Yurt Dışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yurt Dışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Barikatın Kitabı (Pınar CİVAN)

“Günümüzde artık barikat kurmuyoruz, isyan etmek için bir yerlerde kamp kuruyoruz, sistemi bloke ediyoruz” diyor Eric Hazan, Libération gazetesine yeni kitabını tanıtmak için verdiği röportajda.

aziran’dan bu yana herkes Gezi’yi konuşur, birbirine direniş hikayeleri ve barikat hatıraları anlatırken, barikatların doğduğu ülkede Fransa’da “barikatın kitabı” çıktı. Kitabın yazarı Eric Hazan 1936’da Paris’te doğuyor, annesi Osmanlı topraklarıyken Filistin’de doğmuş bir vatansız, babası ise Kahireli bir musevi. Anne ve babasından aldığı dünya görüşü ve kültürel mirasla küçük yaşta politikayla ilgilenmeye başlayan Hazan aslında bir kalp cerrahı ve savaş sırası doktorluğu da yapıyor ama yazarlık, çevirmenlik ve yayıncılık kariyeri daha çok vaktini alıyor.

Paris tarihi üzerine de kitapları olan Hazan işte bu kez şehir devrimlerinin başoyuncusu, 300 yıllık tarihi olan barikatların kitabını yazmış. “Barikatın üstündeyken karşı tarafı ikna etmeye çalışırsınız, etrafında ise müthiş bir dayanışma görülür, üstelik kadınlar ve çocuklar da barikatta yerlerini alır dolayısıyla bir savaş aracı olmanın yanı sıra barikat aynı zamanda bir şehir manzarası, kendine göre kodları olan bir yerdir” diyor Hazan kitabını tanıttığı röportajda. Barikat’ın tarihi üzerinden yazar bize toplumsal başkaldırı, devrimler, politik muhalefet ve şiddet hakkında da bilgi verirken haliyle Paris ve Fransa tarihi ile ilgili de çok şey anlatıyor. Kitap şimdilik sadece Fransızca okurlar için raflarda ama Hazan okumak isteyenler için, yazarın derlemesini yaptığı ve çeşitli yazarların makalelerinden oluşan “Demokrasi Ne Alemde” kitabı Türkçe’ye çevrilmiş.

Ağustos ayında yargıtayın Guillaume Apollinaire’in “Genç Bir Don Juan’ın Maceraları” kitabını müstehcen bularak, yerel mahkemede beraat eden yayıncı İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz'un 10 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanması kararını sosyal medyada çok konuşmuştuk. Bu hafta Fransa da Apollinaire hakkında konuşuyor ama konuşma “toplumun değer yargıları” etrafında değil. Ünlü yazarın eserleri 29 eylül 2013 tarihi itibarı ile kamu malı sayılmaya başlıyor. Yani yazarın eserlerinden artık isteyen herkes esinlenebilecek ve alıntı yapabilecek. Fransa’da bir yazarın eserlerinin kamu malı statüsüne geçmesi için yazarın ölümünden sonra 70 yıl beklemek gerekiyor. Ancak Apollinaire’in ayrıcalıklı bir durumu vardı, 1.dünya savaşı’nda Fransa adına cephedeyken aldığı yaralar nedeniyle 1918‘de öldüğü için eserlerinin telif hakkı 30 yıl daha uzamıştı. Kararı veren kurul, “kamu malı statüsüne geçmek düşünüldüğü gibi olumsuz bir durum değil aksine eserlerin yeniden gündeme gelebilmesi için avantajlı bir durumdur” diyerek uygulamayı savunuyor. 

Sonbahar Fransa’da ödül mevsimi. Fransız edebiyat dünyasının en prestijli ödülü Goncourt jürisi de 2.tur elemelerini açıkladı. Bu tura kalan 8 romancı arasından yapılacak son elemenin sonuçları 29 Ekim’de ve ödülün sahibi de 4 kasım’da açıklanacak. 8 aday arasında 2 tane de ilk roman mevcut.

Kadınlar Vardır (Pınar CİVAN)

Paris’e gelip Panthéon’u görmeyen yoktur. Girişinde “Vatanın Şükran Duyduğu Büyük Adamlarına” yazan, kilise olarak inşa edilip laik bir anıt mezar olarak kullanılan binanın kubbesini Paris’in birçok yerinden zaten görürsünüz. İnşaatın, Fransız ihtilalinin ilk yıllarına denk gelen tamamlanma aşamasında “Büyük Adamlar” yazarken ciddiydi Fransızlar. Bugün Panthéon’da ebedi istirahatle onurlandırılan 71 adama karşılık sadece 2 kadına yer var. (Bu kadınlardan biri Marie Curie, diğeri ise Sophie Berthelot - kimyager Marcellin Berthelot’nun karısı, aynı anda ölen karı kocanın vasiyetleri beraber gömülmek olduğu için Sophie Berthelot da Panthéon’da yatıyor- )

İşte Fransız kadın hareketi temsilcilerini ve feministleri uzun süredir rahatsız eden bu eksiklik, Fransa Milli Anıtlar Merkezi ve Comédie-Française işbirliği ile ilki 17 Eylül’de George Sand ile başlayacak okuma günleri aracılığıyla bu sonbaharda sembolik olarak giderilmeye çalışılacak. George Sand okumasını 24 Eylül’de Colette, 1 Ekim’de ise Olympe de Gouges izleyecek. Okumaların devamının ilkbaharda gelmesi için Milli Anıtlar Merkezi internet sitesinde bir anket başlatarak, Panthéon’a sembolik olarak başka hangi büyük kadınların girmesini istediklerini Fransızlara sordu. Araştırmanın ilk 2 gününde 12 bin anket dolduruldu bile. Anketi dolduranların çoğunluğu erkek miydi yoksa kadın mıydı tahmin edin bakalım.

Edebiyat ve kadın demişken geçen sayıda Fnac okuyucu ödüllerinin adaylarını saymıştım. Peki ödülü kimin kazandığını merak ederseniz, müzisyen Jullie Bonnie ilk romanı olan Chambre 2 ile birinciliği kazandı. Chambre 2, aynı anda 2 farklı işi ve hayatı yürütmeye çalışan bir kadının hikayesi.

Sabit Fiyat Uygulaması

Fransa geçtiğimiz haftalarda sadece edebiyatta kadınları tartışmıyordu. Fransa ve Almanya yakın (ve uzak) tarihlerinin birbirine bağladığı 2 ülke. Fransa cumhurbaşkanı François Hollande ile Almanya cumhurbaşkanı Joachim Gauck Eylül ayının ilk haftası, Nazi işgali altındaki Fransa’da sivillere yönelik en ağır katliamın yapıldığı Oradour köyünü ziyaret etti. Bu bir Almanya cumhurbaşkanının Oradour’u ilk ziyaretiydi. 2 ülke arasındaki işbirlikleri bazen böyle sembolik ama tarihsel önemde bazen de daha gündelik ve pratik çerçevede devam ediyor. İki ülkenin en üst düzey yöneticileri sembolik olarak bir araya gelirken, Alman ve Fransız kitap piyasası aktörlerinin temsilcileri de Berlin’deki bir kültür fuarında ortak bir bildiri yayınlayarak AB’nin Avrupa’nın kültürel birikim ve gelişiminin devamlılığı için rekabet koşulları ve eşitlikçi uygulama adımları atmalarını istediler. Kıta Avrupa’sındaki en büyük kitap piyasasına sahip 2 ülkenin ortak hareket kararı, bu alanda bir ilk. Yayıncılar özellikle e-kitaplarda da fiyat sabitlenmesi ve e-kitapların da vergilerinin düşürülmesi ile yazar ve yayıncı haklarının reformunu talep ediyorlar. 28 AB ülkesinin 11‘inde kitaplarda sabit fiyat uygulaması geçerli ve uygulamanın savunucuları bunun Avrupa’nın kültürel çeşitliliğine katkıda bulunduğunu belirtiyor.

