behramoğlu ile kardeşi Nihat Behram'ın 1967 ile 1983 yılları arasındaki mektuplaşmaları Onur Behramoğlu tarafından kitaplaştırıldı. Tekin Yayınları tarafından yayımlanan kitap, yalnızca iki kardeşin değil 16 yıllık bir dönemin de kültürel ve siyasal açıdan görüntüsünü ortaya koyuyor.
Onur Behramoğlu ile "Yeniden Yaratılmanın Coşkusuyla - Mektuplar (1967-1983)" üzerine konuştuk.

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram’ın mektuplarını alıp çalışma masanıza oturduğunuzda neler düşünüyordunuz?

İki  şair  amcamın  gençlik  halleriyle tanışıp  İstanbul’dan-Paris’ten-Moskova’dan-hapishaneden  yazdıkları  mektuplarda  ağabey-kardeş  ilişkilerine tanıklık edecek olmak, babamın da satır aralarında dolaşıyor olabileceği düşüncesi heyecanlandırıyor; edebiyat tarihimize kalacağını bildiğim bir yapıtı yayına hazırlama sorumluluğu gururlandırıyordu beni. Mektupları okurken sıkça yerimden kalkıp yürüdüğümü, kimi yerleri yüksek sesle tekrarlayarak duymak istediğimi, hepsini defalarca okuyup her birine dair sayfalarca notlar aldığımı şimdi biliyorum. Masama oturduğumdaysa, bunların sezgisiyle doluydum sadece, büyük bir yolculuğa çıkma öncesinin aşka benzeyen yürek çarpıntılarıyla.

"BİLDİKLERİMİ  OKUMAK  DA  SARSTI  BENİ"

Mektupları okuduktan sonra düşüncelerinizde değişiklikler oldu mu?

Bilmediklerim  değil  sadece,  bildiklerimi  okumak  da  sarstı  beni. Nihat Behram’ın, elektrik işkencesi gördükten sonra yazdıkları, örneğin. Şiirlerinde soluk alıp vermeye devam eden sincabı öldüğünde ona veda edişi… Fransa’da son derece zorlu koşullarda yaşamaya çalışırken 1. Dünya Savaşı ve Mustafa Suphi üzerine okuyup  düşünen,  Pablo Neruda  ile  görüşen,  ‘Halkın  Dostları’  dergisine  şiirler-yazılar-çeviriler gönderen, dostlarına okumaları için kitaplar postalayan, kardeşine “Hapse girersen yabancı dil öğren” diyen Ataol Behramoğlu’nun şair ve düşünce adamı  olarak kendini inşa ediş sürecinde; 30’lu, 40’lı yaşlarındaki kaygıları, duyguları, duyarlıkları, öğrenme tutkusunda kendimi buluşum...

Siz de aileden olduğunuz için bilirsiniz mutlaka. Soyadı meselesini anlatır mısınız?

Ataol Behramoğlu çok genç yaşta tanınan bir şair olunca, kardeşi Nihat’ın özerkliğini ilan edişidir soyadını Behram olarak yazışı, Harold Bloom’un ‘Etkilenme Endişesi’ olarak bir kitap boyunca tanımladığı duygunun dışavurumudur. ‘Tam bağımsızlık’ değil ‘özerklik’ diyorum zira sanatta tam bağımsızlık yoktur, herkes birbirinden etkilenir, beslenir. Güzel, doğal ve sahici olan da budur. Kardeş olduklarını bilmeyenlere rastladıkça hayret etmeye devam ediyorum hâlâ, böylesi bir cehalet de ancak bizimki gibi toplumlara mahsustur.

"DİRENENLER, MÜCADELEDEN YILMAYANLAR, PES ETMEYENLER DAİMA KAZANIR"
 
Sonrasında nasıl bir çalışma şekli belirlediniz?

