Plaza İnsanının Sahtelik Çilesi (Pınar GÜNER)

Melida Tüzünoğlu, yönetmenlikten editörlüğe farklı işler yapmış, çok yönlü bir yazar. Bir söyleşisinde ‘Bunlar olur ama edebiyat hep kalır’ diyor. İdefix tarafından yapılan oylamayla 2011’in en iyi ilk romanı seçilen Ambulansla Dünya Turu ve 2012’de aynı zamanda resimlediği öykü kitabı Annem Bir Robot Doğurdu’nun yazarının video-art işleri yapmış olmasının etkileri, son romanı Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım’da da hissediliyor. Salt kitaplarının isminde değil, kimi zaman bir müzik parçasının sahneye çıktığı ya da Richter gibi karakterlerin modern zamanda ete kemiğe büründüğü bölümlerde Murakami beğenisinin izleri görülüyor.
   
Melida Tüzünoğlu Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım’da, kâbuslarla ördüğü gerçeklik anlamında fantastik tarzını ilgiyle takip ettiğimiz Hakan Bıçakçı’nın, Doğa Tarihi (İletişim Yayınları, 2014) gibi plaza insanının distopyasını mesele ediniyor. Yalnız Bıçakçı’dan farklı olarak bunu sosyal medya dilinin kolay, yapışkan, bol yinelemeli yapısını kullanarak yapıyor. Roman boyunca kimi kez doğrudan seslenerek ilgisini canlı tutmaya çalıştığı okur, orta yaşa merdiven dayamış karakterlerin mutsuz hallerine tanık oluyor. Yazar esprili, simetrik ve magazinsel bir dil kullanıyor.
   
Romanda ‘Yaraları[n]ı, boşlukları[n]ı pahalı giysilerle örten’ karakterler bir irkilme ve bıkkınlıkla; ama eğlenceli üslup elden bırakılmadan görsel anlatım yoluyla veriliyor. Toplumsal çıkar ağları kurmakta bir yıldız olan Fatoş’un organizatörlüğünde Kasım 2010’da Beyoğlu Auf isimli cam restoranda müthiş bir yemek hazırlanıyor. Toplanan on iki kişilik bir grup takındıkları üstünlük maskelerini gittikçe büyüyen bir bıçak gibi birbirlerine sallıyor, dudaklarının kenarında alaycı bir kuş gibi duran küçümseyici zafer ifadeleriyle dünyaya poz veriyor. Video kameraya fotoğraf çektirir gibi poz verenlerin, yazarın bir yerde  ‘burada olan ve olmayan’ diye ima ettiği gibi aslında karakterden ziyade temsili tipler olduğu söylenebilir.
   
‘Gördüğüm tek şey karanlık…. Koskoca bir boşluk’ ve ‘Ben kendimin sahtesiyim. Duyuyor musunuz beni?’ gibi sözleriyle anlamsızlık duygusunu artık taşıyamadığını anladığımız Beden Feminen dergisinin editörü Melodi, diğer deyişle anlatıcı/yazar/başkarakter, iki kapkara sayfa sonunda şuurunu yitiriyor, parmakları ve midesinin zarar gördüğü polisiye senaryolar üretiyor. Mideye düşmanlığın kitabın ismiyle ilgisi kurulabilirken, yazarın parmaklara düşmanlığı akıllı telefonlar yoluyla sosyal medya kurbanı olma meselesine bağlanabilir. İç monolog tarzında aktarımlarda bulunulması, blogları; ‘yazık, mecbur’ gibi ifadeler kullanılması ise dizileri çağrıştırıyor.
   
Can’ın sevgilisi Pelin’e ‘Sen zaten bir robotsun.... Annen bir robot doğurmuş’ dediği bölüm, yazarın bir önceki kitabına gönderme niteliğindeyken, roman boyunca yinelenen ‘geoit’, ‘dimdik ve esnek’ sözcükleri plaza insanının hayattaki duruşuna, ahaha ha efektleri ise yapay bir kahkaha orkestrası içinde geçen yaşamların sinir bozuculuğuna işaret ediyor.

Roman, anlatıcının kendisinin de merkezden olmasa bile dâhil olduğu bir kesime İstanbul’un -tükettikleri ürünler gibi birer pazarlama ‘mucizesi’ olan zamane işadamı ve işkadını çevresine- yönelik biraz küçümseme ve alay ile bolca ironi yüklü eleştirisi. Son olarak, yazarın elinden çıkan Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım’ın kapak resmi de kitabın sıcak yapısına katkıda bulunuyor.

SİZE MÜTHİŞ BİR YEMEK HAZIRLADIM, Melida Tüzünoğlu, YKY, 2014.

Keşke... (Kerem GÖRKEM)

Aforizma yazmak büyük mesele...

Cesaret ister; öyle her babayiğidin harcı değildir. Sosyal medyada 140 karaktere sığdırılan süslü laflara benzemez. Aforizma yazacak kişinin çoğa karşın azın gücüne inanması, fevkalade bir gözlemci olması ve genel geçer kaidelere dokunmadan haklılığını koruması gerekir.

Örneğin James Joyce bunu başarabilecek bir yazardı: Azın kıymetini biliyor, okuyucuya gözlemlerinden ve yazdığı gerçekliklerden şüphe ettirmiyordu. Ama aforizma yazmadı. İstemedi – ya da başarabileceğinin farkında değildi, bu yüzden cesaret etmedi.

Ölümünden yıllar sonra Türkiye’de, birileri James Joyce’un aforizmalarını bastı – olmayan aforizmalarını. Yoktan aforizma yaratmanın aforizma yazmaktan daha büyük bir mesele olduğunu düşünmemiş olacaklar ki, böyle bir şeye kalkışabildiler. İşbu yazı o kalkışmaya eleştirel bir bakış olarak okunabilir.

Hayal edin, siz bir yayıncısınız, basacak kitap arıyorsunuz ve birden aklınıza dahiyane bir fikir geliyor: Rüştünü ispatlamış bir yazarın külliyatından, ilgi çekici bölümleri cımbızlayıp aynı baskının içine yerleştirelim, altbaşlığa da “aforizmalar” diye yazalım... Çeviri iyi olsun, düzeltiler o kadar da mühim değil.

Henüz çiçeği burnunda bir yayınevi Zeplin. James Joyce’un sözümona aforizma kitabı, Gözünü Kapat ve Gör ise onuncu yayınları. Sözümona diyorum, çünkü bahsettiğim kitabın hazırlanışındaki toplama – bir araya getirme niteliğinin “aforizma” kelimesine yakışmadığı kanısındayım.