Karanlık Yazın Kitapları (Pınar CİVAN)

Fransa’da ekonomik kriz ve işsizlik -her ne kadar François Hollande ekonomik durgunluktan çıkışımız yakındır dese de- sokaklarda hissediliyor, meşhur uzun yaz tatilleri kısalıyor ve erteleniyor, Fransa kitap piyasası da -söylenenlere göre- bundan etkileniyorken, yaz için okuma listeleri hazırlanmaya ve tatil dönüşü kitap ödülleri için finalistler belirlenmeye devam ediyor. Fnac roman ödüllerinin 12.si için 4 finalist açıklandı bile. Geçen yıl Patrick Deville’in “Peste et Choléra” ile aldığı ödülü -ki bir kaç ay sonra prix femina’yı da almıştı- bu yılın 4 finalisti Bergsveinn Birgisson "La lettre à Helga"; Hugo Boris "Trois grands fauves"; Julie Bonne "Chambre 2" ve Thomas B. Reverdy "Les évaporés".

***
Bu yazın havası biraz karanlık dedim ya, Fransız edebiyatı bir de kayıp verdi temmuz ayında. Jack-Alain Léger 17 Temmuzda Paris’te avukatına bıraktığı mektupta “bir daha yazamayacağım umutsuzluğundan kurtulamıyorum” yazarak hayatına son verdi. “Edebiyat benim için ölüm kalım meselesidir” diyen yazar bir bakıma edebiyat çevrelerini şaşırtmamış oldu. Değişik isimlerle romanlar yazan ve hatta biri Fransız rock müziğin kült albümleri arasına girmiş (Obsolète) 2 rock albümü de yapmış olan Léger (gerçek adı Daniel Théron idi) büyük çıkışını Türkçe’ye de “Şarlatan” ismiyle çevrilen “Monsignore” (1976) romanıyla yapmıştı. En üretken zamanlarında yılda 3 roman yazabilen Léger kitapları ve müziği dışında şampanyalı partiler ve edebi skandallarıyla da kendinden söz ettirirdi.

***
Bu yaz güzel sürprizler de yapmadan geçmedi. Ağustos ayında Fransız edebiyat haberlerinde en çok konuşulan konulardan biri de elbette ki Albert Camus’nün, Jean-Paul Sartre’a yazdığı ve varlığından şimdiye kadar kimsenin haberdar olmayıp, Orléans’lı 2 kütüphanecinin bir koleksiyonerden aldıkları kitabın içinden çıkan tarihsiz mektuptu. Nasıl konuşulmasın ki, Camus ve Sartre arkadaşlığı edebiyat çevrelerinin üzerinde spekülasyon yapmayı sevdiği bir konuydu. Simone de Beauvoir, Olgunluk Çağı kitabında 2 filozofun tanışmalarını ve arkadaşlıklarının başlamasını anlatsa da bazı yazarlar Camus ve Sartre’ın birbirlerinden fazla hoşlanmadıklarını iddia ederler. Bu iddiaların temelinde 2 filozofun yazışmalarından imha edilmeden kalan nadir örneklerin iğneleyici kritiklerle dolu olması yatıyor denebilir. Camus ve Sartre’ın arkadaşlıklarının bitmesinin nedenleri üzerinde kafa yormaktan vazgeçmeyen araştırmacılar ve meraklılar için beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan mektup, üzerinde çok tartışılan arkadaşlığın varlığını kanıtlar nitelikte. Mektupta Camus hem Sartre’a hem de sadece arkadaşlarının hitap ettiği şekilde “Castor” diyerek Simone de Beauvoir’a yazıyor ve “size çok çalışmak dilerim. Zira ben ve arkadaşlarım kötü bir iş çıkardık. O kadar kötü ki geceleri zor uyuyorum. Döndüğünüzde beni haberdar edin, bir araya gelip sakin bir akşam geçirelim” diyor. Mektubun tarihi, ve Camus’nün bahsettiği “kötü işin” ne olduğu tam bilinmese de tanıştıkları yıl olan 1943 ile, aralarının açılmaya başladığı 1948 yılları arasında yazıldığı tahmin ediliyor. Mektup, Camus’nün doğumunun 100.yılı nedeniyle 3-8 Eylül arası Lourmarin’de düzenlenecek sergide görülebilecek.

***
Mevsim değişir ve sonbahar okuma listeleri hazırlanırken; Le Monde gazetesi Türkiye sorumlusu Guillaume Perrier ile Le Figaro gazetesi Türkiye sorumlusu Laure Marchand’ın beraber kaleme aldığı “La Turquie et Le Fantome Arménien” kitabı piyasaya çıktı. İki gazetecinin detaylı saha araştırmaları ve röportajları bir araya getirerek yazdıkları kitap aynı zamanda soykırımla ilgili Fransa’daki yasa tasarısı tartışmalarına da yer veriyor. Kitap L’express 2013 okuyucu ödülünü aldı.

***
2014 Paris kitap fuarıyla ilgili haberler gözümüze çarpmaya başlayınca “Mart gelse de kitap fuarı başlasa” diyerek geri sayma zamanı geldi demektir. Bu yıl kitap fuarını merakla beklememiz için fuarın onur konuğu açıklandı bile; Arjantin. 21-24 Mart arasında yapılacak fuara modern Arjantin edebiyatını temsil edecek 30 yazar katılacakmış. Arjantinli ama sonradan Fransa vatandaşlığını da almış ünlü yazar Julio Cortazar da doğumunun 100.yılında fuarda anılacakmış. Cortazar’ın Türkçeye çevrilen kitapları arasında Seksek, Bir Sarı Çiçek, Büyüdükçe, Lucas Diye Biri, Güney Otoyolu, Mırıldandığım Öyküler, Açıklayıcı Bilgiler Elkitabı sayılabilir.

Mayıs ayında her gün bir öykü (Balca CELENER)

Nisan ayının Amerika’da Ulusal Şiir ayı olarak tanınmasından ilham alarak, öykülerin de unutuldukları köşeden kurtulma zamanının geldiğine karar veren öyküseverler, Mayıs ayının da öykü ve kısa hikâye ayı olarak kutlanmasını sağlamayı başardılar. İletişimin de hızlanarak kısaldığı (yüz kırk karaktere kadar inebildiğini unutmayalım) bu dönem kısa hikâyelerin altın çağı olacak mı, hep beraber göreceğiz. Fakat Mayıs ayında her gün bir hikâye yazma davetiyle genç ve amatör yazarları destekleyen storyaday.org, e-kitap okuyucuları ve akıllı telefonların yarattığı ortamın öykülerin muhteşem geri dönüşüne katkı sağlayacağını ileri sürmekte. Mayıs ayı etkinliklerinin takip edilmesi, daha da önemlisi her gün güzel bir öyküye ulaşılabilmesin için twitter’da “#ShortReads” başlığının takip edilmesini tavsiye ediyorlar.