Mektup türünün nitelikli örneklerini okudum önce. Kitap için çalışmanın ayrılmaz parçası saydım, türün yetkin örneklerini okumayı. Elimdeki mektupları Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram mektupları olarak ayırdım, kendi içlerinde tarih sırasına dizdim, tarihi belli olmayanları –hangi iki mektup arasında yazıldıklarını tüm mektupları okuduktan sonra belirlemek üzere- önüme serdim ve sırayla okumaya başladım. Okuduğum her mektuba ilişkin birkaç sayfa not alıp sorular hazırladım, olası dipnotlar için gerekli olabileceğini düşündüğüm dergi ve kitapları temin etme sürecine girdim. Eşzamanlı olarak, mektuplarda sıkça değinilen ‘Halkın Dostları’ ve ‘Militan’ dergilerinin tüm sayılarını baştan sona okudum. (Kitaba doğrudan katkı sağlamasa bile, böyle bir kitabı hazırlarken yapılması gereken çalışma olduğuna inandığım için yaptım bunu, kimseye değilse de kendime yararı olacağını bildiğim için.) Tamamını okuduktan sonra hepsini bilgisayarda yazma işine koyuldum. Hamallık gibi görülebilecek bu kısım çok yorucu olmakla birlikte, yazarken dikkat edilenlerle okurken dikkat edilenler bambaşka olabildiğinden, böyle bir emeğin karşılığını aldığımı da söylemeliyim. Mektupları yazarken, bir yandan da amcalarıma göndererek, sorularımı sormaya başladım. Her bir mektuba dair onlardan da uzun yanıtlar geldikçe, bazı mektuplara ilişkin yazışmalarımız uzadıkça işler iyice zorlaşmaya başladı; hatta bir ara, uzunca bir süre çalışmaya ara verecek denli yoruldum. Direnenler, mücadeleden yılmayanlar, pes etmeyenler daima kazanır. Öyle de oldu. Her bir mektubu sorulu-cevaplı yerli yerine koyduğuma inandıktan sonra, dipnotların ve kitabın sonunda yer alacak eklerin belirlenmesine çalıştım. Kitabı yayınevine teslim etmek üzereyken de önsözü yazdım.

"ASLOLAN GERÇEĞE SADAKATTİR"

Sansürlediğiniz mektup oldu mu?

Hayır, hiçbir mektubun hiçbir yeri sansürlenmediği gibi, örneğin Nihat Behram’ın kendine has imlası, son derece özgün, ele avuca sığmaz üslubu da birebir aktarıldı. Bugün hayatta olan kimileri hakkında kırıcı sayılabilecek sözler de söylenmiştir, şimdi okuduklarında iki kardeşin de gülümseyerek “Hay Allah, öyle mi düşünüyor muşuz o günlerde?” diyecekleri hususlar da vardır. Aslolan gerçeğe sadakattir.

Edebiyatımızın iki önemli isminin mektuplaşmalarını edebiyat tarihimiz, siyasal ve kültürel yaşamımız açısından değerlendirir misiniz?

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram’ın yer almadıkları bir Türk Şiiri Antolojisi düşünülemeyeceğine göre, böylesine değerli iki şairin birbirlerine yazdıkları mektupların edebiyat tarihimizdeki yeri bellidir. Bu denli geniş kitlelere ulaşabilmiş iki şair kardeş örneğine pek rastlanmayacağı için, dünya ölçeğinde kıymetli bir belge sayıyorum kitabı. Türkiye’nin siyasal meselelerine ilişkin devrimci tavır almış, hapisten sürgüne nice bedeller ödemiş iki şair kardeşin mektuplarını okurken 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin öncesi ve sonrasını da görecek olmak, bütün bu süreçlerde iki şairin neler düşündüğüne, neler yaptığına tanıklık etmek, belleğe kazınacak bir hayat bilgisidir.
Bu çalışmayı aile dışından birisi yapsaydı, ortaya farklı bir çalışma çıkar mıydı?
Mektuplar kitaplaşana dek mahremiyetlerine özen göstererek aile içinden ya da dışarıdan kimseyle paylaşmadım. Bendeki duygusu, bendeki karşılığı, onurlu bir mirasa sahip çıkma, o mirasa layık olma duygusuydu. Aile dışından birisinin, iki şairi ne denli severse sevsin, böyle bir duygu yoğunluğu yaşayabileceğini sanmıyorum. Ayrıca, sorulacak soruları, dipnotları, ince ayrıntıları belirleme sürecinde, amca-yeğen teklifsizliğiyle yazışmanın sıcaklığı da çalışmanın ruhuna dahildir diye düşünüyorum.