Tanıtım yazısında, “James Joyce’un Finnegans Wake de dahil tüm eserlerinden özenle derlenmiş olan Gözünü Kapat ve Gör; sizleri bambaşka bir James Joyce ile tanıştırırken, büyük yazarın daha iyi anlaşılmasında da önemli bir kılavuz olacaktır,” deniyor. Bu uzun cümlenin başından sonuna muhalifim.
Aslında ilkin, kitabı elime alıp incelemeye başladığımda onunla anlaşamayacağımı anlamıştım.
Çünkü... hiç de “özenle derlenmiş” gibi görünmüyordu.
Çünkü... bu kitabı Joyce hazırlamadı, öyleyse beni “bambaşka bir Joyce” ile tanıştıramazdı.
Çünkü... bu bir “kılavuz” değildi.
Yine de aldım ve okudum. Elbette, üzerine tartışmanın bile anlamsız olduğunu düşündüğüm Joyce’un büyük yazarlığını gördüm cümlelerde, lakin ben onları zaten duymuştum. Farklı zamanlarda, farklı yerlerde kulağıma çalınmıştı birçoğu. Fakat şimdi, böyle bir araya geldiklerinde pek de bir anlam ifade etmiyorlardı sanki.
İşitmediklerimden biri şöyle diyordu: “Çoktan göçmüş birisinin yazdığı bu tuhaf satırları okudukça insan kendini bir zamanlar var olmuş o biriyle bir olmuş gibi hissediyor.” Çarpıldım!

Fakat ardından alakasız başka bir şey geldi ve ben de kendime geldim. Bari, dedim kendi kendime sonra, hani o kadar “özenle hazırlanmış” diye yazıyorlar ya, bari bunun bir nizamı olsaydı... Hayattan aşka, edebiyattan ölüme atlayan ve birbiri ardına tıpkı birer tren vagonu gibi pürtelaş ilerleyen cümleler, keşke beni bu kadar yormasaydı!

Birer antitez olarak Franz Kafka’nın aforizmalarını ele alacak olursak, yazarın bizzat oturup aforizmalar üzerine çalıştığını görürüz. Kafka aforizmalarını, “Günah, ıstırap, umut ve doğru yol üzerine aforizmalar” ve “O: 1920 günlüğünden aforizmalar” başlıklarından oluşan iki bölüm halinde yazmış, yazık ki çalışmasını tamamlayamadan ölmüştür.

Bu bağlamda, Gözünü Kapat ve Gör, “Joyce’un en esaslı sözleri” gibi bir altbaşlıkla basılsa belki bunların hiçbirini düşünmezdim. Çünkü ortada “aforizma” diye bir iddia olmazdı. Kaldı ki, kitabın halihazır içeriği, hakikaten de, bu altbaşlıkla birebir örtüşüyor.

Keşke Zeplin, Joyce’u böyle bir eleştiri metnine malzeme etmeme fırsat vermeseydi. Keşke biz okurlar, aşağıdaki alıntıyı Ölüler kitabından okumayı sürdürebilseydik. Belki o zaman söyleyecek fazla bir şey kalmazdı ve biz yine suskunluğa sığınabilirdik.

“Neden kelimeler sıkıcı ve soğuk geliyor? Senin adın olacak kadar şefkatli bir kelime olmadığı için mi?”

GÖZÜNÜ KAPAT VE GÖR, James Joyce, Çeviri: Fuat Sevimay-Nil Sakman, Zeplin Kitap, 2014.

Eşitlik İdeası? (Kansu YILDIRIM)



Alex Callinicos’un 2000’li yıllara girerken kaleme aldığı Eşitlik eseri, kendi dönemine özgü bir tartışmayı ve düşünürler arası çapraz muhakemeyle eşitlik ideasına ilişkin bir izleği okuyucuyla buluşturmaktadır. Callinicos, Britanya’da sol içerisinde cereyan eden ve Blair’in Yeni İşçi Partisi hükümeti üzerinden eşitlik siyasalarına ilişkin ampirik bir tartışmaya da girerek, eşitliğin teorik ve pratik yansımalarını irdelemektedir. Eserinin can alıcı noktası ise ideaya ilişkin iz takibidir: Kronolojiyle ifade edersek, Callinicos, 1600’lerdenAmerikan Bağımsızlık Bildirgesine, Fransız Devrimi’nden Marx, Rawls, Balibar, Bidet, Cohen, Bobbio, Dworkin ve diğerlerine eşitlik ideasının metinlerde ve toplumsal yaşamda somutlaşma biçimlerini incelemektedir. Belirtmek gerekir ki kitap boyunca kilit isimler, Marx ve Rawls’tır.

Eserde eşitlikten önce eşitsizlik olgusu ülkeler bazında, Birlemiş Milletler ve OECD gibi uluslararası kurumların sunduğu veriler eşliğinde incelenmektedir. “Yirmi birinci yüzyılı sırtında yoksulluk ve eşitsizlikle” girildiğini söyleyen Callinicos, zengin ve yoksul arasındaki uçurumun en gelişmiş ekonomilerde daha arttığını belirtmektedir. Britanya özelinde, 1997’de seçilen Yeni İşçi Partisi hükümetinin yaptığı araştırmadan bahseden yazar, Gini katsayısı ile ölçülen 1977 ve 1996-97 yılları arasındaki gelir dağılımı eşitsizliğinin üçte bir attığını söyledikten sonra rakamlar dünyasından sunulan eşitsizlik göstergelerini ilerleyen kısımlarda düşünsel hatta yerleşmektedir. Callinicos, “varlıklı çoğunluk” ve “yoksul azınlık” arasında bir mukayese anlayışı olduğundan ve “yoksul azınlığın çoğu zaman sapmaya uğramış davranışlar bütünü içinde kapana kısılıp kalmış bir ‘alt-sınıf’ olarak addedildiği varsayımı” üzerinde mutabık kalındığını vurgulamaktadır. Thomas Nagel gibi “eşitlikçi filozoflar”ın eşitlik kavrayışları ile Bill Clincton, Tony Blair, Gerhard Schröder gibi sosyal demokratların “üçüncü yol”u belli bir yerde kesişmektedir: “Merkez sol, yoksullar seçmenlerin azınlığını teşkil ettiğinden dolayı varlıklı çoğunluğu düşman edecek yeniden dağıtım politikalarından uzak durmalıdır”.
Bu tip yaklaşımların merkezinde kavramsal bir sorun bulunmaktadır. Callinicos, Cohen gibi düşünürlerin —eşitsizlikten kaynaklanan— yoksulluğu ilişkisel bağlamda ele almaktan çekinmeleri üzerinde durur; geçmişteki baraka veya derme çatma evde yaşama gibi ölçütlerin yoksulluk derecesinde belirleyici olduğunu söylemektedir. Yazara göre hâkim görüşlerden birisi “tıpkı eşitlik gibi yoksulluğun ilişkisel terimlerle kavramsallaştırılmasıdır”. Farzı misal Bourdieu “kronik kitlesel işsizlik”, “taşeron işçilik”, “esnek üretimde artış”, “teşebbüsün yersizyurtsuzlaşması” gibi “güvensizliğin her yerde var olduğunu” ileri sürmektedir. Burada eşitsizliğin spesifik olarak yarattığı basınç “güvensizlik” olgusudur: “Gelişmiş bir ekonominin merkezinde yer alan nesnel güvensizlik, günümüzde işçilerin büyük bir kısmını … etkisi altına alan genelleştirilmiş öznel bir güvensizliği güçlendirmektedir.” Bu tip tahakküm şekli, kavramın kavranılma şeklini de çeşitlendirmekte, çetrefilleştirmektedir.

