Ebubekir AYKUT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ebubekir AYKUT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mesleklerin Proleterleşmesi (Ebubekir AYKUT)

Okurların affına sığınarak o çok bilindik alıntıyla yazıya başlamak isterim. Karl Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifesto’da söyledikleri: “Burjuvazi, şimdiye dek saygı duyulan ve saygın olarak değer verilen bütün mesleklerin halelerini söküp attı. Doktoru, avukatı, rahibi, şairi, bilim adamını kendi ücretli emekçileri durumuna getirdi”. Bu tespitin dile getirildiği zamanda ne kadar gerçek olduğunu tarihçilere bırakalım. Ama tespitin kapitalizmin tarihsel bir eğilimi olduğu ve günümüzde bir o kadar geçerli olduğuna dair hiçbir şüphe yok. Sermaye krize girdikçe insan yaşamının daha önce metalaşmamış alanlarına yöneliyor, bu alanları meta formunda yeniden tanzim ediyor ve artı-değer üretilebilecek alanlara dönüştürüyor. Şimdiye kadar mesleklerin alanı kabul edilen “hizmet alanı” da bunun dışında değil.

Aslında hizmet alanında konumlandırılan işler çok geniş bir alanı kapsıyor. Kamu hastanesindeki doktoru, belediyede çalışan işçiyi, büroda iş gören avukatı, bir şirketteki “office boy”u, üniversitedeki profesörü ve araştırma görevlisini aynı anda içeriyor. Tüm meslekler bir işçileşme süreci içerisindeler ancak hepsi aynı biçimde ve aynı anda bu süreci deneyimlemiyor. Bazı mesleklerin birçoğu zaten çoktan işçi olmuş durumda; bir şirketin ofis çalışanları ya da belediyenin temizlik işçileri gibi. Bazı meslekler ise bir dönem işçileşmeye direnebilecek koşullara sahip; refah dönemindeki doktorlar, mühendisler, öğretmenler gibi. Okuduğunuz dosyadaki yazılar öğretmenler, avukatlar, hekimler, mühendisler, akademisyenlere yani profesyonel mesleklere odaklanıyor.

Profesyonel mesleklerin onları diğer mesleklerden ve işlerden ayıran beş özelliği var. Tam zamanlı olmaları, eğitim ve öğretimin gerekliliği, mesleki birliklerin varlığı, sertifikasyon, tanımlanmış kamusal etik normlar. Söz konusu mesleklerde işçileşme ve piyasalaşma süreçleri bahsi geçen özelliklerin de ortadan kalkması demek büyük ölçüde. İşsizlik ya da tam istihdamın yokluğu, esnekleşme, güvencesizleşme profesyonel mesleklerin tanımlayıcı özelliği haline geliyor, mesleğin gerektirdiği belli bir eğitim ve öğretime sahip olmak artık yeterli değil, mesleki birlikler bilindiği üzere saldırı altında, kamusal etik normların yerini piyasanın rekabet kuralları almış durumda.
Yaşanan süreç elbette karmaşık ve nihayete ermiş değil ama birbiri ile bağlantılı iki yönü daha fazla öne çıkıyor ve sürecin geleceğini görebilmek açısından belirleyici önemde. İlki emek sürecinde yaşanan dönüşümler ve ikincisi profesyonel mesleklerin ürettiği hizmetlerin piyasaya bağımlı hale gelmesi.

Emek Süreci

Emek sürecinde yaşanan dönüşümler teknolojik gelişmeler ve büro işlerinin rasyonalizasyonuyla ilişkilidir. 20. yüzyıl boyunca ücretli emek rejiminin bir parçası haline gelen profesyonel meslekler üretim sürecinde yaşanan dönüşümlere bağımlı hale gelmiştir. Söz konusu dönüşüm meslek sahiplerinin sadece ücretli birer çalışana dönüşmesinden daha derin süreçlere işaret eder. Büro işlerinin rasyonalizasyonu süreci kapitalizmin ayırt edici özelliği olan manüfaktür işbölümünü hizmet üretilen alanlarda inşa eder. Meslek çalışanları teknik işbölümünün gelişimi ve işin parçalara yarılması ile daha öncesinde mesleklere özgü işin bütününü kontrol etme özelliklerini yitirir. Yapılan işler bir rutine dönüşür. Bilgisayar vb. teknolojik aletlerin kullanımın da yardımıyla yapılan iş vasıfsızlaşır. Elbette sorun üretici güçlerin gelişmesinin sağladığı kolaylıklar ya da makineleşmenin hizmet alanlar için daha faydalı hizmeti mümkün kılması değil. Sorun verili toplumsal koşullar altında ortaya üretim sürecinde kullanılan makinelerin mülkiyetini meslek sahiplerinde olmamasında ve bunun sonucunda makineyi kullananların daha fazla çalışmak, sömürülmek durumunda kalmasında, işleri üzerindeki kontrollerini yitirmesinde ve yapılan işin vasıfsızlaşmasında.

Sermaye İçin Hizmet Üretimi

Profesyonel mesleklerin özgün konumu bir tür toplumsal değer üretiyor olması ve böylelikle özerk bir toplumsal statüye sahip olmalarında yatar. Her ne kadar kapitalizmle birlikte döneminde ücretli emek rejiminin bir parçası haline gelmişse de ilgili meslekler doğrudan sermaye ilişkisinin nesnesi olmamışlardır. Evet avukatlar kapitalistlerin davalarını savunmuştur, öğretmenler zengin aile çocuklarına özel ders vermiştir, doktorlar sağlık hizmetini devletten ya da hastadan aldıkları para karşılığında yapmaktadır ama ürettikleri hizmetlerin kendisi artı-değerin üretildiği sermaye ilişkisinin nesnesi olmamıştır. Dahası refah devleti dönemi hizmet üretilen bazı alanları piyasa dışına çıkarmıştır.

Ancak kapitalizm krize girdiğinde sermayenin ilk saldırdığı alanlar bahsi geçen refah devleti tarafından piyasa dışına çıkarılan alanlar olmuştur. Metalaşma eğilimi daha önce piyasa ilişkilerine tabi olmamış üretim süreçlerini sermaye ilişkisine açmıştır. Söz konusu yeniden metalaştırma sermayeye krizden çıkabilmesi için hizmet üretimini teknolojik gelişmelerin yardımıyla artı-değer üreten süreçlere dönüştürmüştür. Diğer yandan kamusal hizmet üretiyor olsun olmasın 20. yüzyıl boyunca hizmet sektörünün imalat sektörünü geçen payı sermayenin yeni eğilimine de işaret etmekteydi. Kısacası sermaye ilişkisinin hâkim olduğu her yerde olduğu hizmet üretimi alnında da bir proleterleşmenin yaşanılması kaçınılmazdı.

İşsizlik

Sermaye ilişkisi belli bir alanda derinleştikçe sadece emek süreçlerini artı-değer üretecek şekilde düzenleyip emekçileri ücretli emekçiye dönüştürmüyor. Aynı zamanda işsizliği, vasıfsızlaşmayı, esnekleşmeyi, güvencesizliği, yabancılaşmayı da söz konusu alanlara taşıyor. Tanıl Bora, Aksu Bora, Necmi Erdoğan ve İlknur Üstün’ün “Boşuna mı Okuduk?” Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği kitabı Türkiye’deki profesyonel meslek adaylarının işsizlik deneyimlerini yaptıkları saha çalışması yoluyla etkileyici bir şekilde dile getiriyor.

Sonuç olarak işçileşme profesyonel meslek alanlarında tüm boyutlarıyla yaşanıyor. Profesyonel mesleklerdeki hizmet üretimindeki emek süreçleri çalışanlar aleyhine yeniden yapılandırılıyor, böylelikle artı-değer üretilen alanlara dönüşüyor ve sermaye ilişkisinin bir parçası haline geliyor, Bundan sonra okuyacağınız dosya yazıları da söz konusu dönüşümlerin izlerini farklı farklı profesyonel meslek alanlarında takip ediyor.

“BOŞUNA MI OKUDUK?” TÜRKİYE’DE BEYAZ YAKALI İŞSİZLİĞİ, Tanıl Bora, Aksu Bora, Necmi Erdoğan ve İlknur Üstün, İletişim Yayınları, 2011.


Sınıf Tartışmasında Farklı Kavrayışlar (Ebubekir AYKUT)


Karl Marx, Joseph Weydemer’e gönderdiği 5 Mart 1852 tarihli mektupta modern toplumda sınıfların ve sınıflar arasındaki mücadelenin varlığını keşfetme onurunun kendisine ait olmadığını belirtir. Marx’ın bu ifadesinden diğerlerinin yanı sıra çıkartılabilecek bir saptama vardır; her sınıf ya da sınıf çatışması diyen Marksist anlamda sınıf ya da sınıf mücadelesinden bahsetmez. Sınıf ve sınıf mücadelesi kavramlarının kullanımından imtina edildiği günümüzde bahsi geçen saptamayı vurgulamak saçma gözükebilir. Söz konusu kavramların açıklayıcılığını yitirdiği iddialarının hâkim olduğu bir zamanda kavramların farklı kavrayışlarına dikkat çekmek ne kadar abestir!

Diğer yandan aslında tam da bahsi geçen zamanlarda sınıfın (Marksist, Weberci ve Durkheimcı) farklı kavranışlarına odaklanmak gerekli hale gelmiştir. Marksist kavrayıştan sınıf meselesini güncellemenin tek mümkün yolu onun kökenlerine inmek ve onu diğer kavrayışlarla farkını ortaya koymaktır. Böyle bir çaba içerisinde Erik Olin Wright’ın derlediği Sınıf Analizine Yaklaşımlar kitabı yol gösterici olabilir. Kitapta Neo-Marksist, Neo-Weberci, Neo-Durkheimci, Rant Temelli ve Bourdiecu sınıf analizlerinin ve Sınıf-sonrası analizinin temel önermeleri ve birbirlerinden analitik olarak farkları tartışılmaktadır. Günümüzde prekarya, çokluk, orta sınıf, yeni küçük burjuvazi vb. etrafında dönen tartışmaların kökenlerini söz konusu sınıf analizlerinde bulmak mümkündür.

