Aysel SAĞIR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aysel SAĞIR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Aşk ve Ölüm Hakkında (Aysel SAĞIR)

“Nereden başlasam? Şimdi başımda kaynaşıveren tüm düşünceler şimdinin ürünü; saati, dakikası, tarihi yok. Dünkü bir olay benim için bin yıl önce yaşanmış bir olaydan daha eski ve etkisiz olabilir…”

Aşk, yaşam, ölüm… insanlık için bir düğüm noktası olurken, çuvallaması da buralarda başlıyor. Her insanın buralarda açılan çukurların içine istemese de düştüğünü inkar edebilir miyiz (?) Var olma ve ölüm arasında salınıp duran yaşamın içinden bazen çok baskın bir ses(ler) gelir. İranlı yazar Sadık Hidayet’i bu baskın seslerden biri olarak niteleyebiliriz. Yirminci yüzyıla damgasın vuran yazarlardan biri olarak Sadık Hidayet, Kör Baykuş’ta, bireyin iç dünyasından sesleniyor. Ancak bu sesleniş, herkesin rahatlıkla gördüğü görüp tanımlayacağı somut durumların çok ötesinden geliyor. Buradan yola çıkarak, söz konusu sesi duymak için özel bir dikkat gerektiğini söyleyebiliriz.
Aksi takdirde; çapraşık, anında karabulutların hücum ettiği, tersliklerin, talihsizliklerin birbirleriyle yarış halinde olduğu bir manzarayla karşı karşıya olduğumuzu düşünerek tümüyle olumsuz bir duruma kilitlenebiliriz. Bu da bizi yazarı ve metinlerini hiçbir zaman anlayamayacağımız bir noktaya götürür. Bunun olmaması için izlenecek yolların başında da bir yazarın metinlerini biçimlendiren paradigmanın ucundan tutmak geldiğini söylemek gerekiyor.

Eski ölmüş ‘ben’…
Birinci tekil kişi konumunda olan anlatıcıyı takip ettiğimiz Kör Baykuş’ta, bize eşlik eden ya da bizim eşlik ettiğimiz anlatıcı, içine girdiği atmosferle ilgili somut nedenler göstermez. Zira kişi olaylar ve durumların içine o ana dek biriktirdikleri, deneyimledikleriyle girecektir. Dolayısıyla da, kendisini çevreleyen atmosfere kendi dünyasındaki çelişkilerin resmini asacaktır. Gerçekte de öyle değil midir (?) Somut durumlara iç dünyalarımızda olan bitenlerin iz düşümüyle dokunuruz biraz da.
Hidayet metninde bu dokunmayı kullandığı metaforlarla şöyle anlatacaktır; “Ben parçalara bölünmüş somut bir varlık mıyım? Bilmiyorum. Ama şimdi aynaya baktığımda, tanıyamadım kendimi. O eski “ben” ölmüş, parçalarına ayrılmış, ama aramızda hiçbir engel yok… Üzüm salkımını sıkmalı, şırasını şu ihtiyar, kuru gölgemin boğazına kaşık kaşık dökmeliyim… Odamda karanlık bir sandık odası var. Odanın ayaktakımından olanların dünyasına açılan iki penceresi var. Biri bizim hayata, diğeri sokağa bakar. Oradan beni Rey şehrine bağlar. Dünyanın Gelini denilen, binlerce sokağı, arka sokağı, basık iç içe geçmiş evleri, medreseleri, kervansarayları olan Rey şehri. Dünyanın en büyük şehri denilen bu şehir odamın arkasında nefes alıyor, yaşıyor… Her yerde kat kat gölgemi görüyorum. Hayatımı iki büklüm gölgeme açıklamak için bir hikaye anlatmalıyım…”

İç konuşmaların uzantısında…
Ben anlatıcının sürekli konuşma halinde olduğu olay örgüsünün de bu konuşma içinde kurulduğu metinde, bir kadın ve erkek ilişkisi öne çıkar. Bu durumda ana karakterin de ben anlatıcı olduğunu söylemeye gerek yok. Anlatıcının zihninden gelişmeleri takip ederken zamanda çakışmalar yaşanır. Bir andan yola çıkarken, aynı anı çağrıştıran ya da yaşanan başka anların tekrar ettiği izlenimine kapılan bir zihin vardır karşımızda. Tabii aynı zamanda yanılan, yanıldıktan sonra da tekrar başa dönerek aklının kendisine oyun oynadığını düşünen bir zihin.

Anlatıcının kurduğunu varsaydığımız olay örgüsünün içinde bir kadın vardır ve bütün gerilim de söz konusu kadın etrafında örülür. Çocukluktan itibaren aşık olduğu kadınla evlendiği halde onu hep uzaktan izlemek zorunda kalan anlatıcı, bu mesafede durarak, şimdiye değin kurulmuş ilişki ve aidiyetlerin anlamlarını sıfırlayarak, sadece aşkın kendisini esir alan etkileri üzerinden bir varlık durumu geliştirecektir. Bir hezeyan hali içinde iç konuşmalarla dile gelen bu anlatımda, ulaşılamayana duyulan saplantılı isteğin basit ilk aşaması zaman ilerledikçe yerini içinden çıkılamaz iç içe geçmiş duygu durumlarına bırakacaktır.

Bu duygu durumları aynı zamanda; yaşamın sunduklarının ötesine geçerek, asıl anlamın bu ötelerde olduğunu görünür kılacaktır. Metnin önemi tam da buralarda açığa çıkar. Zira her kişi verili olanı aştığı oranda kendini bulmaya biraz daha yaklaşacaktır. Tıpkı yaşarken bizlerin de yaptığı gibi.

KÖR BAYKUŞ, Sadık Hidayet, Çev. Mehmet Kanar, Ayrıntı Yayınları, 2015.

Düşleri Kırılan Bir Halkın Tarihi (Aysel SAĞIR)

“Ermenilerin rolü hiçbir yerde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kadar önemli olmadı; Konstantinopolis sarayında yer aldılar. Mimarlar (‘Doğu’nun Mikelanjı’ Sinan), tabipler, müzisyenler, tercümanlar, ressamlar, terziler. Hampartursum Limonciyan’la, Osmanlı klasik müziğine uyarlanacak bir müzik nota sistemi yarattılar…”

Diğer halklar gibi Anadolu topraklarında kök salan Ermeniler’in –tıpkı yaşamları gibi- zengin bir tarihleri de bulunuyor. Varlıklarının üç bin yılının titiz çalışma, bulgu ve araştırmalarla kayıt altına alındığı Ermeni halkının yaşamı, aynı zamanda  -bugün- ‘Ermeni meselesi’ konusunun doğru bir perspektife oturması anlamına geliyor. Zira Ermeni halkının varlığı ve yaşamı, -yukarıda da belirtildiği gibi- çok uzun bir geçmişe dayanıyor.
Gerard Dedeyan’ın derlediği Ermeni Halkının Tarihi, Ermeniler’in yeryüzündeki varlıklarını, yaşama kök salışlarını, kültürlerini, duruşlarını, diğer halklarla iç içe olmuş geçmişlerini, bugünlerini… anlatan geniş boyutlu bir yapıt. Ama en çok da, tarihçiler, etnograflar, sosyologlar… için –çoklu verileriyle- bir baş kaynak eser olma işlevine sahip.

Derinlerde gizlenen yanıtlar

Toprak, Halk ve Dil, Ermenilerden Önce: Savaşçı ve Kurucu Urartular, İran ile Greko-Romen Dünyası Arasında Ermeniler, Hıristiyan Ermenistan İddiası, Arap Hakimiyeti ve Ermeni Özgürlükleri, Yeniden Bulunmuş Bağımsızlık: Kuzey Krallığı ve Güney Krallığı, İmparatorluk Yönelimi ya da Diyaspora Yazgısı: Bizans’ta Ermeniler, Haçlı Seferleri Zamanları, Türkmenlerin ve Osmanlı Türklerinin Boyunduruğu Altında, Ulusal Bağımsızlık Yıkıntıları ve Diyaspora, Ermeni Rönesansı ve Kurtuluş Hareketi, Ermenistan ve Uyrukların Uyanışı, 1915-1916 Ermeni Soykırımı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu başlıklı sekiz bölümden oluşan yapıt, aynı zamanda birbirine eklenen sorulara da yanıt anlamına geliyor.

‘Ermeni meselesi’,–bir çok insan için biraz da bilmemekten kaynaklı- bir düğüm oluşturuyor. Söz konusu düğümün, bilinçli çarpıtmalar, yok saymalar, politik yaklaşımlarla oluşturulduğunu ise söylemeye hiç gerek yok. Ancak, bir halkın varlığı ve yaşamıyla dünyaya bıraktığı zenginlik derinlemesine bir araştırma gerektiriyor. Dedeyan’ın derlediği yapıt ise bu zenginliği yakalamış diyebiliriz. Zira yapıttaki veriler sadece geniş bir coğrafyada gezinmiyor, insanlık kültürünün çağsal derinliklerine dek iniyor.

Çalışma kronolojik bir seyir izlerken; sosyal yaşam(lar), ayaklanmalar, edebiyat, sanat, sermaye ve sınıf yapıları … temel alınıyor. Dolayısıyla da tarih, halkın yaşamı ve olayları üzerinde yapılanırken, sınıfsal bir zeminden hareket ediyor. Çeşitli savaşların, imparatorlukların (Pers, Bizans, Konstantipolis…) Ermeni halkının üzerindeki etkisi ve ilişkisi de –egemenler, yönetilenler- aynı (sınıfsal) perspektif doğrultusunda inceleniyor. Tabii Ermeni Diyasporası bu tabloda önemli bir yerde duruyor. Zira Ermeni Diyasporası, Ermeni ulusal kimliğinin “farkına varılmasında” başat rolü oynuyor.