“Somut bir sosyal ve siyasi talep olarak eşitlik, modern dünyanın başlangıcını oluşturan büyük devrimlerin çocuğudur.” Callinicos’un kavramı yerleştirdiği tarihsel bağlam bu andan itibaren önem kazanır. 1647 yılında İngiliz Devrimi’ndeki “Levellers”ın lideri Albay Rainborough ile başlayan, 1776’da Thomas Jefferson ve Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile devam eden, 1789-94 Büyük Fransız Devrimi ile zirveye ulaşan eşitlik ideası, gerek Kıta Avrupa’sı gerekse dünyanın farklı coğrafyalarında pek çok düşünürün toplum kurgusunun vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Ancak söz konusu ideanın sınırları muğlâklığını da korumaktadır. Örneğin “eşitlik”ten bahseden Jefferson “Virginialı bir köle sahibidir”; bu süreçte Jefferson’a yönelik “nasıl oluyor da özgürlük için en yüksek haykırışları zencilerin sahiplerinde duyuyoruz?” şeklinde eleştiriler gelmiştir. Callinicos’a göre Tocqueville’in “koşulların eşitliği” kavramında dönemin Amerika’sı için öngörülen kavram, başarısızlıkla sonuçlanmıştır; “eşitlik ideali kadınları, yoksulları, köleleri ve pek çok başka grubu kendi alanı dışında tutan örtük ya da açık” durumlarla maluldür.

Balibar’ın önemli bir yazısında türettiği, eşitlik (égalité) ve özgürlük (liberté) kavramlarının bileşiminden oluşan “égaliberté” önermesiyle eşitlik idealinin gerçekleşmesinde ortaya çıkan sınırlamaların, “eşitlikten vazgeçilmesi anlamına gelmediğini”, aksine bunun “eşitliğin radikalleştirilmesi” anlamına geldiğini ileri sürmektedir. 1789 tarihli İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirgesi ile “birey olarak insanlar sırf insan olduklarından ötürü siyasi özne” haline geliyorsa; bu tip bir eşitleme “eşitlik ve özgürlük eşitlemesini” gerekli kılıyorsa, burada sezgisel bir keşif yoktur. Balibar’a göre eşitlik idealine ilişkin sınırlandırmanın kökeninde “özgürlükler sınırlandırılmadan ya da bastırılmadan eşitsizlik örnekleri varolmadığı gibi, toplumsal eşitsizlikler olmadan özgürlüklerin sınırlandırılması ya da bastırılmasına dair örnekler de varolamaz.” Burada “égaliberté” özgün bir içerikle karşımıza çıkar. Callinicos’a göre “eşitlik ve özgürlüğün soyut bir şekilde eşitlenmesi ve somut tarihsel durumlar arasında çelişki bulunması”, kavramlar arasında bir gerginliğe yol açmakta, bu da ideaya “yıkıcı bir nitelik” kazandırmaktadır.

Peki, sosyalizm cephesinde ideaya ilişkin yaklaşım nasıldır?

Marx, Tawney ve Crosland’ı izleyen Callinicos, “égaliberté”yi gerçekleştirdiği kabul edilen toplumların yapısına dair bir sorgulamaya girmektedir. Haliyle topluma dair analiz ihtiyacı eşitlik ideasını tarihsel maddeci perspektif içinden incelemeye zorlamaktadır. Callinicos, Marx’a dönerek “kapitalist toplumların fertlerini yasal olarak özgür ve eşit görmesiyle, halen içlerinde barındırdıkları sistematik sosyo-ekonomik eşitsizlikler arasında zıtlık olduğundan bahseder.” Neyi ileri sürmüştür Marx: “insanların eşitliği kavramının baskın toplumsal ilişkinin mülk sahibi insanlar arasındaki ilişki anlamına geldiği” bir toplumda “ancak oturmuş bir popüler fikrin kalıcılığını…”. Marx’ın vurguladığı husus, özel mülkiyet ilişkisinden kaynaklı, kapitalist sömürünün gerçekleştiği; popüler siyasi söylemlerin belli bir konuma göre şekillendiğidir.

Kapital’in ilk cildinde Marx, kapitalist üretim koşullarında, eşitliğin mümkün olmadığını şu sözlerle ifade eder: “Özgür bir birey olarak [işçi] kendi metasını satabilir ama öte yandan satacak başka bir metaya sahip değildir; demek ki onlardan kurtulmuş, emeğini paraya çevirmek [Verwirklichung] için gereken her şeyi elden çıkartamamıştır.” Görüleceği üzere Marx, eşitliğinde sadece biçimsel düzeyde eşitlik olarak kaldığını göstermektedir. Callinicos’un işaret ettiği ilgili nokta, bu tip biçimsel eşitlik karşısında Marx’ın “Gotha Programının Eleştirisi”nde sunduğu bir eşitlik, dolaysız olarak adalet teorisi vardır: “ihtiyaçlar ilkesi” çerçevesinde “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!”. 

EŞİTLİK, Alex Callinicos, Çev. Öncel Sencerman, Bilgesu Yayıncılık

Çözüm Ortak Umutlarımızda (Nuriye BİLİCİ)

İngiliz mantıkçı ve düşünür Bertrand Russell’ı neredeyse tanımayan yoktur. Hemen hemen yüz yıl süren ömrü boyunca ucundan kıyısından bulaşmadığı bir alan kalmamıştır. Genelde matematiksel mantık alanındaki çalışmalarıyla bilinse de, iktisat, felsefe ve ahlak bilimiyle ilgilenmiş, yanı sıra toplumsal ve siyasal bir dizi kampanyaya öncülük etmiş, barış ve nükleer silahsızlanma konularındaki görüş ve çabalarıyla öncü bir filozof ve bilim insanı olarak kabul edilmiştir. Edebiyatçı olmamasına rağmen Nobel edebiyat ödülü alabilmiş tek kişidir.

Dünyanın dört bir köşesinde konferanslar vermiş olan Russell’ın etik ve siyasetle ilgili en kapsamlı eseri Etik, Toplum, Siyaset hem bu konulardaki görüşlerini hem de kendisini gereğinden fazla ussalcı, felsefi bakış açısında insani tutkulara hiç yer vermeyen biri olarak gören eleştirmenlere verdiği cevapları içerir.
Russell’a göre insan, bir memeli türü olarak tamamen biyolojik açıdan bakılarak değerlendirildiğinde çok büyük başarılara imza attığı görülecektir. İnsanoğlu tüm iklim koşullarında, dünyanın su olan herhangi bir yerinde yaşayabilir. Onu diğer hayvanlardan ayıran konuşma, ateş, tarım, yazı, aletler ve geniş kapsamlı işbirliği yeteneğine sahip olmasıdır. Ancak insan çoğu zaman kendisini diğer türlerle rekabet içinde görmemiş; daha çok diğer insanlarla ilgilenmiştir. Bunun sonucunda insanları kesin çizgilerle dostlar ve düşmanlar olarak ikiye ayırmıştır.

