Handan ÇAĞLAYAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Handan ÇAĞLAYAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kürt Kadınların Penceresinden

Kürt kadınların 1990’lardan beri sürdürdükleri mücadele hem resmî hem de gayri resmî kimlik politikalarına karşı çok katmanlı bir hak ve eşitlik talebine dönüştü. Kürt kadınların siyasal katılımından ve temsilinden yola çıkan Handan Çağlayan, savaşın tahribatının bütün boyutlarıyla sergilenmesi ve gerçek bir barışın inşa edilebilmesi açısından, bu çabanın ne kadar değerli olduğunu gösteriyor. Handan Çağlayan’ın 2006-2011 yılları arasında yaptığı çalışmalara dayanan makaleler, milliyetçilik, resmî kimlik politikaları ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiyi irdelerken, direnç noktalarımızı ve kördüğümlerimizi apaçık ortaya koyuyor.

Kürt Kadınların Penceresinden
Yazar: Handan Çağlayan
Yayınevi: İletişim Yayınları 

Kadın Emeği ve Kalkınma Üzerine Bir Başucu Kitabı (Handan ÇAĞLAYAN)

Türkiye son yıllarda ekonomik büyüme açısından sergilediği performansla dünyanın en büyük yirmi ekonomisi arasına girmiş bulunuyor. Bu durumun sadece hükümet temsilcilerince değil anaakım medya tarafından da tüm toplumun yararına olumlu bir gelişmeymiş gibi sunulduğuna tanık oluyoruz.

Doğrusu ekonomik büyüme ile toplum yararı arasında böylesi doğrudan bir bağ kurmadan önce biraz durup düşünmekte fayda vardır. Tüm toplumun yararına bir gelişmeden söz edebilmek için en azından bazı soruların yanıtlanması gerekir. Örneğin gelir dağılımındaki eşitsizlikler azalıyor mu? Toplumun sağlık ve eğitim hizmetlerine erişiminde bir gelişme oluyor mu? Bölgeler, cinsiyetler arasındaki eşitsizlikler ortadan kalkıyor mu?

Benzer soruları çoğaltmak mümkün ama yanıt vermek için bu kadarı bile yeter. Zira Türkiye örneğinden de çok iyi bildiğimiz gibi ekonomik büyüme kendiliğinden böyle bir gelişim sağlamıyor. Zaten anaakım medyanın ve hükümet temsilcilerinin yarattığı illizyonun aksine bu tür soruların cevabı ve toplumun yararı, esas olarak büyümenin değil kalkınmanın alanına girmektedir. Kalkınma ise ülkemizde 1980’li yıllardan itibaren serbest piyasacı yaklaşımın gelişimine paralel olarak ekonomik ve politik gündemlerin dışına itileli hayli aman oluyor.

Prof. Dr. Gülay Toksöz’ün Kalkınmada Kadın Emeği kitabı, her şeyden önce piyasacılığın gölgede bıraktığı kalkınma konusunu yeniden akademik ve iktisadi gündeme taşıdığı için çok kıymetli bir çalışma. Zira baş döndürücü büyüme söylemlerinin arasına, kaynakların dağılımına, insanların eğitim, istihdam olanaklarından, sağlık hizmetlerinden yararlanabilme koşullarına, eşitsizliklerin ortadan kalkma düzeyine ilişkin vurguların girmesi başlı başına anlam taşıyor.

Kitabın içeriğine gelince, gerek sorduğu sorular gerekse de bu sorulara farklı kuramsal yaklaşımların zaman içinde değişen yanıtlarını, yalın ve kapsayıcı bir şekilde aktarması nedeniyle, Kalkınmada Kadın Emeği’nin, Türkiye’de kadın emeği, toplumsal cinsiyet eşitliği ve toplumsal kalkınma üzerine çalışan herkes açısından bir başucu kitabı niteliği taşıdığını belirtmek gerekir. Üstelik sadece bu konularla akademik düzlemde ilgilenenler açısından değil, kadın hareketinin aktivistleri açısından da bu durum geçerli. Kitabın böylesi geniş bir kesime hitap edebilecek kapsayıcılıkta olmasında, Prof. Dr. Gülay Toksöz’ün yaşamın her alanında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kalkması, kadınların insan onuruna yaraşır işlerde ve ayrımcılığa uğramadan istihdam edilmeleri, sendikal katılım düzeylerinin artması gibi konularla akademik düzlemde ilgilenmekle kalmamasının, bir aktivist olarak da çalışmasının payı büyük olmalı.

