Dosya: Yaşar Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Yaşar Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Binboğalar (Zeynep Ceren EREN)

Derviş Paşa gayrı kına yakınsın
Böbürlensin dört bir yana bakınsın
Emme bizden gece gündüz sakınsın
Öc alırız ilk fırsatı bulanda


Babaannem doğmadan yerleşmişler, düze inmişler, Çukur’a. Durdu Ebe ile Kadın Hala gençmiş o zaman. “Neden” diyorum, “neden inmişler babaanne?” “Başkaldırmışlar kızım” diyor, “İsyan etmişler, sürülmüşler.” Kadın Hala anlatmış babaanneme, “Buraya indik rahatladık, biz burada her şeyi bulduk.” “Silifke o zaman sancak”, demişler ki “Burada su var, toprak var, Silifke’de, Mut’ta, Ortaören’de, Bala’da akrabalarımız var düze inmiş; hayvanlarımıza da iyi. Gidelim yoksa elimizdekileri de alırlar.” Son çare Çukur. Eski Selamoğulları aşireti, yeni Tozara köylüsü. 

“Yörük kızım” diyor, öyle seviyor babaannem beni. Saçlarımı tarıyor uzun uzun, belikleri örerken anlatıyor. Artık yok kıl kara çadırlarımız, zengin, rengârenk keçelerimiz, kilimlerimiz, güzel gözlü hayvanlarımız ama babaannem gene de biliyor göç nasıl çözülür, çadır nasıl kurulur, yağmurdan korusun diye önüne basamak nasıl çekilir. Mesela çadır içinin döşemesinde sadece keçi kılı kullanıldığını biliyor çünkü bir tek o su geçirmez; suyu yere akıtır, bu sebepten keçi kesildiğinde tek bir kıl ziyan edilmez. Sahi, ne ziyan edilir ki? Çadırın altına az yüksek bir eşik yapılır. O eşikten girilir çadıra. Huğlar nasıl yapılır, içine samanlı çamur nasıl sıvanır, biliyor. “Babaanne” diyorum, “O koca Yörükler, geceleri gökyüzünü üzerlerine yorgan diye çekip yatan koca Yörükler, korkmamışlar mı karanlık huğlarda?” “Korkmamışlar.” diyor, “Küçük delikler açmışlar yıldızları görmek için.” Öylece kalıyor aklımda Yörükler, geceleri deliklerden yıldızların ışığına bakarken. Binboğalar Efsanesi’ni okurken öğreniyorum, o küçük pencerelere “taka” dendiğini. 

Dokumuyor belki babaannem ama biliyor işte, kök boya nasıl yapılır, hangi ottan daha güzel mavi toplanır, iplik nasıl daha hızlı eğrilir, üç eteğin hası nasıl olur; biliyor hangi desen ne demek, gönlün ne tarafını anlatır... “Kökten sürme, ocaktan yeşerme” Demirciler Ocağı piri Koca Haydar Usta’nın ölürken yarım bıraktığı “güneşe benzer”in ne olduğunu bile biliyor belki. Hepsini biliyor, işte bizi yerleştirdiler, işte bizi düşürdüler, işte bizi sinekte, sıtmada, çukurun dibinde kırdılar. Unutmadık yörüklüğü. Babaannemin sesinin ardından koca Yörükler sesleniyor.

Masal anlatıcısı Yaşar Kemal, Yörükler’in ağıdını yazıyor Binboğalar Efsanesi’nde. Bir tek kala kala altmış çadır kalmış Karaçullu Obası’nın, Süleyman Kâhya’nın, Müslüm Koca’nın, Ceren kızın, Halil’in, Yeter’in, Mustan’ın hikâyesini değil, babaannemin, kocamış Kadın Hala’nın, Durdu Ebe’nin de hikâyesini anlatıyor. Aslında tek ve bir olan destanı. Yengi ve yenilmişliği. “Gidelim yoksa elimizdekileri de alırlar.” diyen Kadın Hala’yı. Solmuş, yırtık çadırları. Umudu ve çaresizliği. Gözünün feri sönmüş Yörük bebelerini. Hızır’dan, Koca Allah’tan dilenen dilekleri. “Çukur’da kışlık, Çukur’da kışlık, Çukur’da kışlık” İyiliğin kötülüğünü, kötülüğün iyiliğini. “Kendimiz gibi ölmek mi, eller gibi yaşamak mı?”

Bir başka zamanı, bir başka Allah’ı, bir başka güzelliği anlatıyor. İnsan içinde evren, evren içinde insan olmayı. Kaybettiğimizi anlatıyor: “Usumuz, geleneğimiz, göreneğimiz, ağacın tomurcuklanması, yelin esmesi, insanın doğması, büyümesi, ölmesi üstüne düşüncelerimiz, duygularımız hiç bilinmeyecek, anılmayacak. Çiçeğin açması, kaplanın heykirmesi, yağmurun yağması üstüne, toprağın yeşermesi, bir kartalın yumurtlaması, bir tor şahinin, uzun boylu tor atların alıştırılması, dünyaya, her yaratığa sevgimiz, dostluğumuz, onlardan bir parça olma gücünün harikulade sağlamlığı hiç bilinmeyecek.”  

Bir tek kaybettiklerimizi mi? Yerine konanları da anlatıyor. Kendi için yaşayıp gitmekten, tabiatla, börtü böcekle bir yaşayıp gitmekten, daha çoğu için, hep daha çoğu için yaşamaya başlamayı. Ama razı, ama değil, ama gönüllü, ama değil. Koca Yörükler’in önünde mecburiyetin seçenekleri. Geceleri de güneşli şehirleri, toprağı yiyen açgözlü makineleri, demir kanatlı kuşları, her bir yanı sürülmüş, konacak yeri kalmamış Çukur’u anlatıyor. Her sabah çadır çadır azalmayı, yavaş yavaş tükenmeyi, yok olmayı; sonrasında aç acına çalışmayı, borçluluğu, çaresizliği, ırgatlığı, sömürüyü, gözü doymazlığı, aslını inkârı, düşmanlığı…

Sahi kim Çukur’un yerlisi, kim Yörük? Yörükler’e böyle düşmanca bakan, onları haraca bağlayan, ayakbastı, yoldan geçti parası alan, sinekten, sıtmadan kırılmış bu biçare, bu öfkeli, can alan yerli kim? Onlar da yörüklük etmezler miydi bir zamanlar? Onlar da “dünyadan, her yaratıktan bir parça olmanın harikulade sağlamlığını” bilmezler miydi?  Bu nasıl bir düzendir çaresizleri birbirine kırdıran? Düşen duranı yanına çekiyor. Düşenlerin üzerine kim basıyor? Nasıl direneceksin?

Sevda direnir. Yazmaz kitaplar bir avuç toprak uğruna Çukur’a verilen güzelim Yörük kızlarının ağıtlarını. Onlar ki at biner, silah atar. “Kırmızı çizmeli Türkmen karıları.” diye babaannemin anlattığı. Tek çare kalırlar obalara, kimi aklını kaçırır gittiği Çukur’da, kimi dayanamaz atar kendini yardan.  Ama işte çıkar bir tanesi bir gün, diretir, satmaz sevdasını. Kendi obalısı düşman olur, felaketleri ondan bilir, çocuklar ölür açlıktan, katilleri Ceren bilinir. Ne var Oktay Bey’e bir “he” dese, obayı bu rezillikten kurtarsa? Onların da konacakları bir toprakları olsa… Demez Ceren. Sonu olacağını bile bile demez. Obalının sonunu getireceğini bile bile demez. Sahip çıkar sevdasına. O vakit obalı, nefretten tek vücut öldürürler sevdayı, vururlar Halil’i. İşte böylece sonu gelir Karaçullu Obası’nın, kendi beyini öldüren oba dağılır.

Koca Yörüklerin bitişine, yok oluşuna bir ağıttır Binboğalar Efsanesi. Adaletsizliğe gelemeyen koca dağ gün gelir bin boğa olur yürür zalimin üzerine Yörükler’in inancında. Dağın kalkıp da yürümediği zamanların hikâyesidir Karaçullu Obası’nın hikâyesi. Ama Ceren’in “he” demediğinin, demediğinin, demediğinin de hikâyesidir. Bir de Ceren’in tüfeği sırtına astığı, yüzünü, yolunu dağlara çevirdiğinin.              