Özgün Noktalar
Yazının amacıyla uyumlu olarak her bir yaklaşımın temel önermelerini tartışmak yerine bazı ilgili yaklaşımların özgün noktalara değinmek gerekir. Marksist sınıf kavramsallaştırmasının ayırt edici unsuru sömürü kavramıdır. Marksistler için toplumsal üretim ilişkileri aynı zamanda sınıf ilişkilerdir, sınıf ilişkileri de sömürü ilişkileri. Sömürü, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip sınıfın ücret karşılığı çalıştırdığı emek gücünün ürettiği artı-değere el koymasıdır. Sömürü ilişkisi aynı zamanda bir tahakküm ilişkisidir; üretim araçlarına sahip sınıf bu araçlara sahip olmayanların toplumsal ilişkileri üzerinde yönetim ve denetim hakkına sahiptir. Öte yandan söz konusu ilişkide “sömürenler sömürülenlere aktif biçimde ihtiyaç duyarlar: Sömürenler kendi refahları için sömürülenlerin faaliyetine bağımlıdır”. Artı-değeri mümkün kılan tek güç emek-gücüdür. Sömürü ilişkisi antagonistik çelişkiler üretir ve sınıf mücadelesine neden olur. Karşılıklı bağımlıkları nedeniyle sömürülenlerin çıkarlarının gerçekleşmesi artı-değerden daha fazla pay alma ya da sömürü ilişkisinin ortadan kalkması sömürenlerin çıkarları aleyhinedir. Sınıf ilişkilerinin tanımlanan bu yapısı toplumsal ilişkilerin diğer alanlarındaki faaliyetlerin (kültür, ideoloji, siyaset vb.) sınırlarını çizer.

Weberci sınıf analizinin amacı sınıf konumları ile yaşam fırsatları arasındaki ilişkiyi incelemektir. “Sınıf konumu bireylerin davranış koşullarının belirleyicisidir ve benzer davranış koşullarına sahip olanların benzer davranması beklenir.” Bazı önemli varlıklara (Marksist açıdan söylersek üretim araçlarına) sahip olmak piyasada etkide bulundukları ölçüde bunlara sahip olan bireylere diğerlerine oranla belli avantajlar sağlar. Diğer bir deyişle, piyasadaki belirli yapısal konumlar belirli yaşam fırsatlarının nedensel bileşenini oluşturur. Ancak Weberci yaklaşım açısından bahsi geçen yapısal konum diğer toplumsal konumlardan (kültürel ilişkilerde temellenen statü ve siyasal ilişkilerde temellenen iktidar) sadece biridir. Dahası Weber için statü ve iktidar konumları kapitalizmin rasyonelleşmesi çerçevesinde daha belirleyicidir.

Durkheimcı yaklaşımlar toplumsal işbölümü ve organik dayanışma temelinde sınıf analizine odaklanır. Sanayi toplumunun ilk evrelerinde sınıf çatışması ortaya çıkmış ancak sonrasında devletin müdahalesi ve organik dayanışma yolu ile çatışma kurumsallaşmıştır. Diğer yandan artan toplumsal işbölümü ve bireyselleşme sınıfsal değil meslekler arası bir bölünmeye evrilmiştir. Meslekler aynı zamanda mekanik dayanışma düzeyinde mesleğe özgü “belirli fikirler, belirli kullanım biçimleri ve şeyleri benzer tarzda görme biçimleri”, organik dayanışma düzeyinde ise mesleki karşılıklı bağımlılıklar üretir. Durkheim için toplumsal eşitsizlikler toplumsal işbölümünün sonucu olan işlevsel ve değer temelli (liyakate dayanan) eşitsizliklerdir. Toplumsal işbölümünün neden olduğu aşırı uzmanlaşma bu kapsamda yabacılaşmaya yol açmaz daha ziyade “mikro düzeyde görünür işbirliği ve koordinasyon ilişkileri”ni ortaya çıkarır. Bu görünür işbirliği ve koordinasyon ilişkileri “bir meslek ahlakı sistemini oluşturmak ve denetimini sağlamak, üyelerle diğer birlikler arasında yaşanabilecek çatışmaları çözmek ve siyasal yönetimde temel temsil yapıları olarak hizmet etmek” amacını haiz meslek birlikleri yaratır.
Bir sınıf-sonrası analizi günümüz toplumsal koşullarının sadece sınıfsal eşitsizliklerin ortaya çıktığı ve temel belirleyici olduğu toplumsal koşullardan farklı olduğunu vurgular. Günümüzde toplumsal eşitsizlikler karmaşık bir biçim almış, iç içe geçmiştir. Sınıfsal eşitsizliklerin yanı sıra eğitim ve bilginin (“sertifikalaştırma” yoluyla oluşan profesyonelleşme), yurttaşlık ve demokrasinin (mülteciler, yasadışı göçmenler, sığınmacılar vb.’nin yurttaşlık haklarından dışlanması), toplumsal cinsiyet ve ırk ilişkilerinin etkisi ile toplumsal eşitsizlikler çeşitlenmiştir. Dahası söz konusu eşitsizlik biçimleri “işlevsel, toplumsal ve ahlaki olan toplumsal farklılaşma”, esnekleşme”, “tüketimin merkezileşmesi” ve bireyciliğin gelişmesi” ile birlikte “melez” bir biçime bürünmüştür. Bir işçi aynı zamanda kadın olma, göçmen olma ya da Kürt olmanın yarattığı eşitsizliklerin etkisini aynı anda hissetmektedir.

Sonuç
Aslında sınıf meselesi toplumsal eşitsizlikler görünür hale geldikçe -ki günümüz koşullarında aksini iddia etmek çok mümkün değildir- tekrardan gündeme gelir. Dosya konularımız olan prekarya, esnekleşme ve yeni küçük burjuvazi, orta sınıf üzerine tartışmaların güncelliği bunun bir göstergesidir. Belirtmek gerekir ki sınıf tartışmalarında bu kısa yazının göstermeye çalıştığı gibi farklı kuramsal konumlar ve tutumlar vardır ve sınıf meselesini tartışırken bu farklılıklar göz önüne alınmalıdır.
SINIF ANALİZİNE YAKLAŞIMLAR, Erik Olin Wright (Der.), Çev. Kolektif, NotaBene Yayınları, Ankara, 2014.


Demokrasi ve Diktatörlük (Ebubekir AYKUT)

Günümüzde kapitalist devletler gittikçe otoriter bir biçim almaktadır. Parlamentoların öneminin azalması ile yürütmenin gittikçe güç kazanması, biçimsel dahi olsa hukuki düzenlemelere riayet etmeyen hükümetler ve sosyal hakların kapsamının gittikçe daralması istisna olmaktan çıkan bu yeni devlet biçiminin bazı özellikleri. Elbette kapitalist devlet başından beri otoriter bir devlet biçimine meyilliydi ancak sınıf mücadeleleri ve dünya konjonktürü dolayımıyla bu eğilim sınırlanmaktaydı. Kapitalist devlete içkin bu otoriterlik “olağanüstü” koşullarda, ekonomik, siyasal ve toplumsal kriz koşullarında, düzeni yeniden tesis etmek için devreye giriyordu. Bu durum liberaller tarafından “istisna hali” olarak ya da sapma olarak tanımlanıyordu; kapitalist devlet, toplumsal düzen sağlandıktan sonra eski biçimine geri dönüyordu. Ancak devlet-toplum ilişkilerinin yeniden yapılandırıldığı neoliberal dönemde otoriter devlet biçimi istisna olmaktan çıkıp bir “kural” haline dönüşüp yaygınlaştı. Egemen söylem de serbest piyasanın işlemesi için etkin ve güçlü bir devletin varlığına vurgu yapmaya başladı.

Otoriter devlet biçimin kural haline geldiği bir dönemde Carl Schmitt’in siyasal argümanları, her ne kadar egemen söylem tarafından referans alınmasa da, egemen söylemin rejime dair argümanlarını tartışmak ve eleştirmek için başlangıç noktası olarak ele alındı. Schmitt Diktatörlük, Parlamenter Demokrasinin Krizi, Siyasi İlahiyat ve Siyasal Kavramı gibi eserlerini toplumsal ve siyasal kriz koşullarının ayyuka çıktığı Almanya’da bir devrimin ufukta belirdiği Weimar Dönemi’nde yazmıştı. I. Dünya Savaşı’ndan yenik olarak çıkan Almanya’nın ekonomisi, toplumsal ve siyasal düzeni harap bir haldeydi. Bu bağlamda, egemen sınıflar hegemonya tesis etmekte zorlanmaktaydı. Ülkede olağanüstü koşullar hâkimdi; proletarya ülkenin geleceğini belirleyebilecek bir siyasal güç olarak ortaya çıkmıştı, küçük burjuvazi toplumsal ve siyasal huzursuzluklara tepki göstermekteydi ve burjuvazi hegemonyasını tehdit altında hissetmekteydi. Schmitt kuramında bu koşullara çözüm olarak egemenin hukuk üzerindeki konumunu vurguladı, parlamentonun işlevsizliğine ve gereksizliğine işaret etti ve bir siyasal otoriterliği, diktatörlüğü savundu.

Egemen ve Hukuk

Schmitt, bir hukukçu olarak sıkı bir siyasal liberalizm eleştirmenidir, liberal anayasa ve hukuk kavrayışlarına daha sonra Hayek gibi liberaller tarafından da kabul edilecek esaslı eleştiriler yöneltir. Ona göre, liberalizm ya “salt hukuki ve normatif olarak geçerli olmak zorunda olan bir şey olarak” tanımladığı devleti hukuk düzeni ile eşleştirir ya da devleti düzen sağlama işlevini yerine getirirken hukukla sınırlandırılmış bir kurum olarak tanımlar. Liberal hukuk devleti geleneğinde soyut normun objektif geçerliliği kişisel emirlerin karşısına yerleştirilir. Ancak Schmitt hukuk kurallarının şekli olduğunu ve somut olgulara somut bir şekilde, kimin hüküm vereceğini içermediğini belirtir. Hukuku uygulayacak bir otoriteye ihtiyaç olduğuna işaret eder. “Bir karar normu olarak kanun hükmü, yalnızca nasıl karar verilmesi gerektiğini belirtir, kimin karar vermesi gerektiğini değil.” Bu bağlamda, egemen kararları ile hukuki düzenin ve toplumsal düzenin teminatıdır ve geçerli hukuk düzeni ile sınırlandırılamaz. Egemenin konumunu olağanüstü hal kavrayışı üzerinden tanımlayan Schmitt, “egemen”i bir “sınır-kavram” olarak kabul eder. “Olağanüstü hal, mevzu hukukta öngörülmeyen” bir durumdur ve “olağanüstü halde, hukuk devleti anlayışına uygun yetkiye yer yoktur”. Egemen ve onun kararları, geçerli olan hukuki düzenin dışında yer almakla birlikte onun kurucusu ve teminatı olduğu için yine de hukuk düzenine aittir.