Türkiye’de 1990’lı yıllara değin kadın istihdamına ilişkin sınırlı sayıda çalışma yapılmış olmasına karşın, gerek kadın hareketinin etkisiyle gerekse de üniversitelerde kadın araştırma merkezlerinin kurulmasıyla birlikte 1990’lı yıllardan itibaren bu konudaki çalışmalar artmaya başladı.

Kalkınmada Kadın Emeği de, Prof. Dr. Toksöz’ün 1990’lı yılların başlarından itibaren üniversitede kalkınmada kadın emeği üzerine verdiği doktora dersine dayanıyor. Alanların ömürleri boyunca yararlanacakları bir bakış açısı, bilgi ve birikim anlamına gelen bu derste kalkınma tartışmalarının kendi içinde geçirdiği evrim, kadın emeğinin kalkınmadaki rolü ve kalkınmanın kadın emeğine etkisi gibi konular üzerinde durulurdu. Kadının ev içindeki emeğinin toplumsal yaşamın sürdürülmesindeki rolü, kadınların emeklerinin ev bedenleri üzerindeki denetim ile toplumsal refahtan kendi paylarına düşeni alamamaları arasındaki ilişki ve bu ilişkinin farklı coğrafyalardaki farklı tezahürlerinin neler olduğu sorgulanırdı.

Kitap, bu sorulara yanıt aramanın yanı sıra daha genel olarak kadınların küresel düzeyde ev içinde ve dışındaki karşılıksız ve karşılığı ödenen emekleriyle ekonomiye, topluma ve insan refahına yaptığı büyük katkıyı açığa çıkarmayı hedefliyor. Bunun için başta feminist perspektiften yapılan kalkınma tartışmaları olmak üzere çok geniş bir literatürün irdelenmiş olması hem bu konularda çalışmak isteyenler için zengin bir kaynak sunuyor hem de kaynaklara ulaşmak için gerekli zaman, dil vb. olanaklardan yoksun olanlar için doyurucu bir özet sunuyor.

Kitapta kalkınma düşüncesindeki farklı yaklaşımlara tarihsel seyri içinde yer verilmesinin önemine özellikle dikkat çekmekte fayda var. Çünkü kalkınmacılığın devletçi bir modernizasyon paradigması içinde ortaya çıkmış olması, kadın hareketi açısından kalkınma düşüncesini doğal olarak sorgulamaya açık hale getirmiştir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine duyarsız ve toplumu devlet eliyle tepeden modernleştirmeyi hedefleyen politikaların kadınların lehine olmadığı hatta kimi durumlarda kadınların aleyhine sonuçlarına yol açtığı göz önüne alındığında, sorgulamanın haksız olmadığı açıktır. Prof. Dr. Gülay Toksöz’ün kalkınmada kadın emeğine ilişkin feminist tartışmalara geçmeden önce devletçi modernleşmeci kalkınma yaklaşımına yönelik eleştirileri aktarması ve günümüzdeki sömürge sonrası alternatif kalkınma tartışmalarını ayrıntılı biçimde aktarması bu açıdan önem taşıyor.

Peki, kitap, kalkınma ve kadın emeğine ilişkin sorulara ne tür yanıtlar veriyor diye sorulacak olursa; aşağıda kitaptan küçük bir alıntı yapmakla yetinip, yanıtları Gülay Toksöz’ün yalın, yoğunluğuna rağmen son derece kolay okunabilen kitabından okumanın keyfini yaşamayı tavsiye etmek en iyisi:

“Günümüzde feminist perspektiften kalkınma tartışmaları, insanların ve toplumların refahının sadece gelir getirici istihdam biçimleri ve onlarla bağlantılı sosyal politika önlemleriyle sınırlanamayacağı, bakımın bir hak olarak görülmesi, ev içindeki karşılıksız sunulan bakım ve piyasa ekonomisinde para karşılığı sunulan bakımın refah/iyilik hali için taşıdığı önemin kavranması ve toplumda bakım sunanların konumunun iyileştirilmesi için sosyal politika önlemlerinin alınmasına dikkat çekmektedir. Ancak feminist eleştiri bunun da ötesine giderek hane içinde toplumsal cinsiyet temelli işbölümünün sarsılması ve erkeklerin bakım hizmetini üstlenmesi için neler yapılabileceğinin sosyal devletin amaçları arasında olması gerektiğinin altını çizmektedir.” (sf. 9)

Gülay Hoca’nın, bu tartışmaların, geleceğin daha adil ve eşitlikçi toplumlarını hedefleyenler açısından ufuk açıcı nitelikte olduğu saptamasına katılmamak mümkün mü?