İnsanlar tutkulu, inatçı ve oldukça delidirler. Bu delilikleri sebebiyle hem kendilerinin hem de diğer insanların başlarına büyük belalar açabilirler. İçtepi ve kontrol gibi iki uç arasında insanın mutlu bir şekilde yaşayabileceği orta noktayı etik bulmalıdır. İşte etiğe olan ihtiyaç insanın içinde gizli kalmış ancak doğasında bulunan çatışmalardan doğar. İnsanlar içtepileri ve arzuları bakımından diğer tüm hayvanlardan karmaşıktır ve yaşadığı bütün güçlükler de bu karmaşadan kaynaklanır. Bazı içtepileri ve arzuları tıpkı hayvanlar gibi sürücülken, bazıları tamamen bireyseldir ve bunlar birbirleriyle çatışabilir.

Etik, diğer insanlara karşı görevlerimizi ele alırken her ne kadar birincil olarak birey üzerinde dursa da, sıra sosyal grupları ele almaya geldiğinde çok güç sorunlarla karşılaşır. Sosyal grupların eylemleri konusunda bir bilgi öne sürebilmek için toplum içinde insan doğası üzerine bilimsel bir çalışma yapılması gerekir. Bu durumda yapılacak ilk şey bireylerin ve grupların davranışlarını yönlendiren önemli dürtüleri netleştirmektir. Zorunlu olan yiyecek, barınma, giyinme ve üreme ile ilgili dürtüler güvence altında olduğunda diğer dürtülerin güç kazandığı görülecektir: açgözlülük, rekabet, kibir ve para hırsı. Grupların ve onların siyasi eylemlerinin çoğu hayatta kalmak için gerekli olanların yanı sıra bu dört dürtüye dayanır.

Yine Russell’a göre her insan iki faktörün ürünüdür; doğuştan getirdiği beceriler ve eğitim de dahil olmak üzere çevre faktörü. Bu iki faktörün birbirlerine göre önemi konusunda yapılan sonsuz tartışmalar ne olursa olsun, her ikisinin de kendine has bir rol oynadığını kabul etmek gerekir. Bir yetişkinin davranışlarını belirleyen içtepilerin ve arzuların çok büyük oranda aldığı eğitime ve sahip olduğu fırsatlara bağlı olduğunu söyleyebiliriz. İki farklı insanda farklı içtepilerin ve arzuların olması, bir tarafın doyumunun diğer tarafın doyumuyla çelişmesi kaçınılmazdır. Bazı durumlarda birbirleriyle uyum içinde de olabilirler. Aynı şey sosyal gruplar için de geçerlidir. Buradan hareketle farklı birey ve grupların amaçlarının uyumlu olduğu bir dünyanın bu amaçların çeliştiği bir dünyadan daha mutlu bir dünya olması olasılığının yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse akıllıca tasarlanmış bir sosyal sistem, bir yönüyle uyumlu amaçları teşvik etmeli, çelişenleri önlemeye çalışmalı ve bunu da eğitim ve bu amaca yönelik sistemlerle sağlamalıdır.

Bir siyasi teorinin dikkate alması gereken gerçeklerin ana öğesi sosyal grupların karakterleri ile ilgilidir. Gruplar pek çok yönden farklılıklar gösterebilirler. Bunların en önemlileri bütünleşme sebebi, erek, boyut, grubun birey üzerindeki kontrol gücü ve yönetim biçimidir. Bu da bizi gücün bir noktada toplanması ve yayılımı sorununa getirir ki, bu, bir sosyal teorideki en önemli sorundur. Gücün bir noktada toplanması kötüye kullanılması durumunu getirebileceğinden demokrasi bu sorunu çözmeye yönelik bir öneri olarak ortaya çıkar. Ancak ne yazık ki, demokrasiler de her zaman başarıya ulaşamazlar.

Bilimsel gelişmelerin getirdiği kötülüklerin başlamış olması demokrasiler açısından korkulacak bir gerçekliktir. Doğal kaynakların tüketilmesi, bireysel inisiyatiflerin hükümetlerce yok edilmesi, insan zihinlerinin merkezi eğitim programları ve propaganda yoluyla kontrol edilmesi esaslı kötülüklerden bazılarıdır. Kendimizi içinde bulduğumuz dünya büyük umutlarla birlikte dehşet verici korkuları birlikte barındırmaktadır.

Russell, dini inançlarımızın sorunlarımızın çözümünde işe yaramayacağını, çözümün ortak acılarımızda ve umutlarımızda yattığını söylüyor. Yeter ki, üzerinde uzlaştığımız etik kurallara uyalım.

ETİK, TOPLUM, SİYASET, Bertrand Russell,  Çev: Funda Sezer, Say Yayınları

Hem Kaleci Hem Oyuncu (Kerim AKBAŞ)

Hadise mühim. Hayata tüm göğsünü gererek sarılmaya çalışırken bundan oldukça kırgın çıkabilir insan. Huzursuzluk ve geçmiş ilişkisi aniden melankoliyle zıtlaşabilir. Futbol maçlarının son dakikalarında uzaktan çekilen bir şut kaleyi bulana kadar ömrümüzden ömür gidebilir çünkü herkes bağışlanmak ister.  Hayatından rüzgâr eksik olmayan adamlar, her şeyi içinde halletmenin yolunu bir şekilde bulur; acının boyutunu öğrendikçe değişmez kesinlikte devam eder bu durum, yapılan her eylem kendine geri dönüştür. Mühim çünkü kalbe batan şey ömür boyu yankılanır.

Tüm bu ‘olan’ şeylere yazıyla direnmeye, dimdik ayakta durmaya çalışan bir adam düşünün: Kaan Koç, ikinci şiir kitabı Biraz Konuşmasak’la tekrar karşımızda. Oldukça kederli, huzursuz ve gergin gözüken şiirler bekliyor okuru; belki zor pozisyonda atılmış röveşata ama gol olur mu olmaz mı bilemiyoruz, saatler geçse dahi pozisyondan ses seda yok.

Alışık olduğumuz Kaan Koç şiirleriyle karşılaşmıyoruz bu kitapta, özellikle ilk kitap sonrası dergilerdeki şiirlerinden de ötede, çoğunlukla lirik hissedilse de lirizmi saf dışı bırakmaya çalışan bir duruş var karşımızda, içeriden giren toplumcu dil yerleşmiş Kaan Koç şiirine. Bu değişimi (değişim burada yıkıp, yeniden yaratma anlamında okunmamalı) kitabın girişindeki ‘sonsöz’ kısmında dahi hissetmek mümkün:  ‘’Bir devrim nereden başlar?’’diye soruyor Kaan Koç ve bu soruyu taşırmadan / dağıtmadan cevaplıyor. Bu soruyla şiirsel düzlemde çok uzun süre yaşadığı çok açık; zira cevabını bildiğimiz sorulara bir yenisi eklenecek böbürlenmesi de yapmıyor: ‘’O avuçların köküne inen ve bileklerini rüzgârın yarıp geçtiği bir buğday tarlası gibi ikiye ayıran o neşterin parlaklığıyla!’’