Bu yazı bir babaanneme, bir de dört duvar arasında Binboğalar Efsanesi’ni okuyup kızlarına “Ceren” ismini koyanlara…

Yaşar Kemal’in Cumhuriyeti (Haydar KARATAŞ)

“...Yaşarım, sevgilim, canım, ulu çınarım...
Git hiç arkana bakmadan çekip git bu dünyadan. Yüz bin çiçek olmak isterdim cenazende, yüz bin renkli çiçek, senin insanların gibi giyinmiş, Çukurova’n gibi uçsuz bucaksız bir ova, Anavarza kayaları gibi başı dumanlı bir dağ olmak isterdim...
Yaşarım, sevgilim, canım, gökteki bulutum,
Git arkana hiç bakmadan çekip git bu dünyadan. Deli bir yağmur olmak isterdim cenazende, sen nereye ben oraya. Yağmak, dur durak bilmeden yağmak isterdim; senin insanların gibi içten, kurduğun hayal cumhuriyetindeki zalim beyler gibi öfkeden kudurmak isterdim, toprakta tepinmek, köpüklü denizlerde yitip gitmek isterdim.
Yaşarım, mezarının kıyısında mavi bir çiçek olup açmak isterdim. Gökyüzüne gülümseyen mavi bir çiçek...
Hangi yazar istemezdi ki?
Yaşarım, şu dünyayı gezdim, nice fikir alemlerine daldım, acımı dindirmek için kapımın önünden gelip geçen her isyana ruhumu verdim. Her öfkeyi toprağıma uzanmış yardım eli sandım, dinmedi acım Yaşarım, dinmedi.
Ve nasıl oldu bilmiyorum, sarı bir yaz vakti senin Meryemcen bir dağı tırmanıyordu. İnatçıydı, başındaki sarı güneşi umursamayacak kadar inatçı. Aha dedim, bu benim nenem! O gitti ben gittim, o inat etti ben yalvardım. Hadi nene az kaldı, hadi biraz diren, dedim. Bir kıskandı kalktı yürüdü, bir küstü geldiği yolu gerisin geri gitti. Babam peşine verdi, sırtına aldı.
Katır yolda öldü.
Yaşarım seni okurken bu hapiste gözlerim hep yaşlı, duvarlar üzerime gelir. Nefesimi tutarım derim aha bu dağı çıkınca arkada Dersim denen cehenneme düşecek Yaşar Kemal’in roman kahramanları. Anam çayı dahi ateşe verir, bulgur kazanını üç ayaklığa, seni bekler...
Ah Yaşarım, bir bilsen bizim ora insanı ne kadar senin insanlarına benzer.  Dersim insanının ateşi harlı, dumanı boldur, akşam Laz olarak yatağa girer sabah Ermeni, Kürt, Türk kalkar, öyle gariptir!
Hayalde dahi ben senin roman kahramanlarını bekledim. Kendi kendime, dedim şimdi evlerimizin arkasındaki Gola Ostoro dağından bir atlı nefes nefese çıkıp gelecek. Ve anam ocakta kızdırdığı tereyağını hoşşş diye sinide dumanı tüten bulgur tepsinin üzerine boca edecek. Bir yandan yerken, bir yandan oh be yaşarım, oh be baban rahmet ne güzel yazmışsın, ne güzel yazmışsın fakirliğimizi ve de kardeşliğimizi...
Yaşarım biliyor musun, ben ilk gençlik yıllarıma kadar senin yaşadığını dahi bilmezdim. Okuduğum yatılı okul kütüphanesinde her kitap vardı da bir senin kitapların yoktu. Ne garip, yasaklamışlar seni bize.
Hiç unutmam bir gün o yatılı okul kütüphanesinde Aytmatov’un kara kuru bir katırına bindim. Bir görsen Yaşarım, bir görsen o katır nasıl da sarı özek bozkırını ortadan ikiye böldü... İşte ben o kara kuru katırın sırtındayken senin ovanda buldum kendimi. Bir daha da çıkamadım. Senin dünyan, bizim dünyamız nasıl da büyük bir felaket gibi yüreğimizi burkar...”  (Yeniden Meryemce)
Yaşar Kemal üzerine ne yazayım diye eski defterlerimi karıştırırken bu notu buldum. Tarih 7 Temmuz 1998, Yozgat cezaevi. Ne garip Yaşar Kemal’in her kitabına, her söyleşisine bir not düşmüşüm. Bu notların hepsi başka bir ruh haliyle yazılmış, ortak yanları hepsinin yarım olması, devamında neler yazmak istediğim belirsiz. Zaman geçip gitmiş.
Aslında 20. Yüzyıl edebiyatının en büyük üç dehasından biridir Yaşar Kemal. Diğer ikisi Cengiz Aytmatov ve bir kaç hafta önce ölen Marquez’di.  
Böyle büyük yazarlar her ülkeye nasip olmaz, onlar bir hükümeti övmeye kalksalar dahi kurguladıkları roman dünyasında o hükümetler erir yok olur. Siyasi sistemleri sarsar, eskinin içinde geleceğin dünyasını inşa ederler, kurgu dünyaları öyle güçlüdür.
Ki, bu aslında söylence edebiyatından gelen anlatı damarının temel özelliğidir. Roman anlatısını masal ve söylencenin devamı olarak görürsek, aslında romancının anlattığı şeyin insanın gelecek düşü olduğunu rahatlıkla görmüş oluruz. Uçan halı masalını, fakir Keloğlan hikâyelerini, ya da Alâeddin’in Lambasını düşünün, binlerce yıldır anlatılan bu masalların hepsi günlük hayatın bir parçası haline geldi. Uçan halının yerini üstümüzde vızır vızır işleyen uçaklar aldı, fakirlik hala sorun olsa da insanlık onu alt etmede de büyük yol aldı, ama önümüzdeki şu internet ve bilgisayarın Alâeddin’in lambasından farkı nedir? Alâeddin ovardı lambayı, biz düğmeye basarız ve yardımını istediğimiz o bilgi devini karşımızda buluruz. Yaşar Kemal’in anlattığı düş dünyasının kardeşliğinde yeni Türkiye’nin edebiyatı doğmuştur. Yeni edebiyatımız onun eseridir.