Devlet toplum ilişkilerinin yeniden yapılandırıldığı bir dönemde yeni hukuki düzenlemelerin mevcut hukuk mevzuatı ile hukuki açıdan meşrulaştırılması (anayasasında devletin sosyal hukuk devleti olarak tanımlandığı ama yasalarda sosyal hakların esamesinin okunmadığı Türkiye örneği gibi) mümkün değildir. Ya da mevcut hukukun yargıçlar tarafından yeni koşullara göre yeniden uygulanması da (“işçinin korunması” ilkesinin “işyerini korunması” olarak yorumlandığı Türkiye örneğinde) meşrulaştırılamaz. Elbette toplumsal düzenlemeler değişebilir ve dönüşebilir ancak yeni durumda bu yeni düzenlemeler toplumsal mutabakatı gerektirmeden yapılmalıdır, bu da Schmittçi bir egemeni gerektirir ve böyle bir kavrayış içinden dönüşüm meşru kabul edilebilir.

Parlamenter Demokrasi

Schmitt’in egemene ve karara yaptığı vurgu parlamenter demokrasi eleştirisi ile el ele gider. Ona göre, parlamenter demokrasinin liberaller tarafından tanımlanmış iki ilkesi vardır: Aleniyet ve müzakere. Aleniyet ilkesi, az sayıda insan tarafından kapalı kapılar ardında yürütülen gizli siyaset ve gizli diplomasiyi hedef alır, kamuoyunu etkili bir kontrol organına dönüştürmeyi hedefler ve iktidarın kötüye kullanılmasını imkânsız kılar. Liberaller ayrıca siyasi keyfiliğe bir çözüm olarak kuvvetler ayrılığı ilkesini öne sürer. Yasama, yürütme ve yargı güçleri birbirleri ile müzakereye zorlanır, dengelenir ve yurttaşların (kamuoyunun) kontrolü mümkün olur. Hukuk devletinde yasa parlamento aracılığıyla yasama işlemi dolayımıyla genel iradeyi yansıtır. Schmitt’e göre, parlamentonun farklı çıkarlar arasında bir çekişme alanına dönüşmesi ve kararların gerçekte başka yerlerde alınması parlamentoyu işlevsiz kılmıştır; hatta bu kurum gerçek demokrasinin önünde bir engel haline gelmiştir. Schmitt, liberalizm ile demokrasi arasında yaptığı ayrım temelinde parlamenter demokrasinin demokrasinin tek geçerli biçimi olmadığını belirtir; özünde demokrasi “yönetenlerle yönetilenler arasındaki özdeşlik”tir. Bu bağlamda, her diktatörlük “anti-liberaldir, ancak zorunlu olarak anti-demokratik değildir”. “Halk iradesi, alkışla, acclamatio ile, apaçık ve muhalefetsiz varoluş (Dasein) ile, …, daha demokratik bir şekilde dile getirilebilir”.

Günümüzde de parlamento hükümetler tarafından sıklıkla karar alma mekanizmalarından dışlanır, hükümet tarafından çıkarılan kanun hükmünde kararnameler (Türkiye’de kanun hükmünde kararnamelerin artan sayısı) parlamentonun yasama işlevinin yerini almaktadır. Parlamentodaki tartışmalar bir sonuca ulaşmadan kısır döngü içerisinde sürüp gitmektedir. Parlamenterler halkın temsilcisi olmaktan çıkıp yozlaşmışlar, kendi çıkarlarının ve dar bir grubun çıkarlarının temsilcisine (Türkiye’de 1980 sonrasında artan yolsuzluk soruşturmaları) dönüşmüştür. Schmittçi bir bakış açısından bu durumu aşabilmek için halk ile doğrudan özdeş bir egemenin varlığı gereklidir. Son olarak başka bir yazının konusu olabilecek eleştirimizi vurgulayalım; Schmitt’in egemeni (ya da egemenlik kavrayışı) hukuki düzenlemelerin içeriğine (kapitalist toplumun düzenlemeleri?) ya da egemenliğin karakterine (burjuva iktidarı?) kayıtsızdır.

SİYASİ İLAHİYAT: EGEMENLİK KURAMI ÜZERİNE DÖRT BÖLÜM, Carl Schmitt, çev. A. Emre Zeybekoğlu, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2010.
PARLAMENTER DEMOKRASİNİN KRİZİ, Carl Schmitt, çev. A. Emre Zeybekoğlu, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2010.


Olumsuz İnsani Koşulların Yadsınması (Ebubekir AYKUT)



Werner Bonefeld, Batı’da Açık Marksizm olarak adlandırılan bir düşünce geleneğinin günümüzdeki en önemli temsilcilerindendir. Simon Clarke, John Holloway, Harry Cleaver, Richard Gunn, Johannes Agnoli, Peter Burnham gibi isimleri içeren bu Marksist düşünce, konsey komünizminden, anarşizmin bazı ekollerinden, otonom hareketinden ve situasyonist akımından beslenir. Geleneğin ilgisi son dönemlerde Adorno’nun kuramına özellikle negatif diyalektik kavramına yönelmiştir. Bonefeld’in Yıkıcı Akıl ve Olumsuzlama kitabı da geleneğin son dönemlerdeki ilgisi ile uyumlu olarak Adorno’nun yeniden değerlendirilmesini ve bu temelde devlet, sermaye, sınıf ilişkilerine dair Açık Marksizm’in güncel yorumlarını içerir.
Kitaptaki tartışmalarda birbiri ile ilişkili en az üç temel tezin öne çıktığı söylenebilir. Bonefeld, ilk önce Marx’ın ekonomi politik eleştirisinin esasında biçimlere odaklanan fetişizm eleştirisi olduğunu öne sürer ve bu iddiasını Adorno’nun negatif diyalektik ve olumsuzlama kavrayışları ile tamamlar. İkinci olarak, “sapkın” toplumsal biçimler olarak sermaye ve devlete odaklanır ve sermayeyi “kapitalizm altında emeğin varoluş tarzı”, devleti de “burjuva toplumsal yeniden üretim ilişkilerinin politik biçimi” olarak tanımlar. Üçüncü olarak, fetişizm eleştirisi ve sapkın toplumsal biçimler olarak devlet ve sermaye kavrayışları ekseninde insanın kurtuluşu için “örgütlü yadsıma”, “toplumsal özerklik” fikrini ortaya atar.
Fetişizm Eleştirisi
Bonefeld, “olumsuz insani koşulların yadsınması”nı yıkıcı aklın esas işlevi olarak tanımlar. Yıkıcılık, varolan tüm toplumsal ilişkilerin olumsuzlanmasına dayanır. “Yıkıcı akıl” verili toplumsal biçimlerin eleştirisine odaklanır. Marx’ın kuramının nesnesi, kapitalist toplumsal biçimler; toplumsal ilişkilerin belirleyicisi haline gelen şeyleşmiş ekonomik ilişkilerdir. Bonefeld’e göre, Marx’ın materyalizmi “şeylerin kökenini toplumsal pratikte açıklayarak onların dogmatik görünüşünü yadsır”. Marx’ın ekonomi politik eleştirisi toplumsal ilişkilerin insandan bağımsız bir gerçekliği olmadığına ve bu yüzden değiştirilebilir olduğuna işaret eder. Marx, sermayeyi insanlar ve insani kapasiteler ile ilişkili ve emeğe bağımlı olarak tanımlar. Bonefeld bu yüzden aslolanın şeylerin kökünü kavramak olduğunu belirtir; toplumsal ilişkilerin özü “insanal ilişkiler”dir.
“Toplumsal insanal ilişkiler” dışında başka bir dünya yoktur; ancak bu ilişkiler “katılaşmış toplumsal biçimler”e dönüşür ve insanlar bu yapılar tarafından yönetilir. Diğer deyişle fetişizm gerçektir; bir bilinç durumuna indirgenemez. Bu kapsamda kapitalist üretim ilişkileri; kapitalist toplumsal biçimler, “sapkın biçimler” olarak belirir. Marx’ın eleştirisi bu sapkın biçimlerin olumsuzlanmasına dayanır. Marx’ın eserinin temelinde fetişizm eleştirisi vardır; sermaye biçimlerinin “toplumsal kuruluşu”nu açığa çıkarma işlemi. Ücretli emeğin hâkim biçiminin tanımlanması aynı zamanda onu ortadan kaldırılmasının imkânlarının çözümlenmesi demektir. Bonefeld bu kapsamda Adorno’nun negatif diyalektik kavramına başvurur. “Negatif diyalektik, özdeş olanı özdeş olmayan dönüştürüp, kavramda kavramsal olmayanı açığa çıkararak gerçekliğe nüfuz eder ve gerçekliğin dogmatik duruşunu bozar”. Toplumsal nesnel ilişkilerin temelinde yer alan öznel ilişkileri deşifre etmek Adorno’nun yaklaşımının esasını oluşturur. Nesne, öznenin bir varoluş kipi olarak anlaşılır. Diyalektiğin odak noktasını toplumsal içerikler oluşturur, diyalektik düşünce şeyleri verili olarak almaz ve kendi toplumsal bağlamına özgüdür ancak verili olanın dışında başka bir gerçeklik olmadığını da kabul eder.
Sermaye ve Devlet
Marx’ı alıntılayan Bonefeld sermayenin “emeğin koşullarının aldığı biçim”den başka bir şey olmadığını belirtir. Sermaye, bir özne ya da yapı olarak kavranamaz; sermaye gerçekte bir şey üretmez çünkü üretilen sermayenin kendisidir. Toplumsal varoluşun özü olarak emek, kurucu güç olarak insan faaliyeti sermayeyi üretir. Sermaye ve emek bu açıdan birbirlerine karşıt değildir. Sermaye “belirli bir toplumsal yeniden üretim ilişkisinin adı ve bir toplumsal yeniden üretim tarzıdır”. Toplumsal olarak gerekli emek zamanı tarafından kurulan değer, kapitalizm altında emeğin varoluş tarzıdır. Sermaye kendi kendini değerli kılan bir özne değildir, sermayenin varlığını mümkün kılan değerin tek kaynağı emektir ama ücretli emek olarak, sapkın biçiminde. Kapitalist üretim ilişkileri, emeği üretim ve geçim araçlarından ayıran ve ücretli emeği yaratan ilksel birikimi önvarsayar.
Bonfeld’e göre emeğin geçim ve üretim araçlarından ayrılması ve bu üretim araçlarının sermaye olarak toplumsal kuruluşu politik olan ve ekonomik olan arasındaki ayrımın temelini oluşturur. Burjuva toplumunda “politik olan devlet biçiminde yoğunlaşır”, kapitalist toplumun örgütsel biçimi devlettir. Özel mülkiyet haklarını güvenceye alan devlet, emeğin üretim ve geçim araçlarından ayrı oluşunu garanti altına alır ve kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretilmesini sağlar. Devlet kapitalist üretim ilişkilerine dışsal değildir; sözleşme, soyut (hukuk önünde) eşitlik, biçimsel özgürlük yoluyla ekonomik olanı depolitize ederek “politik olanı tekelleştirir”. Bu kapsamda soyut devlet düşüncesi ile kapitalist devletin gerçekliği arasında bir ayrım yapılamaz; devlet her zaman sermaye birikimin koşullarını yeniden üretmekle mükelleftir.
Toplumsal Özerklik
Bonefeld, Marx’ın fetişizm eleştirisinden hareketle sapkın toplumsal biçimler olarak tanımladığı devlet ve sermaye kavrayışları temelinde devrim anlayışını ortaya koyar. Devrim olumsuz insani koşulların yadsınması anlamına gelir ve “kendisinin yadsınmasına karşıtlık ve direniş biçiminde maddi varlığa kavuşan” insan onuruna dayanır. Kapitalizm ancak sermayenin ve devletin örgütlü yadsınması, toplumsal özerklik yoluyla aşılır. Bonefeld’e göre Marksizmin Leninist yorumların bir kenara bırakılması gerekir. “Devrimin örgütsel biçimi olarak devrimci parti düşüncesi” reddedilmelidir. “Devrimin bir aygıtı olarak devlet biçimi kavramı” terk edilmelidir. “Devrimci özne tanımlama girişimleri”nden kaçınılmalıdır. Parti, sosyalizm ve onların tanımladığı devrimci özne tartışmaları aşılmalıdır.
Bonefeld, özerkliğin üç ayrı anlamını tanımlar. İlk olarak özerklik düşüncesi kendi ilişkilerinin kontrolüne sahip üreticiler birliğinin zorunluluk alanını örgütledikleri özgür ve eşit, komünist toplumu yansıtır. İkinci anlamında özerklik kendiliğindenlik düşüncesiyle bağlantılıdır; işçi sınıfının parti, sendika vb. örgütsel biçimlerden farklı olarak öz-etkinliği ve öz-örgütlenmesine işaret eder. Üçüncü olarak toplumsal özerklik kapitalizm içinde sermaye ve devlete karşı mücadeleyi içerir. Burjuva toplum dışında başka toplum yoktur ama aynı toplum içerisinde onun ortadan kaldırılması demek olan komünizm için mücadele edilir.