Dönemin en etkin dergilerinden olan Halkın Dostları'nın da hangi şartlarda yayınladığını görüyoruz. Halkın Dostları üzerine neler söylemek istersiniz?

Türkiye’de süreklilik içerisinde, taş üstüne taş koyarak değil de geçmişi bilmeden, bildiğimiz kadarını da önemsemeyip zamanla büsbütün unutarak yol alıyoruz, buna yol almak denilebilirse. Halkın Dostları ve ardından Militan’ın tüm sayıları, hiç değilse okuyan-düşünen-merak eden insanlarımızın arşivinde bulunsaydı, dergiciliğimiz başka boyutlarda olur, düşünce ufkumuz  bugünkünden ötelere taşınır, her dergi Amerika’yı yeniden keşfetmek zorunda kalmazdı. Mart 1970 tarihli ilk sayısında “Gerici Sanata Hücum” başlığıyla yola koyulan bir dergide Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Nihat Behram, Bekir Yıldız, Murat Belge neler yazmış, keşke merak etseydi insanlarımız… Nedim Gürsel’den Eluard çevirisi, Leylâ Erbil’den zehir zemberek bir açıklama, Kürt şiirinden çeviriler yapan bir Ataol Behramoğlu ile de karşılaşacaklar; merkezin ‘Varlık’ gibi dergileri darbe karşısında esas duruşa geçerken yiğitçe haykıran devrimci kültür-sanat dergisi nasıl olur, göreceklerdi.

Mektuplar kadar önsöz de çok dikkat çekici... Her iki şairi de tam anlamıyla özümsemiş ve içselleştirmiş bir şairin duyarlığıyla yazılmış. Mektuplardaki duygu yoğunluğu kadar önsözün de sizi duygusal anlamda zorladığını düşünüyorum.

Önsözü, bir gecede, orada andığım müzikleri dinleyerek, çok duygulanarak, şiir yazarken hissettiğime benzer bir hal içerisinde yazdım. O halin oluşmasını bekledim, şiiri bekler gibi. Yazıp amcalarıma gönderdim. Unutamayacağım güzellikte mektuplar aldım onlardan, unutulmaz güzellikte sözler duydum. Günler sonrasında, beklemediğim bir anda, sabahın erken saatlerinde, Ataol Behramoğlu, “Bu sabah eşsiz güzellikteki önsözünü bir kez daha okuyup ağladım” yazdığında, ben de ilk kez ağladım. Şairler biraz böyle işte…

Sizin Ataol ve Nihat amcalarınıza ortak bir mektup yazmanızı istesem...

Onlara şiir yazmak isterim. ‘Dövüşe Dövüşe Yürünecek’ bu yolda ‘Bir Gün Mutlaka’ yazacağım. Ataol Behramoğlu’nun benzersiz kahkahasını, derin derin düşünen yakışıklı yüzünde somutlaşan yoğun anlamı, hayatın her zerresini kucaklayıp hücrelerinde duyarken kendini mükemmelleştirmek için durmaksızın çalışma kararlılığını; Nihat Behram’ın sözcükleri art arda sıralayıp araya muziplikler katarak tüm ruhuyla, gövdesiyle, canıyla koşaradım anlatıp yaşayışını, ulaştığı her noktaya elektrik yükleyen devrimci heyecanını, doğayla bütünleşmiş çocuk kalbini oğluma ve dünyanın tüm iyi insanlarına anlatabileceğim bir şiir…

YENİDEN YARATILMANIN COŞKUSUYLA- MEKTUPLAR (1967-1983), Haz.: Onur Behramoğlu, Tekin Yayınları, 2015.

Âba Müslim’in İstanbul’u (Müslim Çelik ile Söyleşi: Kadir İNCESU)

Son dönemlerde şiir incelemeleriyle uğraşıyor olsa da şiiri hiçbir şekilde ihmal etmeyen, geride bırakmayan bir isim Âba Müslim Çelik… Âba Müslim Çelik ile Noktürn Yayınları tarafından yayımlanan “İstanbulotus” adlı şiir kitabı üzerine söyleştik.

İstanbulotus yalnızca İstanbul üzerine yazdığınız şiirlerden mi oluşuyor?