Mayıs ayının öykü ve kısa hikâye ayı olarak tanınması eski kıtada, en azından Fransa’da henüz fazla taraftar bulmasa da kısa hikâyelerin babalarından sayılan Maupassant’nın vatanında bütünüyle unutulmuş oldukları da söylenemez. Her ne kadar edebiyat alanında romanlara verilen desteğe yetişemese de her yıl dağıtılan Goncourt Ödülleri öykü kategorisini de sahipsiz bırakmıyor. Geçtiğimiz yıl bu ödülün sahibi Fransa’nın kara romanlarıyla ünlü yazarı Didier Daeninckx oldu. Yazar, bol toplum eleştirisi yaptığı eserleri kadar sol politik kimliği ile de tanınıyor. Eserleri yirmiye yakın dile çevrilen yazarı Türkiyeli okurlar da “Geçmişin Ayak Sesleri” adıyla dilimize çevrilen kitabıyla hatırlayacaktır. (Fransa – Balca Celener)

Yeni Bir Scientology Kitabı Daha (Toygar Sinan BAYKAN)

Guardian’ın internet sitesinde yayınlanan habere göre hakkında pek çok söylenti bulunan Scientology tarikatı üzerine güvenilir bir çalışma Amerika’da okuyucusuyla buluştu. Lawrence Wright’ın kaleme aldığı “Going Clear: Scientology, Hollywood & Prison of Belief” (“Arınmak: Scientology, Hollywood ve İnanç Hapishanesi”) adlı kitabı Guardian için değerlendiren Hadley Freeman, çalışmanın tarikatın şiddet ve gizlilik konusundaki kötü şöhretini teyit ettiğini not düşüyor. Freeman değerlendirmesini Los Angeles’ta bulunan tarikatın merkezini bir arkadaşı eşliğinde ziyaretini anlatarak noktalıyor. Burada Japonya’dan tarikat için çalışmaya gelen aşırı kibar bir kadın tarafından karşılandıklarını ve tarikata uygun olup olmadıklarını ölçmek üzere bir sınava tabi tutulduklarını aktarıyor. Sınavın içinde ise “Diğer insanlar sizle ilgileniyor mu?”, “Kaleminizin ucunu çiğniyor musunuz?” ve “Katı disipline katlanabilir misiniz?” gibi garip sorularla karşılaşıyorlar. Freeman yaptıkları bu gezinin en ilginç tarafının ise şöhretlerin resimleriyle süslü bir duvarın tarikatın merkezinde önemli bir yeri olduğunu görmek olduğunu kaydediyor ve ekliyor: Scientology yirminci yüzyıl Amerika’sından çıkması kaçınılmaz olan bir din. Freeman’ın şu isabetli tespitine ise katılmamak mümkün değil: “Scientology şöhrete karşı tiksindirici ihtiramı, kadınlara, cinselliğe, sağlığa ve doğum kontrolüne yönelik garip tutumları, takipçilerine vaat ettiği eşitliğe karşın ezici eşitsizliğiyle Amerikan kültürünün en kötü yönlerinin muntazam bir yansıması”.

Yeni Başlayanlar İçin Paris Kitap Fuarı (Balca CELENER)

"Kitap bir kültürel önceliktir". François Hollande'ın Paris Kitap Fuarında yaptığı konuşmada sarf ettiği bu sözler Fransız basını tarafından manşete çekilen ifadeler oldu. Hollande, bir geleneği canlandırmak için geri dönmüştü. Selefi Sarkozy'nin beş yıl boyunca ayak basmadığı kitap fuarının açılışı eskiden olduğu gibi Başkan tarafından yapılmaya başlayacaktı.

Başkan açılış konuşmasına bazı kitapların bomba gibi tehlikeli oldukları ve fitil gibi okunabileceklerini anlatarak devam etmedi. Bunun yerine kitapların haiz oldukları önem kadar korunmalarının da gerekli olduğunu ve yayınevlerinin muhakkak desteklenmesi gerektiğini söyledi. Yayınevlerinin halihazırda karşılaştıkları sorunların üstüne yeni eklenen e-kitap tartışmasına değindi ve bu konunun hem risk hem de fırsat olduğunu ifade edip, e-kitapların da basılı kitaplarla aynı hukuki ve mali rejime tabii olmaları gerektiğini ve basılı kitaplardan farklı vergilendirilmelerine taraftar olmadığını açıkladı.

Fransa Başkan'ın bu konuşmasının ardında Fransa'nın e-kitaplara basılı olanlarla aynı indirimli katma değer vergisi oranı uyguluyor olmasının Avrupa Komisyonu tarafından rekabete aykırı bulunmasına bağlı çekişmeler yatıyor. Gerçekten, bu sene kitap fuarında da çok önemli tartışmalara konu olan e-kitaplar gitgide büyüyen bir pazara sahip ve taşınabilirlik, muhafaza edilebilirlik gibi avantajların yanı sıra fiyat meselesi de bu büyümede önemli rolü olan unsurlardan biri. Diğer yandan bu pazarın gözle görünür yükselişi özellikle de bağımsız yayınevleri açısından kısa sürede kabusa dönüşebilir. Fuar, durumun analizi ve risklere karşı alınabilecek önlemleri tespit edebilmek için toplantı, söyleşi ve tartışmalarla verimli bir ortam sağlamayı başardı. Yapılan çalışmalardan çıkan sonuçlara göre ilk etapta e-kitapların yükselişi geleneksel kitaba olan ilgiyi düşürmüşe benzemiyor. Buna rağmen özellikle küçük yayınevlerinin bu treni kaçırmamaları için desteklenmeleri konusunda da fikir birliğine varılmış gibi.

Her ne kadar e-kitap fenomeni damgasını vurduysa da, Paris Kitap Fuarı yine de basılı kitapların egemenliğini yadsımadı. Sergilenen kitaplar arasında dolaşan ziyaretçiler hem kitapları karıştırma keyfini yaşadılar hem de uğradığı her stendde kendisine bir kitap hediye edilen devlet başkanlarının eli ve kolunun kitapla dolmasını -aynı zamanda bir e-kitap okuyucu da olan- akıllı telefonlarıyla fotoğraflama fırsatı yaşadılar. Açılışın ardından, birbirlerini dirsekleriyle dürterek kendisini sessizce izleyen kalabalığın arasında dolaşan Başkan Hollande'a hediye edilen en ilginç kitaplar ise eşcinsel evliliği karşıtı dindarlardan gelen "yeni başlayanlar için demokrasi" ve "yeni başlayanlar için evlilik" oldu hiç şüphesiz. Fransa Başkanı ve beraber yaşadığı sevgilisi Valérie Trierweiler bu kitapları okuduklarında hayatları değişecek mi, hep beraber göreceğiz.

Orwell Ödülü’nün 2013 Yılı Adayları Açıklandı (Onur YILDIZ)


İngiltere’de 1994 yılından beri George Orwell adına verilen Orwell Ödülü’nün 2013 adayları açıklandı. Kitap, gazetecilik ve blog olmak üzere üç dalda verilen ödüller siyasi konularda yazmayı bir sanat haline getirme konusunda George Orwell’a benzerlik gösteren eserlere veriliyor.