Hayali gerçek olarak anlatan yazar

Yaşar Kemal romancılığının büyüklüğü buradadır. Yaşar Kemal, Serveti Fünun edebiyatı içinden çıkan “millicilik” akımına dâhil olmadı. Öyle bir direndi ki onu “hain” dahi gördüler. Sadece onu değil Orhan Kemal’e de ateş püskürdüler. İstanbul ve Ankara’da hükümete yakın duran milli edebiyatçılar, Yaşar Kemal’in yazdıklarının roman dahi olmadığını söylediler. Elbette bunun bir nedeni vardı.
Yaşar Kemal üzerine nice eleştirmenler, gelecek kuşaklar yazacaktır. Belki yüzlerce binlerce kez yazılacaktır, büyük Rus yazarları Puşkin, Gogol, Dostoyevski ve Tolstoy gibi her yazıldığında “hayır bu olmadı” denip yeniden anlaşılmaya çalışılacaktır.
Yaşar Kemal, Orhan Kemal’in Bereketli Toprağından fışkırmıştır. Bu edebiyatımızda çok önemli bir kırılmadır. Eğer edebiyatımızın ilk dönemini Tanzimat Edebiyatı sayarsak, ikinci dönem Serveti Fünun, üçüncü dönemi milli edebiyata verirsek, Yaşar Kemal dördüncü dönemi başlatan romancıdır. Ancak dördüncü dönem gelmesine rağmen Türkçe yazılan edebiyatın ana damarını o inşa etmiştir. Çünkü o bir coğrafyanın üzerinden gelip geçenleri değil, o toprağın kendisini yazmıştır. Her kim ayak basmışsa, her kim bir ağacın gölgesinde durup nefes almışsa Yaşar Kemal anlatısının içinde de kendi rengiyle yerini almıştır.
Biz yeni Türkiye edebiyatçıları onun kurduğu bu cumhuriyetin çocuklarıyız. Nedir bu yeni edebiyat, eskiden farkı nedir derseniz, derim ki, o ne Tanzimat Edebiyatının öykünmeciliğine benzer ve ne de serveti fünun ve milli edebiyatın ötekileştirme kurmacasına benzer. Özbeöz Anadolu’dur. Yaşar Kemal’in yaptığı kırılma da budur. Milliyetçi ve İslami değerlere oturan Milli Türk anlatısıyla hesaplaşmış elbisesini herkes için dikmeye çalışmıştır.
İstanbul ve Ankara’da yeni devletin ideolojik ihtiyaçlarına hitap eden milli edebiyatı, alıp Anadolu’nun en büyük insan havzalarından biri olan Çukurova’ya götürerek bunu başarmıştır. Bütün yaptığı budur. Ondan önce, İstanbul edebiyatının kelime kapasitesi bir çıkın kadardı. Düşmanı Ermeni ve Rumlardı. Yaşar Kemal o kelimeleri bir eşeğe bindirdi ve Çukurova’ya getirdi, daha üç köy geçmeden o eşeğin dizlerinin bağı çözüldü. Dil büyüdü, anlatının çeperi genişledi, zenginleşti.
İstanbul’da Ermeni ve Rum milli düşmanken, Çukurova’da yalnızlık ve gözyaşı oldu. Terk edilmiş hanlar, hamamlar, o hanlara hamamlara yerleşmiş yeni dağ insanlarının çaresizliği yürek burkuyordu onun dilinde.
İnkâr edilen Ermeni, Rum, Süryani, Fellah, Arap, Kızılbaş, Türkmen ve Kürt onun anlatısında bazen bir taş olup konuşuyordu, bazen bir rüzgâr olup esiyordu. Çukurova’da taşa selam verse o taşın üzerinde bir medeniyetin izi okunuyordu. Aslında İstanbul ve sonradan Ankara’da üst bürokrasinin kardeşi olan Türk Milli edebiyatının Yaşar Kemal nefretinin altında yatan da buydu. İnkâr edilen her şey onun anlatısında kol kola gelip gidiyordu.
Evet, onun anlatısında da, romanların başkahramanları Türk etnik yapıdan seçiliyordu ancak dilinde asla ötekileştirme, Müslüman ve Türk olmayanların aşağılanması yoktu.
Yaşar Kemal edebiyatı bugün dünyanın öbür ucunda okunmaktadır. Okuru öyle moda olsun diye okumaz onu, tutkuyla onu takip etmekte ve onun sözcüğüne kendi ruhlarının elbisesini giydirmektedirler. Onun edebiyatının sonsuz olmasının nedeni de budur. Yaşar Kemal’in cümlelerinin bir yurdu vardır ama kelimelerinin milliyetini insanlık olarak seçmiştir. Kumaşını, dünyanın en eski dillerinden biri olan Türkçeden seçmiş, bu büyük söz terzisi. O kumaştan yarattığı söz cumhuriyeti her milliyet ve coğrafya insanının kendini özgürce ifade etmesini, rahatlıkla alıp üstüne geçirmesini sağlamıştır.
Yaşar Kemal, dünyanın diğer büyük yazarları gibi kelimelerini zamansal ideolojilere ve siyasal iktidarlara kiraya vermediği için, asla eskimeyecek bir dil yaratmıştır. Her çağın ve devrin insanı kanaatime göre onu sevecektir. Homeros’un destanlarını nasıl ki bugün her dilde okuyorsak, olur da gün gelir yeryüzünde Türkçe diye bir dil konuşulmazsa Yaşar Kemal aynen Homeros gibi var olacaktır. O zamanın dillerine uyarlanacak ve onun insanları o yeni dilde kendine yaşam bulacaktır.
Tabii ben Yaşar Kemal yazamam ama şöyle bitireyim:
Zürih’te iki haftada bir buluştuğumuz bir okuma grubumuz var. Grup 1971 yılında kurulmuş. O tarih bu tarihtir iki haftada bir bu grup buluşur edebiyat konuşur. 2010 yılından beridir de ben katılırım. Sayımız bazen beş olur, bazen on beş.
Geçen yıl Zürih Üniversitesi Edebiyat fakültesinde okuyan genç bir hanım daha katıldı aramıza. Kısa boylu, boncuk gibi mavi gözleri olan Natalia adında bir kadın bu. İçimizde en çok okuyanda o, öyle garip romanlar bulur okur ki, şaşar kalırım, ancak hangi romanı anlatırsa anlatsın cümlesinin bir yerinde Yaşar Kemal’in roman kahramanlarından birinin özellikleriyle karşılaştırır.
Bana göre bu anlatının yeniden üretilmesidir, Yaşar Kemal başka dillerde kendini üretebilen tek yazarımızdır. Gittiğim her Avrupa ülkesinde onun hayranlarına denk gelirim.
Bugün yeni Türkiye yazarlarının ağırlıklı kesimi aynen onun gibi ötekileştirmeden anlatısını kurmaktadır. İnsanı etnik ve dini kimlik önceliğine göre kurgulamayan, insanı sadece insan olarak anlatan bir edebiyatçı nesli yetişti Türkiye’de. Bu onun başarısıdır.
Onun için sahiden de hiç arkasına bakmadan çekip gidebilir bu dünyadan.
O büyük bir yazardır, hep mavidir hiç çekinmeden kayığınıza atlayın ve onun denizine açılın.
Mutluluktur, engin derin bir mutluluk. Kıyıyı özlersiniz onun romanında ama iner inmez yeniden binersiniz. Denizi dağ, dağı deniz yapar. Fili karınca yapar, üstüne de kanatlı bir dünya bindirir, uçar mı dersiniz şimdi bu meret, uçar mı? Bekleyin uçar! Bu hayal dünyası, güneşli mavi bir adaya götürür peşine takılanları...

Kalıcılığın Büyüsü ve Ömürlük Serüven (Melike UZUN)


Yaşar Kemal’in kitaplarını ilk kez okuduğum yıllar bir serüven hissi bıraktı bende. İnce Memed’le başlayıp Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu’yla süren bir serüven.  Sanırım 1989 yılıydı, Milliyet Sanat bir Yaşar Kemal eki vermişti. Şimdiki gibi kuşe kâğıda alışık değildik. Saman kâğıt üzerinde, görmeyen gözü iyice belirgin olarak çizilmiş, karakalem bir Yaşar Kemal portresi. Portrenin yanında da bir pamuk dalı vardı yanılmıyorsam. O yıllardan itibaren edebiyatımızda Çukurova, toprak, pamuk dendiğinde ve hatta destan, ağıtlar söz konusu olduğunda Yaşar Kemal’i hatırladık hep.

2014’e geldik.  Aradan yirmi yıldan fazla zaman geçti. BirGün Kitap ekibi yazar üzerine dosya yapma kararı alınca, ilk dosya konusu için tek isim vardı karşımızda, tartışmasız: Yaşar Kemal.

Elime Deniz Küstü’yü alarak Yaşar Kemal’in kalıcılığı, okur üzerindeki etkisi üzerine düşünmeye başladım. Ben Deniz Küstü’yü okurken polislerin 2013 Haziranında Kızılay’da vurduğu Ethem Sarısülük’ün duruşması oldu.  Mahalle esnafı ve polislerin döverek öldürdüğü Ali İsmail Korkmaz’ın davası peşi sıra geldi.  Zulmedenlerin zulmünü mahkemeler, gazeteler, televizyoncular savunuyordu.  “Adalet”in suçluları koruduğunu görüyorduk. 

Ben bu arada Deniz Küstü’yü okumayı sürdürüyordum.  Romanın kahramanı Zeynel, İhsan’ı mahalle kahvesinde öldürdü. Kaçmaya başladı. Bu arada Amerika’ya ithal edilen balık yağları için Marmara’daki yunuslar katlediliyordu. Yine romanın kahramanı Selim balıkçı, öldürülen yunuslar için hükümet makamlarına dilekçe veriyor, balıkçıları ikna etmeye çalışıyor ama alayla, umursamazlıkla karşılaşıyordu.