YIKICI AKIL VE OLUMSUZLAMA, Werner Bonefeld, Çeviri: Özgür Yalçın, Otonom Yayıncılık, 2014.

Egemen Tarih Anlatısının Ötesinde (Ebubekir AYKUT)

Giambattista Vico, “Bizler ancak kendimizin neden olduğu ve kendimizin yaptığı şeyi nedensel, temelli ve doğru olarak bilebiliriz” şiarını dile getirdiğinde “Yeni Bilim”in doğuşunu müjdeliyordu; Tarih bilimi. Kendi yaşadığı dönemde metafizik tartışmalara boğulmuş doğa bilimlerinin yerine “doğrudan ve yetkin olarak tanıma” olanağına sahip olduğumuz toplum bilimine yönelmemiz gerektiğini öne süren Vico, tarih düşüncesini bu bilimin temeline yerleştirdi. Vico’nun ardından Hegel siyaset felsefesini tarihselleştirmiş, felsefeyi bir tarih felsefesi haline getirmiş ve tarihi bir süreç olarak tanımlamıştı. Artık felsefenin konusu başından sonuna evrensel dünya tarihiydi. Nesnesi Dünya Tiniydi ve bu  tarih anlayışı geçmişi, şimdiyi ve geleceği bir bütün olarak ele alıyordu.

Marx ise aralanan yeni bilimin kapısını sonuna kadar açtı, Althusser’in deyimiyle “tarih kıtasını bilime açtı.” Marx, tarih bilimini devrimcileştirmiş ve tarihin nesnel koşullarına dikkat çekmiştir: “İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar.” Tarihin konusunu oluşturduğu düşünülen geçmiş sadece “şimdiden önceki zaman”a dair değildir, tam da şimdinin ve geleceğin bir parçasıdır. Marx ayrıca “tüm tarihin sınıf mücadelelerin tarihi olduğunu” belirtir. Bu, tarih ancak sınıf mücadeleleri dolayımıyla yapılır ya da tarihin öznesi sınıf mücadeleleridir demektir. Tarihin esasını sömürenler ile sömürülenler arasındaki mücadele oluşturur. Oysa sömürenlerin sömürülenleri göz ardı ettiği ve tarihi şimdiye sıkıştıran, varolanı sanki hiş değişmeyecekmiş gibi sunan bir tarih anlatısı vardır.

Tam da burada Walter Benjamin’in uyarısını hatırlamak gerekir: “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hal’ istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız.” Bu bağlamda, ezilenler ve sınıf arasındaki ilişkinin ne olduğuna dair tartışmayı bir yana koyarsak, egemen söylemin tarih anlatısının dışında kalanların kendi tarih kavrayışlarına sahip olmaları ve egemen tarih anlayışını sorunsallaştırmaları gerekliliği aşikârdır. Böyle bir tarih kavrayışı içinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerin bir zorunluluk olmadığını ve değiştirilip dönüştürülebileceğini ya da yıkılıp yenisinin inşa edilebileceğini gösterir. Biz de bu dosyada egemen tarih anlatısını sorunsallaştıran ve bu anlatının dışında kalan konuları ele alan bazı kitapları öne çıkarttık. Sınırlı konulara değinmesine rağmen dosyanın ele alamadığımız diğer konulara da ilgi uyandırmasını umut ediyoruz. Hatta belki de bu dosya okurların katkısı ile bir başka tarih dosyasının hazırlanmasına vesile olur. Keyifli okumalar.



Sosyal Politika ve İşçi Sınıfı (Ebubekir AYKUT)

Sosyal politika, Batı’da refah devleti olgusunun ortaya çıkışı ile birlikte kurumsallaşarak toplumsal bütünlüğü sürdürmeyi amaçlayan uygulamalar setini tanımlamaktaydı. Kapitalizmin “Altın Yılları” boyunca emekçiler refah devleti tarafından sağlanan bazı olanaklara sahip oldular; sosyal güvenlik, sendikalar ve toplu sözleşme düzeni, emek lehine iş yasaları, sosyal yardımlar, asgari ücret, kamusal sağlık, eğitim, konut ve ulaşım hizmetleri... Bu dönemde sermaye emeğin yeniden üretim koşullarında devlet tarafından düzenlenen bazı görece iyileştirmeleri kabullenmişti. Emeğin üretkenliği belli bir düzeyin üstünde kaldığı ve kapitalizm büyümeye devam ettiği, yapısal krize girmediği sürece de bu “toplumsal uzlaşma, barış, uyum” bozulmayacaktı.

Bilindiği gibi dünya kapitalizmi 1970lerde krize girdiğinde sermayenin ilk tepkisi emeğe sağladığı olanakları geri almaya çalışmak oldu. Sendikalar toplumdışı, neredeyse yasadışı ilan edilerek baskılandı; işçi ücretlerinde çarpıcı düşüşler yaşandı; sosyal yardımlar azaltıldı; eğitim, sağlık, konut, ulaşım gibi kamusal hizmetlere sınırlandırmalar getirildi; iş yasaları işveren lehine yeniden düzenlendi. Neoliberal politikalar refah devletini hemen hemen ortadan kaldırdı. Günümüzde sosyal politika denilen şeyin artık emekçilerle herhangi bir alakası kalmadı; sosyal politika, artık daha çok yoksullar, kadınlar, kimsesizler, yaşlılar vb. “sınıf dışı” diyebileceğimiz grupları kapsayan bir biçim kazandı.

Emekgücünün Metalaşması

Refah devleti döneminde kurumsallaşan sosyal politika ile işçi sınıfı arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için kapitalizmde emekgücüne odaklanmak gereklidir. Piyasanın hâkim hale gelmesi üretim araçlarına sahip olmayan işçi sınıfını iki açıdan piyasaya bağımlı kılar. Birincisi, ihtiyaçların artık önemli bir bölümü piyasadan satın alınmak zorundadır. İkincisi, bunları alabilmek için insanlar hayat enerjilerini yani emekgücünü emek piyasasında satışa çıkarmak zorundadır. Kapitalizm emek-gücünü piyasada alınır satılır bir meta haline getirir.
Sermin Sarıca Tülay Arın’a Armağan kitabındaki “Sosyal Hakların Emekgücünün Meta Niteliği Üzerindeki Etkilerine Dair Düşünceler” makalesinde sosyal politikanın emekgücünün metalaşması üzerindeki etkilerine dair iki farklı yaklaşım olduğunu belirtir. İlk yaklaşım sosyal politikanın emekgücünün meta niteliğini zayıflattığını iddia eder. Dekomidifikasyon (meta niteliğinin zayıflaması) tezine göre “kapitalizmin yıkıcı dinamiklerini telafi edici ya da tersi yönde işleyecek kalıcı düzeltici önlemlere hep ihtiyaç duyulmuştur (s.403)”. İşçi sınıfının mücadelesi özellikle devleti bu önlemlerin alınmasına zorlamıştır. Devlet müdahalesi de değişik biçimlerde bu sürecin düzenleyicisi olmuştur. Emek gücünün meta niteliğinin zayıflaması “bireylerin ya da ailelerin piyasa katılımında bağımsız olarak sosyal açıdan kabul edilebilir yaşama standardını gerçekleştirebilmesi” demektir. Böylelikle emekgücünün piyasaya olan bağımlılığı azalır.

Söz konusu yaklaşım içerisinde sosyal politikalara geliri yeniden dağıtan, piyasanın ve sermayenin çıkarlarından ziyade işçinin ve yoksulların konumun güçlendiren bir işlev atfedilir. Bu politikaların uygulanması ve kapsamının genişlemesi sol partiler, sendikalar vb. sınıf örgütlerinin gücü ile bağlantılıdır. Bu sınıf örgütlerinin gücü ve etkisi zayıfladıkça sosyal politikalar ya gündemden düşer ya da uygulanmaz hale gelir. Böylelikle rekomodifikasyon (emekgücünün meta niteliğinin yeniden güçlenmesi) süreci başlar. Sosyal politika açısından, neoliberal dönüşüm süreci diğer deyişle refah devletinin ortadan kalkması bu kavramla açıklanabilir.