Bu yılın kitap adayları arasında; İngiltere`deki ırkçı parti British National Party (Britanya Milli Partisi) ve genel olarak yabancı düşmanı hareketin yükselişini inceleyen Daniel Trilling`in kitabı “Bloody Nasty People: The Rise of Britain’s Far Right”, Meksika’da narkotik çetelerinin şiddet içerikli yöntemlerini inceleyen Ioan Grillo’nun eseri “El Narco”, Raja Sheadaeh’in Filistin işgal altındaki topraklarında yaşam deneyimlerini anlatan “Occupation Diaries”in yanı sıra Paul Preston’ın İspanya İç Savaşı sırasında devlet tarafından gerçekleştirilen soykırımı anlatan “The Spanish Holocaust” ve Chrystia Freeland’in global eşitsizlik ortamında dünya zenginlerinin yaşam pratiklerini inceleyen “Plutocrats: The Rise of the New Global Super Rich” adlı kitapları bulunuyor.

Ödüller 15 Mayıs’ta Londra’da yapılacak tören ile sahiplerine verilecek.

Antropolojinin Huzursuzlukları (Toygar BAYKAN)

Observer’ın 3 Şubat tarihli haberine göre Jared Diamond’un yeni kitabı “The World Until Yesterday” (“Düne Kadar Dünya”) üzerine sert bir tartışma başlamış durumda. Kimi antropologların ve aktivistlerin Diamond’un son kitabında sunduğu bazı bulguların gerçekliği yansıtmadığını ve ilkel kabilelerin hak mücadelesini olumsuz etkileyeceği yönünde eleştirileriyle başlayan tartışma Diamond’un öfkeli yanıtlarıyla devam etmekte.

Diamond, ilkel kabilelerde bir sürekli savaş durumunun varlığı ve şiddet yoluyla ölümün devletli toplumlardan çok daha yaygın olduğu yönündeki bulgularını diğer uzmanların da üzerinde uzlaştığı bir istatistiki gerçek olarak takdim etmekte. Observer’ın 3 Mart tarihli diğer bir haberine göre de benzer bir tartışma yağmur ormanlarında yaşayan Yanomami yerlilerinin uzun yıllardır yakın bir gözlemcisi olan antropolog Napoleon Chagnon’un son kitabı üzerine başlamış durumda. Kabilelerin aşırı şiddet eğilimini odağına alan “Noble Savages” (“Soylu Vahşiler”) adlı kitap bazı antropologlar tarafından basitçe gerçeği yansıtmamakla ve dikkat çekmek için yazılmakla eleştiriliyor. Chagnon ise bütün bu eleştirileri, Diamond’a benzer bir şekilde, bilimsel olmadıkları gerekçesiyle reddediyor. İki tartışmanın kamuoyuna hatırlattığı nokta ise kolonyal altın çağı geride kalan antropolojinin pozitivizm ve muarızlarının önemli bir çekişme sahası olarak kalmaya devam ettiği gerçeği.

Bağımsız Elektronik Kitap Satıcıları Amazon'a Karşı Birleşti (Onur YILDIZ)

Guardian gazetesinin internet sayfasında yer alan bir habere göre, Amerika Birleşik Devletleri merkezli 3 bağımsız kitap satıcısı, aralarında Penguin ve Macmillan gibi tanınmış yayın evlerinin de bulunduğu 6 büyük yayınevi ve Amazon şirketi hakkında, aralarında yaptıkları özel anlaşma neticesinde elektronik kitap piyasasında tekel oluşturmak suçlamasıyla mahkemeye başvuracaklar.

Bağımsız kitap firmaları, Amazon firmasının kullandığı Dijital Haklar Yönetim Teknolojisi sayesinde hem elektronik kitap kopyaları hem de dijital kitap okuyucularının okuyabilecekleri elektronik kitapların çeşitliliği üzerinde haksız bir tekelleşme yarattığını savunuyor. Bu tekelleşmenin fiyatların yükselmesi ve müşteriye sunulan seçeneklerin azalması gibi sonuçları olduğunu iddia eden bağımsız kitap firmaları, yayınevlerinin sadece Amazon ile anlaşma yapıp, kendileri ile görüşmeyerek bu sürece katılmak ile itham ediyor.

Elektronik kitap kopyaları ve elektronik kitap okuyucularını eşleştiren Dijital Haklar Yönetim Teknolojisinin tekelinin kaldırılmasını talep eden bağımsız kitap firmaları, yayınevlerinin bağımsız kitap firmalarının kendi dijital yönetim teknolojilerini kullanmasına izin vermesini istiyor.

Çağdaş İspanyol Edebiyatının en başarılı yazarlarından: Juan Gómez-Jurado (Nilgün BAYRAKDAR)

Çağdaş İspanyol Edebiyatının en başarılı yazarlarından biri olan Juan Gómez-Jurado 1977 yılında Madrid’te doğdu. San Pablo CEU Üniversite’sinde Bilişim Bilimleri okuyan yazar aynı zamanda gazeteci olarak da tanınıyor. Gazetecilik kariyerinde Canal Plus, Cadena Ser, ABC, TVE ve Le Voz de Galicia’da çalıştı. Yazar hala JotDown dergisinde ve New York Times’ın kitap ekinde köşe yazarlığı yapıyor. İki çocuk sahibi olan gazeteci-yazar tam bir aile babası. Eşinin kanser hastası olduğu teşhis edildikten sonra, yazar kolon kanserine karşı savaşan aktivist oldu.

Yazarın ilk romanı Tanrı Casusu (God’s Spy), Vatikan’daki bir seri katilin hikâyesini anlatıyor. Romanın temel ana fikri ise “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” Roman İspanya’da yayınlandıktan sonra 45 farklı ülkede de yayınlandı. Türkiye’de ise 2009 yılında ilk olarak, ikinci olarak 2011 yılında olmak üzere iki basımla okuyuculara ulaştı. Yazarın ilk romanı tüm dünyada üç milyon sattığı için İspanya’nın gelmiş geçmiş en çok satan romanları arasına girdi. İkinci romanı ise Contracto con Dios (Contract with God) Almanya, İtalya, İngiltere, Hollanda, Finlandiya ve Sırbistan gibi ülkelerde en çok satanlar listesine girdi. Yazarın üçüncü romanı El Emblema del Traidor (360.000 avroluk para ödülü ile) dünyanın en zengin edebiyat ödüllerinden biri olan Torrevieja Şehri Roman Ödülünü ( Premio de Novela Cuidad de Torrevieja) kazandı.

Yazma tarzı enerjik ve sinematografik olarak nitelendirilen Gómez-Jurado ilk romanıyla ilgili bir röportajında; “insanlar genel olarak aptalca davranır, ama kendi Tanrın için öldürmekten daha aptalcası yoktur.” diyor. İkinci romanın kahramanı Andrea Otero ile ilgili olarak, gazetecilik tecrübelerinden yararlanıp yararlanmadığı sorunsuna şöyle cevap veriyor yazar; “ Hatırlarsanız romanın başında Andrea işinden kovulur. Ben de romanı yazmaya başlamadan hemen önce, doğruları söylediğim için işimden kovulmuştum. Bugünlerde böyle olaylar, birçok gazetecinin başına gelebiliyor.”