Tam bu sırada Soma’yı duyduk. Kimsenin kayıtsız kalamayacağı bir katliam. Suçlular gözümüzün önünde. Aynı Ali İsmail’i, Ethem’i öldürenler gibi. Ama yine gözümüzün önünde, gözümüzün içine baka baka bunca insanın ölümü doğalmış gibi beyanlar verildi.  Hiç kurtulmadığımız “haksızlığa uğradığımız” duygusuna daha güçlü tutulduk.  Bunca yıldır yaşatılan, bugünlerde iyice yoğunlaşan bu duyguyla Yaşar Kemal’in kahramanlarını daha iyi anlıyordum. Zeynel ve Selim için iki yol vardı: Ya sinerek yaşamak ya da karşı gelmek. Haklarını burjuva hukuku içinde aramaya çalıştıklarında kapılar yüzlerine kapanır. Tek bir yol kalır: Karşı gelmek, başkaldırmak.  

Yaşar Kemal, bu toplumdaki tükenmeyen adaletsizlik ve ezmeye maruz kaldığında bireysel adaletini tecelli ettiren insanları anlatır. Bu insanlar yaşadığı haksızlık karşısında kendi adaletini var eder, bir yandan çok korkarken bir yandan  “öfkelerinin gücüyle”  korkusuzlaşırlar.  Bir halk kahramanını anlatmaz Yaşar Kemal, halk tarafından söylencelerle kahramanlaştırılan ya da cani ilan edilenleri anlatır. Ancak mesele, bu kahramanların, her durumda, toplum düzeni ve bu düzeni temsil edenler tarafından çileden çıkartılıp başkaldırmış ve düzeni hiçe saymış olmalarıdır.  Deniz Küstü’nün kahramanı Zeynel ve Selim çok naif olmalarına rağmen ikisi de katil olmuşlardır.

Yaşar Kemal’in kahramanları yalnızca bir mücadeleyi anlatmak için kurgulanmış tipler değildir. Bu açıdan bakıldığında onun roman karakterleri düz değil katmanlıdır; çok yönlü okumalara açıktır her zaman.  Selim, yunuslarla yoldaşlık eder,  öyle ki bir denizkızına sevdalandığı ve ondan çocukları olduğu haberi yayılır. Tek düşü bir köşk yapmaktır.  Bu yüzden hiç harcamadan para biriktirir. Adı cimriye çıkmıştır. Köşk yapmak için beğendiği arsalara ağaç diker. Sanır ki ağaç diktiği arsa kendisinindir.  Zeynel çocukları bir katilden beklenmeyecek kadar çok sever, banka soyarak elde ettiği parayı çocuklara dağıtır.

Deniz Küstü’nün beklenmedik ve çarpıcı sonu insanların “kendi içinde tutarlılığını yaratmış ve belirlenmiş normlarla oluşan ama hep bir kesimin aleyhine işleyen toplumsal düzen”in kurbanı oldukları düşüncesini güçlendirir.

Romanın gerçekçi içeriği klasik-gerçekçi edebiyatın keskin kalıplarından uzaktır. Kahramanların,  Zeynel ve Selim’in hikâyeleri halk içinde kulaktan kulağa yayılırken bir masala dönüşür.  Bu masal romanın gerçekçi düzlemini yavaşça, hissettirmeden başka bir noktaya kaydırır. Bu nokta romanların atmosferine büyü salar.  Bu,  bence kalıcılığın da büyüsü olur.

Yaşar Kemal, yıllar boyunca kırsalı ya da kırsaldan şehre göç edenleri sıkıştıran toplumsal düzeni anlattı.  Yalnızca toplumu değil, belirlenmişliğe karşı koymak için çırpınan bireyi konu edindi. Tüm bunları klasik gerçekçiliğin kalıpları dışında bir üslupla ele aldı. Yaşar Kemal işte bu yüzden kuşaklar boyunca Türkçe’de ve başka dillerde okunacak. 

Ama başka bir gerçek daha var ki kahramanına şu sözleri söyleten yazar bazen sadece bunun için baş tacımız olacak:

“O polislerin gözlerini gördün mü?” diye sordu Selim balıkçı. 
“Gördüm,” dedim.
 “Delirmişler,” dedi. 
 “Çok tuhaf, delirmişler,” dedim. 
“İlk bakışta bana da öyle geldi.” “Çok bilirim,” dedi Selim balıkçı, “bu gözler kana susamış insanların gözleridir. Çok gördüm, hep böyle, öldüreceklermiş gibi bakarlar… Hep böyle… Korktum. Hasan Beyee…” 
 “Ben de korktum.” 
“Bunlar birilerini öldürmeye hazırlanıyorlar, öyle değil mi?” dedi Selim balıkçı. 
“Öyle,” dedim. “Arkalarında da iktidar.” 
“Vay anasını,” dedi Selim balıkçı. “Gerçek mi?” 
“Gerçek,”dedim. “
İyi ki çocuğum olmadı,” dedi Selim. “Olsaydı bunlar öldürürlerdi.”

DENİZ KÜSTÜ, Yaşar Kemal, Yapı Kredi Yayınları, 2014.




Homer'in Ardılı Başkaldırının Romancısı (Onur Bilge KULA)

Van'dan Çukurova'ya göçen bir Kürt anne-babanın oğlu olan Yaşar Kemal, Anadolu'nun on binlerce yıl biriktirilerek aktarılan, her aktarımda biraz daha mayalanan, yetkinleşen, Kürt'ün Türk'ün, Arap'ın, Ermeni'nin, Süryani'nin, Yahudi'nin ve daha sayısız halkın rengiyle renklenen ve lezzetlenen anlatı geleneğini yazınsallaştıran yazardır. Ona göre, Anadolu'da oluşturulan estetik birikiminin kaynağı halktır. Anadolu'nun en simgesel düşünürü-şairiyse Yunus'tur. Kendi deyişiyle, "Yunus tam bir Anadolu'dur. Hem göçebe, hem de yerleşik Anadolu'dur." Anadolu,  "Sinanlar, Karacaoğlanlar, Yunuslar, Dadaloğlular, Nâzım Hikmetler... Dehşet bir karışımdır; dehşet bir hareket halindedir."

Anadolu anlatı birikiminden beslenen Yaşar Kemal, İngiliz ve Avusturyalı araştırmacılarca Çukurova anlatı biçemini kalıcılaştırdığı öne sürülen Homer'in ardılı, yol arkadaşı, yazınsal beğenisinin sürdürücüsü olmuştur. O, Anadolu'nun yaşamış ve yaşayan bütün halklarının ağıtlarını, acılarını, sevinçlerini, umut ve umutsuzluklarını açığa vuran türkülerini önemseyerek, derleyerek, yazınsal yapıtlarını adeta türküleştirmiştir. 

Yaşar Kemal'in Alain Bosquet'yle yaptığı söyleşide, "yaratımımın kaynağını ve biçemini sözlü edebiyat geleneğinde, destancı soyunda görüyorum" (1) sözüyle örtüşür. 

Adorno'nun “roman evrensel yabancılaşımı ve öz-yabancılaşımı konulaştırır, düşünümselleştirir” anlatımında somutlaşan 'evrensel yabancılaşım ve öz-yabancılaşım', Yaşar Kemal'de aşkın bir izlek olarak bir bakıma bütün zamanların insanı tasarımına dönüşür. Yaşar Kemal'in “bir yazar, insan gerçeğine varabilmişse, çok derinlerde insanlarla buluşma olanağı bulabilmişse; insanlar onda kendilerini bulabiliyorlarsa…” (2)  ve “yazarın görevi, insanoğlunun oluşa-gelmesini betimlemektir” saptamaları, söz konusu felsefi sorunsalın ve onun edebiyata uyarlanımını anlatır.