Sosyal politikanın emekgücünün metalaşması üzerindeki etkilerine ikinci yaklaşım ilk yaklaşımın tezlerine itiraz eder ve sosyal politikaların emekgücünün meta niteliğini güçlendirdiğini öne sürer. Bu yaklaşım sosyal harcamaların emekgücünün piyasaya daha az bağımlı kıldığını iddia eden dekomidifikasyon tezinin aksine sosyal politikanın emekgücünün yeniden üretim masraflarını toplumsallaştırdığını, yükü tekil kapitalistlerin sırtından alıp, devletin ya da ailenin (kadının üzerine) yıktığı da söylenebilir (s. 406)”. İkinci itiraz noktası olarak sosyal harcamaların kapitalistlerden daha çok çalışan kesimin gelir vergileri ile finanse edildiğinin altı çizilir. Bu çerçevede sosyal harcamalar emekgücünü piyasaya daha az bağımlı hale getirmekten ziyade işçinin verimliliğin artırır ve bunun sonucunda yükselen artı değerin bir kısmı üzerinden sosyal politikaların finansmanı sağlanır.

Eğer kapitalizmde emekgücünün metalaşmasının anlamı; emekgücünün esnekliğini, mobilizasyonun ve niteliklerinin emek piyasasında mübadele edilmeye daha yatkın hale getirilmesiyse sosyal harcamalar (eğitim, sağlık, vb. hizmetler) emekgücünün metalaşmasını güçlendiren bir işleve sahiptir. Örnek olarak, finansmanını tekil kapitalistin yüklenmediği eğitim harcamaları kalifiye işgücünün yetiştirilmesi anlamına gelir. Sağlık harcamaları işgücünün “sağlıklı” yeniden üretimini tekil kapitalistin sırtından alınıp devlete yüklenmesi demektir. Ulaşım hizmetleri emekgücünü evinden işyerine işyerinden evine taşır.  Bu bağlamda sosyal politikalar, işçi sınıfı ve kapitalistler arasında aslında kapitalistler lehine olan bir uzlaşmayı ifade eder.
Aslında iki yaklaşımın bakış açısından da emekgücünün koşullarında görece iyileşmeden söz edilebilir. Hardt ve Negri’nin “emeğin anayasallaştığı” süreç olarak nitelediği refah devleti, emeğin toplumun kurucu unsuru olarak kabul edilmesidir. Ekonomik ve sosyal haklar işçi sınıfının taleplerinin toplumsal sözleşmeyi ve güçler dengesini temsil eden anayasada yer almasıdır. Ancak denge kapitalistler lehinedir ve hukukun biçimi, bu talepleri kapitalist toplumsal formasyonu sınırları içerisinde tutar. Aslında kolektif içeriğe sahip bu haklar bireysel haklar olarak kullanılabilir ve hâkim sınıfı temsil eden devlet iktidarının sınırlarına tabidir.

Sosyal Politika ve Sınıf Mücadelesi

Sonuç olarak, sosyal politika belli bir zaman aralığında kapitalist toplumsal formasyonlarda sınıf mücadelesinin bir çıktısıdır. Ekim Devrimi’nin yaşandığı ve işçilerin Sovyet deneyiminden aldıkları güçle kapitalist devlet iktidarına taleplerini dayattığı bir dönemin ürünüdür. Kapitalistler de kendi lehine sonuçlar üretebilmek için belli sınırlar dâhilinde bu taleplere cevaz vermek zorunda kalmıştır. Ancak bu politikalar emekgücünün metalaşması sorununa hiçbir cevap üretmemiştir, zaten böyle bir amacı da yoktur, tersine bundan kaçınmaya çalışır. Güçler dengesi kapitalist sınıf lehine daha fazla döndüğünde ve Sovyetlerin ortadan kalktığı dönemde bütün kazanımlar da geri alınmaya çalışılmaktadır.

TÜLAY ARIN’A ARMAĞAN, der. Sermin Sarıca, Belge Yayınları, 2010.

Otoritaryen Kişilikler (Ebubekir AYKUT)

Toplum ile birey arasındaki ilişkiler her zaman çetrefilli bir konu olmuştur. Bireyci düşünce toplumu bireylerin toplamına eşit varsaydığı için genel olarak bireylerdeki hâkim özelliklerin, parçası oldukları toplumsal yapının karakterini belirlediğini öne sürer. Toplumu bireylerin toplamından daha fazlasını ifade eden organik bir bütün olarak tahayyül eden düşünce ise bireyin özelliklerinin toplum tarafından belirlendiğini vurgular. Bu çerçevede bireyciler liberal demokratik bir toplum olmak istiyorsak bireylerin liberal ve demokratik olması gerektiğine işaret ederler. Organik toplum düşüncesine sahip olanlar ise toplum geleneksel ve devletçi karaktere sahip olduğu için onun oluşturan bireylerin de devletini yücelten ve geleneksel değerlerini muhafaza eden kişiler olduğunu belirtir.

Her iki tarafında eksikliklerini aşmaya uğraşan üçüncü düşünce biçimi ise toplum ve birey arasındaki karşılıklı belirlenim ilişkisini öne çıkarır; bir toplumun liberal-demokrat ya da muhafazakar-devletçi karakteri bireylerin ve toplumun karşılıklı etkileşimi sonucunda ortaya çıkar. Bu kapsamda otoriter yönetimin filizlendiği toplumsal yapının özelliklerini bireylerin kişilikleri üzerinden incelemekte bir beis yoktur. Herhangi bir belirleyiciliğe sahip olsun olmasın bireyler içinde yaşadıkları toplumsal yapının ve daha özel olarak söylersek yönetim tarzlarının varlığını mümkün kılan bazı kişilik özelliklerine sahiptir. Otoriter yönetimler zorunlu olmasa da yaygın otoriteryan kişiliklerin varlığına dayanırlar, hatta siyasal-kamusal ilişkilerin dışındaki özel alandaki ilişkiler de otoriter yönetimler altında gittikçe otoriterleşir.

Otoriteryan Kişilikler ve Politik İdeoloji

Otoritaryen kişilik herhangi bir konuda otorite olan kişilik anlamına gelmez. Otoriter olmak genellikle yönetici sınıfa atfedilecek bir sıfattır ve yönetilen sınıfı siyasal anlamında otoriter olarak nitelemek yanlıştır. Bu sebepten otoritaryen kavramı daha ziyade otoriter yönetime açık olmayı ya da otoriter yönetimin destekçisi olmayı ifade eder. Diğer yandan kavram bir bireyde toplanmış özellikleri resmetmez, aksine farklı bireylerde ortaya çıkan bazı özellikleri içerir. Bu kapsamda otoritaryen kişilik psikolojiyi çağrıştırsa da kavram, ideoloji ile ilişkilendirildiğinde toplumu ve o toplumun siyasal yönetimini açıklamada kullanılabilir hale gelir.

Theodor W. Adorno Amerika’da 1940lı yıllara yapılan bir araştırmanın verilerine dayanarak yazdığı Otoritaryen Kişilik Üstüne kitabında “otoritaryen kişilik”in özelliklerini sıralar. Toplum birey ilişkisini psikolojinin kavramlarını ideoloji kavramı ile harmanlayarak inceleyen çalışma, otoriter yönetimlere açık ya da yandaş olan kişiliklerin oluşmasında etkin olan politik ideolojiye dair bazı sonuçlara ulaşır. Elbette çalışmanın tarihsel ve toplumsal koşullarının farklılığı nedeniyle ulaşılan sonuçların hepsi geçerli olmasa da bazı otoritaryen kişilik özelliklerinin hala etkili olduğunu saptayabilmek mümkündür.

Otoritaryen kişiliğin esasını oluşturan politik ideolojinin temel bileşenlerinden birisi “bilgisizlik ve kafa karışıklığı”dır. Bireyler sıklıkla güncel ve politik konularda düşünmeden kaçmak için sıklıkla “bilmiyorum” ya da “kafam karışık” bahanelerine sığınırlar. Ancak bu bağlamda insanların doğal aptallıklarından ya da olgunlaşmamışlıklarından söz edilemez, daha ziyade bireyler “yanlış şeyler düşünebileceklerinden ya da yanlış şeyler öğrenebileceklerinden korktukları için, düşünme hatta öğrenme konusunda zorluk çekiyorlar”dır (s.124). Yani kafa karışıklığı ve bilgisizlik eğitim ile aşılacak bir sorun değildir. Burada politik bilgisizlik ve kafa karışıklığı daha çok “akıllı” olmanın kendi avantajlarını gözetme anlamında algılanılmasından ve iletişim araçları ile iletilen politik bilginin “boş zaman”da alımlanır hale gelmesi nedeniyle bir “eğlence”ye dönüştürülmesinden kaynaklanır.

Politika konusunda kafası karışık ve bilgisiz kalmayı yeğleyen bireyler “klişeleştirme ve kişişelleştirme”ye başvururlar. Politikaya yabancılaşmış birey için “kaotik gibi gözüken şeye düzen getirmeye klişe yardımcı olmaktadır (s.128)”. Klişeleştirme yoluyla yaşananlar hep aynıymış ve hep yaşanıyormuş (“eski hamam eski tas”) gibi algılanarak gerçek dünya bireye uzakta, soyut ve yaşanmamış tutulur. İnsan hakları, demokrasi, adalet vb. bazı evrensel kavramlara içeriksiz ve uygunsuz bir şekilde, konuya ilişkin bilgisizliği örtebilmek için başvurulur. Klişeleştirmenin zıddı olan kişiselleştirme ise “nesnel toplumsal ve ekonomik süreçleri, … , söz konusu durumla özdeşleşmiş bir kişi çerçevesinde betimleme eğilimi (s.129)” anlamına gelir. Kişiselleştirme süreci olması gereken, yani düşünme süreci için gerekli olan, soyutluktan kaçınarak yaşananları ana ve mekana hapseder. İsimlerden söz edilerek söz konusu mesele üzerine düşünmekten kaçılır ve aynı zamanda isimlerle özdeşleşmenin de yolu açılmış olur.