Sır, Simya, Dünya; kitap üç bölümden oluşuyor. Bu bölümleri birbirine bağlayan en önemli ipucu ‘hatıra’: Huzursuzluk ve sızıntı -anlam itibariyle-, özellikle bu kitapta, Kaan Koç şiiri için oldukça önemli yer kaplıyor. Bence kitabın en önemli şiirlerinden ‘Yönerge’ bu bağlamda okunabilir: ‘’bir şeyler mırıldan yann’dan, odalara hapsolmuş atlardan / kırılmış ışıklardan geçerek büyüyen zaman / korkuyorum ben bunlardan ve en çok; / yok yazılmışım tarihin göreceli defterinde yalnız / notlarına büyüteçle bakan bir doçent seyrinde / varlığım acı bir ihtilal, kınıyla girmiş kurallar güncesine’’. 

‘’Saati çalmadan öğrendim yine de bütün meydanları’’ diyor Kaan Koç; bu dize kitap adına anahtar bir rol üstlenmiyor. Nitekim kitaptaki gergin söyleyişin içerisinde sağlam kalabilmek için de oldukça önemli bir dize bu. ‘’Bir devrim nereden başlar?’’ sorusunu hatırlayın. Kaan Koç’un şiirinde görülen kaygıyı, topluma dair hisler bütünü olarak okuduğumuz zaman karşılaşılan şey esaslı. ‘Yen il gi’ şiiri mesela: ‘’saati çalmadan öğrendim yine de bütün meydanları / şili’yi ve tütün saran esmer elli kızları kübalı /555 k’yı ve kızılay’dan bir işaret fişeği gibi görülen sivas’ı / onların yani bizim tutuşurken halk’çin / üstümüze tam gelen heybetli bir gömlekti / devlet yangını’’.

 ‘Onüç’ü unutma!’ şiirindeki ısrar, çok keskin bir sessizliğin arasından doğmuş. Zaten kitabın girişinde yazılan yazı bir önsöz olarak okunmamalı; çünkü bu yazı, ilerideki şiirlerde olup bitenin / yaşanmışın karşılığını / bıraktığı yarayı sessizce kabullenerek yalnızlığın gösterişli toplumsallığına dönüşecek: ‘’ısrarla batmaya çalışırken güneş havada / nilüfer suda, yosun suda, çınar ortadan kırılıp toprakta / solmayı beklerken, su da çürütürken kendini ve dünya / yerinde duramayan ayyaşı oynarken / parmak izlerimi soyup yapıştırıyorum cama’’.

Kaan Koç şiirindeki en ilginç yanlardan biri, kitaptaki bütün şiirleri belli bir bütünlükte koruyabilmesi. Dağınık, ilerlemesi zor bir kitap gibi gözükse bile bu öznellik, kimsenin umurunda olmasa dahi, özellikle bu günlerde içinde bulunduğumuz kuşağın acılarına omuz veriyor. Sizinleyim, diyen bir sesle karşı karşıyayız. Fakat ses ne kadar gür olursa olsun, çekilen bütün acıları ben üstleneceğim tavrı, kimi zaman ciddi burkulmalara dönüşebiliyor. Biraz Konuşmasak’ta defalarca karşılaştığımız durum bu aslında; dirençli bir sesin, arkasındaki oldukça kırgın ve buruk nidayı kabullenişi ‘’devlet demedim çünkü hiçbir sevginin adına’’ dizesini ‘’gülerken yüzüne bakmayı düşün’’ dizesiyle bağlayarak sağlamlaştırabiliyor. Sonuç olarak, Biraz Konuşmasak’ta farkındalık ve huzursuzluk aynı söylemde ilerliyor. Hayatın içinden, korkuyu sahiplenip tüketmeden yazılan şiirler; okunmalı.

‘’bizim burada dalı kırılmış hüznümüz / gövdesini uzatır yeni acılara’’.

BİRAZ KONUŞMASAK, Kaan Koç, Altıkırkbeş, 2014. 

Herkes Olmaya Zorlanmak (Onur KOÇYİĞİT)

Adorno, 9 Mayıs 1963’te anlattığı bir derste, Hegel’in “etik olanın tözsel doğası” olarak açıkladığı etik ve ahlak üzerine, şöyle der:

“Topluluk artık bireyle olan ilişkisinde öylesine baskın bir güç kazanmış ve sayısız süreç bizi öylesine bütün bütüne uyum sağlamaya zorlamıştır ki, kendi bireysel yazgımız ile nesnel koşulların bizlere dayattığı şeyler arasında artık bir uyum yaratılması mümkün değildir.”

Toplumun bireye kendi etiğini ve ahlakını dayattığı bir ortamda, birey olmak ve bu olma halini sürdürmek ne kadar mümkündür; bu sorunun cevabı muallak. Çağın enstrümanları, sanki bunu imkânsızlaştırmak için varolmuş gibidir. Sıkıştırabildiği kadar -hatta adeta bir mengeneyle yapar gibidir bunu- sıkıştırır ve patlamanıza ramak kala durur. Sizden beklenen psikoz altında bir infilak ya da benzeri bir şey değildir; uyum sağlayacak kadar sıkılmış olmanızdır, hepsi bu.

Yukarıdaki birkaç paragrafı, John Steinbeck’in Kaygılarımızın Kışı’nı anlatmaya girişmeden önce bir girizgah olarak kullanmak niyetindeyim. Öyle ki, bu yazıya hakim olacak ve anlatılacak hemen hemen budur – bireye dayatılan “sınırları ve köşeleri” belli bir ahlak formu.

Kaygılarımızın Kışı, Steinbeck, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmadan bir yıl önce, 1961’de yayınlanmış. Kitabın kendine anakara edindiği yer ise bayrağına ellinci yıldızı -Haiti ile birlikte- eklemesi an meselesi olan ABD. Nispeten küçük bir kasaba/belediyenin iki çocuklu, bir şarküteride tezgahtarlık yapan ve eşiyle yine nispeten mutlu yaşayan bir adamın hikayesini anlatıyor Steinbeck.

Ethan Allen Hawley, bir vakitler varlıklı bir ailenin çocuğu olarak yetişmiş, ailesinin yitimiyle payına düşen parayı bilinen sebeplerden batırmış ve daha önce sahibi olduğu dükkanın bir “makarnacıya”, yani İtalyan’a satılmasıyla orada çalışmaya başlamış bir adam. Lafı uzatmadan söylemek gerekirse, her ne kadar hergele de olsa, dürüstlük timsali, hatta dürüstlüğün ta kendisi bir bireyden bahsediyoruz burada. Ayrıca Steinbeck’in ona yüklediği anlamla “satirizmin babası” da diyebiliriz. Her şeyle dalga geçebilen ama ciddiyetini asla kaybetmeyen birisidir Ethan.

Sanıyorum, buraya kadar anlattıklarım, bir roman ve onun biçimlenişini algılamak için yeterli görünüyordur. Roman bu haliyle, Steinbeck’in toplumsal ahlakın dayattıklarını, bireyi merkeze alarak çözümlemeye çalışıyor diyebilirim.