Evet, yalnızca İstanbul üzerine yazılan şiirlerden oluşuyor. Bu şehir kendisi zaten bir şiiri içinde saklar. Ben o şiiri açığa çıkarmaya özellikle çaba gösterdim diyebilirim. İstanbul’un tarihi ve sosyal yaşantısı, kırılma noktaları, acısı, erinci, şiirlere yansısın istemiş olabilirim. Doğaldır ki şiir yazmak sizin arzunuzla başa baş örtüşmüyor. Esinlenme anlarının gelip şairi şiir olarak bulması gerekiyor. Örneğin; betikteki ilk şiir Körfez Depremi yılında yazıldı. Bir iki yıl sonra Adam Sanat dergisinde yayınlandı.  Ağırlıklı olarak 2008 yılından sonra şiirler akın etmeye başladı.
“Bursa Lirikleri” ve “Nazım Hikmet Yahşi Güzel” adlı tematik şiirlerden oluşan yapıtlarınız da var.  

İstanbulotus’u da bu bağlamda düşünebilir miyiz?

Evet, fakat bir farkla. “İstanbulotus”daki temalar birçoktur. O temaların ortak paydası vardır. Onu da ilk sorunuzda yanıtlamıştım. Fakat bu yapıtımda bir iki tane daha kırılma noktası var. İstanbul’u ilk kuran halklar, o zaman kentin adı farklı.  Bizans ve Osmanlı üzerinden cumhuriyet dönemi ve iki önemli güncel kırılma noktası daha var, meraklısına duyurulur. Kısacası, güzelim İstanbul toplu olarak çağdaş Türk şiirinde olsun istedim. Özellikle bu kentin hor kullanılışı ve bana göre yaralı bir şehir oluşu beni derinden etkilemiştir.  Geçmişte İstanbul üzerine Nedim, Yahya Kemal, Nâzım, Orhan Veli, Tanpınar’ın yazdıkları; İsmail Dede Efendi, Itri, Tatyos’un besteleriyle bende payı vardır.

İstanbul’un sizde başkaca karşılıkları var mı?

Anadolu İstanbul’da… Yurdumuzun her kesiminden insanları çeşitli mahallelerde bir arada görmek ve gözlemlemek mümkün…   Bir şairimizin söylediği gibi, “İstanbul insanını, iyi tanımayan bir şair ve yazar, sanatında fazla ilerleyemez”. Anadolu’nun birçok şehrinde okudum ve Türkçe- edebiyat öğretmeni olarak çalıştım. Bu yüzden hayattan getirdiklerimle gözlemlerimi imge olarak kuvvetlendirebildim. Bu nedenle “İstanbulotus”da şehrin güzellikleri yanında insan, başat öğe olarak hep öne çıkmıştır denilebilir. İstanbul’un bende düzyazı olarak da karşılığı var. Neden dersen, her şeyi sığdırmaya çalışmak safdillik olur. Şiir zaten kaldırmaz o kadar şeyi… Her şey giremez bu türe. Onun için özellikle çocuklar üzerine İstanbul konulu masallar kuruyorum.

Yeni çalışmalarınız var mı?

Ankara’daki Yapı Kitaplığı’ndan “Paris’te Kavalla Son Prelüd” ve“Cemal’ım Türküsü” adlı şiir betiğim birer yıl arayla yayımlanacak. “Paris’te Kavalla Son Prelüd” Yılmaz Güney ve yarattığı atmosfer üzerine 26 şiirden; “Cemal’ım Türküsü” ise, gerek şiirinde, gerek düzyazılarında çağdaş yazınımıza katkıları çok büyük olan Cemal Süreya üzerine yazılan 29 şiirden oluşan tematik yapıtlarımdır. Betiğe adını veren şiir tarafımdan bestelenmiştir. Her ikisinde de özellikle 68 Kuşağı’nın biçimlenmesinde yani bizim üzerimizde büyük payları vardır. Her iki betiğin de tamamlanması ayrı ayrı 8-10 yılı aldı.



İSTANBULOTUS, Müslim Çelik,Noktürn Yayınları, 2014.