Saatçi, kalaycı, fırıncı…

Diğer bir yandan, Ermeniler’in “1512 yılında matbaanın kullanımıyla Ortadoğu ülkelerine göre ayrıcalıklı bir konumda bulunmaları” söz konusu çalışmanın olanağının da bir kanıtı niteliğinde. Böylelikle eserin -Ermeniler’in Anadolu’daki köklü varlığından hareketle- Ortadoğu’nun tarihini de görünür kıldığını vurgulamakta yarar var. 

“Ermeni zanaatkar ve tüccardan oluşan önemli kent nüfusu Anadolu, Kilikya ve İran köy ve kasabalarında kadim meslek ve ticaret geleneklerini sürdürür. En canlıları arasında Erzurum ve Van bulunan kentlerde, profesyonel hayatın bütün taraflarını düzenleyerek meslekler, bölgelere ve loncalara –Osmanlı İmparatorluğu’nda esnaf, Per İmparatorluğu’nda hamkar- göre gruplandırılır. Çok canlı olan Ermeni esnafı bütün meslek birliklerini temsil eder (terzi, ayakkabıcı, saatçi, kalaycı, değirmenci, fırıncı, vs) ve bütün sanayi üretim kollarına yakın durur: Erzurum, Tokat, Merzifon’da metal, bilhassa da bakır işleme, Van ve Erzurum’da silahçılık, deri, yün, ipek ve neredeyse her yerde pamuk işleme. Van’da kuyumculuk, halıcılık, nakış ve seramik sanatıyla birlikte, zanaat sanat seviyesine yükselir ve Ermeni halkının yaratıcı zihnini kanıtlar. Ticaret yüzyıllardır İsfahan, Tebriz, Tiflis, Trabzon, Erzurum, Van, İstanbul, İzmir ve İskenderiye’de uluslararası büyük ticaret kavşaklarında oluşan, az sayıda fakat zengin bir Ermeni burjuvasinin başında bulunduğu çerçi, seyyar satıcı, dükkan sahibi, çarşı esnafı gibi farklı toplumsal unsurları içinde barındırır…”
Kronolojik zamanı takip eden çalışmada yirminci yüzyıla gelindiğinde ise zaman duruyor. 1915-1916 tüm ağırlığıyla tarihin üstüne çökerek şimdinin gerçekliğini  ilan ediyor. Dünya savaşının ardından, umutlar düş kırıklığına uğruyor. Zira Ermeni halkının trajedisi de bu zaman aralığında, “geleceğin Türkiye’sinde” başlıyor.


ERMENİ HALKININ TARİHİ, Der: Gerard Dedeyan, Çev: Şule Çiltaş, Ayrıntı Yayınları, 2015.




Toplumsal Durumlar Mekânlara Yazılıyor (Aysel SAĞIR)

Bir ülkenin kentleşme tarihi, o ülkenin yapısı ve insanlarının kültürel kodlarıyla ilgili önemli bilgiler veriyor. Kentten bahsettiğimizde; toplumsal cinsiyet, sınıf, emek süreci, iktidar yapısı, kimlik, etnisite... gibi toplumsal yaşamda içerilen durumlardan da bahsetmiş oluyoruz. Aslında kent, söz konusu alanların mekânsallaştırılması anlamına geliyor. Yani bir kenti anlamak için, o kentin toplumsal yapısının nasıl mekânsallaştırıldığına bakmamamız gerekiyor.
Tabii konu Türkiye’nin kentsel tarihi ve yapısı olunca durum daha da bir önem kazanıyor. Türkiye ve kent olgusu yan yana geldiğinde oldukça karmaşık bir görüntü oluşuyor. Erbatur Çavuşoğlu, Türkiye Kentleşmesinin Toplumsal Arkeolojisi’nde, Türkiye’nin tarihsel dehlizlerinde geziniyor. Ancak kente gelene kadar, kırsalda bir hayli oyalanıyor. Kente geldiğinde ise tarih 1980’leri gösteriyor. Ama sayısal (göçler) anlamda. En önemlisi de Erbatur’un karşımıza çıkardığı Türkiye kentleşmesi, içinde yaşayanları kucaklamak yerine dışlıyor.
Mekânların içine gömülen gerçekler
Gecikmiş Türkiye kentleşmesi Batı’dan farklı bir seyir izliyor. “Kent tasarlama ve planlama işi hem iktidarların hem de toplulukların ideallerini gerçekleştirmenin bir aracı olarak” kent, toplumsal durumların da diğer bir adı oluyor. Bu anlamda da Türkiye kentlerinde gündelik hayat “on binlerce insanın ölmesine ve yaşamın terörize olmasına yol açan etnik temelli bir iç savaşın gerilimi altında, inanç ve değerlere bağlı huzursuzluklar ile yarılmaların gölgesinde cereyan” ediyor. Peki, bir kentin yapısıyla, toplumsal sorunlar nasıl örtüşüyor? “Toplumsal sorunlar, sosyal süreçler ve toplumsal gerçekliklerin olduğu kadar mekânların da içine gömülüdür. Şehir plancıları, kentsel tasarımcılar ideal mekânsal düzenlemeleri tasarlamak üzere düşünedursun, mekâna gömülü toplumsal gerçeklikler, tasarlanan ideale ek tahayyüller ve toplumsal pratikler üretir.”
Türkiye’de kentleşme süreci söz konusu olunca konu daha da karmaşıklaşıyor. Zira toplumsal sorunların bugün gelip dayandığı yerde aynı zamanda kentlerin şimdiki manzarası beliriyor. “1980 sonrasının toplumsal gündeminde liberalleşme, giderek bozulan sosyal adelet, artan yoksulluk, siyasal İslam’ın yükselişi, Türk milliyetçiliği ile Kürt ve Ermeni meselesi, toplumsal cinsiyet kimliklerinin çeşitlenmesi ve sorgulanması büyük yer” tutuyor.
Türkiye’de yaşanan toplumsal sorunların mekân üzerinden okunduğu metinde, Erbatur, mekâna gömülü toplumsal gerçekliklerin peşine takılıyor. Böylelikle de çalışmasını “etnik, seküler, sınıfsal ve toplumsal cinsiyete bağlı dört temel çelişki, dört hegemonik dönem boyunca oluşan tarihsel blok, kalkınma ve planlama paradigmaları, kentleşme politikaları ve mekân üretimi süreçleriyle” ilişkilendiriyor. Türkiye kentleşmesini mekân üzerinden sermaye biriktiren bir kapitalistleşme deneyimi olarak gören Erbatur, söz konusu sürecin, “etnik, seküler, toplumsal cinsiyet ve sınıfsal temelli tarihsel çelişkileri yeniden üreten” niteliğine dikkat çekerek, kentsel mekânı “kimlik mücadelelerinin alanı olarak” düşünmeyi öneriyor.
Gündelik hayattaki tahakküm ilişkileri…
Tezlerinde, Bourdieu, Lefebvre, Cramsci, Althusser… gibi düşünürleri referans alan yazar, gündelik hayattaki tahakküm ilişkilerini analiz ederek, “gündelik hayattaki tahakküm ilişkileri de iktidar ve toplum kadar çeşitlenmiş, karmaşıklaşmış ve hiyerarşik hale gelmiştir” diyor. Tam da burada Bourdieu’nun “simgesel sermaye”sini devreye sokuyor. Zira “hem doğuştan itibaren miras yoluyla edinilen para, unvan ve maharetlerin hem de aile, okul ve diğer toplumsal failler aracılığıyla benimsetilen yargıları, düşünme, söylem ve davranış kalıpları”nın toplamı olan ‘simgesel sermaye’, toplumsal hiyerarşideki konumları belirliyor. Tabii burada hegemonya kavramı başı çekiyor.
Zira hegemonya kavramı (Gramsci), “sürekli yeniden inşa edilen ve baskı ile iknanın karmaşık dengesine dayanan bir açıklama biçimi” olarak kentleşme süreçlerine uygun düşüyor. Türkiye kentleşmesinin Osmanlı’dan başlayıp, özellikle Cumhuriyet’in kuruluş döneminde yoğunlaşarak bugüne kadar takip edildiği metinde, “ulus-devlet projesinin kuruluşundaki sorunlara” dikkat çekiliyor. Gündelik hayat ise kent kültürüyle ilgili ayrıntılı bir görünüm sunuyor. Böylelikle, “Türkiye’de gündelik hayat içinde tüm bireyler sürekli kodlanma süreçlerine tabi” tutuluyorlar.
Sakal-bıyık, memleket, aksan…
Bu kodlama süreçlerinin nasıl işlediği ise aynı topraklarda yaşayan herkes biliyor. “Türkiye’de yan yana gelen iki kişinin birbirlerine yönelttiği ilk sorudan birinin ‘nerelisin?” sorusunun hiç de “masum” olmadığının altı çiziliyor metinde. Dolayısıyla, “dış görünüş, ten-saç, göz rengi, sakal-bıyık şekli, kılık-kıyafet, davranış, ad-soyad, memleket, aksan, kullanılan kelime dağarcığı vb. pekçok gösterge kişiyi toplumsal hiyerarşide merkezi ya da tali, makbul ya da sakıncalı bir konuma yerleştirme işlevi” görüyor. Tabii bu kadar değil “etnik, dini, sınıfsal, toplumsal cinsiyet, statü ve kültürel aidiyete ilişkin kimlik fetişleştirmeleri ayrışma ve yalnızlaşmanın da” asıl nedenleri olarak öne çıkıyor.
Cumhuriyet’ten itibaren, resmi zihniyetin Türkiye kentleşmesindeki ağırlığı ise “ulusal mekân inşası” şeklinde beliriyor. 1950’lerden sonra ise farklı bir süreç başlıyor. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında “Türkiye’de kentler hızlı, yoğun ‘yağ lekesi biçiminde’ kontrolsüz… Kentsel donatılar ve kentsel hizmetler yetersiz, çevre kalitesi ise düşük” bir şekilde büyüyor. 1980 sonrasından itibaren –hızlanarak- 2000’li yıllara gelindiğinde ise “yeni sınıfsal ittifakların kurulduğu, farklı bir hegemonya” dönemi başlıyor.
Ancak en son, en vurucu noktayı “İslamcı Neoliberalleşme Dönemi” vuruyor. İslamcı Neoliberal yapıyı, tüm çarpık gelişmelerin toplamı olarak görmekte yarar var. Zira “milliyetçiliğin, İslamcılığın, militarizmin ve hepsini sarmalayan muhafazakarlığın eril tahakküm ile iç içe görüldüğü” içinde yaşadığımız bu dönemin, mekânlara yazılarak yeniden kurulduğunu bilmekte yarar var.