Gómez-Jurado, Steve Berry, Brad Thor, Douglas Preston, Javier Sierra, Carlos Ruiz-Zafón ve Stephen King gibi yazarların kendisine ilham kaynağı olduğunu belirtiyor.

Yazarın son romanı La Leyenda del Ladrón, 2012’de yayımlandı. İlginç olan ise kitabın ilk iki bölümünü yazarın resmi web sitesinden ücretsiz olarak pdf, e-book ya da mobil formatında indirebiliyorsunuz. Eğer devamını okumak isterseniz yine aynı siteden kitabın tamamını satın alabiliyorsunuz. Belli ki, bu ilk iki bölüm ile okuyucuları kitabı almaya ikna etmek amaçlanmış.

Geleneksel Toplumlardan Dersler (Toygar Sinan BAYKAN)

Ülkemizde Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabıyla tanınan Jared Diamond yeni kitabı The World Until Yesterday’ de (Düne Kadar Dünya: Geleneksel Toplumlardan Ne Öğrenebiliriz?) Yeni Gine’de yıllardır sürdürmüş olduğu saha araştırmalarının kazandırdığı deneyimlerden yola çıkıyor. Robin McKie, yazarla The Observer için yaptığı röportajda yeni kitapta ‘intikam duygusunun’ merkeziliğine işaret ediyor. McKie, Diamond’ın görüşüne göre, modern toplumların gayri şahsi cezalandırma pratiklerinin öç duygusunun insan yaşamındaki merkeziliğini geleneksel toplumlar kadar iyi kavrayamadığının altını çiziyor.

McKie, kitapta bazı ilkel toplumların, dulların kardeşlerinin kocalarıyla ya da oğullarıyla eşleştirilmeleri ya da yaşlıların öldürülmesi ya da intihara teşvik edilmesi gibi kabul edilemez pratiklerinin altının çizildiğini vurguluyor. Buna karşın, kitapta, özellikle belirli ilkel toplumların çocukların yetiştirilmesi ve yaşlıların toplumsal olarak yararlı kılınması ve böylelikle daha mutlu bir yaşlılık sürebilmelerini sağlamak konusunda önemli üstünlükleri olduğuna da işaret ediliyor. Diamond bazı ilkel toplumların çocukların yetiştirilmesi konusundaki oldukça müsamahalı ve şiddet ve cezalandırma içermeyen yöntemlerini kendi çocukları için de benimsediğini belirtiyor. Kitabın McKie tarafından altı çizilen diğer bir önemli katkısı ise özellikle ilkel toplumların doğayla uyumlu bir toplumsal yaşam konusunda oldukça önemli deneyimleri olduğu gerçeğini vurgulaması.

Kitap üzerine Guardian için Wade Davis tarafından yazılan bir değerlendirme ise Diamond’ın tüm yapıtlarını kateden “coğrafi-çevresel belirlenimcilik” olarak adlandırılabilecek yaklaşımını eleştirerek yazarın son çalışmasına bakıyor. Davis, Diamond’ın bundan önce yayınladığı ve Tüfek, Mikrop ve Çelik’i de içeren çalışmalarının, 19. yüzyıl aşamacılığından kaçamadığını vurgulamakta. Davis’e göre yıllarca sözde bir biyolojik veya genetik üstünlük üzerinden Batı’nın gelişimini açıklayan paradigmaların yankısı, Batı dünyasını “coğrafi avantajından” dolayı insanlığın siyasal ve toplumsal deneyiminin en üstün aşamasına çıkmış olarak görmesi dolayısıyla Diamond’ın eserlerinde de görülebilmektedir.

Davis, çok geniş bir uzmanlık alanı olmasıyla tanınan yazarın bu kitabında ilgilendiği konu açısından kültürel ve sosyal antropolojinin de alanına girdiğini ancak bu alanda daha yirminci yüzyılın ilk yarısında Franz Boas tarafından başlatılan yöntemsel gelişmelerin dahi çok gerisine düştüğünü belirtiyor. Yine de, cevap aradığı soruların büyüklüğü ve özellikle modern uygarlığın yarattığı sorunların ekolojik ve toplumsal maliyetleri üzerine çok kapsamlı bir tartışmayı kendine has bir bakış açısıyla yürütmesi dolayısıyla Diamond’ın çalışmaları ilgiyle takip edilmeyi hakediyor.

Dedektif Kayankaya öksüz kaldı (Sanem YARDIMCI)


Dedektif Kayankaya karakterinin yaratıcısı, polisiye ve tiyatro oyunu yazarı Jakob Arjouni kırk sekiz yaşında hayatını kaybetti. Can Yayınları’ndan Türkçede üç kitabı yayınlanan Arjouni, kendisine mahlas olarak Fas kökenli ilk eşinin soyadını seçmişti.

Dedektif Kayankaya serisinin ilk kitabı “İyi ki Doğdun Türk” 1986 yılında yayınlandı, 1991’de Dorris Dörrie tarafından filme çekildi, Dilek Zaptçıoğlu’nun çevirisiyle 1993’te Türkiyeli okura sunuldu. Alman bir ailenin evlatlık edindiği, Türkçeyi çok bilmeyen ama görünüşüyle ırkçıların gözünden kaçmayan Kayankaya karakteri, maruz kaldığı ırkçılıkla ironiyle başa çıkan, Frankfurt’un arka sokaklarında oyunu kurallarına göre oynayan bir dedektif. Klişeleri zorlayan Kayankaya serisinin beşinci ve son kitabı “Bruder Kemal” (Kardeş Kemal) Ağustos 2012’de yayınlandı.

Yarattığı karakter gibi uzun süre Türk kökenli olduğu zannedilen Arjouni, romanlarında alaycı bir dille toplumsal ve politik meseleleri ele aldı.

Yeşil Sahalardan Kitap Raflarına (Balca CELENER)

Fransızların futbola ilgileri Türklere göre çok sönük olsa da okuma alışkanlıklarının ziyadesiyle yüksek olması sebebiyle, İngiltere’yi sarsan kitap “The Secret Footballer” Fransızcaya çevrilerek 3 Ocak tarihinde (ve Amazon, iBooks gibi sanal olanları da dahil) raflarda yerini aldı. Manş’ın ötesinin gizemli futbol yıldızının ağzından meşin yuvarlak ve para ilişkilerinin anlatıldığı bu kitap, Türk futbolseverleri için epey masum kaçacak da olsa, futbolun saha dışındaki karanlık yüzüne dair birçok hikâye barındırıyor.

Maskeli kahramanımızın hikâyelerinin kahramanları da futbol dünyasının önemli isimleri. Kitapta anlatılanlardan, Chelsea’nin eski teknik direktörü José Mourinho’nun sponsor paranın tamamını yatırmadığı gerekçesiyle bir fotoğraf çekimini engellediğini, Manchesterli Carlos Tevez’in sözleşmesindeki bir “denklik klozu” sayesinde kulübünün kendisine en iyi oyuncusu ne kazanıyorsa o kadar ödeme yapmak zorunda olduğunu, Nicolas Anelka’nın transferleri esnasında attığı imzalardan aldığı primleri nasıl şişirdiğini öğrenebiliyoruz.