Yaşar Kemal'in sanat anlayışında, Theodor Adorno'nun “sanat yapıtı işbölümü gerektirir; birey sanat yapıtında iş-bölümlü işlevselleşir” ilkesi geçerlidir. Kahramanlar, yapıtın malzemesi içerisinde eriyip gitmez; iş-bölümlü bir kurgu içerisinde üretir. İnsan emeğinin üretiminin adaletsiz bölüşümünden doğan haksızlıklara, insan-dışılıklara karşı yürütülen savaşımın yükünü, bedelini güçlerine göre paylaşırlar. Yaşar Kemal'in iş-bölümlü, işlevli, kurgusu, öncelikle kadın kahramanlarında gözlenebilir. Yazarın çoğu yapıtlarında kadınlar, güçlü, sağlam kişilikli, dayanıklı, namuslu, güvenilir ve bütün bunların yanı sıra hem ruh hem de beden bakımından güzeldir.

Yaşar Kemal'in yazınsal başarımı bir yönüyle mitolojik bilinç ile toplumcu gerçekçi bilinç arasındaki bu çelişkiyi ikincisi yararına çözümlemesinde görülebilir. Bu üretken çözümlemenin temel dayanağı yazarın, "insanlığın mayası umuttur" (3), umut, "yaşamın orta direği, yaşamın direncidir" biçimindeki temel anlayışıdır. En umutsuz ve umarsız bir anda bile bir umut yaratabilen insanın sorunlarına eğilmeyi ilke edinmiştir Yaşar Kemal.

Bu açıdan Yaşar Kemal'in temel toplumsal tutumu ve yazınsal yaratımı, ünlü Alman filozof Ernst Bloch'un  başyapıtı "Umut İlkesi" (4) ni anımsatmaktadır. Onun romanlarında umudun kırılması veya Bloch'un deyişiyle, umudun "düş-kırıklığına uğraması" (5) geçicidir. Asıl olan umuttur. Bu yazarın bir aşkın izlek olarak 'insanoğlunun direnişini'  seçmesi, insanın direnişe zorunlu oluşunu betimlemesi ve "kilim, türkü ve oyun motifleri elden ele, halktan halka geçer, incelir, olgunlaşır, güzelleşir, yetkinleşir" (6) sözleri, insanlaşma uğraşının yazınsal anlatıya dönüştürülmesidir. 

Yazarın Fethi Naci ile yaptığı söyleşide mit yaratmaya ilişkin dile getirdiği görüşler uyarınca, "kıyamete kadar insanlar mit dünyaları, düş dünyaları yaratarak o dünyalara sığınacaklardır. ‘Dağın Öte Yüzü’ üçlüsünde bir topluluğun nasıl, niçin mit, düş dünyası yarattığını söylediğim gibi, bireyin de nasıl mit dünyası yarattığını anlattım. İnsanoğlu düş gördükçe insandır."

Mit yaratma, düş kurma gibi insani etkinlikler, büyük ütopyaların oluşumunu hazırlar. Yaşar Kemal'in romanlarına başlıca motif olarak içkinleştirdiği  "söylence" bağlamında belirlediği gibi,"Can veren Çukurova'ya' can verenler" söylenceleşir; "Dağın Öte Yüzü"nde, 'Anavarzalar Ağıdı'nda yazınsallaşır.
Yaşar Kemal, düş dünyasıyla gerçek dünyanın 'epopelerde' yan yana, iç içe bulunduklarını, sürekli bir geçişim ve değişim yaşadıklarını vurgular. Yazınsal üretimine temel oluşturan mitleri baskılanan insanlığın yeniden başkaldırı, direniş ve umut üretmesinin bir aracı olarak düşünür.

“Yer Demir Gök Bakır”da umarsız anlarda halk tarafından geçici bir sığınak olarak yaratılan söylenceyi, halkın yaşam gerçekliğiyle ilişkilendirir ve onu 'eleştirel bilinç' öğesine dönüştürür. Böylece, mitolojik bilinç, Yaşar Kemal'de nesnel bir temelde direnç gücünü oluşturan insan hakikatiyle buluşur ve bir sıçrama gerçekleştirir.

Yaşar Kemal için aslında “bütün Anadolu bir başkaldırılar ülkesidir.” Bu bağlamda, örneğin, İnce Memed hem “başkaldıran bir insandır, hem de Anadolu’daki başkaldırıcıların mirasçısıdır.” Başkaldırıya zorunlu olan bir başkaldırıcıdır. Yaşar Kemal'in başkaldırıya zorunlu insan motifi, aslında diyalektik bir anlayışın ve kurgunun ürünüdür; çünkü toplumsal sömürü, haksızlık ve baskılar var olduğu sürece, bunlara karşı başkaldırı da olacaktır.

Her yazınsal ürünü üretildiği ortam gereği 'yerel' olarak değerlendiren Yaşar Kemal, “eski Yunanın çağlar boyunca süren koşullarının bir sonucu” olarak değerlendirdiği Homer'i bile “yerel bir sanatçı” olarak adlandırır (7).  Yazar, Alain Bosquet'yle söyleşisinde “yerel çevre ve koşulları, insan gerçeğine ulaşabilmenin yolu” olarak değerlendirir.

Bu yaklaşım uyarınca, özgünlüğü yaratan özne, ilkin kendinden çıkarak, betimlediği nesneye ulaşır; betimlemeyi olanaklılaştıran izlenimlerle yine kendine, özüne döner; söz konusu izlenimleri öznede harmanlayarak, yoğurarak, biçemsel belirginliğiyle tanınabilir olan özgünlüğü ortaya koyar.

Bu bağlamda, yazarı içinde bulunduğu kültürel ve sosyal ortamın bir türevi olarak nitelendiren Yaşar Kemal'e göre “gerçek sanatçı yereldir.” Bu nedenle de Tolstoy, Kafka, Faulkner, Nazım Hikmet, J. P. Sartre yereldir; çünkü “bütün gerçek yaratışlar yereldir; bütün köklü, sağlam yaratışlar yereldir” (8) vardır.

Yaşar Kemal'in yazınsal üretiminde Marksist toplumsal sınıf ve çelişki anlayışı yansır. Kendi deyişiyle, toplumcu düşünceyi, “insanın her yönüyle yüzde yüz bağımsızlığı” olarak anlayan Yaşar Kemal toplumsal sömürü, baskı, haksızlık ve hukuksuzluk biçiminde ortaya çıkan uygulamaları, toplumsal mülkiyet ve üretim biçiminden kökenlenen karşıtlıklar olarak algılar ve yapıtlarına içkinleştirir.

Yazınsal üretiminde insanı toplumsal bağlamında anlatır; sömürü, baskı ve haksızlık nedeniyle, insanlığından uzaklaştırılmak istenen insanı, insanlığına yeniden kavuşturacak yol ve yöntemler arar. İyiyi de kötüyü de üretenin insan olduğunu unutmaz. Kendi deyişiyle, yazar "insanı gökyüzüne yerleştiremez. (İnsan) bir toprak üstündedir, birtakım ilişkiler içindedir, bir sosyal düzeni yaşamakta, bir yerel kültürü içermektedir... Bir insan, benim için koşulları içindeki insandır." Adorno'nun anlatımıyla,  “olanaksızı, olanaklı yapmanın” uğraşı, arayışı niteliğini kazanır ve her toplumsal kesimden insanı kapsar.

O, Marx'ın "yabancılaştırım kuramı"nda (9)  çözümlediği sömürü biçimini, diyesi, insanı insanlığından uzaklaştıran karmaşık sömürü ve baskı düzeninin eleştirisini yazınsallaştırarak, Marx'ı, edebiyatın Anadolu'da kazandığı renge yaklaştırmıştır. Yaşar Kemal'in kapitalizme ilişkin şu eleştirel belirlemeleri bunun göstergesidir: "İşçiye yaşayacağı kadar bir şeyler bırakmak zorunda olan kapitalist düzen, bunu da doğadan esirgiyor, doğayı salt hiçbir şey vermeden sömürüyor. Bu öldürülen dünya karşısında da salt ağıtçılık yapmak da istemiyorum... Savaşıma girmek istiyorum."