TÜRKİYE KENTLEŞMESİNİN TOPLUMSAL ARKEOLOJİSİ, Erbatur Çavuşoğlu, Ayrıntı Yayınları, 2014.

Tüm Filmler İdeolojik Sosyokültürel Anlamlar İçeriyor (Aysel SAĞIR)

Sadece film izleyicisi olmak, sinemaya dair birçok anlamı da dışarıda bırakıyor. Belki de sadece izleyici olmaktan kaynaklanıyor bütün sorun. Yani sinemanın izleyici tarafından sadece tüketimi, sinemanın da çoraklaşmasına neden olma riskini de beraberinde getirebiliyor. Bir yedinci sanat olan sinema, tıpkı bir kitap gibi tüketicisi/izleyicisi tarafından yeniden üretilerek, boyutları genişleyen bir yapıya sahip. Bu yüzden sinema, -her ne kadar kolay tüketilmeye açık olsa da- üzerinde sıkı düşünülen, çalışılan, yaratıcılık ve yetenek gerektiren önemli bir sanat dalı olarak yaşadığımız yüzyılda daha bir öne çıkıyor.

İletişim teknolojisinin vardığı son aşama göz önünde bulundurulursa, kitlesel bir hitap gücü olan sinema, günümüz insanı için ne ifade ediyor? Aslında sinema tek başına bir şey ifade etmiyor. Taa ki, felsefe, bilim, edebiyat, şiir, dil, psikoloji, sosyoloji, siyaset, feminizm… gibi hayatsal durumlara karşılık gelen disiplinlerle ilişkiye geçene kadar. Yani sinema, izleyicisine yalnızca edilgen bir tüketici olmak gibi tek bir seçenek sunmuyor. Elbette ki, bu da geniş bir özgürlük alanı çerçevesinden seslenildiği anlamına geliyor. İşin içinde ‘pazara çıkmak’ gibi sektörel bir terminolojinin olduğu gerçeği düşünülürse, sinemanın insan ve hayatla buluşmasının önünde de birçok engel bulunuyor. Ama sinema yine de bunu alt etmeyi başarıyor. Üstelik çabuk/hızlı ve kolay bir şekilde geliyor bunun üstesinden.

Filmlerle, izleyiciler arasındaki yol

Bir film -yaratım süreci meşakkatli ve uzun olsa da- sinema salonlarında yerini bulduğu andan itibaren tüm algıyla çok çabuk bir buluşma yaşıyor. Ancak, sirkülasyonu yoğun olan bir buluşma. Dolayısıyla, bir film hakkında düşünüp, ondan gelen mesajları süzmek için seçici olmak gerekiyor. Bir de tabii, edilgen bir izleyici olmamak. Tam da burada, bir film izleyicisinin -aynı zamanda- iyi bir film okuyucusu olmasının yolu nereden geçer diye sormak gerekiyor.

Lale Kabadayı, Film Eleştirisi’nde, başka sorulara da giden çoklu yanıtlarla karşılıyor bu durumu. Zira filmlerin, önemli birer ideolojik birer alan olduğunu unutmamak gerekiyor. Şöyle diyor Kabadayı; “Filmler seyircileri ile ilişki kurmasında, okuyucuların ideolojilerinin, dünyayı algılayışlarının nasıl işlediği ile filmlerin onlara taşıdığı anlamlar arasında kurulan bağlantıda eleştirinin üstlendiği rol son derece önemlidir. Olabildiğince tarafsız yapılması gereken ve filmlerin birden çok anlamını ortaya koymaya çalışan eleştiri etkinliği, eleştirmenin, filmi bir materyal olarak değerlendirmesine, kendi zihninde oluşan soruları çözümlemek amacıyla metne taşımasına ve izleyiciyle/okuyucuyla paylaşmasına olanak sağlar...”

İşin özü; herhangi bir film, hakkında yazılıp, çizilenlerle belli bir yere ya da yersizliğe oturuyor. Yani bir filmin, izleyici/tüketici öznelerin biçimlendirilmesi söz konusu olduğundan- stratejik bir öneme sahip olduğunu belirtmek zorundayız. Yani filmleri film yapanın biraz da –hatta daha fazla- film eleştiri yazıları olduğunun altını kalınca çizmek de yarar var. Ancak, herkes filmleri eleştirme hakkına sahipken, bu eleştirme hakkının, “tüm filmlerde ideolojik, psikolojik, sosyokültürel anlamların bulunacağının göz ardı edilmesine zemin oluşturmak için” kullanılmaması gerekiyor. Zira eleştiri yapma hakkına sahip olmak, “filmlere gidilmesini sadece davet etmeye ya da filmi beğenmemeye dayalı reddetmeye yönelik bir ‘kötüye kullanma’yı” zorunlu kılmıyor.
Böylelikle de, “iyi bir eleştiri, filmin yaratıcısı, film ve izleyici arasındaki ilişkinin kurulmasında bilmeye önem vererek, filmin ‘okundukça’ zenginleşmesiyle duyulan keyfin yaygınlığını artıran bir unsur”a dönüşmesinin önü de açılmış oluyor. Zaten istenen de bu. Yani tam da burada, filmler gerçek anlamlarının gelişebileceği bir zemin de bulmuş oluyor. Aksi takdirde, öylesine izlenip geçilen bir şeye dönüşüyor.

Sıradan film izleyicisi…

Kabadayı’nın Film Eleştirisi, tıpkı konunun kendisi gibi kapsamı ve referansları oldukça geniş, başvuru kitabı niteliğinde. İki bölüm altında toplanan onlarca başlıktan oluşuyor. Her bir başlık altında anlatılanlar ve çözümlenenler ise bilgilendirmenin de ötesine geçen bir niteliğe sahip. Sıradan bir film izleyicisi olmakta ısrar edenlerin dışındakilere çok geniş, düşünsel olanaklar sunuyor. Kabadayı çalışmasında, oldukça titiz araştırma yaparak, sinemayla ilgili –neredeyse- tüm kaynakları değerlendirmiş. Sinema tekniğinin de bu araştırma içine –tabii içeriği zayıflatması ya da güçlendirmesi açısından- dahil edildiğini de ekleyelim bu arada.

Sinematografi üzerine düşünmek

Peki, sinemanın teknik olanakları ya da olanaksızlıklarının yanı sıra, biçim nasıl bir önem teşkil ediyor? Bu durumda kurgu, filmin ana çerçevesi, olmazsa olmazı olarak nerede duruyor? Tekniği de kapsayan kurgu/biçim bir film içeriğinin ana mekanını oluşturuyor; bu yüzden de önemli bir yerde duruyor.

Sinematografi Üzerine Düşünceler’de Zaur Mükerrem, “görsel sanatlarda gösterilen eylem, karakter ve nesne me kadar önemli olursa olsun, dikkatlerin eser boyunca onun üzerinde tutunabilmesi, büyük ölçüde nasıl gösterildiğine bağlıdır” diyor. Dolayısıyla, bir filmi anlamak için onun nasıl bir çerçeveye sahip olduğunu da bilmek gerekiyor. Bu da, yönetmenin, görsel yönetmenin, senaristin çabasına biraz da olsa yakınlaşmayı, onlarla benzeri kaygıları duyumsuyor olmak anlamına geliyor. Zira sinema, “içerik ve anafikir, kesinlikle, üzerine düşünülmüş bir biçim içinde” var olabiliyor ancak. Tam da burada biçim öne fırlıyor, zira “belli bir içeriği olan herhangi bir karakter ya da nesne önce dış görünüşüyle” fark edildiğinden, “burada ilk algılanan ve birincil olan şey” de biçim oluyor. Anlama ve özümseme ise bunun ardından geliyor.

Görüntü yönetmenin önemi

Mükerrem, sinemanın biçimi üzerine kafa yorduğu metninde, görüntü yönetmeninin rolünü öne çıkarıyor. Zira senarist öyküyü yazıp, yönetmen de “bu öyküyü zaman ve makan koordinatlarına” aktarırken, “görüntü yönetmeni ise bu mekânın çekimini” yapıyor. İşte burada görüntü yönetmeninin önemli rolü giriyor devreye ki, Mükerrem de bunu şöyle özetliyor: “Görüntü yönetmeninin sorumluluğu çok büyüktür, çünkü o, kalabalık bir yaratıcı ekibin çileli çalışmalar sonucunda kurduğu eylemlerin son şeklinin çekimini yapar ve çekim süreci, film yapım-yönetim serüveninin en pahalıya mal olan aşamasıdır. Aslında en sinematografik görev görüntü yönetmeninindir.”