Mesleği ve paranın sağlıksız ilişkilerini kaleme alan yazar, önce The Guardian gazetesinde yayınlanan ve İngiltere Premier Ligi kulislerini sarsan yazılarını geçtiğimiz yıl Ağustos ayında bir kitapta topladı. Bugüne kadar kimliğini gizli tutmayı başarabilen meşum yazar hakkında bilinenler pek fazla değil. Aralarında Marsilya’nın orta saha oyuncusu Joey Barton ve Bolton’da oynayan Kevin Davies dahil birçok oyuncudan şüphelenilmesine rağmen kesin kimliği henüz açıklanmadı.

Ayrımcılık Karşıtı “Bisim Ev” (Sanem YARDIMCI)

Hikâyeler, anlatılar, değerlerin ve toplumsal normların taşıyıcılarıdır. Çocuk hikâyelerinin dayanışma, dostluk ve eşitlik gibi normlar ekseninde yazılması tesadüf değildir. Bunun yanı sıra aynı hikâyelerin işaret ettikleri yazılmamış toplumsal normlar da mevcuttur. Çocuk kitaplarında bir kız çocuğunun tır şoförü olmak istemesi nadir rastlanacak bir örnektir ya da annesi olmayan ama bunun yerine iki tane babası olan bir çocuk.

“Ayrımcılık Karşıtı Gelecek” isimli projenin yürütücüleri bu düşünceden hareketle kendi ifadeleriyle “normatif olmayan” kitaplar basıyorlar. Başlangıçta sadece bir kitap oluşturma fikri ile yola çıkan grup daha sonra NoNo isimli yayınevini kurdu. Yayınevi “normatif olmayan” kitapları, cinsel kimliklerin çok yönlü olarak temsil edildiği, toplumun kenarında kalmışların hikâyelerinin de anlatıldığı metinler olarak tanımlıyor.

2010’da Almanca olarak yayınlanan  “Bisim Ev”, bu yıl içinde Türkçeye de çevrildi. Türkçe kitaba internet üzerinden de ulaşılabilir. http://afutureproject.nono-verlag.de/Bisim%20Ev.pdf

Yeni bir yıl ve yeni okuma biçimleri (Balca CELENER)

Bir yılı daha geride bırakırken, geride kalanın hesaplarının yapılıp muhasebesinin gelen yıla taşınması adettendir, bilindiği üzere. 2012 yılına bakıldığında ardından gelen seneye devredeceği en önemli verilerden biri elektronik kitapların pazardaki yerinin gözle görülür artışı oldu. Tüketimin şahikasına ulaştığı Noel ve yeni yıl döneminin satışlarına bakıldığı takdirde e-kitap okuyucularına ve tablet bilgisayara yönelik talebin geldiği boyutlar göz kamaştırıcı. Tabletlerin sadece kitap okumak için alınmadığı gerçeğini hatırda tutmakta birlikte, Noel’i takip eden günlerde kitapevlerinden satın alınan ve indirilen kitap miktarları hem e-kitap düşkünlüğü ve okuma alışkanlıklarındaki değişikliğe ilişkin önemli ipuçları veriyor. Hachette Yayınevi’nin 25 ve 26 Aralık tarihlerinde, yani iki gün içinde 250.000 e-kitap satmış olması durumu açıklamak için yeterince etkileyici bir örnek teşkil edecektir. Yayınevinin açıklamasına göre 6.500 farklı kitap satılmış. Bu kitapların yazarları arasında başı J. K. Rowling, Ian Rankin ve Miranda Hart çekiyor olsa bile bu akımdan nasiplenen birçok adı daha az duyulmuş yazar da mevcut.

Bu yeni okuma alışkanlığının geleneksel kitap formatını değiştirme gücünü önümüzdeki günlerde daha fazla göreceğimiz aşikâr. Kâğıt-kitapseverlerin hoşuna gitmeyen bu gelişme pek engellenebilir görünmüyor. Şimdilik kâğıt-kitapla ilişkiyi muhafaza etmenin en kolay yolu elektronik-kitap konusunda hukuki ve mali mevzuatında hiçbir düzenlemeye gitmeyerek dünyanın herhangi bir yerindeki yeni yayınlara anında erişilebilmesine karşı kendisine bir koruma kalkanı geliştirmiş Türkiye’de yaşıyor olmak. 75 milyon nüfuslu ülkede iki günde sadece tek bir yayınevinin 250,000 kitap satışına ulaştığını görebilmek de önümüzdeki yıllara sakladığımız bir dileğimiz olsun.

Dünya’nın Karanlık Taraftaki Elçisi: Kofi Annan (Toygar Sinan BAYKAN)

Kofi Annan’ın yakın çalışma arkadaşlarından Nader Mousavizadeh ile gerçekleştirdiği Interventions: A Life in War and Peace (Müdahaleler: Savaşta ve Barışta bir yaşam) adlı biyografik söyleşiyi New York Review of Books’ta değerlendirdiği yazısında Michael Ignatieff Annan’ın Birleşmiş Milletler’de oynadığı rolü başlıktaki ifadeyle tanımlıyor. Ignatieff, çokuluslu bir İngiliz şirketi için çalışan bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Kofi Annan’ın, ilerideki göreviyle ailesinin bir zamanlar Kwame Nkrumah’nın önderlik ettiği devrimci milliyetçi bağımsızlık mücadelesi karşısında takındığı orta yolcu tavır arasındaki dikkat çekici sürekliliğe işaret etmekte. Ignatieff’e göre Annan, ırk farklılıkları arasında bir yaşam sürmeyi ve bu farklılıklar içinde iki tarafa da güven ve rahatlık telkin etmeyi ve nihayetinde kendisi olmayı başarmak konusundaki yeteneğini erken yaşlarında böylesi bir ortamda büyümesine borçlu.

Ignatieff değerlendirmesinde, Annan’ın adam kayırmacılık ve suistimalin kötü şöhretli bir şekilde yaygın olduğu Birleşmiş Milletler bürokrasisinde ahlaki prestijini zaafa uğratmadan yükselebilmesini “kendi itibarına yönelik nezaket dolu fakat insafsız bir özenle” açıklamakta. Annan’ın ahlaki prestijini birçok despotik rejimle ve tiranla müzakere masasında inşa edebilmek ve koruyabilmek için gösterdiği çabayı vurgulayan yazısında Ignatieff Annan’ı sertçe eleştirmekten de kaçınmıyor. Özellikle Ruanda trajedisinde, BM barış gücünün soykırımın başlamasından birkaç ay önceki müdahalesine nasıl izin verilmediğini tartıştığı bölümde Ignatieff, Annan’ın BM’nin ahlaki prestijine gereğinden fazla güvendiğini ve böylelikle BM’nin suç ortağı durumuna düştüğünü de ileri sürüyor. (Bu arada Ignatieff’in Lesser Evil / Ehven-i Şer adlı kitabın yazarı ve önleyici müdahale stratejisinin bir taraftarı olduğunu da akılda tutmak gerekiyor). Buna karşın Srebrenitsa da ise Annan’ın bütün uğraşlarına rağmen güvenli bölgelerin korunması için güvenlik konseyinden yeterli desteği bir türlü alamadığı gerçeğini de teslim ediyor.