KALKINMADA KADIN EMEĞİ, Gülay Toksöz, Varlık yayınları, 2012.

Kürt Kadınlarının Zorunlu Göç Deneyimi (İrem KILIÇ)


“Tarihe gönderme yapmak, daima, tamamlanmamış ve asla tam olarak deşifre edilmemiş olandan söz etmektir.” (Iain Chambers)

Bir düşünün, sıradan bir gün anahtarınızı alıp evden çıkıyorsunuz, belki pijamanızla belki ayağınızda bir terlikle. Kapıyı kapatmadan önce evdekilere dönüp “bakkala gidiyorum bir şey isteyen var mı?” diye soruyorsunuz. Belki akşam yemeğinizin tek eksiği olan bir ekmeği belki tuzu, şekeri ya da canınızın istediği herhangi bir şeyi alıp geleceksiniz. Alacağınızı alıp eve doğru yavaş yavaş yürümeye başlıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz eviniz cayır cayır yanıyor! Ailenizin bağırışlarını çığlıklarını duyuyorsunuz. Polisler ailenizi yaşadığınız yerden koparıp atmak için uğraşıyor. Yangını, çığlıkları, onları durdurmak istiyorsunuz ama hiçbir şey yapamıyorsunuz. Elinizdeki anahtarla öylece kalıyorsunuz.

Böyle kareler ne yalnızca Amerikan filmlerinde intikam almaya yeminli esas oğlanın geçmişinde ne de yüz yıllar öncesinde yaşanmış -artık tekrarlanması imkansız olan- kanlı bir savaşın ardında saklı. Çok değil, yaklaşık on-on beş yıl önce Doğu ve Güneydoğu’da uygulanan zorunlu göçle yerinden yurdundan edilen milyonlarca Kürt’ün yasadıkları hikayelerden yalnızca biri. Yanı başımızda binlerce köyün yıkıldığı, sırf Kürt kimlikliklerine sahip olmaları nedeniyle yaşanan acılar, kayıplar, hak ihlalleri, baskılar... Gerek rakamlarla gerek köye dönüş projeleriyle ört bas edilmeye çalışılırken gerçekleri, yaşananları ve şimdi nelerin değişip değişmediğini tüm şeffaflığıyla nasıl öğrenebileceğiz?

Handan Çağlayan, Şemsa Özar ve Ayşe T. Doğan’ın ortak çalışması olan Ne Değişti? Kürt Kadınların Zorunlu Göç Deneyimi, Kürtlerin göç öncesi hayatlarından günümüze kadar yaşadıklarına birinci ağızdan tanıklık etmemizi sağlıyor. Bu çalışmayı diğerlerinden ayıran özellik ise göç hikayelerini kadın ve kız çocuklarının penceresinden ve dilinden aktarması. Kitapta kadınlar ve kız çocuklarının aile ilişkilerini, mahalle yaşamlarını, okullarda ve iş yerlerinde karşılaştıkları muameleyi, cezaevleri ve polis baskınlarıyla sarsılan yaşamlarını ve siyasi mücadeleye katılımlarını anlatıyor. Anlatılanlar bir metropolde hem kadın hem de bir Kürt olarak yaşamanın “nasıl bir kaosu” ortaya çıkardığını hikâyeler aracılığıyla takip etmemizi sağlıyor.