Sinemanın oluşum tarihinin ve hikâyesinin -arka planda bilgisinin- bilgisinin verildiği metinde, Rembrandt ya da Caravaggio’nun resimleri de gözüküyor. Sinematografi Üzerine Düşünceler; Sacayağın Küresi-Sinema. Çerçeve-Kompozisyon. Aydınlatma. Çekim Ölçekleri ve Çekim Tarzları şeklinde dört ana bölümden oluşuyor. Ancak, sinema için geçerli olan tüm bu gereklilikler izleyicisini de dışarıda bırakmıyor. Bir film yola çıkarken, oldukça sesli ve kalabalık bir serüveni de başlatmış oluyor. Geriye ise filmi izleme sürecinde, -eylem, karakter, nesne üzerinde- dikkatin kesilmesi kalıyor ki, bu da filmin nasıl gösterildiğiyle ilgilenenlere, bunu üstlenenlere –tabii izleyenlere de- kaçınılmaz gereklilikler yüklüyor.

SİNEMATOGRAFİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER, Zaur Mükerrem, Ayrıntı Yayınları

FİLM ELEŞTİRİSİ, Lale Kabadayı, Ayrıntı Yayınları



Acı Bir Serüven Olarak Bireyselleşme (Aysel SAĞIR)

Birey olmak ya da bireyselleşme, bir insanın doğumuyla birlikte başlayan bir süreç. Ancak, nedir birey olmak? Kimlere birey deniliyor? Her insan aynı zamanda bir birey değil midir? Soruları çoğaltmak mümkün, zira birçok insan, birey olma sürecini tamamlayamadan, hatta bunun bile farkında olmadan yaşamın içinde debeleniyor. Birey olma, kişiyi tamamlayan ana benlik olarak onu yaşamının sonuna kadar takip eden bir zorunluluk. Aynı zamanda korunması gerekiyor. En önemlisi de toplumsal sonuçlara yol açıyor. Hatta daha da önemlisi toplumsal sistemlerin kilit noktasını oluşturuyor.

Edebiyatımızda Bireyselleşme Serüveni, birey olgusu gibi derin alanın bir bölümünü analiz etmesi açısından önemli. Fatma Erkman-Akerson’un derlediği çalışma, Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okuyan Yağmur Can, İpek Ergönenç, Gözde Karabulut, Sena Sürmeli, Mine Tükenmez ve Miray Yağan’ın bitirme tezlerinden oluşuyor. Tekrar birey olgusuna dönersek, birey olmak; insanın kendinin farkında, değerlerinin bilincinde olması, kendini kontrol edebilmesi, özeleştiri yapabilmesi, kendi kararlarını alarak hayatına yön vermesi gibi daha da genişletilebilecek saikleri gerektiriyor. Ancak, bu son derece doğal, son derece gerekli olan süreci herkes niye yakalayamıyor? İçinde yaşadığımız toplumu göz önüne aldığımızda, aynı zamanda sorunsallaşmış bir alanla da karşı karşıya olduğumuzun altını çizmekte yarar var. Bireyselleşme sürecinin edebiyata nasıl yansıdığı konusu tam da burada can alıcı bir noktada duruyor.

Diğer bir sorunsal durum da, kadının bireyselleşmesinin önündeki engeller anlamında biçimleniyor. Bu engellerin ise neler olduğunu söylemeye gerek yok. Zira Türkiye toplumlarında kadının bireyselleşme tarihiyle toplumsal, sosyal gelişme arasında birebir ilişki yok. Ama kadının, aynı zamanda da erkeğin bireyselleşme sürecini hızlandıran etkenler bulunuyor. Buradan hareketle, kadın yazarların metinlerinde öne çıkan kadın karakterlerin birey olma çabalarında bu daha da net görülüyor. Metnin özellikle kadın kimliğinin irdelendiği bölümünde ele alınan yapıtlar, 1899’dan 2010’a kadar olan süreci kapsıyor. Buradan bakıldığında da söz konusu zaman kesitinde, ne türden dönüşümler yaşandığı ve bu dönüşümleri nelerin beslediğiyle ilgili başka analizlere de kapı açacak bilgiler uç veriyor.

Metres’ten, Sis ve Gece’ye…


Erkek yazarların, erkek karakterlerinin bireyselleşmesiyle ilgili sürecin takibi ise, Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan (Metres-1900) başlayarak, Ahmet Ümit’e (Sis ve Gece-1996) kadar uzanıyor. Ancak tahmin edileceği gibi kadın ve erkeğin bireyselleşme süreciyle ilgili evreler iki farklı yerde durup, iki farklı gelişim çizgisi izliyor. Birey olgusunun sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkarak, gelişen bir durum olduğunu düşünürsek, Asya toplumlarında, -tabii özellikle de bizde- söz konusu bireyleşmenin ne türden bir seyir izlediğini göz önüne getirmek hiç de zor olmuyor. Bu noktada da tekrar, özellikle de kadının sorunsal bir yerde durduğunun altını bir kez daha çizmekte yarar.

Diğer bir yandan, romanla-kentleşmeyi eş bir süreç bağlamında düşünürsek, Edebiyatımızda Bireyselleşme Serüveni’nin son derece ironik bir durum oluşturduğunu söylemeliyiz. Zira kentleşmeye geç kalmanın beraberinde getirdiği arıza(lar)ın arasında, bizdeki romanın başlangıç ve gelişme döneminde yaşanan aksaklıklar başı çekiyor. Bunların başında Batı’daki roman taklitçiliği geliyor elbette. Ama daha önemlisi de mevcut toplumsal ya da kişi gerçekliğinin birebir romana yansıması.

Böylelikle, edebiyattaki bireyselleşmenin toplumdaki bireyselleşme gerçekliği olduğu şeklinde bir tespitte bulunmamız hiç de zor olmuyor. Yani metni, toplumdaki bireyselleşmenin serüveni olarak da okuyabiliriz. Zira Fatma Aliye, 1899’da Udi’yi yazdığında, kitabının ana karakteri Bedia’ya da, dönemin kadına biçilen en üst toplumsal değeri üzerinden rol veriyor. Elbette ki Fatma Aliye (1862-1936) Osmanlı İmparatorluğu’nda “kadın sorunu’nu romanlarında tartışan ilk Müslüman Türk kadını romancı olması bakımından” oldukça önemli bir yerde duruyor. Udi’ye gelince, kitabın kahramanı iyi eğitim almış bir Osmanlı ailesinin kızı olarak, her ne kadar ailesi altmış yaşındaki zengin tüccar Şem’i ile evlenmesini istese de, o Mail Bey’i tercih ediyor. Bir süre sonra Mail Bey’in kendisini aldattığını öğrenen Bedia, en sonunda bu evliliği noktalıyor. Ve hayatına da duygusal, cinsel hayatını sıfırlayarak, çok iyi çaldığı ud’uyla devam ediyor.

Kadın olmakla insan olmak arasında

Ud dersleri vererek yaşamını “iffetli yoldan” sürdüren Bedia, bir süre sonra da hayata veda ediyor. 1912’ye geldiğimizde ise Halide Edip Adıvar’ın kitabına ismini verdiği Handan’ın da benzeri süreçleri yaşadığını görüyoruz. Ardından, Şükufe Nihal’in karakteri (1938-Yalnız Dönüyorum) Yıldız da aynı türden bir sonuç yaşıyor. Zira söz konusu kadınların çıkmazları, “bireyselleşme ve bağımsızlaşmayla, yani insan olmakla kadın olmayı bağdaştıramamaları” oluyor. Ta ki, 1968’e gelene kadar. Sevgi Soysal, Tante Rosa’da (1968), diğer üç romanda çizilen kadın karakterlerin durumlarının da içinde olduğu (soyutlama düzeyinde) çoğul kadın portreleri çiziyor. Tabii eleştirel bir bakış açısını da metnin odağına oturtarak.

Tam da burada, söz konusu yapıtla birlikte siyasallaşan, farklı insan ve kadın vizyonundan bahsetmek gerekir ki, bu da bizi Türkiye’nin -kısmen de olsa- rönesansı, 68’ hareketine götürüyor. Aynı zamanda da Türk edebiyatındaki karekterlerin bireyselleşme serüveninden toplumun önemli bir kesiminin sosyal, siyasal sıçramalarına giden bir yol bulunuyor. Sosyal-tarihsel süreci, metinde öne çıkan karakterler bağlamında düşünüp, yerli yerine yerleştirdiğimizde ise, söz konusu tablo zaten kendiliğinden oluşuyor.

Anneyi aşa(maya)n erkekler

Ancak erkek kahramanların bireyselleşme süreçleri kadınlardan farklı bir seyir izliyor. Erkeklerin yaşama kadınlardan bir sıfır önde başlamaları aynı zamanda bireysel kimliklerini doğru algılamalarının önünde engel oluşturuyor. Kitaba konu olan karakterleri incelediğimizde, erkeklerin bireyselliklerinin önündeki en büyük engel, anneleri oluyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar Metres’te (1900), annesiyle metresi arasında kalmış erkek tipini Hami Bey karakteri üzerinden bunu görünür kılıyor. En azından, Osmanlı ailesine mensup, Paris’te “alafranga” eğitim almış erkek tipolojisi, 1950’lere kadar edebiyatın erkek karakterleri olarak baş köşeyi işgal ediyor. Zira anne olgusu, hemen hemen tüm erkek karakterlerin bireyselliğini tehdit eden bir nitelik arz ediyor. Ta ki, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ndeki Zebercet (1973) karakterine kadar. Ancak Zebercet, topluma ayak uydurmak istediği halde bunu başaramayan yalıtılmış bir tiptir.

Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunları’ndaki (1973) Hikmet ise, toplumun dayatmalarına karşı gelerek birey kimliğini koruyacaktır. Tam da burada birey ve toplum karşıtlığı çıkar karşımıza ki, bu da kitabın başından itibaren kadın ve erkeğin bireyselleşme serüveninde geldiği -ama devam edecek- son nokta olarak çıkıyor karşımıza. En önemlisi de, mücadele gerektiren bireyselleşmenin tarihiyle, acının tarihi yana yana duruyor.