Ethan’ın dürüst bir çalışan olarak varlığı, içinde yaşadığı sınırlı topluma rağmen bir türlü kabul görmemektedir roman boyunca. Birkaç işe daha bulaşmalı, stokçulardan pay almalı, ezcümle, zengin olmanın yollarını bulmalıdır. Çocukları dahi günaşırı aynı soruyu sormaktadır – Ne zaman zengin olacaksın Ethan?

Yine de ana karakterimiz Ethan’ı bir melek olarak resmetmek yanlış olacaktır. Tutkuları olan, insanları manipüle eden, bozguncu, hatta sinir bozucu bir tiptir. Kullandığı sert satirizm çoğu zaman bıktırıcı da olsa, Ethan’ın karakterini net olarak ortaya koymaktadır. Akşamları eve döndüğünde eşi Mary’e hep aynı şeyden bahseder: bir yolunu bulup çocukları öldürmek ya da yaralamak. Okuru rahatlatmak için hemen söyleyeyim: Kaygılarımızın Kışı, çocuklarını, karısını vb. öldürüp kasabanın Karındeşen’i olmayı planlayan bir karakterden menkul ya da ona bağıl bir Amerikan psikoz romanı değil. Bu sadece gündelik rutini bastırmak için Ethan tarafından kullanılan bir yol onun için.

Yazının başına dönersek, Ethan zengin olmak/işadamı olmak yönünde ağır baskılar altında kalıyor. Oysa Ethan, hemen zengin olmaktansa, daha kurnaz, daha sinsice yolları tercih ediyor; mesela, çocukluk arkadaşı Danny’nin çok değerli arazisine havalimanı yapılacağını öğrendiğinde onu satın almaya çalışmak gibi. Bu, Ethan’a biçilen bir rol olmasa da toplum ve bileşenleri tarafından ona dayatılanın “gerçekleşmek zorunda olması” ile açıklanabilir. Ahlak ya da benzeri herhangi bir “değerli” kavram, bütün bunların karşısında konduğunda epey değersiz görünüyor – Ethan için böyle olmasa da.

Burada, toplumun bireyi biçimlendirme yöntemlerine değinmek gerekli.  Baskı, bunun en bilineni ve hatta en çok karşılaşılanı. “Ne olmak” ve “nasıl olmak” gerektiği konusundaki pervasız tavsiyeler, bir süre sonra baskı enstrümanlarına dönüşmekte, daha sonra da bu araçsallaştırma yoluyla gündelik hayat da değişime zorlanmaktadır. Ethan’ın başına gelen budur tamamen. Adorno’nun da yukarıda alıntıladığım kısımda bahsettiği gibi bireysel yazgı ile nesnel koşullar arasındaki uyumun ortadan kaldırılması, bireyi artık “kendi” dışında başka bir şeye dönüştü(rüldü)ğü sonucunu doğurur. Bu sürecin farkında olana ise, aynı zamanda toplumun ne kadar ikircikli bir tutuma sahip olduğunu farkettirir.

Toplum, bireyi kendi olmaktan alıkoyar ve bir başkası olmasına da izin vermez – istediği, “herkes” olmamızdır. Kaygılarımızın Kışı, bu herkes olma sürecini derinlemesine işleyen bir roman.  Değişenin yalnızca birey olamayacağını, bağlı olarak organik ya da inorganik bütün ilişkilerinin de hızla evirileceğini de net olarak gösteriyor Steinbeck.

Son not: Kaygılarımızın Kışı hakkında yazılan bir yazıda atlanılmaması gereken bir konuyla bitirmek istiyorum yazıyı; Berrak Göçer’in çevirisi ve özenli dipnotları da romanı etkileyici kılan ve kesinlikle söz edilmesi gereken bir konu. Kötü çevirinin kol gezdiği günümüz yayıncılığında bir Steinbeck romanı okumak için yeterince sebep yazmış olduğumu düşünmeme rağmen söylemezsem haksızlık edeceğimi düşündüm.





KAYGILARIMIZIN KIŞI, John Steinbeck, Çeviri: Berrak Göçer, Sel Yayıncılık, 2014.



Zeplin, Çizgi Filmler ve İnsanlık Halleri (Melike UZUN )



Çizgi filmlerle fantastik edebiyatın kesiştiği bir yer var.  Fantastik, hayatın ağırlığını, şiddeti, iktidar mücadelelerini ağlak ve yapışkan diyaloglara dönüştürmeden anlatan bir tür. Çizgi filmler gibi. Oğlumun  kendinden geçerek izlediği Gumball’lara aylarca göz ucuyla, şaşarak baktım. Bu tuhaf figürlerin nesi sevilebilirdi, karşıdan bakınca gerçeklikten tamamen kopuk görünüyorlardı. Sonradan, dikkatle izleyince fark ettim ki neredeyse kocaman bir kafadan oluşan kahramanların maceraları çok “insan”ca. Pek çok filmde, kitapta bile yaratılamayan karakterler orda canlanmış. Beceriksiz babayı sahiplenen, beceriksizlikleri onarmaya çalışan çocuklar, istemediği video yayınlandı diye internete savaş açan, donat olduğu için yediği her şeyi dışarı atan, sevinen, sinirlenen, hayal-gerçek yaşayanlar. 

Karin Tidbeck’in yazdığı, Tülin Er’in Türkçeye çevirdiği Zeplin’de de gerçeklikle kurulan bağ buna benzer. İlk öyküde, yazarın, zeplini  nesneliğinden soyutlamadan bir insan gibi betimleyişi  başta yadırganıyor : “Bedeni şehvetli bir elipsti, mat derisi güzel yuvarlak iskeletini sıkıca sarmıştı. Kenarlarda yuvarlanan kalın cam pencereleri ile küçük gondolu, koyu renk ahşaptan yapılmış (maunun en kalitelisi) ve pirinç detaylarla (hepsi elle işlendi) süslenmişti. … Beatrice mükemmeldi.”  Bir insan gibi betimlenen ve Beatrice adı verilen bu nesneyi varlığımızdan çok uzak bir yere koyarız. Ama, öykünün sonlarına doğru zeplinin “aşk” gerekçesiyle alıkonduğu ambarda çok uzun süre yaşadığı tutsaklığın ve mutsuzluğunun farkına varıveririz. Bir insan neden “zeplin” olmasın ki… ya da tam tersi…  Zorunluluktan çalışıyor, aile sahibi oluyoruz, sağır değiliz ama konuşamıyoruz. Zeplin gibi.  Söylenmesi, anlatılması zor gerçeklikle mesafe ancak böyle bir fantastik öyküyle sağlanabilir ya da  başta söylediğim gibi, çizgi film yoluyla. Aksi, her an bir melodram tadına dönüşme riski taşır.  Her Cederberg’in yabanarısına dönüşmesi, tüpten doğan bebekler ve onları dışarıdan koruyan bir annenin karnında yaşamaları, bedenlerinde yağ biriktiren teyzeler, Jagannath’ta içinde erkek ve kız çocuklarıyla birlikte  babayı taşıyan dev anne Zeplin’deki öykülerin kahramanları ve hepsi karşımıza bir çizgi filmde çıkabilecek türden.

“Doktor Franz Hiller  bir zepline aşık oldu.”  