'Çocuğun Okuma Özgürlüğü Kısıtlanıyor' (Mine Soysal ile Söyleşi: Kadir İNCESU)

İçinde bulunduğumuz yıl 20. yaşını kutlayan Günışığı Kitaplığı yalnızca yayımladığı kitaplarla değil; Gençler için Zeynep Cemali Öykü Yarışması, eğitimciler için Eğitimde Edebiyat Seminerleri, yayıncılık sektörü için uzmanlık konferansı (Zeynep Cemali Edebiyat Günü) ile de fark yaratıyor

Müren Beykan, Mine Soysal ve Hande Demirtaş tarafından kurulan, Yayımladığı çocuk ve gençlik kitaplarıyla yayın dünyasında kendisine kısa zamanda kalıcı bir yer edinen Günışığı Kitaplığı 20. yaşını kutlamaya hazırlanıyor. Yayınevinin hem kurucularından hem de yazarlarından olan Mine Soysal ile Günışığı Kitaplığı'nın 20 yıllık serüvenini konuştuk.

Hangi düşünceler sonucunda yayıncılık yapmaya karar verdiniz? Günışığı Kitaplığı'nın yayıncılık anlayışı nedir?

Çocukluk ve ilkgençlikte severek okunan edebiyat kitaplarının yarattığı iyilik duygusunu, sunduğu yaşama sevincini, gücü insan bir ömür boyunca taşıyor. Edebiyatla ilk karşılaşmalar çağını çok önemsediğimiz için, özellikle çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatında uzmanlaşmayı seçtik. Çünkü biz, öncelikle çocukları ve gençleri ciddiye alan, didaktik olmayan, has edebiyatın izini süren nitelikli kitapların, her yaştan okurda ortak bir okuma keyfi yaratacağına ve geleceğimizi değiştirebileceğine inanıyoruz.

Aradan geçen 20 yıllık süreçte yayıncılık dünyasındaki değişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?


Günışığı Kitaplığı kurulduğu günden beri, yayıncılığımızın sektörleşme sürecinde sorumluluk alan, doğrudan emek veren bir yayınevi. Bu 20 yılda yayıncılığımızda önemli adımlar atıldı. Telif haklarının inşası, meslek örgütlerinin gelişmesi ve eşgüdümle çalışma denemeleri, editörlüğün öneminin anlaşılmaya başlaması, yurtiçi kitap fuarları sayesinde ülke genelinde okurla kitabın yakınlaşması, dış ülkelerde önemli kitap fuarlarına katılmak ve TEDA gibi destek projelerinin de yardımıyla edebiyatımızın yurtdışına açılması, tasarımdan baskı teknolojilerine kitap üretiminde niteliğin yükselmesi ve elbette dijital yayıncılık yolculuğumuz... Bu olumlu gelişmelerin yanı sıra binlerce kitapçının kapanması, sansür ve otosansürün gündemden düşmemesi, yüksek üretim maliyetleri, yayıncılık teşviklerinin yetersizliği, yayıncılığa yönelik akademik eğitimin eksikliği ve her yıl yığınla niteliksiz metnin kitaplaşabilmesi gibi çok önemli belirleyici sorunlar da sürüyor.

Bu süreçte Günışığı Kitaplığı nasıl bir gelişim ve değişim süreci geçirdi?

Yayınevimiz ilk günden beri uzman editörlük anlayışıyla çalışıyor. Edebiyat kitaplarının farklı yaş gruplarına göre yazılması ve yayına hazırlanmasında hem yazarlarla, hem de çevirmen, illüstratör ve grafikerlerle yakın bir işbirliğiyle çalışıyoruz. Bu yaklaşımı, okulöncesi resimli öykü kitaplarından çocuk kitaplarına ve ilkgençlik kitaplarına kadar yayımladığımız yüzlerce kitapla örnekledik. Değerli birçok kalemin bu alana dikkatini çektik, bugün severek okunan eserler vermelerine aracı olduk. Semih Gümüş ve Müren Beykan’ın benzersiz ortaklığıyla hazırlanan ve edebiyat ustalarını çocuklar ve gençlerle buluşturan Köprü Kitaplar koleksiyonunun yanı sıra çağdaş öykü ve deneme seçkileri yayımladık. 2011’de kurduğumuz genç edebiyat markamız ON8 ile tüm edebiyat okurlarına ulaştık. Çeviri edebiyatla yola çıkan ON8, artık Müge İplikçi, Ahmet Büke, Sevgi Saygı gibi önemli yazarlarla yepyeni ve daha güçlü bir koleksiyon oluşturuyor.