EDEBİYATIMIZDA BİREYSELLEŞME SERÜVENİ
Der: Fatma Erkman-Akerson
Ayrıntı Yay. 2013, s, 216

‘Kurtarıcılar’ karşıtlarına dönüşünce… (Aysel SAĞIR)

Bazı biyografiler vardır çeperlerini aşarak biyografinin de ötesine geçer(ler). Gece Yarısında Aydınlık’ı böyle nitelendirebiliriz. Zira tarihsel, siyasal yaşanmışlıklarla birlikte, felsefi çıkarımları da zorunlu kılıyor. Bunu ise Amerikan kökenli komünist Noel Field’ın üvey kızı olan Alman kökenli Erica Wallach (1922-1993) sağlıyor bize.

Wallach’ın kitaba konu olan serüveni ise üvey babası Noel Field’ı bulmak için gittiği Doğu Berlin’de başlıyor. Doğu Berlin’de 1950 yılında tutuklanan Wallach, tutuklanmasının ardından yıllarca sorgulanmakla kalmıyor, ölüm hücrelerine konuluyor, ardından idama mahkum ediliyor. Ancak Stalin ölüyor ve olayların seyri değişmeye başlıyor. Böylelikle ölümden kurtulan Wallach, Rusya Kuzey Kutbu’nda bulunan Vorkuta’da çalışma kamplarına gönderiliyor. Ardından Kruşçev dönemi gelince Wallach aklanıyor. Böylelikle, 5 yıllık bir yaşanmışlığın ardından, Wallach tarafından kaleme alınan otobiyografik metin, Gece Yarısında Aydınlık çıkıyor ortaya. Aynı zamanda metin, reel sosyalist sistemlerin niye çöktüğüne yönelik sorulara da gizli yanıt veriyor. Zira Wallach’ın yaşadıkları, Hitler rejimini aratmayan uygulamaları çağrıştırıyor. Sözkonusu uygulamalar ise, eski rejimin neden olduğu haksızlıkları hedef alarak yeni bir düzen kuran güçler tarafından gerçekleştiriliyor. Fakat, amaca giden yolda kullanılan araçların niteliği gibi etik mesele, Doğu Bloku ve SSCB sürecinin bir kesitinin canlı tanıklığının tanıklığını yapmamızla can alıcı hale geliyor.

Korkunç İvan’ın katkıları 

Ancak, bu tanıklıklığın okuyucuda ikili duygu ve algılama durumu yarattığının altını çizmekte fayda var. Başta Amerika olmak üzere, dünya kapitalizminin SSCB sürecinin başlangıcından bitişine kadar her türlü itibarsızlaştırma yöntemleriyle peşini bırakmadığı gerçeği, bu ikili durumu geriye dönük besliyor. Ama metin, gerçeğe artık büyük bir cesaretle bakarak, düşünce yapımızı tekrar gözden geçirme konusunda okuyucuyu uyarıyor. Tabii sadece bu kadar değil, yeniyle eski arasındaki benzerlikler, karşıtların buluştuğu noktalar gibi Marksist düşünceyi besleyen felsefe(ler)yi göz önünde bulundurunca, konunun özü de kitapta yazılanlarla bütünleşiyor.

Wallach, bütün bunları söylemekten öte düşündürüyor. O, başından geçenleri, yaşadıklarını anlatıyor sadece. “Kendimi, geçmişi düşünmeye zorladım. Mahpusluğumun ilk döneminde yüzleşmeye hala çok kapalıydım. Kendi içime fazlasıyla kapanmıştım ve kederim, kaderimin yol açtığı kederim, geçmişe uzaklıkla ve nesnellikle yatışabiliyordu. Bugünün acılarının her damlasını tatmak istiyordum. Ve bugün, tabii ki yalnızca gerçek bir trajediden ibaretti. Dünyaya getirmiş olduğum çocuklarımı kaybetmiştim. Hayatım daha iki yıl önce başlamıştı ve o, çektiğim işkenceyle, beş-altı saat Caraway’ın ve Korkunç İvan’ın katkılarıyla. Umutsuzca acı çekmenin zevkinden kendimi çekip almak bana ihanet gibi geliyordu. Daha sonraları cesaretimi toplayıp hayatın gerçekleriyle yüzleşinceye kadar bu böyle sürdü.”

Doğu Berlin’e gidince... 

Yalnız her şeyden önce, Wallach neden tutuklanıyor? CIA ajanı olmakla suçlanmaktadır. Ama kanıt(lar) yoktur. Bu olasılık yüzünden, işkence görmüş, uzun tutukluluk süreci yaşamıştır. Yani, “bir insan aksi ispat edilene kadar masumdur” türünden geçerli olan hukuksal yaklaşım bura(lar)da yürürlükte değildir. Wallach’ın yaşadıkları, paronayaya yakalanmış yöneticilerin sistemleştirdikleri mekanizmaları hatırlatıyor demek yetmez. Hemen akla Stalin geliyor tabii. Ancak, Stalin’nden bir iki kere bahsediyor Wallach. Yani Stalin öldüğünde. Bunun sonucu olarak da ölüm cezasından kurtuluyor. Aslında Wallach, üvey annesi ve babası gibi komünizme inanıyor. Yaşadıklarına rağmen düşüncelerinde herhangi bir değişiklik olduğunu gözlemlemiyoruz. Zira yazar, sosyalizm karşıtlarının yaptığı gibi karalama mantığıyla hareket etmiyor. Bu önemli. Onun yönetimle yüzleşme süreci, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi rejiminin kurbanlarına yardımcı olmuş, Komintern’in açığa çıkmamış görevlilerinden biri ve aynı zamanda GPU ile bağları olan üvey babası Noel Field’in, Çekoslavakya’da bir üniversitede görev almak üzere gittiği Prag’da, 1949 yılında ortadan kaybolmasıyla başlıyor. Üvey annesi Herta Field da kocasının CIA tarafından kaçırıldığını düşünerek, Çekoslavak Komünist Partisi’nin yöneticileriyle bu durumu görüşmek üzere Prag’a gidip kaybolunca, Wallach onları aramak için kolları sıvıyor. Amerikalı kocasının soyadını alan Noel’in üvey kızı Erica Wallach, komünist geçmişi dolayısıyla Amerika’ya kabul edilmiyor. Bu durum ise onun üyesi olduğu Alman Komünist Partisi’nden ayrılmasına neden oluyor. Wallach’ın Alman Komünist Partisi’yle olan hikayesi daha sonradan, üvey babası ve annesinin akıbetini öğrenmek için gittiği Doğu Berlin’de tutuklanması, ardından da Sibirya’nın çok daha ötesindeki toplama kamplarına kadar devam eden süreci kapsıyor.

Ancak yazar, yaşadıklarını, başına gelen bir felaket şeklinde anlatmıyor. İçinde bulunduğu ağır koşulları, duygulardan arındırılmış bir yaklaşımla sergiliyor. Sorgucularını beden dilleriyle tarif ederek, onların kişilikleriyle ilgili ayrıntılı betimlemeler yapan Wallach, kendi çıkmazları, dayanma gücü, iflas ettiği noktaları da aynı ayrıntılı anlatımla sergiliyor. Dehşetengiz uygulamalara dikkat çekerken de oldukça esprili, yer yer de metaforik dil kullandığını belirtmekte fayda var. Bu arada, Wallach’ın yaşadıkları, insan yapısının sınırlarıyla ilgili düşündürüyor. Zira Wallach, Sibirya’nın da ötelerinde bulunan Vorkuta’da tıpkı tutululuk sürecinde olduğu gibi aynı dayanıklılığı gösteriyor.

Kadın Çalışma Kampı Rejimi 

Rus ve Alman sorgucuları ayrı ayrı yerlere koyuyor Wallach. Her iki toplum bireylerinin farklı özellikleri onun üzerinde olumlu ya da olumsuz etkiler yaratıyor. Aynı şeyi gittiği cezaevleri için de yapıyor. Alman-Rus cezaevlerini de bu zeminde değerlendiriyor. Gardiyanlar, temizlik görevlileri ve sorgucular gibi en alttan, en üste görev yelpazesinde yer alan kişileri de karakter özelliklerine göre sınıflandırıyor Wallach. Genelleme yapmadan onları davranışlarıyla birlikte gözlemliyor. Böylelikle, aynı şeyi yapıyor olsalar da yaklaşımlardaki farklılığı ve ayrıntıları gözeterek, kişileri birbirlerinden ayırma gibi bir süzgeç kullanıyor. Vorkuta’ya çalışma kampına geldiğinde ise, okuyucuyla tanıştırdığı cezaevi personeli portrelerine bu kez de çok sayıda halktan kişiler ekleniyor. “Yeni evim sonuncusuna fazlasıyla benziyordu; fakat bu çok daha büyük bir kompleks, gerçek bir kamptı: Pretshakhtnaya Kadın Çalışma Kampı Rejimi. Ölü, cansız bir yerdi. Her şey kahverengi, gri ya da karaydı... Buralarda kalanların büyük çoğunluğu Batı Ukrayna’dan köylü kadınlardı. Kendi dillerinde konuşuyorlardı. Ruslardan da Almanlardan da baskı gördüklerinden her ikisinden de nefret ediyorlardı. Çoğunun, Vorkuta’da neden bulunduklarına ilişkin fikri yoktu. Savaş sırasında Almanlara çalışmışlardı – bazen gönüllü olarak; ama daha çok çalşmaya zorlanarak- ve ‘kurtarıcılardan’ gördükleri muamele, onların tüm illüzyonlarını ortadan kaldırmıştı. Bu muamele onları, can düşmanları Rusları bile tercih eder hale getirmişti. Ülkelerine döner dönmez Sovyet hükümeti, onları yargılamaya bile gerek görmeden, on ila yirmi beş yıl arasında cezayı yapıştırıvermişti. Hiçbirinin politika hakkında en ufak bir fikri yoktu.”