Ignatieff, oğlunun da adının karıştığı “gıda için petrol” yolsuzluğuyla gelen prestij kaybının ardından Annan’ın Suriye konusundaki son başarısız müdahalesini ise “vicdanlı bir adamın kefaret arayışı” olarak değerlendiriyor. Ignatieff’in altını çizdiği gibi Annan’ın hayatı “hala inatçı bir şekilde devlet çıkarlarıyla yönetilen bir dünyada ahlaki prestijin kırılganlığına dair ibret verici bir hikaye” olarak ortaya çıkıyor.

Katalunya’daki Yayınevlerinin Çıkmazı (Nilgün BAYRAKDAR)

Anna Pozas’ın geçen hafta El País’deki haberine göre Katalunya’daki kitap satışları son üç yılda %20 azaldı. Yayın evleri bu azalıştaki temel neden olarak İspanya’daki ekonomik krizi işaret ediyor. Ülkede işsizlik, resmi rakamlara göre beş milyona dayandı. %25’i aşan işsizlik oranı ve tüketici fiyatlarının sürekli yükselmesi, ekonomisi borç kriziyle sarsılan ülkede yaşam koşullarını daha da zor kılıyor. Haliyle bu durum yayıncılık sektörüne de yansıyor.

Yayınevleri yayıncılık piyasasındaki durumun kötü olduğunu doğrulamakla birlikte, diğer sektörlerle kıyaslandığında çok da büyük bir felaketle karşı karşıya olmadıklarını ifade ediyor. Ancak bu iyimser bakış açısı, sektörün içinde bulunduğu şartları göz önüne alınca çok gerçekçi gibi görünmüyor ya da İspanya’daki ekonomik durum düşündüğümüzden daha da kötü. Çünkü okuyucular sadece sınırlı olarak basılı kitaplara erişebiliyor. 2010 Ocak ayından itibaren ciddi sıkıntılar yaşayan Katalunya’daki yayınevleri sadece Katalanca kitapların basımına yönelmiş durumda. İspanyolca ve İngilizce kitaplar ise Avrupa’dan, Latin Amerika’dan ve İspanya’nın geri kalan bölgelerinden ithal edilerek durum dengelenmeye çalışılıyor. Hal böyle olunca basılı yayıncılık piyasasındaki arz, talebe göre sadece ‘çok satanlar’a dayanmakta. Dolayısıyla bugünlerde Katalunya’daki kitapçıların raflarının çeşitliliğinden bahsetmek oldukça zor.

‘Çok satan’ kategorisinin dışında kitap edinmek isteyen okuyucular ise elektronik kitap almayı tercih ediyor ya da almak zorunda kalıyor. 2012 yılındaki kitap satışlarının %5’ini elektronik kitap satışları oluşturmakla birlikte, bu rakamın ilerleyen yıllarda daha da artması bekleniyor. Önümüzdeki yılda da durumu pek parlak görmeyen yayınevlerinin %40’ı şimdiden elektronik yayına geçti.

Şu günlerde Avrupa’da tartışılan yayıncılık ve basılı kağıdın geleceği konusu İspanya’da da gündemde. Basılı kağıdı tercih eden geleneksel okuyucular durumdan oldukça rahatsız. Diğer yandan dijital formatın yaratıcılığı azaltacağı endişesini dile getirenlerin sayısı fazla. Tüm bu tartışmalara rağmen, ekonomik krizin etkisi ve küresel piyasada dijital formatın yükselişi nedeniyle, elektronik yayıncılığa yayınevlerince yapılan yatırımlar olağanca hızıyla devam ediyor. Geleneksel okuyucuların bu sürece ve elektronik kitaba alışıp alışamayacağını ise zaman gösterecek.

Demiryolu Kitapları (Balca CELENER)

Layıkıyla sunulması halinde, toplu taşımacılık hizmetinin yazılı olmayan kurallarının başında seyahat süresi boyunca kitap okumak gelmektedir hiç şüphesiz. Hatta bu kuralların dayatmasıyla hem kitap hem de gazeteler okumayı kolaylaştıracak boyda basılır hale gelmiştir. Her ne kadar "cep" boyutunda kitabı değil kişinin burnunun önünde nefes alabileceği bir avuç havayı sığdırmakta zorlandığı metrobüs/otobüs ulaşımı esnasında -herkesin bir diğer yolcunun ücretini şoföre ulaştırmakla yükümlü olduğu kolektif muavinliğe dayalı dolmuşçuluk sistemini bahse konu bile etmiyoruz- hayal etmesi güç olsa da, yolda kitap okumak bir büyük şehir kültürüdür ve çanta ya da cepteki kitabı evden çıkmadan yoklamak, daha metro istasyonunda vagon kalabalığına karışmadan önce kitabı çıkararak hazırlanmak, arada sırada diğer yolcular neler okuyor diye merakla başkalarının kitap kapaklarına göz atmak gibi türlü alışkanlığı da bünyesinde barındırır.

Bu kültür ve yaşam biçiminin en hakikatli savunucuları oldukları su götürmez olan Fransızlar için Ulusal Demiryolları Şirketleri "SNCF" bu kışın en beğenilen romanını seçmek adına kolları sıvadı. 13 Aralık'da yayınladıkları bir tebliğ ile 2013 kış sezonunun SNCF edebiyat ödülü adayları belli oldu. Komitenin gösterdiği adaylar, Kanadalı yazar Emily St John'da Mandel'in "Dernière nuit à Montréal" adlı kitabı, Amerikalı Ron Rash'ın "le monde à l'endroit" ve Patrick de Witt'in "les frères Sisters" adlı romanları, Polonyalı yazar Olga Tokarczuk'un "Sur les ossements des morts" ve fransiz Olivier Truc'ün "le dernier Lapon" adlı kitapları. Demiryolları okuyucuları sevdikleri kitapları seçerek 24 Şubat geceyarısına kadar oy verebilecekler. Henüz bütün adayların kitaplarını bitirmemiş okuyucular için bile, sabah-akşam gidiş dönüş süreleri toplamı düşünülecek olursa yeteri kadar zaman olduğu düşünülebilir. Elimdekini bitirdikten sonra hangi kitaba başlasam endişesi çeken kararsız yolcular için ise, 2013 kış sezonu ödülleri büyük bir hizmet, bahar gelene kadar yeni kitap listesi için diğer yolcuların kucaklarındaki kitapların adlarını okumaya çalışmaktan kurtulmak için bir fırsat.

Bu arada, kış sezonu adaylarının açıklanmasından kısa bir süre önce SNCF yolcuları tarafından seçilen ve sonbahar ödülünün sahibi olan kitap ise Jérémie Guez'in "Balancé dans les cordes" adlı romanı oldu.

İşte 2013 baharına kadar Fransa'da raylı sistem yolcularının ağırlıklı olarak okuma tercihleri bu eserler olacak.

Savaş ve Aşkın, Kaçış ve Hayatı Yeniden Keşfedişin Yazarı: María Dueñas (Nilgün BAYRAKDAR)

Günümüz İspanyol yazarlarının romanlarının pek çoğunda, İspanya İç Savaşının ve hemen ardından gelen İkinci Dünya Savaşının izlerini bulmak mümkündür. Çünkü onlar, bu yakın tarihe bizzat tanıklık etmiş ya da tanıklık edenlerin anlattıkları hikâyelerle büyümüş, savaşın mirasını devralmış bir nesil. Onların hikâyesi, savaşla aşkı, ölümle hayatta kalmayı, kaçışla yeni bir hayatı keşfetmeyi bir sarmal içinde yaşayan insanların hikâyesi.