Otoritaryen kişiliğin hala geçerli olduğu düşünebilecek bir diğer özelliği “yüzeydeki ideoloji” ile “gerçek görüş” arasındaki açıklıktır. “Kendi ‘resmi’ ideolojisi, düşünmek zorunda olduğunu varsaydığı şeyi doğrular; gerçek düşünceleri ise, psikolojik itkilerinin yanı sıra, daha dolaysız kişisel gereksinimlerinin de bir ifadesidir (s.140)”. Birey bir yandan hâkim ideoloji tarafından kendisine sunulan çerçeve içinde düşünmeye çalışır diğer yandan kendi günlük deneyimlerinde yaşadığı sorunlarla yüzleşir, hâkim ideoloji içersinde bunlara cevap veremez ve bunları hâkim ideoloji ile yan yana çelişkili bir şekilde dillendirir. Bunun tam tersi de geçerlidir; birey hâkim ideolojinin dışında konuşurken farkında olmadan kendi hâkim ideolojinin argümanlarını çelişkili bir şekilde dile getirebilir. (Gramsci’nin çelişkili bilinci ile birçok ortak yöne sahiptir bu tanım.) Her ne kadar Adorno bu uyumsuzluğu karamsar bir şekilde yorumlama eğiliminde ise de resmi ideoloji ile bireyin kendi yaşanmışlıklarından kaynaklı görüşü arasındaki açıklık otoritaryen kişiliğin tamamen otoriter yönetimin koşullanması altında olmadığına delalet eder.

Sonuç

Sonuç olarak otoritaryen kişilik bir yandan otoriter yönetimlerin hem ortaya çıkmasının koşullarını yaratır hem de otoriter yönetimler tarafından şekillendirilir ve koşullanır. Bilgisizlik, kafa karışıklığı, klişeleştirme ve kişiselleştirme gibi süreçler otoriter yönetimlerin ortaya çıkışının koşullarını oluşturur ya da otoriter yönetimler bu tür süreçleri mümkün hale getirir ve bireylere dayatır. Ancak bu ikisi arasındaki ilişki kırılamaz bir döngüye işaret etmez. Bu anlamıyla da tüm gündelik hayatın iktidar tarafından kontrol altına alındığı totaliter yönetimlerden farklı olarak otoriter yönetimler altında bireyler toplumsal özgürlüklerini inşa etmeye başlayacakları sınırlı bir özgürlük alanına sahiptirler.

Theodor W. Adorno, Otoritaryen Kişilik Üstüne: Niteliksel İdeoloji İncelemeleri, Çeviri: Doğan Şahiner, Say Yayınları, 2011.


“Marx’ın kriz teorisi, sınıf mücadelesi teorisidir” (Metin Özuğurlu ile Söyleşi: Ebubekir AYKUT)

Ebubekir AYKUT: Kapitalizmin “Altın Çağı”nın bitişinden beri her beş on yılda bir kriz yaşanıyor. Bu durum ister istemez Marx’ın kriz teorisini akla getiriyor. Marx’ın kriz teorisi hala geçerli mi? Yoksa Marx kapitalizmin kendini yenileyebilme kapasitesini ve karşı eğilimleri hafife mi aldı?

Metin ÖZUĞURLU: Neoliberalizm, içinde yaşadığımız dünyayı, Marx’ın çözümlemelerine; hem yaslandığı önkabuller hem de öngörüler bakımından, daha uygun bir dünya haline getirdi. Marx’ın kriz teorisinin açıklayıcı gücü, düne (20. yüzyıla) göre bugün çok daha fazladır. Kriz teması, Marksist teorinin en canlı tartışma alanlarındandır. Bu alandaki çağdaş katkılar, Marx’ın kuramının esasını teşkil eden “sınıflar mücadelesinin analitik önceliği” kavrayışını kriz literatürüne de zerk etmiştir. Böylece Marksist kriz kavrayışı, Marx’daki orijine daha çok yaklaşırken zamanımızı açıklama gücü de hayli artmıştır.

Marx’ın kriz teorisi, sermaye birikiminin genişleyen yeniden üretimine içkin çelişkili eğilimlerin teorisidir. Kar oranlarının azalması, eksik tüketim ve aşırı üretim, üretici güç ve üretim ilişkileri arasında derinleşen çelişki şeklindeki yapısal eğilimler, kapitalist krizin açıklayıcı parametreleridir. Soruda yer alan “kapitalizmin kendini yenileme kapasitesi”, Marx için sermayenin genişleyen yeniden üretimini, kriz eğilimlerini alt ederek gerçekleştirebilme meselesidir. Bu ise sermayenin emek üzerindeki hâkimiyetinin derinleşerek genişlemesi demektir. Tam da bu nedenle Marksist kriz teorisi, sınıflar mücadelesi teorisi olarak da görülmelidir.

Bugün için 1970lerde merkezde başlayan krizin finansal krizler yoluyla Güney’i dolaşarak merkeze geri döndüğünü söyleyebilir miyiz? Kapitalizm krizlerini erteleyemez bir durumda diyebilir miyiz?

Bir dış gözlem olarak tabi ki söyleyebiliriz. Bir koşulla: Kapitalist merkezdeki krizin nedenlerini petrol fiyatlarındaki dramatik artışa sıkıştırmamak kaydıyla. Kapitalist merkezlerde 1960’lardan itibaren neo-korporatist endüstri ilişkileri kalıbına üretim noktasında sığmayan, firma içi işbölümüne ve üretimin teknolojik tabanına sürekli müdahale eden bir işçi sınıfı örgütlülüğünü hesaba katmak durumundayız. Dolayısıyla insanlığın son 30-35 yılına damgasını vuran ve de sermayenin anti-kriz programı olarak işlev gören neoliberal gündemi, İngiliz madencilerinin yenilgisini bilmeden anlamamız olanaksız olmasa bile eksik olacaktır. Sistemin finanslaşması eğiliminden önce analize dâhil etmemiz gereken husus, uluslararası işbölümündeki yeni eğilimler ile üretimin alt sözleşmeler yoluyla küresel düzeyde örgütlenmiş olmasıdır.

Kapitalizmin üç asırdır Güney coğrafyaya yapamadığını, sözü edilen iki eğilim 30 yılda misliyle yapmış, işçileşme, metalaşma ve varlıkların sermayeleşmesi eğilimleri coğrafyayı boydan boya kasıp kavurmuştur. 1990’da 1.46 milyar olan ücretli çalışan sayısı, sadece 15 yıl sonra, 2005’de 2.93 milyara çıkmıştır. Bu dünyada ne olmaktaysa ve de ne olacaksa, işte bu büyük olgunun belirlenimi altında olacaktır. Yukarıdaki rakamlar bize şunu söylüyor: Neredeyse dünya nüfusunun tamamı bakımından, emeğin yeniden üretim koşulları dolaysız bir biçimde kapitalizme tabi hale gelmiştir. Sistemin finanslaşma eğilimini burada sözü edilen olgularla birlikte ele almakta fayda vardır. Aksi takdirde, “kar-yatırım bağı kopmuş, asli özelliklerini terk eden kapitalizm finanslaşmıştır” şeklindeki değerlendirmeleri paylaşmak durumunda kalırız ki bu da bizi sermayenin para biçimine karşı üretken biçiminin taraftarı kılar.

Krizlerin en belirgin özelliklerinden birisi de kapitalizmin kendini yeniden düzenlemesi için imkânlar yaratmasının yanında alternatif dönüşümler için olanaklar sağlamasıdır. Dünya’da ve Türkiye özelinde kapitalizmin içinde ya da dışında neoliberalizme alternatiflerin ortaya çıktığına/çıkabileceğine dair ipuçları var mıdır?

Şimdi siz meta-dışı yaşam olanaklarını geleneksel ve modern biçimleriyle tarumar ediyorsunuz, insanları köksüzleştirerek işgücü piyasasına fırlatıyor ve yaşamını sürdürebilmeyi tümüyle nakit para teminine tabi hale getiriyorsunuz… İşgücü piyasasında iş yok, iş olsa da güvence yok. Ücretlere gelince, onu da “ben bilmem kürsel piyasa bilir” diyorsunuz. Emeği ya da aynı anlama gelecek şekilde insanı salt emek gücünden ibaret görüyorsunuz, onun yeniden üretim koşullarının da piyasa tabiiyeti ile çözüme kavuşacağını beyan ediyorsunuz. Her şeyi ve herkesi kapitalist firmanın rekabet edebilirlik ve karlılık isteklerine göre hizaya geçmeye çağırıyorsunuz. Böyle bir nizamın kalıcı ve sürekli olacağına kanaat getirilebilir mi? Bizim liberallerden değilseniz, böyle bir kanaat beslemeniz olası değildir; zira insanın emek gücünden ibaret kılınamayacağı, işgücü piyasasındaki konumunun türevinden ibaret bir yaşama mahkûm edilemeyeceği, bilinir. Korkut (Boratav) Hocamızın vurguladığı gibi, siyasetin sarkacı dünya çapında sola doğru dönmüş durumdadır. İşçi sınıfı sosyalizminin geliştirdiği bütün değerler ve modeller bugün sokaktaki insan bakımından en makul ve en akla yatkın siyaset öğeleri haline gelmiştir. Dolaysıyla ortada ipucundan fazlası vardır.

Türkiye’de 2001 krizi sonrası AKP döneminde ekonominin iyiye gittiği yolunda bir algı oluşturuldu; oysaki ekonomik göstergeler ekonominin hala kırılgan olduğuna işaret ediyor. Ekonominin bu durumu ne kadar sürdürülebilir, Türkiye yeni krizlere gebe midir?

AKP açısından algı her şey, olgu ise hiçbir şey. Diyanet İşleri Başkanı ifade etmişti: Çağımız olgu değil, algı çağıdır, diye. Türkiye ekonomisinin iyiye gittiği, hatta orta-sınıflara yeni büyük katmanların ilave olduğu yönünde değerlendirmeler yapılmıyor değil. Emekçi sınıfların bulunduğu zaviyeden bakıldığında ülkemizde azgın bir sömürü, yağma ve talan düzeni mevcuttur. Türkiye işçi sınıfı öz-saygı yitimi bandındaki bir sınıftır. Türkiye’de gündelik yaşam dibine kadar sömürü ilişkilerinin belirlenimi altındadır; olmayan şey, maddi yaşam pratiklerinin sınıf temelli siyasallaşması, meselesidir. Bu bakımdan kısa bir mesafe bile kaydedilecek olsa, o koşullarda yapacağınız mülakatın ana temasının devrimci durum olacağı kanısındayım.


Küreselleşme, Kriz ve Türkiye'de Neoliberal Dönüşüm, Nergis Mütevellioğlu, Sinan Sönmez (der.), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009.