Bütün bunlar size neyi çağrıştırıyor? Wallach’ın anlatıkları, Dostoyevski’nin “Ölüler Evinden Anılar”' (1861) adlı kitabında altını çizdiği, “Bir toplumun uygarlık seviyesi hapishanelerine girince anlaşılabilir” düşüncesini akla getiriyor.

GECE YARISINDA AYDINLIK, Erica Wallach, Çev: Gün Zileli, Ayrıntı Yayınları

Sokaktakilerin Ellerindeki İskambil Kağıtları (Aysel SAĞIR)


Jilet Sinan, sosyolojinin de içinde olduğu bir çok alt metin sunuyor. Bu kadar değil elbette, güçlü çağrışımları var. Gönül Kıvılcım, eserinde, Panait Istrati’nin Arkadaş’nı, Kemallettin Tuğcu’nun tüm karakterlerini 21.yüzyılın kent merkezlerine taşımış dememiz abartı olmaz. Buna Tarık Dursun K’yı, kısmen Sait Faik’i de ekleyebiliriz. Yelpazeyi daha da genişletip, kent merkezlerinde kimsesiz kalmış, gençlerin ve çocukların hikayelerini yazan diğer yazarları da tabii. Ama bu kez karşımızda, film kahramanlarıyla özdeşleşmiş, yiğitlik, cesaret, onur gibi değerleri ağzından düşürmeyen saf, bıçkın kasabalı gençler yok. Onların kentlerin kuytuluklarına düştükleri anda sıkı sıkı sarıldıkları dostluk-arkadaşlık da. Açıkçası, onların bir yüzyıl sonraki halleri var. Kasaba(lar)ın koruyucu uzaklığı bu kez tamamiyle yitirilmiş. Artık ne kasaba, ne anne-baba, ne de onları anlamaya, merhamet göstermeye, görmeye müsait bir bir toplum. Kıvılcım’ın karakterleri. üzerinde durdukları kaygan bir zeminde –aslında zemin de değil- varolma mücadelesi veriyorlar.

Uzun ve ağır yolculuk

Eserinde, Deli Yunus, Kunt, Kinova, Jilet, Cingöz, Fırlama, Gül gibi karakterlerin tümüyle sokakta tanıştırıyor bize yazar. Ama bu kez tanık olduğumuz başka bir sokak. İnşaat alanlarından arta kalmış duvar dipleri, caddelerin altına döşenen beton borular, mağazaların klima çıkışları size neyi hatırlatıyor?  Sözkonusu yerleri onlarca çocuk-gencin mekan edinmesi bizi şaşırtmıyor.  “Tinerci” çocuklar bu kez de edebiyatın öznesi olarak çıkıyorlar karşımıza. Bir birinci tekil kişi anlatıyor onları bizlere. Yani baş kahraman Jilet Sinan. Ara ara da üçüncü tekil kişi giriyor araya. Jilet’le lunaparkta tanışıyoruz ilkin. O da bizi alıp, en yakın arkadaşı Kunt’a götürüyor, ardından da diğerleri geliyor. Sonra onların teker teker iç dünyalarına doğru yolculuk yapıyoruz. Ancak bu yolculuğun çok uzun olduğunu söylemekte yarar var. Uzunluğu ağırlığından. Zira Kıvılcım, edebiyatın gerçeği iyice yoğurup, rengini alabildiğine parlattığı ayrıntılarda oyalanmamıza izin vermiyor. Zaman ve mekan arasındaki mesafeyi de açmıyor. Her şey şimdiki zamanda ve mekanda yanı başımızda olup bitiyor. Ağırlığı da bu yüzde. Evden adımımızı dışarı atıp rotayı kentin diplerine çevirdiğimizde onlarla karşılaşabiliriz. Dipler derken yanlış anlaşılmasın, en geniş ve işlek caddelerin ortasında gözümüzün içine kadar giriyorlar elbette. Ama görmüyoruz yine de. Sadece bir görüntü, hatta ve hatta karmaşanın basit bir dekoru ve ayrıntısı olduklarını kim söyledi bize? Bu imajı biz mi yarattık? Düşündüklerini, hissettiklerini, hayal kurduklarını, bizim önemli bir parçamız olduklarını biliyor muyduk? Kriminalize edildikleri için tanışmaya bir türlü yanaşmadığımız, kentin öteki yüzünün insanlarının dünyasıyla tanıştıran yazar, anlattığı yaşamlara bizi de ortak ediyor.

Ötekileri de aşan ötekiler

Zira şehir, mekanlar ve olaylar çok tanıdık. Ancak uçların arası oldukça açık. Ötekileri de aşan ötekiler bu kez söz konusu olanlar. Istrati’nin, Tarık Dursun K.’nın karakterlerinin 21.yüzyılın İstanbul’daki halleri de diyebiliriz tanık olduklarımıza. Ama bu kez kayboldukları yerin öncesi ve sonrasını bilmiyorlar. Aralarındaki önemli farklardan biri olarak gösterebiliriz bunu. Şöyle ki, Kıvılcım daha doğuştan kaybettirilenleri tema olarak yerleştirmiş kitabına. Onların öykülerinden roman yapmış. Belki de, K’nın ve Istrati’nin dile getirdiği yaşamların bugüne gelmiş sosyolojik betimlemesiyle karşı karşıyayız. Kapitalizmin bugün geldiği aşamada, ötekileştirdiği ve daha da yoksullaştırdığı özneyle yani. Romanda tanık olduğumuz yaşamlar ise oldukça sert. Sert demek yetmez elbette. Sokağın adaletsizliği de diyemeyiz buna. Zira sokakta olup biten tüm olumsuzlukların, kendini korumaya almış insanların acımasızlığına ve korkaklığına bir kanıt oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dışarda sık karşılaşıp göremediğimiz ama, kitapta yakınlık kurduğumuz, Fırlama, Jilet, Kunt, Kinova, Cingöz’ün yaşadıklarına yaptığımız tanıklık da bunu fazlasıyla kanıtlıyor. Gazetelerin üçüncü sayfalarının daha da genişleyip, sayfalarca drama tanıklık etmek de denilebilir buna. Ama bunun yetersiz ve eksik bir tanımlama olacak. Şöyle bir soru sorabiliriz; yapıttaki karakterler hangi yaşamları yansıtıyor?
Kunt’un, Jilet’in, Cingöz’ün, Fırlama’nın temsil ettiği kesimler olduğunu, bunun da romanın başka bir alt metni olduğunu belirtmekte yarar var. Zira tanıştığımız karakterler bizi alıp ülkenin sosyolojik tarihinde gezindiriyor; “Mecburi göçmeniz. Yerleşemiyor, sokaklara sığamıyoruz. Hayatımız bir balkondan ötekine köşe kapmaca. Vakti gelince iplerden toplanıyor, sepetlerle bayram gezilerine, günlük alışverişlere çıkarılıyoruz. Büyüklerimizin aklına şehri ziyaret düşmeyegörsün, piyango bize vuruyor. Eskişehir, İzmit, Bursa... İkinci bir emre kadar cümlemizin topu atılıyor, memleketin mutena köşelerine sürülüyoruz...”

Mademki belalılar topluyor parsayı...

Daha çok Jilet’in peşine takılarak takip ettiğimiz romanda, bir İstanbul turuna çıkıyoruz. “Kabuklarımızdan zorla çıkardılar bizi. Başımıza kaka kaka dünyanın düz değil yuvarlak olduğunu öğrettiler” diyen Jilet, şöyle devam ediyor; “Belalıydık bundan böyle. Mademki belalılar topluyordu parsayı, defterini dürecektik topunun. Av köpekleriydik. Geceleri köşelerde mazın (zengin, paralı kimse)  adam bekledik. Cüzdanı vermedi mi acımadık, apandistini aldık. Yakalanınca polis dövemeden, jiletle kolumuzu bacağımızı kestik, façamızı kendimiz attık.” Jilet’in bizimle konuşmayı kestiği noktalarda, anlatmaya başlayan üçüncü kişiyle ise biraz daha yakınlaşıyoruz olaylara. “Gül, Jilet Sinan’ı Özgürlük Meydanı’nda soğuğun ortasında bulduğu o akşamdan beri ilk kez delice korktu. Jilet’in yüzü, sırtı ve kolunun altı kadar kullandığı kelimeler de sokakta aldığı darbelerin izini taşıyordu. Sokağın cehennemi günlerinden yorgun düşen Gül’ün omuzları çöktü. Parkta yaşlı gözlerle ölümü bekleyen gazinin göğsündeki onur madalyası kir, babası vitrindeki koket bebeği alamadığı için ağlayan çocuğun melül bakışları ve sokağın delisinin kekeme cümleleri Gül’ün üstüne iğneleniyordu. Ağırlaştıkça ağırlaştı Gül. Sokakta yaşam sadece kir, pas ve açlıkla değil, şiddet ve ölümle de sırt sırta, diye düşündü. Şiddet, sokaktakilerin elinde iskambil kağıtlarıydı.”

Sokakta yaşayan ve yaşayanlarla ilgili duyduğumuz, tanık olduğumuz bölük pörçük hikayeler, bir edebiyat eseri olarak karşımıza çıkarken aynı zamanda sosyolojik gerçekliği de birebir yansıtıyor. Böylelikle de uçları bir çok esere alt yapı oluşturacak zeminlere doğru uzanıyor. Zira sokaktaki yaşamların biçimleri egemen söylem tarafından tümüyle kriminal olaylar olarak yansıtıldığından, edebiyat bunu kırarak önemli bir yalanı da açığa çıkarmış oluyor. Jilet Sinan’da ise bu fazlasıyla var.