Yaşar Kemal sanatta/edebiyatta yanlılığı, güçsüzün, ezilenin yanını tutmayı içselleştirmiş bir yazardır; ancak sanatın salt ideolojik yanlılığa indirgenemeyeceğinin de bilincindedir. O nedenle,   Walter Benjamin'in vurguladığı gibi, bir sanat yapıtında siyasal tutumla estetik niteliği bireşimleyi önemser. Onun Fethi Naci ile söyleşisinde dile getirdiği şu belirlemeleri, bu yaklaşımını anlatmaktadır: "Bilimsel sosyalizm düşüncesini, dünyayı, doğayı, insan ilişkilerini öğrendikçe, daha çok doğayla, insanla, kitapla zenginleştikçe daha iyi anlıyorum ve insanoğlunun başka bir umarı olmadığına daha çok inanıyorum..."

Bloch, Lukacs, Brecht, Anna Seghers, Gorki, Heinrich Mann, Nazım Hikmet vb. Marksist düşünür ve yazarlar gibi, “Sovyetler Birliği çöktüğünde, hemen o anda Sovyet düşmanı kesilip sosyalizmin yanlışlığını hemen o anda anlayan kişilerden değilim” diyen Yaşar Kemal’e göre, "Sovyetler Birliğinin çökmesi, sosyalizmin de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferidir. Bunun böyle olduğunu da, bütün sosyalizm çöktü, bitti yaygaralarına karşın, insanoğlu çok yakında görecektir. İnsanın içindeki eşitlik, adalet, özgürlük duygusu var oldukça sosyalizm savaşımını zafere kadar insanoğlu sürdürecektir.  Sovyetler Birliği dünya sosyalizminin kamburuydu. Bunu yakında herkes öğrenecek" (Fethi Naci: Yaşar Kemal'le Edebiyat ve Politika, Aydınlık, 1-2 Mayıs 1993).

Yaşar Kemal, yalın insanın boyun eğişini ve başkaldırısını, hak ve özgürlük savaşımını öyküleşmiştir. Böylece, Macar sanat ve edebiyat filozofu Györgi Lukacs'ın bir yazınsal yapıtın belirleyici özelliği saydığı, kahramanların fizyolojisini tinsel ve fiziksel açıdan belirginleştirmeyi bilmiştir. Egemen koşulların ve durumların ortaya çıkardığı yazınsal figürlerini, anlatılaştırdığı tümel durumdan çıkarıp, tikelleştirerek, kalıcılaştırmıştır.

Yaşar Kemal, "tarihselin" içerdiği insancılaştırıcı, özerkleştirici ve özgürleştirici öğelerinin yanı sıra, “günceli” romanlarında birlikte serimlemiştir.  Diyalektik bir kavrayışla, tarihsel ile günceli harmanlamıştır. Böylece, toplumsal belleği ve eleştirel bilinci, tarihsel kökleriyle buluşturarak, sağlam bir temel üzerinde süreklileştirmiştir.

 Bu düşünsel eğilim ve estetik yetkinliğiyle, "yereli", tüm dünyada duyumsanır biçimde estetikleştirerek, "evrensel" ile buluşturmuştur. Onun bu estetik/yazınsal yetkinliği, Anadolu/Türkiye edebiyatının dünya edebiyatına eklemlenmesine önemli katkıda bulunmuştur. Türkiye edebiyatını dünya edebiyatı düzeyine çıkarma konusunda Nazım Hikmet'in özellikle şiir türünde yaptığını, Yaşar Kemal düz-yazı veya epik türde yapmıştır. Yapıtları birçok dünya diline çevrilmiş ve dünya edebiyat okurlarının büyük beğenisini kazanmış ve böylece Nobel Edebiyat Ödülü için önerilen ilk Türkiyeli yazar olmuştur.

Halk edebiyatını, âşık geleneğini, Dadaloğlu ve özellikle Karacaoğlan'ı gibi çok önemsemesinden dolayı, Anadolu'nun köylerini dolaşarak derlediği halk edebiyatı ürünlerini de çeşitli gazetelerde yayımlamıştır. Yaşar Kemal'in Karacaoğlan sevgisi "Okula gitmeseydim, belki de elimde saz, şu anda bir kasabada köyde Köroğlu anlatıyor olurdum" (Tekin Sönmez: Yaşar Kemal’le Uzun Bir Söyleşisi 29.5.1978) diyecek denli köklü ve yoğundur.

Yaşar Kemal'in yazınsal üretiminin çeşitliliği ve kendi çoğulcu ve özgürlükçü dünya görüşü, onun şu sözlerinde anlamını bulmuştur: "Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım"



(1)Yaşar Kemal: Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor. İstanbul, 1993.
(2) Yaşar Kemal: Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor. İstanbul, 1993.
(3) Bkz. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor.
(4) Ernst Bloch ile ilgili ayrıntı için: Onur Bilge KULA: “Brecht, Lukacs, Bloch- Sanat ve Edebiyat” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2014
(5)  Ernst Bloch: "Kann Hoffnung enttaeuscht werden- Umut, Düş-Kırıklığına Uğratılabilir mi?"; içinde: aynı yazar: "Gesellschaft und Kultur- Toplum ve Kültür"; Suhrkamp, Berlin 2010, s. 453- 460.
(6)  Baldaki Tuz. Yazılar, Konuşmalar. Basıma Hazırlayan: Alpay Kabacalı. Can Yayınları. 5. Basım. İstanbul, 1995.
(7) Bkz. Yaşar Kemal: Baldaki Tuz. Yazınlar, Konuşmalar. Basıma Hazırlayan: Alpay Kabacalı. Can Yayınları. 5.Basım. 1995, İstanbul.
(8) Yaşar Kemal: Baldaki Tuz. Yazılar, Konuşmalar. Basıma Hazırlayan: Alpay Kabacalı. Can Yayınları. 5. Basım. İstanbul, 1995.
 (9) Ayrıntılı bilgi için: Onur Bilge kula: “Marx, Benjamin, Adorno. Sanat ve Edebiyat”; İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2013

Mecbur İnsan: Hak ve Başkaldırı (Şükrü KELEŞ)

Mecburlar, insanın içindeki başkaldırının eylemcileridir. 

Yaşar Kemal

Hak, bireyle toplum arasında kurulan sözleşmenin bir parçası. Böylesi bir sözleşmenin varlığı bile bireyin kendi hayatı hakkında kararlar almasıyla, gelecekle ilgili planlar yapmasıyla koşut. Biliriz ki, özgürlük alanı hakların kullanımıyla genişler. Hak dediğimizde çift yönlü olarak bizle iktidar arasında kurulan şey, muğlak olmayan bir iyiyi, insan olmanın/kalmanın biricikliğini kollayıp gözettiğinde “insan onuru” denilen o yüceliği hissetmek daha bir olası sanki. 

Hak, -mecburen- başkalarından istenir ya da başkaldırıldığında alınır.

Haksızlığa karşı çıkma, direnme, başkaldırı, hakkın geçici ya da sürekli bir biçimde kesintiye uğruyor oluşundandır çoğu zaman. Bu bağlamın kilit kavramı istemedir. İstemenin ‘bilme’ ile birlikte insanı insan yapan iki temel unsurdan biri olduğu kabul edilir, hatta insanın bilmeye, istemeye mecbur olduğu söylenebilir. 

Yaşar Kemal, dünya öküzün boynuzunda değil, mecbur insanın sırtında dönüyor, der. Yazarın başyapıtlarından biri olan İnce Memed’in kahramanı hakkını savunan, başkaldıran, isteyen, bilmek isteyen, bildikçe karar alan, uygulayan mecbur insandır. Eylemi tasarlayıp gerçekleştiren kişidir mecbur insan. Dünyayı kuran, değiştiren, geliştiren, kötüye karşı koyan, bu yolda ölenler mecbur insanlardır hep.

İnce Memed, mecbur insandır. Hatırlayalım, güçlünün hukukuna başkaldırır İnce Memed. Dönemsel olarak tanımlanmış bir hukuk sistemi içinde feodelleşen toprak mülkiyet sistemine karşı köylünün başkaldırısıdır yazılan. Beş köy sahibi Abdi Ağa, zalımdır… Hükümete çok uzak bir yerde, çevresi uçsuz bucaksız topraklarla yalıtılmış köyün tek otorite figürüdür. İnce Memed, Ağa’nın çiftini sürer, çakırdikeni köpek gibi dalar bacaklarını, her gün dayak yer Ağa’dan, her bir yanı dökülür ağrıdan ve sonunda dayanamaz köyden kaçar.