Dönüm Noktası Olarak 2001 Finansal Krizi (Ebubekir AYKUT)

Kasım 2000’de emarelerini gösteren, Şubat 2001’de doruğuna ulaşan finansal krizin Türkiye’de iktisadi, siyasal ve toplumsal sonuçları oldu. Kriz sonrasında büyüme neredeyse durdu, ekonomi çöktü ve işsizlik yükseldi. Krizden çıkış amacıyla ülkenin yabancı sermayeye bağımlılığını arttıran reformlar eşliğinde 2002 sonrasında ekonomi büyüme trendine girdi. Bu süreçte esnaf kesimi krizin sorumlusu olarak gördüğü Uluslararası Para Fonu (IMF) karşı büyük gösteriler düzenledi. İşçi sınıfının önemli bir kesimi ise işlerini kaybetti, ücretleri azaldı ve yoksullaşma toplumun tüm çalışan kesimlerini etkiledi. 2002 seçimlerinde ise kriz öncesinde koalisyonu oluşturan partiler DSP, MHP ve ANAP yüzde onluk barajın altında kaldı, yine 1990’lı yıllarda siyasetin aktörleri olan CHP, MHP ve Kürt Hareketinin siyasal temsilcileri dışındaki partiler siyasal hayattan silindiler.

Peki, bu kadar belirgin iktisadi, siyasal ve toplumsal dönüşümlere yol açan 2000/2001 krizinin ekonomik doğası neydi? Krizin nedenleri, varsa krizin dışsal faktörleri nelerdi? Siyasal sonuçları ne oldu? Bu soruları cevaplamadan önce 1980 sonrası yaşanan neoliberalizme geçiş sürecine krizin ortaya çıktığı koşullara bakalım.

2001 Öncesi

Artık herkesin de bildiği bir gerçeğe göre 1980 darbesinin yarattığı siyasal ve toplumsal koşullarda Türkiye, IMF ve Dünya Bankası’nın (DB) hazırladığı neoliberal yapısal uyum programlarını ANAP hükümeti yoluyla uygulamaya koymaya çalıştı. Ekonomi paradigmasında bir dönüşümün işareti olan, ithal ikameci sanayileşmeden ithalat yönelimli sanayileşmeye geçişi hedefleyen 24 Ocak Kararları uluslararası finans kuruluşlarının ekonomik darboğaz yaşayan kalkınmakta olan ülkelere önerdiği neoliberal reformların ruhunu taşımaktaydı. Sonrasında “Washington Uzlaşması” olarak adlandırılacak bu reformlar uluslararası ticaretin önündeki engellerin kaldırılması, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, kamuya ait kaynakların özelleştirilmesi, mali disiplin, kamu harcamalarının azaltılması, finansal reform ve emek piyasasını esnekleştirilmesini hedefliyordu. Türkiye’de 1980 sonrasında dış ticarette koruma önlemlerinin giderek azalması ve ihracata yönelik teşviklerle birlikte ticaretin serbestleştirilmesi, 1988 yılında neredeyse tamamlanmıştı. 1989 yılında çıkarılan 32 Sayılı Karar ile sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlar kaldırılmış ve TL için konvertibiliteye geçilmişti.

Korkut Boratav’ın Türkiye İktisat Tarihi 1908-2009 kitabında belirttiği üzere “sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı bir ortamda para (faiz) ve döviz kuru politikaları birbirine bağlanır ve Merkez Bankası bu iki politika aracından sadece birini uygulayabilme durumunda kalır” (s. 179). Böylelikle devletin sermaye üzerindeki kontrolünün en önemli araçlarından biri ve özellikle finansal krizlere yanıt üretebilme kapasitesini haiz olan Merkez Bankası’nın eli kolu bağlı hale gelir. Türkiye de sermaye hareketleri üzerindeki kısıtları kaldırarak finansal krizlere karşı kırılgan hale gelmiştir. Bu bağlamda özellikle sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi genel olarak 1994, 1998/1999 ve 2001’deki krizlerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Boratav’a göre, üç krizin de belirleyici nedeni, sermaye hareketlerinden kaynaklanan bir çevrimin (dalgalanmanın) sert bir ‘iniş’ içermesidir” (s.180). Finans ve üretim kaynaklı kar ve rant beklentisi ile ülkeye giriş yapan yabancı sermaye; büyüyen cari açıklar, banka sisteminde artan riskler ve siyasi belirsizlikler nedeniyle önce sıcak para formundaki türleri sonrasında ise diğer biçimleri ile ülkeden çıkışa yönelir ve döviz ve bankacılık sisteminde çöküşler ve şoklar meydana gelir.

1980’li ve 1990’lı yıllar boyunca Türkiye’nin en önemli ekonomik problemi enflasyon olarak belirlenmiş ve hükümetler IMF’nin önerdiği reçeteler çerçevesinde enflasyonu aşağı çekmeye uğraşmıştı. Yükse faizli iç borçlanma nedeniyle artan kamu kesimi finansman açığı ve dış borçlanmanın paralel artışı, borçların ödenmesi için ek borçlanmaya gidilmesi “Ponzi finansmanı” diye adlandırılan borç tuzağının ortaya çıkmasına neden oldu. 1996-1999 yılları arasında Merkez Bankası (TCMB) döviz fiyatlarını geçmiş enflasyona bağlayarak spekülatif para hareketlerini kontrol etmeye çalıştı ve 2000 yılında ise nominal döviz kurunu ve böylelikle enflasyonu aşağı çekmeyi hedefledi. 1999 yılında IMF ile yüksek enflasyonu hedefleyen döviz kuru temelli, kamu harcamalarını azaltılması amacını içeren bir istikrar anlaşması imzaladı. Ancak artan kamu kesimi borçlanması ve cari açıklar nedeniyle 2000/2001’de kriz kaçınılmaz hale geldi.

2000/2001 Krizi

2000/2001 finansal krizi sermaye hareketleri kalemindeki büyük çapta sermaye kaçışlarının tetiklediği ödemeler dengesi krizi olarak tanımlanabilir. Kriz öncesi dönemde (Ocak 2000-Ekim 2000) net yabancı sermaye girişi 15.2 milyar dolar civarında iken, kriz döneminde (Kasım 2000-Haziran 2001) net sermaye çıkışı 10.5 milyar dolardır. 2001 yılında ülkenin Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) %9.4 oranında küçülmüştür. İmalat sanayi ise 67.8 oranında küçülmüştür. Bu rakamlar Türkiye’de bazı fabrikaların kapandığı, iflasların yaşandığı, Türk parasının değer yitirdiği, vatandaşların yoksullaştığı, birçok insanın işsiz kaldığı ve borçlarını ödeyemediği anlamına gelmektedir.

2000/2001 krizi Kasım 2000’de gecelik faizlerin üç kat artarak %110 civarına çıkması ile beliren bankacılık sektöründeki oynaklık sayesinde belirgin hale geldi. 2000 yılının son döneminde TCMB döviz rezervleri yaklaşık beşte biri 5.5 milyar dolar eridi. Yaşananlar bankacılık sektöründe bir soruna, döviz darboğazına ve döviz rezervi yoluyla enflasyonu düşürmeyi hedefleyen TCMB’nin güçsüzlüğüne ve mali dengesizliklere işaret ediyordu. 2000 sonrasında Türkiye ekonomisi giderek güven kaybediyordu ve sıcak para hareketliliği artmıştı.

2001’deki krize “neden” olan şey, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa fırlatmasıydı. Ancak krizin gerçek nedeni bu değildi tabii ki. Artan sıcak para hareketleri, IMF gözetiminde uygulanan istikrar programının başarısızlığı, bankacılık sektöründeki artan oynaklık ve bu koşulları sermaye lehine düzeltecek siyasi iradenin oluşamayacağı öngörüsü ile ülkeden çıkışa yönelmiş ve diğer yabancı sermaye türleri de sıcak parayı izlemiştir. Böylelikle Türkiye ekonomisi (para) likidite(si) krizi ile karşı karşıya kalmıştır.

Sonuç

Kriz sonrası DB’da çalışmış Kemal Derviş, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak atandı ve Nisan 2001’de “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” Türkiye’yi ekonomik krizden çıkaracak yeni bir program olma iddiası ile topluma sunuldu. Program büyüme hızı, enflasyon, kamu kesimi finansmanı gereği ve faiz dışı fazlası, iç ve dış borç yükleri ile faiz hadleri ve döviz kurlarının seyrine ilişkin bir dizi sayısal hedef veya öngörüyü içeriyordu. Ancak uygulandığı süre içersinde program krizlere neden olan kamu finansmanı açıklarına ve ekonominin yabancı finansal sermayeye özellikle sıcak para girişine dayanan kırılgan yapısal sorununa çözüm üretemedi.

TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ 1908-2009, Korkut Boratav, İmge Yayınları, 2012.

Poulantzas’ı Yeniden Okumak (Ebubekir AYKUT)

Nicos Poulantzas, kapitalist devlet ve siyaset teorisi denince akla gelen birkaç Marksist düşünürden birisidir. Onun yazıları hukuk, hegemonya, bürokrasi, toplumsal sınıflar, emperyalizm, faşizm, demokrasi, sosyalizme geçiş ve Marksist teori gibi alanları kapsar. Poulantzas’ın teorik serüveni Sartrecı bir varoluşçuluk ile başlar, Althusserci yapısalcılığın etkisi ile devam eder. Son dönemde ise Foucault ile iki tarafın da açıkça dillendirmediği tartışması nedeniyle Foucault’nun etkisi belirgin hale gelir. Kitaplarından yer almayan, çeşitli dergilere ve derleme kitaplara yazdığı makalelerinden oluşan Poulantzas Kitabı; Türkiye’de özellikle kapitalist devlet ve siyaset teorisi, faşizm ve diktatörlükler üzerine çevrilmiş kitaplarıyla bilinen; sınıf tartışmalarında Türkçeye çevrilmemiş Çağdaş Kapitalizmde Sınıflar kitabında önerdiği sınıf kavrayışı ve orta sınıf tanımı nedeniyle eleştirilen Poulantzas’ın zengin araştırma gündemine ilişkin makaleleri içermektedir.