JİLET SİNAN, Gönül Kıvılcım, Ayrıntı Yayınları

‘Özgürleşmek, vicdan-gerçeklik dengesini bulabilmektir’ (Ömer F. Oyal ile Söyleşi: Aysel SAĞIR)

Bireye sunduğu yaşam alternatiflerinin görece ferahlığının yanı sıra, aynı bireyi kıskaç içine alan modern dünyanın çıkmazlarından sesleniyor Ferahlık Anına Övgü. Ömer F. Oyal, kitabında, tasavvuf yaşamının bireyleriyle, modern dünyanın sanatla içli dışlı bireylerini yan yana getiriyor. Bir çok karakterle birlikte, Tamer ve Kerem’in ana karakterler olarak öne çıktığı kitapta, olay örgüsü de bu iki karakterin temsil ettiği dünyaların karşılaşması olarak gelişiyor. Ancak, söz konusu iki uç yaşam(lar)ı karşımıza çıkaran Oyal, uçları birleştiriyor. Tamer ve Kerem aracılığıyla bireyin derinliklerinde, bilinçaltında, bilinç dışında geziniyor. İçinde yaşadığımız çağın ‘sahte’ alternatifleriyle birlikte kendimizle yüzleşme çağrısında bulunuyor adeta. Peki neden iki ayrı uç, iki ayrı alternatif? Yanıtların ucu açık. Ama bir de kitabın yazarı Ömer F. Oyal’dan dinleyelim. 

-Romanınız, tekke, efendi, şeyh, mürid gibi kavram, mekan ve ilişkiler etrafında şekilleniyor. Hatta okuyucuda, bu ilişkilerin estetize edildiği duygusu bile uyanıyor. Tüm bunları, günümüz bireyinin çıkışızlığına bir alternatif gibi mi algılamalıyız? 

Bana kalırsa sorun bireyin “çıkışı” ya da “çıkışsızlığı” değil, dert sahibi olup derdi neyse onun peşinden sonuna kadar gidebilme kararlılığında. Günümüz insanı daha fazla birey, din, inanç vb. toplumsal kabullerin, cemaat dayatmalarının dışında nefes alabilme imkanı var. Ama her şeyin olduğu gibi serbestliğin de bedeli var. Hayata ve topluma, yaşamaya anlam katan inanç sistemlerinin artık o kadar da güvenilir olmayışı kişiyi anlamsızlıkla, yabancılaşmayla karşı karşıya bırakıyor. Yani değer sorunuyla. Diyelim binli yıllarda değerler bunalımı, bireyin çıkışsızlığı gibi meseleler yoktu ama karşılığında özgürlük de yoktu. Agustinus'un yazılarında da, her türden heretikte, tasavvufta salt cemaat kurallarına ve güncel dini kurallara uyumunun işin özü olmadığına dair sayısız tartışma o zamanlar da vardı.

Romanınıza gelirsek... 

Kitaba gelirsek, tasavvuf mesellerine mutasavvıfların yaşamlarını anlatan metinlere ve dahi tasavvuf müziğine hep ilgi duymuşumdur. Bu hikayeler soyutun ve gerilimlerin basit öykülerle analtımı anlaşılması çabası olarak bana hep ilginç geldiler. Açıkçası pek çok kişi tarafından cahillikle suçlansa da gelenek budala değildir. Kendi ruh dünyası ve fikir dünyası vardır. Romanım bir tekke ile karşılaşmayı anlatıyor ama bir hidayet romanı değil. Bir karşılaşma romanı. Bu anlamda alternatif de önermiyor. Sadece iki dünyanın karşılaşması ve birbini anlayamadan teğet geçip gidişini anlatıyor. Bu anlamda şimdilerde edebiyatımızda moda olduğu gibi epey gecikmiş ve “new age” tarzında bir tasavvuf güzellemesi değil.

Bir tarafta değer yitimi içindeki karakterler, öbür yanda, tekke çevresinde yaşama karşı bir sorumluluk bir yüzleşme çabası... 

İnanç, hayata bir değerler dizgesiyle bakmaktır. Bu her tür dünya görüşü için de geçerli. Ama dinde eğer bir Tanrı tarafından sürekli denetlendiğinize, yapıp ettiğinizin sürekli hesaba vurulduğuna inanıyorsanız o taktirde sorumluluk ve yüzleşme daha vahim ve canhıraş bir hal alır. İnancı ne kadar ciddiye alırsanız kendinizi o kadar fazla didiklersiniz. Bu anlamda ortalama bir dindar inanır ama böyle değil. O, yasayı uygular o kadar. Ama tasavvuf yasanın ötesine gönderme yapar o nedenle de kişiyi kendiyle yüzleşmeye ve sorumluluğa davet eder. Bu yüzden bitip tükenmez bir sorumluluk ve yüzleşmeyle karşı karşıya kalınır. Sonsuz bir kendini didikleme yani.

Tamer Rönesans hayranı bir ressam. Ama para kazanmak için bir tekkede duvar yazısı işi alıyor... 
Hiçbir ilgisi yok. Dinsel mekanlar ve tekkeler hep var ve bunların içi hep süsleniyor. Bu da bir iş kolu. Tabi önemli, tarihi değere sahip camiler çok daha uzman ve yüksek okul mezunu ekipler tarafından onarılıyor. Söylediğiniz gibi sırf zaruretten alınan bir iş söz konusu. Para kazanmak için çoğu kez değer yargılarımızın dışındaki sorunlarla karşı karşıya geliriz. Mesela romandaki Tamer daha önce bir belediye projesi olarak duvar süslemiş, bir de barın duvarlarına resim yapmıştı. Tamer'in sorunu estetik olarak da bambaşka bir dünyayla karşılaşması. Örneğin bir kulüp duvarına New York resmi yapmak, ya da koca bir duvara ağaçlar ve insan figürleri yapmak, estetiğe dair tutkuları olan bir ressam için ne kadar düşkün bir durum olsa da aynı dünyaya aitler. Tekke tezhibi ise bambaşka bir resim ve estetik anlayışı temsil ediyor. Tamer öncelikle kendi resim tutkusu bağlamında o tutkuyu anlamsızlaştıran bir bağlamla karşılaştığı için sarsılıyor.

Kitabınızda, tekke yaşamı ve diğer ibadethaneler öne çıkıyor. Bunda, sosyal yaşamda iktidarın hakim kılmaya çalıştığı dinsel mekanlarla ilgisini düşünebilir miyiz? 

Hayır, hiç düşünmedim. Aklıma bile gelmedi. Bunun herhangi bir iktidarla ilişkili bir sorun olduğunu düşünmüyorum. İslam da, tasavvuf da bu ülkenin geleneği. Kuşkusuz gelenekten bihaber yaşamak mümkün. Yaşanıyor da. Hiç unutamadığım şeylerden birisi bir arkadaşımın Türkiye'deki Müslümanların çoğunluğunun Hanefi olduğunu bilmediğini anladığımdaki şaşkınlığımdır... Düşünmek tarihin baştan gözden geçirilmesi olduğu gibi ister istemez dahil olduğumuz geleneğin de anlaşılmasını gerektirir. Zira tüm bu tekke yaşamının, sembollerin, anlatıların, hatta ayinlerde okunan ilahilerin altında insanın evrensel değer ve anlam sorunları bulunur. Bu arada tabii ki söz konusu insansa, riyâdan hemen hiçbir topluluk azade değil.

Kafka’da da, Proust’ta da pek çok yazarda da mevcut ebeveyn izleğini sizin kitabınızda da görüyoruz. Tamer'in otorite altında büyümüş ve bu yüzünden kendi olamamış bir birey olduğunu söyleyebilir miyiz?Öncelikle bu “kendi olmak” nitelemesi sanki kişinin tüm ailevi, toplumsal “habitus”tan önce verili bir özü olduğu gibi göndermede bulunuyor. İslami tabirle fıtratı. Haliyle böyle bir şey yok. Hatta kişiliğimiz tüm bu “habitus” ile birlikte kişilik oluyor. Dünya ile birlikte yani. Bu anlamda “kendi olamamak” diye bir şey söz konusu değil. Zaten tüm bunlarla birlikte kendimiz oluyoruz. Otorite altında da büyüsem, aşırı serbestlikle de, cezaevinde de büyüsem kendim olacağım. Bireyin dünyadan korunup saklanması gereken bir özü yoktur. Elbette ki öncelikle ailemizle karşılaşıyoruz. Ailemiz tarafından büyütülüyoruz ve bu kişiliğimizi derin biçimde etkiliyor. Kendisiyle yüzleşen ailesiyle de, toplumla da yüzleşmek durumundadır. Oluşmuş bir kişiliğimiz var ama bunun yanında düşünme ve karar verme özgürlüğümüz de var. İnsan zaten bu özgürlük demek.

Son olarak, suç ve vicdanla ilgili ilgili neler söyleyebilirsiniz? Özellikle içinde yaşadığımız toplum söz konusu olduğunda. 

Vicdan sessizdir. Kendini savunmak anlamında bile sessiz. Tıpkı ahlak gibi kişinin kendisiyle baş başa olduğunda kararıyla baş başa olduğunda gerçekleşir. Başkalarının gözü önünde doğru bir şey yapıyorsanız bu toplumsal havaya riayet ettiğinizden başka bir anlama gelmeyebilir. Önemli olan kimse sizi görmüyorken vicdanın sesine uyabilmek. Tabii ki pek çoklarının da işitebilecekleri bir ses yok. Bu başka bir konu. Suç dediğimizde bununla alakalı düşünüyoruz. Toplumca, çevremizce suç olarak algılanmayan bir düşünceyi bile vicdanınız bir suç haline getirebilir. Onu sadece kendiniz biliyorsunuzdur ve başkasının hayatına bir etkisi de olmamıştır ama içinizde büyür. Bazen de gereksizce büyür. Bu elbette salt dinle ilgili değil. Mesela solcusunuz ve üç kuruş birikimimizi özelleştirilen bir kamu işletmesi hisselerinde değerlendiriyorsunuz. Bu durumda ya “hayatın gerçekleri” diyebilirsiniz ki, dünyanın ezici çoğunluğu böyle diyecektir ya da vicdanınızla cebelleşeceksiniz. Değer yargınıza bağlı vicdan bunu suç olarak görecektir. Özgürleşme çabası vicdan ile gerçeklik arasında bir denge kurabilmekte. Yoksa aşırı hassaslaşmış vicdan kişiyi tüketir. Kitaptaki ferahlamanın anlamı da bununla ilişkili zaten.