Zeplin’in ilk öyküsü Beatrice böyle başlıyor.  Bu cümle öykülerin tümündeki hayalle gerçek, doğal ile doğaüstü, karanlık ile aydınlık, umutla umutsuzluk  arasında gidip gelen tekinsiz ve gizemli atmosferin hem işareti hem özeti.  

Kısa boylu,  tıknaz, banka oturduğunda ayakları yere değmeyen ve bu yüzden dalga konusu olan Herr Cederberg’in bir yabanarısıyla aynı kaderi paylaşması umutsuzluktan çıkış yolu olur. Ama bir insanın uçmasının imkansızlığı onu tekrar karanlığa bırakır. Tam da “tekinsiz”lik dediğim şeyin kendisidir bu gel git.  Jagannath ve Teyzeler öykülerinde de birbirinin içinde yaşayan canlıların trajik bağımlılıkları, mekan ve zamandan soyutlansalar bile  karanlığı aşamamış olmaları ama yine de bir yandan bu soyutlanmışlığın, sonunda beklentinin gerçekleşeceğine dair umudu taşıyor oluşu yine iki uç arasında salındığımızı gösteriyor. Ove Lindström İçin Bazı Mektuplar’da ölen babaya mektup yazan kızın da yaşamla ölüm arasında bir yerde olduğunu sezeriz. Rengeyiği Dağı isimli öyküde Sara’nın kayboluşu anlatılırken yine mistik unsurlarla sert gerçeklik arasında gidip gelinir. Bu gidip gelmeler ikilem ya da tutarsızlık değil, insanlık halinin öykülere sirayet edişidir. Bu, öyküleri etkileyici ve özgün kılan özelliklerden en önemlisidir.

Öykülerin pek çoğunda, karşısındakini severek, sevdiği için, aşık olduğu gerekçesiyle bağımlı kılma, istediği hayattan yalıtma, kısacası zulmün en görünmez olanı yine görünmez, belli belirsiz bir biçimde anlatılıyor.
Kitabın kapak tasarımındaki estetik ve bu kapağın cildin üzerine geçirilmiş olması bana kitabın “değerli” bir nesne olduğu düşüncesini tekrar hatırlattı. Çantamda taşımaktan, her sayfasına eciş bücüş harflerle notlar alıp bir daha okunmaz hale getirdiğim kitapların aksine, Zeplin’i okurken içimden bir ses “karalama, yazma, temiz tut” dedi hep. Sonra anladım ki bu kitabı çocuğum için saklamak, ben yaşarken okursa,  insanların birbirini tutsak etmesi ve bunun kurmacayla nasıl anlatılabileceği, çizgi filmlerle öykülerin ortaklığı üzerine onunla konuşmak istiyorum. Çünkü, Zeplin o türden kitaplardan. 

Son söz olarak, elbette, bütün bunları söyleyebilmemiz öncelikle iyi bir çeviriye bağlıydı. Tülin Er’in çevirisi pürüzsüz. Üsluptaki yavaşlık ve yalınlığı dilimize aktarmış.

ZEPLİN, Karin Tidbeck, Aylak Kitap, 2014

Zor Yollar (Sacide ALKAR DOSTER)

Öykünün erişilebilirliği, özlüğü, zamana direnmesi ve şiirle olan ahbaplığı sebeplerinden mütevellit, diğer yazın türleri içinde ayrı bir yeri olduğu su götürmez. Hal böyle olunca öyküyle soluklanmak, üzerlerimizdeki rehavetten kurtulmaya çalıştığımız bu günlere iyi gelebilir.

Daha önce dergilerde şiir ve öyküleri yayınlanan Gül Ersoy’un ilk kitabı Sahilden Bostancı, görmediğimiz, bilmediğimiz, bizden uzak şehirlerin sokaklarında, metrolarında, aşklarında dolaşmaya cağırıyor okuru. Kitap, adını Kadıköylülerin çok aşinası olduğu bir minibüs hattından ve eski bir şarkıdan alıyor.

Otuz bir öykünün yer aldığı Sahilden Bostancı, Helsinki, Paris, Berlin, Stockholm ve İstanbul hattında gidip gelirken yazarın yaşadıklarından beslendiğinin ip uçlarını veriyor. Okur, bir nevi yazara yol arkadaşlığı yapıyor bu seyahatlar boyunca. Çünkü birinci ağızdan anlatılan öyküler, yanıbaşınızda yaşanıyor hissi yaratıyor. Yazar Notostaki röportajında kitapta dikkatli okurların farkedebileceği göndermeler olduğundan söz ediyor ki bu da birçok öyküsever için kitabı daha da ilginç kılabilecek bir ayrıntı.

Kitapta göze çarpan birkaç öyküden söz etmek gerekirse; ilk olarak kitaba adını veren Sahilden Bostancıdan başlanabilir.

Sahilden Bostancı, geçmişin izini arayan bir öykü. Eski sızıların yeniden canlanmasıyla tutkulu bir aşkın eksikleri aranıyor öyküde.  

Odada birşey eksikti...Ne eksikti?... O mutfaktayken çekip gitse miydim? Ne fark ederdi? Dünyanın her yerinde ondan kaçıp, dünyanın herhangi bir yerine giderken ona geri dönmeyi düşünmemiş miydim?
Yazarın Peride Celal’in Jaguar adlı öyküsüne gönderme yaptım dediği Bizim Oğlan, öteki olarak görülenin toplumsal hayattaki horlanmalarını, itilmelerini ve ötekinin iç sesini dile getiriyor. Normal olanın tekleştirildiği zihinlerimizde, bir şeyi anlamayı olmak sanmanın dışına çıkamadığımızla bir kez daha yüzleşiyoruz.
Herkes Şanslıydı, ikiye bölünen bir öykü. Parisin görünmeyen yüzü ve anlatıcının Amsterdamdan aldığı bir kasetin ondaki yansıması ayrı ayrı okunabilir. Bir yanda pırıl pırıl bir aşk şehiri, bir yanda gettoların karanlık sokakları. Okur kendini nereye ait hissederse orada kalabilir.

Bir yaz akşamı üzerine aldığın, sahilde dolaşırken denizden esen meltemden seni koruyacak bir hırka gibi; omuzlarımda taşırken kahkahalarımı, neşemi, sesimi, anılarımı içine çekip emmiş ve artık benden bir parça olmuş, anne yadigarı bir hırka gibi şehir.

 Kırmızı Oje, metaforik bir öykü. Zerrin’in kötü giden evliliği, çocuk sahibi olamaması, aldatıldığını bilmesi ve görmezden gelmesi bir kırmızı ojenin farkındalığıyla aktarılıyor. Öyküde kadın meselelerindeki toplumsal bakışın yanı sıra, kadının kendi olabilme sorunu yansıtılıyor. Mahalle baskısı, erkek egemenliğinin kabullenişi, gerçekçi bir anlatımla okura geçerken son satırlarda kadın dayanışmasının önemine vurgu yapılıyor.
Neden sonra sol elinin küçük parmağından başladı boyamaya. Bir istek, ufacık bir arzu uyandırsa yeterdi oje. Erkekler böyle şeylere dikkat eder, ellerin hep güzel olmalı, derdi teyzesi. Kocası istemeyeckti belki yine. Sonra kırmızı ojelerini görünce dayanamayacak, atlayacaktı üstüne. Ojeye masallardaki cadıların kullandığı değerli bir iksir gibi baktı Zerrin.