Genel olarak, Poulantzas “devleti, mücadelelerin maddi bir ‘yoğunlaşması’ olarak kavramsallaştırması, çağdaş kapitalizmdeki devlet iktidarının değişen biçimlerine odaklanması ya da geç kapitalist siyasetteki otoriter eğilime gösterdiği ilgi” ile çağdaşımız olmaya devam etmektedir. Ama özellikle “Kapitalist İlişkilerin Uluslararasılaşması ve Ulus-Devlet” ve “Marksizm Krizde mi?” başlıklı makaleleri küreselleşme/emperyalizm, ulus-devletin akıbeti; sosyal bilimlerde neoliberal, postmodern, postyapısalcı düşüncenin hâkimiyeti, Marksizmin yenilenmesi tartışmaları ile günümüzde güncelliğini koruyan meselelere ilişkin de söz söylemektedir.

Emperyalizm, Uluslararasılaşma ve Ulus-Devlet

Günümüzde sermayenin uluslararasılaşması ve ulus-üstü kuruluşların artan etkisi, 1990larda küreselleşme olarak ifade edilen süreç sıklıkla ulus-devletin sermaye lehine aşınan iktidarı çerçevesinde tartışılır. Bir taraf kendi egemenlik sınırları içerisindeki toplumsal, siyasal ve ekonomik kararlarda ulus-devletin etkisinin zayıfladığını, uluslararası ve ulus-üstü mekanizmaların etkin hale geldiğini savunur. Diğer taraf ise ulus-devletin belli başlı alanlarda geleneksel gücünü muhafaza ettiğini, ortaya çıkan uluslararası ve ulus-üstü mekanizmaların ya hegemon ulus-devletin hâkimiyeti altındaki ya da ulus-devletler arasındaki mücadele ve uzlaşma alanları olduğunu belirtir. Benzer bir ayrım, ilgili sürece emperyalizm ya da ekonomi politik perspektifi içerisinden bakanlar için de geçerlidir. Bir yanda sermayenin uluslararasılaşarak devletlerin kontrolünden kaçabildiği, devletlerin giderek çok uluslu şirketlere bağımlı hale geldiği ve emperyalistler arası çelişkilerin kaybolmaya yüz tuttuğu yeni bir “ultra emperyalizm” tablosu çizenler vardır. Diğer yanda ise Birleşik Devletler hegemonyası altındaki Amerikan şirketlerinin ya da belli ölçüde Amerikan şirketleri ile rekabet eden (Avrupa’nın ulus-devletleri tarafından kollanan) Avrupa sermayesinin Üçüncü Dünya’ya yayılımına “klasik emperyalizm” benzeri bir çerçeveden işaret edenler bulunur.

Yukarıda bahsi geçen iki ayrımı eleştiren Poulantzas, emperyalizmin yeni aşamasını incelediği “Kapitalist İlişkilerin Uluslararasılaşması ve Ulus-Devlet” makalesinde küreselleşme sürecinin analizine ışık tutabilecek bazı kavramsal araçlar önerir. İlk olarak Poulantzas sermayenin uluslararasılaşmasını Amerikan sermayesinin egemenliğinde gerçekleşen bir süreç olarak ele alır ve Amerikan sermayesinin yayılımının sadece ekonomik olmadığını, bunun aynı zamanda Amerikan tarzı kapitalizmin (politik ve ideolojik kurumlarının) yayılımı anlamına geldiğini belirtir. “Diğer metropoller (merkez ülkeler) içerisinde, Amerikan tekelci kapitalizminin teşvik edilen yeniden üretimi ve bunun söz konusu metropollerin üretim tarzları ve biçimleri (…) üzerindeki etkileri, bugünkü evreyi karakterize eder ve eşit ölçüde Amerikan emperyalizminin metropoller içerisinde politik ve ideolojik koşullarının genişletilmiş yeniden üretimi anlamına gelir.” Poulantzas ayrıca bu yeni aşamayı analizinde toplumsal sınıfların rolünü tartışırken “komprador” ve “milli burjuvaziden” farklı bir yapıya sahip olarak tanımladığı “iç burjuvazi” kavramına başvurur: “(…) çeşitli bağımlılık bağlarıyla, uluslararası işbölümü ve Amerikan sermayesinin hâkimiyetinde uluslararası sermayenin yoğunlaşması süreçleriyle” örtüşen iç burjuvazi “oluşumunun hem içinde hem de dışında, ekonomik temele ve kendi sermaye birikim tabanına sahiptir”.

Bir yandan Amerikan hegemonyasına tabi (milli olmayan), diğer yandan kendi ekonomik temeline ve sermaye birikimine sahip (komprador olmayan) iç burjuvazinin çelişkili konumu, Poulantzas’ın ulusal devletler sorununun yeniden tartışılması gerektiğine işaret etmesine yol açar. Sermayenin uluslararasılaşması, ne basitçe ulusal devletleri ortadan kaldırmakta ne de basitçe bazı işlevleri yerine getiren araçlara indirgemektedir. “Egemen emperyalist sermayenin çıkarları için bilfiil ‘ulusal’ formasyon içerisinde, uluslarasılaşmanın gelişiminin sorumluluğunu (yani hükmettiği iç burjuvazi içerisinde karmaşık içselleştirilmesini) bizzat devletler üstlenir”. Diğer bir deyişle, tekil ulusal devletler geleneksel sınıflara ek olarak aynı zamanda uluslararası sermayenin çıkarlarının da temsil edildiği bir mücadele alanı haline gelmiştir. Bu bağlamda Poulantzas’a göre devletin biçimi ve işlevlerinde uluslararasılaşma sürecine uygun değişiklikler olmuştur.

Neoliberalizm, Postmodernizm ve Marksizm

Emperyalizmin yeni aşamasına paralel olarak çağdaş egemen ideolojide de dönüşümler yaşanır. İşçi sınıfının yenilgisi, Sovyetlerin çöküşü ve küreselleşme süreci ile birlikte sosyal bilimlerde Aydınlanma düşüncesi reddedilmiş, refah devleti politikalarından vazgeçilmiş ve devletin ideolojik aygıtlarında demokratik kurumlar düşüşe geçmiştir. Poulantzas, söz konusu dönüşüm süreçlerine paralel, “Marksizm Krizde mi?” makalesinde çağdaş egemen ideolojinin “hayli şematik olarak üç belirleyici öğesine” işaret eder. İlki Aydınlanma felsefesinin reddini içeren irrasyonalizmdir. Günümüzde postmodern düşünce olarak tanımlanan bu irrasyonalizm tekil bireylerde “gerçeklikten kaçma eğilimi” yaratmakta ve (sistematik düşünce anlamında) “teorinin önemi”ni yadsımaktadır. İkincisi, işçi sınıfının kazanımı olan refah devleti politikalarının ortadan kaldırılmasını hedefleyen neoliberalizmdir. Bu ideoloji kendini “insan hakları mücadelesinin istismarı” ve “ekonominin devletin müdahalesinden kurtarılması” düşüncesi üzerinden var eder. Üçüncüsü, demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmasını engelleyen ve sosyo-politik ilişkilerin teknokratik mantığının yoğunlaşmasına eşlik eden otoriterizmdir. Yeni dönemde, devletin ideolojik aygıtlarında disiplini vurgulayan otoriter akıl ve bireyin içselleştirmesi ile işleyen sembolik şiddet hâkim hale gelir.

Poulantzas, egemen ideoloji karşısında Marksizmin yenilenmesi gerekliliğine vurgu yapar ve öncelikle egemen ideoloji tarafından Marksizme yönelen karşı saldırıyı inceler. Poulantzas’a göre anti-Marksist karşı saldırı iki özelliğe sahiptir: Birincisi, sistematik teorik çalışmanın ve politik bakış açısı ve entelektüel çalışma arasındaki bağlantının reddi; ikincisi, birbirleri ile kim daha anti-Marksist yarışması yapan ve Marx’ı “aşma” iddiaları ile ortaya çıkan entelijansiya üzerine çökmüş olan “oportünizm dalgası”. Poulantzas, anti-Marksist karşı saldırıya cevap verebilmek için “Marksizm karşıtlarının ilan ettiği krizle uzaktan yakından alakası olmayan (…) Marksizmde yaratıcı ve umut verici bir krizden” bahseder. Marksizm krizden kurtulabilmek ve kendisini yenileyebilmek için diğer disiplinlere açılmalıdır. “Hem diğer sosyal bilimlere açık olmalı hem de kendisini bir disiplin olarak tanımlayan sınırların farkında olmalıdır”. Ama aynı zamanda diğer disiplinlerle kurulan ilişkide birbirini tamamlayıcı olarak değerlendiren öğeleri temele alan eklektik bir tutumdan da kaçınmalıdır. Böyle bir tutumdan kaçınma, Marksizmin özgül teorik nesnesi “sınıf mücadelesinin, tarihte ve toplumsal gerçeklik içinde merkezi öğe olduğu” inancı ile mümkündür. Bu kapsamda Poulantzas, Marksizmin yetersiz olduğu bazı alanlar saptar; “ideoloji çalışması ve ideolojik kavramlar”, “hukuki sistemler ve genel olarak hukuk incelemesi”, “adalet teorisi” ve “insan hakları ve özgürlüklerine ilişkin, neoliberalizmden açıkça ayrı, pozitif bir kavram” ve “ulus”.

Yeniden Marksizm

Her ne kadar analizleri belli bir dönemi (1964-1979) ve belli toplumsal formasyonları (Batı toplumlarını) kapsıyorsa da Poulantzas’ın ortaya attığı kavramlar ve yürüttüğü tartışmalar günümüzü ve çevresel toplumsal formasyonları da kavramak için yardımcı olabilecek niteliktedir. Metropol ülkelerin açıklanmasında kullanılan “iç burjuvazi”, sermayenin uluslararasılaşmasında Amerikan sermayesinin hegemonyası ve bu süreçte devletin aldığı yeni biçim ve işlevler günümüz koşullarında yeniden tartışılmayı beklemektedir. Dahası çağdaş egemen ideolojide irrasyonalizm (postmodernizm), neoliberalizm ve otoriterizm, özellikle Türkiye’de, hâlâ hesaplaşılamamış düşünceler olmaya devam etmektedir. Poulantzas’ın yazıları bu hesaplaşma için esaslı başlangıç noktalarından biridir. James Martin tarafından derlenen Poulantzas Kitabı, “yaratıcı ve umut verici bir krizde” tanımladığı Marksizmi kendi yaşadığı dönemdeki güncel meselelerin analizinde “yaratıcı ve umut verici” bir şekilde kullanan Poulantzas’ın makalelerini bir araya getiriyor.

James Martin (Haz.), Poulantzas Kitabı: Seçme Yazılar, Çev. Akın Sarı-Selime Güzelsarı, Dipnot Yayınları, Ankara, 2013.