Tanrılar Pek Nadir Bahşederler (Aysel SAĞIR)

“Şans ne yazık ki sevdiklerine karşı bile hiçbir zaman fazla cömert davranmaz. Tanrıların bir ölümlüye, ölümsüz bir iş başarma fırsatını bir defadan fazla bahşettikleri pek nadir görülür...”

Yıldızın Parladığı Tarihsel Anlar’da, Stefan Zweıg, rutinin, geniş zamanların dışına çıkıp, sadece bir karar an’ına odaklanıyor. Söz konusu karar an’larında neler oluyor? O an’da kafasından geçenleri karara bağlayan kişi neye dokunuyor? Yanıt olarak insanlığın önünde açılan yeni boyuta demek basit kaçacak. Her şeyden önce tarif edilemeyecek denli önemli olan bir noktada son sözü söylemek, bunun farkında olmak daha can alıcı bir yerde duruyor. Zira kendisiyle birlikte dünyayı da yazan kişi var karşımızda. Bu sıradan herhangi bir kişi de olabilir. Olabilir mi? Belki. Ama yine de bir yaratım sürecinin içinde olmadığı taktirde bu biraz zor gözüküyor. Zaten Zweig da çalışmasının baş köşesine oturtduğu kişileri tarihsel süreçlerden seçmiş. Tarihi adıyla yazmış isimleri, kendilerinin kaderlerini belirlediği an’da yakalamış. Tüm bu an’lar belirdiğinde muhatabı olan kişilerine oldukça yüklenmiş Zweıg. Geriye dönüşün uçurumlaştığı noktada da gerilimi yüksek tutmuş. Aynı zamanda, bir tekrarı artık olmayacak an’ların hüznünü de duyumsatarak.

Aynı nehirde iki kez... 

Tıpkı Herakletios’un da dediği gibi “aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” olacağından, üstünde durulan süreçlerin sıradan insanlar için de geçerli olduğunu vurgulayalım. Zweıg’ın kitabına konu ettiği tarihsel kişileri yakından tanısak da, bu tanışıklığın nedeni üzerinde durmamız gerektiği konusunda yoğunlaşmamızı sağlıyor Zweıg. Eğer söz konusu an’lar olmasaydı, o an’larda zihinden geçen şeyler karara dönüştürülüp hayata geçirilmeselerdi, biz bu kişileri tanıyabilecek miydik? Şimdi tamamen başka bir şeyden bahsediyor olacağımızı söylemeye gerek yok. Örneğin, Lenin sürgün yaşadığı İsviçre’de aldığı karar sonucu, 9 Nisan 1917 günü saat iki buçukta Zürih Garı’na doğru yola çıkmasaydı, 1917 Ekim Devrimi olmayacaktı. Ya da Dostoveyski, gece yarısı uykudan uyandırılıp, demirden zincirlere vurularak dokuz arkadaşıyla birlikte duvarın dibine dizildiğinde, tetik çekileceği anda gelen bir emirle son anda ölümden dönmeseydi, o büyük eserlerle insanlık tanışamayacaktı. Zweıg’ın, Yıldızın Parladığı Tarihsel Anlar’da, artık bir daha geri gelmeyecek kaçırılan bir an’ın canalıcı önemini, tarihsel kişiler üzerinden anlatması bizi yine de yanıltmasın. Bütün bunları herhangi bir insanın uçlaştırılmış hali olarak görmekte yarar var. Her insanın kendisi ve çevresi için bir şeyleri kaçırdığını, onların farkında bile olmadığını hatırlatalım. Zweıg’ın kişilikler, tutkular, hırslar üzerinde de ne denli durduğunun altını çizelim.

Kuralların, bilinen modellerin dışında... 

Kitabında, kural silsilesiyle çevrelenmiş, ne yapıp ne etmeyeceği önceden belirlenmiş bir modelden sapma da diyebileceğimiz bir anlayışla tanıştırıyor aslında bizi Zweıg. Aykırılıkla, gerekirse lanetlenmeyi göze almakla, vaz geçmeyi de bilmekle yani. Bir aşkınlıktan bahsediyor. Ama bu aşkınlıkta cesaretin payı çok büyük . Çünkü göze almak gerekiyor. Fatih Sultan Mehmet de bunlardan biri. Fantastik denilebilecek düşlemlemlerini hayata geçirerek İstanbul’u alıyor. Karadan gemi geçirilir mi? Geçirilir. “Mehmet dahiyane bir planla, körfezin dışındaki denizde artık işe yaramadan duran donanmasını karadan geçirip Haliç’in iç limanına taşımayı tasarlıyor. Dağlık bir araziden yüzlerce gemiyi geçirmek, bu soluk kesen cüretkar fikir daha işin başında o denli saçma, o denli gerçek dışı görünüyor ki, Romalılar, daha sonra da Avusturyalılar, Anibal ve Napolyon’un Alpleri müthiş bir hızla geçebileceğine nasıl akıl erdiremedilerse, böyle bir planı stratejik hesaplarına dahil etmek de Bizanslılarla Galata’daki Cenevizlilerin aklına gelmiyor. Yeryüzünde edinilen bütün tecrübelere göre, gemiler sadece ve ancak denizde hareket edebilirler, bir donanma asla bir dağı aşamaz. Ama işte tam da bu görüş, her zaman için imkansızı gerçeğe dönüştüren şeytani bir iradenin gerçek göstergesi olmuş, savaşta savaş kurallarını hiçe sayan ve uygun bir an geldiğinde denenmiş yöntemler yerine kendi yaratıcı doğaçlama yöntemini kullanan kişiler askeri bir deha olarak tanınmıştır.”

Alın yazısının ipleri 

Kitaba konu olan tarihsel kişilikleri her ne kadar tanıdığımızı sansak da, kitabı okuduğumuzda onları tanımadığımızı daha iyi anlıyoruz. Diğer bir yandan onlardan bize doğru hiç de yabancısı olmadığımız etkiler geldiğini söylemeye gerek yok. Aslında insani açıdan ortak yanlarımız da oldukça fazla. Ama her insanın ayrı bir kişiliği, deneyimleri, gücü olduğu da bir gerçek. Ne umutsuzluğu ne de umuda fazla da kapılmamak gerekiyor. Güç belirleyici faktör. Çünkü yazgı “güçlülerin ve güç kullananların peşinde” dolaşıyor. “Tek bir kişiye kul köle olup ona itaat ediyor yıllarca.” Sezar, Büyük İskender ve Napolyon bunlardan biri. “Çünkü yazgı, kendine benzeyen, ele avuca sığmayan kudretli kişileri” seviyor. “Ama gariptir ki arada bir, çok ender olarak da herhangi birinden yana” oluyor. “Bezen –ki bunlar dünya tarihinin en hayret edilecek anlarıdır- alın yazısının ipleri bir dakika için önemsiz birinin eline geçer. Böyle insanlar kendilerini dünyanın kahramanlık sahnesine çıkaracak sorumluluğun gücüyle mutlu olacakları yerde ürkerler ve çoğu zaman da yazgının üzerlerine yüklediği yükü titreyerek ellerinden bırakıverirler. Birinin bu fırsatı değerlendirip kendisiyle birlikte yücelttiği pek nadirdir. Çünkü yüce olan, ancak tek bir saniye için güçsüze bırakır kendini, o saniyeyi kaçırana ise ikinci bir şans tanımaz artık.”

Öyle bir an ki... 

Ancak yıldızın parlaklığını sürekli tutmak için bir adım gerekiyor. Bu adımın da cesaret olduğunu söylüyor Zweıg. İnisiyatif koymak gerektiğini, yoksa o parlayan yıldızın sönmekte hiç gecikmeyeceğini, böylelikle de parladığı kişiyi cezalandıracağını anımsatıyor. Zira söz konusu an geldiğinde, kişinin hızlı düşünme, karar verme, sonrasında ne olacağını hesap etmeme, bulunduğu zemini gerekirse düşünmeme, daha bir çok statüleşmiş durumları feda etme gibi hareketler gerekiyor. Elbette sonrası felaket de olabilir. Ama öyle bir an’ki, yazarın bahsettiği sırf o an’da harekete geçildiği için yeni dünyalar doğuyor. Bize bu dünyaların nasıl doğdunu, Pasifik Okyanusu’nun Keşfi, Bizans’ın Fethi, George Friedrich Handel’in Hayata Dönüşü, Bir Gecelik Dahi, Waterloo’da Dünyayı Değiştiren An, Marienbad Ağıdı, Eldorado’nun Keşfi, Kahramanlık An’ı, Okyanusu Aşan İlk Söz, Tanrıya Sığınış, Güney Kutbu İçin Mücadele, Mühürlü Tren, Cicero, Wilson Başaramıyor başlıklı bölümlerde anlatıyor Zweıg.

Tüm bunlardan önemli tek bir sonuç çıkıyor tabii ki. An’ı kaçırmamak gerekiyor. Her ne kadar Zweıg kitabında, tüm insanlığa mal olmuş figürleri öne çıkarsa da, her insan için söz konusu an(lar) bir kez de olsa bulunuyor. O an’lar da kişinin önünde, açacağı yeni bir dünya için basamak olarak duruyor.

YILDIZIN PARLADIĞI
TARİHSEL ANLAR
Çev: Deniz Banoğlu
Yordam Kitap
2013. s, 319