Yanında deniz olan bir köy olduğunu duymuştur bir yerden, işte biraz da o yeri bulmak için kaçar köyden.

Uzaktadır köy, oraya ulaşması için en az on beş gün yürümesi gerekecektir İnce Memed’in. Bir belirsizliğe doğru yol alırken yavaş yavaş ‘soylu/toplumsal’ bir eşkıya olacaktır. Yaşadığı köyden uzaklaştıkça büyür… Başka köyler, kasabalar görür, çarşılar gezer. Öğrenir ki, ağası olmayan köyler de var, az çok herkesin olan tarlalar, dükkânlar var… Kafası almaz, inanamaz. Topraksız bırakılan kendi köylüsünü düşünür sonra, onları nasıl topraklandıracağını, öküzlerine nasıl sahip olacaklarını, haklarını nasıl kollayacaklarını düşünür. Onu geleneksel eşkıya olmaktan kurtaran mecbur insanın özelliklerine sıkı sıkıya bağlı oluşudur. Serinin ilk cildi böylesi bir bilincin olgunlaşma hikâyesini anlatır.

İyi ile kötü arasındaki savaşın peşine düşeriz bu epik anlatıda. Dört ciltlik İnce Memed serisinde ilkeleri birbirinden farklı eşkıyaların dünyasına tanıklık ederiz. Bir tarafta köylülerin şahini olarak anılan soylu/toplumsal eşkıya İnce Memed, diğer tarafta soysuz/klasik eşkıya olarak bilinen Deli Durdu, Kalaycı... Toplumsal eşkıya suç işlememiştir, bir haksızlığın kurbanı olarak ortada bırakılmıştır. Egemen, toplumsal eşkıyanın hemen her eylemini suçlu bulur, halkın desteğini arkasına alan soylu eşkıya, haksızlıkları düzeltir, zenginden alıp fakire verir, kendini sevdirir, sevdirdikçe kabul görür. Serinin sonraki ciltlerinde eşkıyalığının yanında ayrıca, başkaldıran bir devrimci özelliği de kazanır İnce Memed.  
  
Serinin yazımı otuz yılı aşkın bir zamanda tamamlanır. Kitapta Çukurova’nın öyküsünü okuduğumuz kadar, toplumsal eleştiriyi ve insana kıyan adaletsizliği, hukuksuzluğu da okuruz. Roman, ahlaki değerleri ele alması bakımından özgün, evrensel bir anlatı. Tek taraflı bakış açısının ötesine uzanır Yaşar Kemal. Yönetenleri, yönetilenleri, ezilip aşağılananları, sisteme birbirinden farklı düzeylerde bağlanmış onlarca karakterin iktidarla kurduğu ilişkiyi olabildiğince gerçek bir biçimde ortaya koyar. Süregiden toplum biçimini korumak için ağaya yakın çevrelerin gösterdiği çabaya da el atar, Ağa’nın dokunulmazlığından kendine pay çıkaranların savunusuna yer verir. Bunun ötesinde, bir işin sonucunda zarar görecek olanın kimler olduğunu önemsemeksizin yapılacak işe baş koymuş insanların ödev bilincini de ayrıca irdeler. Örneğin Topal Ali, iz sürmeden edemediğinden köyden kaçan İnce Memed’i hiç istemediği halde yakalatır. Ardından gelip tokatlasın vicdanın sesi… Kurtulamaz bundan, kendisiyle hesaplaşıp durur Topal Ali.

Odak sıklıkla kayar romanda. Kapitalist sistemin eleştirisi anlamında değil, daha çok hakların gasp edildiği, yok sayıldığı koşullarda insanların istemelerinin gerçekleşmemesi, yaşamın kısıtlanması ve yeni yolların arayışı anlamında. Haklar ne kadar korunup kullanılabiliyorsa özgürlüğün kendine o kadar yaşam alanı açabildiği örneklendiriliyor gibidir. Ezilenlerin ahlâki bakımdan kendilerinden beklenen eylemlerinden aksi bir yönde davranmaları, örneğin korkup haklarından feragat etmeleri, zaman içinde değişime direnmeleri serinin diğer kitaplarında ele alınır. Kalabalık bir grup karakter için değişimin kolay olmayacağı, bunun aslında ne kadar güç olduğu sözlü geleneğin tüm birikiminden yararlanılarak verilir. Romandaki çatışma, kalabalığın gelenekselliğiyle ezber bozan kişisel sesler arasında ustalıkla kurulur. 

İnsanlık adına, köylü adına gerekli çıkarsamaları yapan, hemen bağlandığımız şahane bir karakter yaratmış yazar, Hürü Ana. Romanın başkaldıran kahramanlarından biri olan bu kocakarı, gözü pek, deli bir yalım… Coşkulu. İnce Memed’in yapıp ettiklerine hayran. Hürü Ana, ağzı bozuk, küfreder, söyler, söylenir durur Ağa’ya, candarmalardan dayak yer bazen, kaburgalarına sakız basar. Yerinde durmaz, duramaz köylüyle konuşur, köylüye İnce Memed’i anlatır durur hep. Bir ekin mevsimi Abdi Ağa, İnce Memed’in korkusundan arkasında beş köyü birden bırakıp kaçar, akrabalarından birinin yanına sığınmak zorunda kalır. Ağa uzaktan da olsa otoritesini hissettirir, köylüyü korkutur, hasat sonrası kendi payını –mahsulün üçte ikisini istetir. Artık böyle gitmeyecek der kocakarı, ak saçlarını kınalar o yıl. Sandığından çıkardığı boncukları takıp takıştırır, ipekten fistanını giyer, türküler söyleye söyleye ev ev dolaşıp köylüyü Ağa’ya karşı kışkırtır, ekinlerini vermemelerini öğütler. Köylü, ‘Hürü toy oldu’, der, açık saçık türküler…  O türküleri duyduğunda yüzleri kızaran genç kızlar… Bir canlanış, diriliş… direnişin cazibesine vurulmamak mümkün müdür hiç!? Tüm köylü Ağa’ya, ağalığa karşı birlik olup direnir.

Geleneksel bir anlatıdır İnce Memed, evet ama bu kadar değil, buna yaslanmış değil sade. Kitap, insanı kuşatılmışlığından kurtaracak düşünce ve değerlerin yaratıcısı olabildiği bilgisiyle de yüklü bence. Anlatının bu yönü gelenekselliğinin dışında felsefi bir zemine taşıyor romanı. Bu bağlamda kitap, yaşamın adil bir yaşam sürme olanağı tanımadığı koşullarda bile insanın çaresiz olmadığını hatırlatıyor.

Kitabı bugün okuyan okur, yaşadığımız dönemin izlerini tanıyacak kuşkusuz. Otoritenin zorbalığı tehlikelidir, kabul. İnce Memed’in hakkını aramak için başkaldırmasından, evrensel olarak mecbur insanın kötülüğe karşı eylem seçeneklerini arttırmanın yollarını arayan kişi olduğunu düşündürmesinden anlıyoruz ki, tarih üstü konumundaki yerini kaçınılmaz bir biçimde hak ediyor bu roman.

Yaşar Kemal'li Fotoğraflar (Zeynep ORAL)

Gönül gözümün önünde yüzlerce Yaşar Kemal fotoğrafı var. Onların kimilerini sizlerle paylaşmak istedim:

Yıl, 1974…Yaşar Kemal, Elia Kazan ve ben İstanbul’dan başlayıp, Truva, Bergama, İzmir diye süren bir yolculuğa çıkmıştık. “Amerika Amerika” filminin yasaklanması nedeniyle Elia Kazan’ın Türkiye’ye gelmeye korktuğu, daha doğrusu incognito, yani gizli geldiği günlerdi.

Truva’da Yaşar Kemal bize Homer’i İlyada’yı anlatıyordu. Anlatıyor mu dedim? Anlatmıyor yaşıyordu...