Hard Times, zamanın geçirgenliğini, aşkın sert yanını, yalana yakın kirli yanlarımızı açığa çıkaran bir öykü. Yazarın diğer öykülerinde de sezilebilecek şiir-öykü kardeşliği Hard Times da daha net hissediliyor.
Tütsü kokan bir odada hiç mi öpmediniz birini? Son nefesinize kadar onunla yaşlanıp onunla ölmediniz mi o an?... Yalan bunlar. Yaşanırken bu sözler yok. Belki ter kokuyoruz, dişlerimiz leş, saçlarımız yağlı, üstümüz başımız rezil...

Yaşadığımız toprakların hergün yeni kavgalara, denksiz savaşlara, birbirimize kötü gözlerle baktığımız yerlere döndüğü zamanların ilacı olsa kitaplar. Ceplerimiz şiirle, öyküyle dolup taşsa... Yüzümüzün umuda döndüğü yerlere bir dolmuşla varabilir mi?
SAHİLDEN BOSTANCI, Gül Ersoy, Sel Yayınları, 2014.

“Derleme”nin Geri Dönüşü! (Cem Koray OLGUN)


Üniversitelerde sosyal bilimler üzerine eğitim alan öğrenciler için –özellikle de Türkçe eğitim veren okullarda okuyorlarsa– derleme kitapların çok ayrı bir yeri vardır. Özellikle 90’ların sonlarından itibaren alanın yetkin hocaları, araştırmacıları tarafından derlenen kitaplar birçok öğrencinin akademik ilgilerini arttırmasında oldukça önemli bir rol oynamıştır. Çünkü makalenin çevrilmesi kadar hangi bağlamda okunacağına ilişkin yapılan yönlendirmeler de önemlidir. Bu anlamda benim için iki kitap vardır ki yukarıda anlattığım tanıma uyar: ilki merhum Mehmet Küçük’ün derlediği ve maalesef şu anda baskısı olmayan Medya İktidar İdeoloji; ikincisi ise yeni basımıyla bu tanıtım yazısının konusunu da oluşturan, Süleyman İrvan’ın derlediği Medya Kültür Siyaset

Medya Kültür Siyaset, iletişim bilimciler ve iletişim alanında çalışan sosyal bilimciler kadar medya çalışmalarına ilgisi olan okuyucu içinde önemli bir derleme. 1997 ve 2002’de farklı yayınevlerinden yapılan baskılar tükenince yeni baskıyı görmek için okuyucuların tam 12 yıl beklemesi gerekti. Süleyman İrvan’ın da kitaba yazdığı önsözde söylediği gibi bunun ticari bağlamdaki kaygılarla (yayınevleri açısından) oldukça yakın bir ilgisi var. Ancak, olan her zamanki gibi okuyucuya oluyor. Sonuçta kitabın baskısının olmadığı yıllarda, bu kitaba ve içindeki makalelere ulaşmak bu alana yeni başlayan öğrenciler için çok daha zor bir hal almıştı. Dahası kitabı görmedikleri için, kitabın içinde yer alan makalelerin henüz çevrilmemiş olduğunu sanan birçok okuyucu/araştırmacı/öğrenci de mevcut. Bu anlamda, derlemenin bu yeni baskısı literatüre olan katkısını tekrardan tazeleme imkânı bulacak gibi gözüküyor.

Medya Kültür Siyaset, alanın temel tartışmalarına ilişkin metinleri yeni okuyacaklar için ilk kez, daha önce okumuş olanlar içinse yeniden göz önünde bulundurma işlevini de yerine getiriyor. Derlemenin içindeki bazı makaleler ise –bütün makalelerin önemini ayrı ayrı belirttiğimizi göz ardı etmeden– bu alanda çalışanlar için altın değeri taşıyor. Buna örnek olarak ilk baskıdan beri kitapta yer alan Peter Golding ve Graham Murdock’ın “Kültür, İletişim ve Ekonomi Politik” makalesi verilebilir. Bu makale, kitle iletişimin ekonomi politiği kuramının iki önemli temsilcisinin kaleme aldığı temel metinlerdendir. Ayrıca Golding ve Murdock gibi iki önemli kuramcının Türkçeye çok fazla metninin çevrilmemiş olduğunu da unutmamak gerekir. Yine John Fiske’nin “Postmodernizm ve Televizyon”, Stuart Hall’un “İdeoloji ve İletişim Kuramı” ve Liesbet van Zoonen’in “Medyaya Feminist Yaklaşımlar” gibi makaleleri de bu bağlamda oldukça değerlidir.
Medya Kültür Siyaset kitabının önemli bir özelliği de kitabın her çıkan baskısında mevcut metinlerin elden geçirilmesinin dışında yeni metinlerin de eklenmiş olması. 1997’deki ilk baskıda kitap “Medya ve Kültür”, “Medya ve İdeoloji”, “Medya ve Demokrasi”, “Medya ve Kamuoyu”, “Medya ve Etik” ile “Medya ve Kadın” başlıkları altında toplanmış 6 bölüm ve 13 makaleden oluşuyordu. 2002’de “Medya ve Kamusal Alan” başlığı altında 2 makale daha eklenerek bölüm sayısı 7’ye makale sayısı da 15’e çıktı. Üstelik eklenen metinlerden biri, alanın diğer bir önemli kitabı Medya ve Demokrasi’nin yazarı John Keane’in “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümleri” başlıklı demirbaş makalesiydi. Şimdiki baskıda ise “Medya ve Etik” ile “Medya ve Kadın” başlıkları altına iki yeni makale daha eklenerek makale sayısı 17’ye çıkmış. Eklenen makaleler son dönem yapılan tartışmaları içermiyor olsa da dâhil edildiği mevcut bölümlerdeki tartışmaların bağlamlarını oldukça güçlendiriyor. 

Sonuç olarak, Pharmakon Yayınevi’nden çıkan Medya Kültür Siyaset yeniden iletişim bilimcilerin ve iletişim/medya üzerine çalışan sosyal bilimcilerin temel kaynaklarından biri olacak gibi gözüküyor. Ayrıca Süleyman İrvan’ın her baskıda titiz bir incelemeyle kitaba yeni makaleler eklemesi, kitabın değerini bir kat daha arttırdığı gibi olası yeni baskılar için de okuyucuyu daha bir heveslendiriyor.

Sözü bitirmeden, umarız ki Medya Kültür Siyaset bu alanda çalışanların eksiklerini gidereceği gibi basıldığı ilk dönemde en az kendisi kadar önemli olan ama baskısı yapılamayan kitapların yeniden yayınlanmasına da bir kapı açsın. Yukarıda söz ettiğimiz Medya İktidar İdeoloji bu anlamda iyi bir başlangıç olabilir mesela.

MEDYA KÜLTÜR SİYASET, Der: Süleyman İrvan, Pharmakon Yayınevi, 2014.