María Dueñas, romanlarında tarihin izini sürmenin mümkün olduğu, günümüzün en ünlü İspanyol yazarlarından birisi. 2009’da yayınlanan “El tiempo entre costuras” (The Time in Between) romanı, bir milyondan fazla satışla, İspanya’da yakın zamanda en çok satan roman olma niteliğine sahip. İspanya’nın 2007’den itibaren içinde bulunduğu ekonomik krizi de göz önüne alırsak, bu oldukça büyük bir rakam. Yazar romanının 25 dilde yayınlanmasından sonra Avrupa’nın da en çok tanınan yazarlarından biri oldu. Romanı okuduktan sonra aslında bu başarıya çok da şaşırmamak gerektiğini anlıyorsunuz. Zira Dueñas, zamanla aşk, tarih, politika ve moda arasında kurduğu müthiş bağı, sürükleyici bir dille süsleyerek okuyucuyu etkisi altına alıyor. Bir nefeste okuduğunuz romanın son sayfasına geldiğinizde, güzel bir rüyadan uyanmanın bıraktığı o hisse kapılıyorsunuz.

“The Time in Between” aslında María Dueñas’ın ilk romanı. 20 yıldır, İspanya’da Murcia Üniversitesinde İngilizce Dil Bilimi dersi veren, 47 yaşındaki yazar, bir bestseller yazarı olacağının daha önce hiç aklından geçmediğini söylüyor. “Her zaman iyi bir okuyucuydum, her zaman dillerin dünyasına merakım vardı ve her zaman canlı bir hayal gücüne sahiptim. Bir gün bu üçünü bir araya getirmeye karar verdim.”

1940 yılında Fas’ta dünyaya gelen annesinin hikâyeleriyle büyüyen yazarın ilk romanının esin kaynağı bu hikâyeler. Roman, İspanya İç Savaşının başladığı yıllardan İkinci Dünya Savaşına uzanan bir zaman diliminde geçiyor. Kitabımızın ana karakteri Sira Quiroga, Madrid’te terzi olan annesinin yanında 20’li yaşlarına kadar çalışır. Mütevazı bir devlet kâtibiyle nişanlanır. Ancak İç Savaşla birlikte her şey değişecektir. Sira Fas’lı yakışıklı bir gence âşık olur ve onun peşinden Fas’a gider. Fas’ta kendini hayal kırıklığı ve terk edilmişliğin içinde bulması, hayatı ve kendisini yeniden keşfetmesine yol açar. Yıllar önce annesinin yanında edindiği terzilik yeteneği ise hayatını yeniden kurmasını sağlayacak ve elinde kalan tek şeydir. İkinci Dünya Savaşının başladığı yıllarda, Sira artık döneminin en önde gelen modacılarından biri olmuştur. Bir Nazi Subayının eşinin modacısı olarak Madrid’e dönmeye ikna olur. Ancak dünyaya kaosun hâkim olduğu, casusluğun ve ihanetin kol gezdiği bu zamanlarda Sira, aşk, ihanet, casusluk ve politika çıkmazının içine hapsolacaktır.

María Dueñas’ın, üç yıldır okuyucuları tarafından dört gözle beklenen ikinci romanı “Misión Olvido”, geçtiğimiz Eylül ayında yayınlandı. Yazar yeni romanında yine başka bir ülkede kendini ve hayatı yeniden keşfetmek için yola çıkan bir kadının hikâyesini konu alıyor. Romanda yine savaşın kekremsi tadını ve tarihin kokusunu almak mümkün. İlk romanındaki başarısını elde etmesinden şüphe duyulmayan Duñas, ikinci romanıyla İspanyol okuyucuları oldukça heyecanlandırmış gibi görünüyor.

Gazetelerin Geleceği Tartışması (Sanem YARDIMCI)

Akıllı telefonlar, tablet bilgisayarlar gazetelerin sonunu mu getiriyor? İnternet haberciliğinin ve sosyal paylaşım sitelerinin gündem üzerinde her geçen daha çok etki etmeye başlaması, gazeteleri bir gün tamamen gereksiz mi kılacak? Almanya’da “Financial Times Deutschland”ın artık yayınlanmayacağı haberine, sosyal demokrat “Frankfurter Rundschau”nun iflası eklenince, internet çağında yayıncılık ve basılı kâğıdın geleceği çeşitli gazetelerde ve internet sitelerinde tartışma konusu oldu.

Tartışmaya basılı gazete tarafından yaklaşanların temel argümanları, ancak basılı yayınlarında kaliteli haberciliğin mümkün olduğu düşüncesi ve internet yayıncılığındaki Amazon, Google gibi büyük şirketlerin belirleyiciliği oldu. Haftalık yayınlanan bilinçli okurun gazetelere sahip çıkacaklarına dair inancı, yavru köpek fotoğrafı ile görsel hale getirmeyi seçen “Die Zeit” gazetesi, geçtiğimiz haftanın manşetini bu konuya ayırdı. “Frankfurter Algemeine Zeitung”tan Frank Schirrmacher ise, geçtiğimiz yıllarda e-kitap okuyucularının telif hakları sorunu nedeniyle bir gecede, satın aldıkları kitapları kaybetmeleri gibi örnekler üzerinden, basılı yayınların hâlâ önemli olduklarının altını çiziyordu. Google ve Amazon gibi büyük şirketlerin Silikon Vadisi kapitalizminin, haber alma özgürlüğüne ket vurmasına izin verilmemesini salık veridi. Schirrmacher’in yazısı, büyük yayınevi patronlarının haber alma özgürlüğü konusunda nerede durduklarını dair soruları yanıtsız bırakırken, Frankfurter Rundschau’nun eski redaktörü Wolfgang Storz, “die Tageszeitung” gazetesinde, gazetelerin demokrasinin önemli bir unsuru olduğu ve dolayısıyla devlet tarafından desteklenmesi gerektiğini dile getirdi.

Devlet desteğinde gazeteciliğin, ne anlama geldiğini iyi bilen Türkiyeli okuru gülümsetecek bu yorumlara karşılık, uzun süredir Almanya’da elitist gazetecilerin, kapitalizm ve tekelcilik argümanlarına sığınmalarını gülünç bulan yorumlar da tartışmada yerini aldı. Bu çerçevede dikkate değer yorumlar yapan Stefan Niggemeier kendi blogunda yavru köpek masumiyetine sığınan kaliteli gazeteciliği masaya yatırdı. Uzun süredir sadece ajans haberlerini yayınlamaya yönelen gazeteciliği bitirenin tek başına internet olmadığını vurguladı. Thomas Knüwer, medya üzerine değerlendirmelerine yer verdiği blogunda, kaliteli gazeteciliğin sadece basılı yayınla mümkün olacağı düşüncesine karşı çıktı. Knüwer, klasik medyanın üst düzey temsilcilerinin son dönemde yaptıkları işlerle geçer not almaktan uzak oldukları tespitine yer verdi.