Bergama’da, dolaşmaktan yorgun düşmüş, bir taşa tüneyip dinlenirken bir ara, yanıma bir delikanlı geldi. Bütün gün hoplaya zıplaya her taşa, her sütuna eğilerek geziyi sürdüren Elia Kazan’la Yaşar Kemal'i göstererek "Kim bunlar?" diye sordu. Ben de ona “Neden sordun ki?” dedim.

Çocuk, “Deminden beri onları izledim. Biri Türkçe konuşuyor, öteki İngilizce ama bir anlaşıyorlar, bir anlaşıyorlar, ben bu işten bir şey anlamadım.” dedi.

“ Biri İngilizce öğretmenim, (gizli geldi ya, öyle diyorduk)  öteki Yaşar Kemal”  deyince çocuğun yüzü aydınlandı ve şöyle dedi: “Ha o zaman anlaşıldı. Yaşar Kemal Toroslar’da ağaçlarla, sularla, dallarla çiçekler, böcekler, arılarla bile konuşur anlaşırmış. Bu İngiliz’le mi anlaşamayacak!”

                       
Yıl, 1980, aylardan Temmuz... Fransa’nın güneyinde Avignon Tiyatro Festivali'ndeyim.
Yaşar Kemal de, Mehmet Ulusoy’un sahnelediği oyunu görmeye gelmiş. Tiyatrolardan ve kahvelerden çıkmıyoruz. Yaşar Kemal bizi çevresine topluyor anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor.
Yaşar Kemal oyunu gördü ve gitti. O gittikten sonra Fransız arkadaşlarım, tepkilerini sıralamaya başladılar: Biri “Normal bir insan gibi, çok alçakgönüllü." dedi.
Öteki, “Bu kadar büyük bir romancı, nasıl bunca sıradan bir insan gibi dolaşabilir.” dedi. 
“Normaldir, Çukurovalıdır.” demedim... Anlamazlar diye... Yalnız içlerinden birinin söylediğini hiç ama hiç unutmadım:
“Ben yıllarca Türklerden nefret ederek büyüdüm. Kin ve öfke duydum Türkiye’ye ve insanlarına” diye başladı... Arkadaşım Ermeni’ydi.
“Öyle büyütülmüş, öyle koşullandırılmıştım… Sonra günün birinde Yaşar Kemal’in kitaplarını okumaya başladım. Çok etkilendim. Yaşar Kemal’i okudukça kin,  öfke ve nefretin yerini sevgi aldı.”
 Sonra bir şey daha söyledi:  Ailede ona, Yaşar Kemal’e, “Büyücü” adını takmışlar... Nefreti sevgiye dönüştürebildiği için büyücü...

               
Yıl 2002… Bir yazısı nedeniyle, Devlet Güvenlik Mahkemesi Yaşar Kemal’i  “Halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farkı göstererek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği” gerekçesiyle hapse mahkûm etmişti.
O sıralar TRT’de haftada bir, sanat ve kültüre ilişkin bir radyo programında konuşmalar yapıyordum. Canlı yayındı. O hafta, bu karar nedeniyle devletimden utandığımı söyledim. Ertesi gün işime son verdiler.
Meğer TRT’de devletten utanılamazmış. 
Yaşar Kemal’in “Halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farkı göstererek kin ve düşmanlığa” değilse de bir şeylere karşı bizleri “açıkça tahrik” ettiği doğrudur.
Örneğin beni, ortaokul sıralarımdan beri yazdıklarıyla, romanlarıyla tahrik ediyor:
Ülkemin her yöresini, doğasını, tüm dağlarını, ırmaklarını, ovalarını, yaylalarını gidip görmem, tanımam için tahrik ediyor.
Bu doğada yaşayan birbirinden çok farklı insanları tanımam, anlamam,  bu insanlar arasındaki ilişkileri öğrenmem için beni tahrik ediyor.
Haksızlığa karşı çıkmam için tahrik ediyor.
Yaşar Kemal’den okuduklarım beni yozluğa, yolsuzluğa, yokluğa karşı durmam için tahrik ediyor... İnsanın aşağılanmasına, onurunun çiğnenmesine karşı direnmem için tahrik ediyor... 
Yaşar Kemal’in yazıları ve kitapları, Türkçeme yeniden ve yeniden sevdalanmam,  Türkçenin muhteşem zenginliğini öğrenmem, Türkçenin tüm olanaklarından yararlanmam için beni tahrik ediyor...
Kısacası, doğrudur. Yaşar Kemal açıkça tahrik etmeyi sürdürüyor hala...
   
İşin güzeli, çooook yıllar sonra, yasaklar ve yasaklayanlar  unutulduğunda, Yaşar Kemal’in o koca yüreği toprağa karıştığında bile, “açıkça tahrik etmeyi” sürdürecek... Bundan hiç kuşkum yok!
2007 Yılı. Sonbahar.  İtalya’nın ünlü La Scala Operası’nda Yaşar Kemal’in 1953’de yazdığı “Teneke” operasının prömiyeri var. Milano'dayım. 
“İnce Memed”ten hemen sonra yazdığı, “Sağlam bir kitaptır.” diye nitelediği eser için birbirinden ünlü, üç büyük isim bir araya gelmiş: Eseri besteleyen Fabio Vacchi, eseri sahneye koyan sinema dünyasının efsanevi yönetmeni Ermanno Olmi ve sahne tasarımı, kostüm tasarımını yapan dünyanın önde gelen heykeltıraşlarından Arnaldo  Pomodoro… Benim “Devlerin buluşması” diye nitelediğim muhteşem bir yaratıcı ekip!
Milano’ya gitmeden önce, “Hiç heyecanlanmıyorum, hiç heyecanlanmıyorum, hiç heyecanlanmıyorum” diyen;  “Bana kalsa Milano’ya, gitmem, beni rahat bıraksalar da romanıma çalışsam” diyen Yaşar Kemal, sonunda La Scala’ya geldi…
Görkemli Opera salonu ağzına dek doluydu. Şeref locasında neredeyse ev sahibi rolünde kraliçe edasıyla oturan Leyla Gencer’in yanında Yaşar Kemal, kocaman bir çocuktan farksızdı… Heyecanını gizlemeye çalışan kocaman bir çocuk…
Opera sona erip, millet ayağa fırlayıp alkışladığında, tüm kadroyla birlikte Yaşar Kemal de sahnedeydi…
Gözlerimi ondan ayıramıyordum.  Durdu, durdu, herkesle birlikte birkaç kez selam verdi, sonra…  Sonra ne yapacağını bilemez bir hali vardı… O anda döndü, hemen yanı başında duran Arnaldo Pomodora’yu kucaklayıverdi. Ama ne kucaklayış!  Sıcaklığı, tüm operayı sardı. Adamın ayakları yerden kesildi! Sanki “Sen misin Anadolu’yu sahneye taşıyan, işte Anadolu kucaklaşması” der gibiydi...
Bu sahneyi benim gibi gözyaşlarıyla izleyen bir İtalyan arkadaşım, sonradan şöyle diyecekti: “O kucaklaşma anı, tıpkı romanları gibiydi. Öylesine sahici…”

İşte size,  "Benim Yaşar Kemal"imden birkaç fotoğraf.
Söylemek istediğim şu:
Çukurova’yı anlatırken, tüm dünyayı anlatan…
Bir insandan yola çıkıp, tüm insanlığa işaret eden…
Tarihi, coğrafyayı, doğayı ve toplumu, mitler, efsaneler,  türküler, düşler ve gerçeklerle yoğururken, bir bilim adamı titizliği güden…
Türkçeyi kanatlandıran, Türkçeye ışık katan…
Toplumun düşleriyle, romancının yaratıcığını bütünlerken, Gılgamış’a, Homeros’a uzanan,  Faulkner, Çehov, Chaplin’den geçerek, daha güzel, daha iyi, daha mutlu bir gelecek için hepimizi kışkırtan…
Her kitabı bir çığlık, her çığlığı da, şiddeti kovan, dostluğa, barışmaya, kucaklaşmaya bir çağrı olan...
Sonsuz çalışma azmi ve üretkenliğiyle romanlarında ne anlatırsa anlatsın, yaşamın hangi anında olursa olsun, hep ama hep kendisi olabilen, kendisi kalabilen ve sahici olan Yaşar Kemal bir bütündür.