Gençler için Zeynep Cemali Öykü Yarışması, eğitimciler için Eğitimde Edebiyat Seminerleri, yayıncılık sektörü için uzmanlık konferansı (Zeynep Cemali Edebiyat Günü) düzenlemenizi de yayıncılık anlayışınızın bir parçası olarak mı değerlendirmeliyiz?

Karar vericilerin, önerenlerin yetişkin olduğu alanımızda edebiyat yayımcısı olmak, bizi doğallıkla farklı projelere yönlendirdi. Okuma kültürümüze duyduğumuz sorumlulukla, sadece bir yayınevi olarak değil, aynı zamanda bir sivil toplum kuruluşu gibi çalışıyoruz. Sektörel gelişimi hızlandırmak, güncel bilgi ve deneyimin paylaşılmasını sağlamak amacıyla başlattığımız, ülkenin tek, yıllık yayıncılık konferansı olan Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nün beşincisini bu yıl 3 Ekim’de Kadir Has Üniversitesi’nde düzenliyoruz. Öğretmen ve kütüphanecilerin, çağdaş edebiyat, yaratıcı okuma uygulamaları ve kitap seçimi gibi başlıklarda gelişimini hedefleyen Eğitimde Edebiyat Seminerleri’nin dokuzuncusunu 5 Mart 2016’da gerçekleştireceğiz. Bütün konferans ve seminer içeriklerimizi yayımladığımız e-dergimiz Keçi, 6 aylık bir süreli yayın. Özellikle akademisyenler, kütüphaneciler ve eğitimciler için vazgeçilmez bir kaynak haline gelen dergi, keciedebiyat.com adresinden ücretsiz okunabiliyor.
Ve elbette çocuklar! 6, 7, 8. sınıf öğrencilerinin her yıl belirlediğimiz yeni bir temada yazdıkları öykülerle katılabildiği Zeynep Cemali Öykü Yarışması, Milli Eğitim Bakanlığı’nca tüm yurtta duyuruluyor. Her yıl yurdun dört yanından gelen sayısız öykü, değerli edebiyatçılar ve akademisyenlerden oluşan seçici kurul tarafından özenle değerlendiriliyor. Geleceğin yazarlarını müjdeleyen yarışmada dereceye giren öykülerle birlikte, seçilen “okumalık” öyküler Ödüllü Öyküler Kitapçığı’nda yayımlanıyor. Ödül Töreni, Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nde yapılan yarışmaya her geçen yıl daha çok öğretmenin öğrencilerini yönlendirmesi, daha çok gencin öykü yazmaya heves etmesi bizi çok sevindiriyor.

Çocuklar ve gençler için kitaplarınız var. Özellikle çocukluk dönemlerinde zirve yapan okuma oranlarının yaş büyüdükçe azalmasıyla ilgili olarak neler söylemek istersiniz?

Çocuklukta büyük bir hevesle çıkılan okuma yolculuğunu sekteye uğratan çok önemli iki etken var: Birincisi; yaratıcı kurgular ve karakterlerle yazılmış, uzman editörlerce yayına hazırlanan nitelikli edebiyat kitaplarıyla buluşamamak. İkincisi; çocuğun okuma özgürlüğünün kısıtlanması. Ergenlikle birlikte her şeyi sorgulamaya başlayan çocuğun ilgi ve meraklarına göre özgürce seçimler yapmasını engellemek, didaktik, amaçlı metinler okumak zorunda bırakılması, kopuşu kaçınılmaz kılıyor. Oysa biz, edebiyat okurluğunun bireysel denemeler ve keşiflerle ilerleyen içsel bir serüven olduğunu biliyoruz. İşte bu nedenle, roman, öykü, şiir, deneme, anlatı vb. tür ayrımı yapmadan, çocukları ve gençleri fantastikten bilimkurguya, polisiyeden felsefeye farklı lezzetlerde okumalara özendirmek, ömür boyu güvenle sığınacakları bir edebiyat adası yaratmak istedik. 20 yıllık edebiyat yayıncılığı emeğimiz ve deneyimimizle, anlam evrenimizi zenginleştirmeyi daha da güçlenerek sürdüreceğiz.