GERİDE KALAN ‘CENNET’

Çalışmanın alt başlığında da bulunan kitap içerisinde de sık sık kullanılan “zorunlu göç” kavramı, bazı kavramların tersine, yanlış algılama ve konumlandırmalara yol açmadığı düşünülerek seçildiği ifade ediliyor. Örneğin “yerinden olma”, “yerinden edilme” gibi kavramlar insanların kendi evlerinden başka yerlere göç etmelerine neden olan faili gizleme niyeti taşıdığı için, “mağdur” nitelemesi ise zorunlu göç sonrasında yaşanan hak ihlallerinin mağduriyet yaratmasına rağmen kadınların direnme yollarının, direniş gücü ve pratiklerinin göz ardı edilmesi ve kadınların kurbanlaştırılmasına neden olacağı için kullanılmadığı belirtiliyor.

Üç ayrı bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde, zorunlu göç ve sonrasındaki ilk dönem üzerinde duruluyor. Göçün bu döneminde ailelere, Kürt olmaları nedeniyle, hiç kimsenin kalacak yer vermediği, ailelerin tüm mal varlığının yakılıp yıkıldığı ya da talan edildildiği gösteriliyor, ardından ailelerin kimi zaman bir bodrumda kimi zaman da bir inşaatta yaşamak zorunda kalmasının yarattığı travma ortaya konuyor. Bütün bu olup bitenler; anne ya da babanın cezaevinde olması, eve sürekli baskın yapılması, kadınların eve kapanması... kadınların tanıklığı/aktarımı ile anlatılıyor. Okudukça bu ve buna benzer sorunların yalnızca birkaç ailenin değil neredeyse bütün ailelerin karşılaştığı sorunlar olduğu görülüyor.

Tüm bunlarla rağmen gelinen yere ve hayata tutunma yolları da bir yandan devam ediyor. “Aile dayanışması”, “annelerin/toparlayıcı rölü” ve “birden fazla aile üyesinin çalışması” bu dönemin temel eğilimlerini karakterize ediyor. Tüm anlatılarda ortak olan şey ise eskinin şimdiye göre her zaman daha iyi olarak anlatılması. Elbette ev, maddi durum, sosyal hayat, iş koşullarının iyilik derecesi anlatılarda farklılık gösterse de, şimdinin eskiye göre “daha iyi” olduğu görülse bile, eski her zaman geride bırakılmış ve her zaman daha iyi olarak hatırlanan bir “cennet” olarak tanımlanmaya başlıyor.

EVE DÖNÜŞÜN İMKÂNSIZLIĞI

“Göç, tek yönlü bir yolculuktur. Geriye dönülecek bir yuva yoktur.” (Stuart Hall)

İkinci bölümde göçün ardından değişim ve sürekliliklerin neler olduğu üzerinde duruluyor. Burada kadınların birinci bölümde görülen “mutlak eve kapanma”sının yerini, yaşadıkları semte açılma, yakın çevreyle ilişki kurma alıyor. Bu “açılmanın” -bütün kadınları kapsamasa da- gerçekleştiği evlerde giderek evliliklerin daha fazla rızaya dayalı bir hal almaya başladığı, hayatın içine başka kaygıların yerleşmeye başladığı görülüyor. Tabii bunlar, göçün ardından “ne değişti?” sorusunun kesin cevapları olarak verilemiyor. Çünkü görüşmelerden elde edilen verilerin göçten mi yoksa göçü önceleyen bir durumdan mı beslendiği kesin olarak belirlenemiyor. Yalnızca zorunlu göçün ardından geçen zamanda en belirgin değişikliklerden birinin eğitim olanaklarının artması ve kadınların evden çıkması olarak belirtiliyor.

Kitabın son bölümünde ise iş yerlerinde, okullarda ayrımcılık ve dışlanmaya ilişkin deneyimler aktarılıyor. Tüm bu yaşananlara rağmen geri dönmek ya da kalmak söz konusu olduğunda görüşmecilerin çoğu mümkün olsa terk edilen yere geri dönmek istediği belirtiliyor. Ancak bu isteğin gerçekleştirilmesi yalnızca %3.1 oranıyla sınırlı kalıyor. Dolayısıyla varılan her yer “bir geçiş noktası” olarak kalırken “hikâyenin noktalanması” ya da “eve dönüş için kestirme yolun bulunması” imkânsız gibi duruyor.

EDİ BESE!

“Gerçek kardeşlik, paylaşılan acıda başlıyor” (Mülksüzler, Ursula Le Guin).

Kitap yalnızca Kürt kimliklerinden dolayı aşağılama, ayrımcılık ve güven(ce)sizlikle, hiçbir zaman bitmeyen korkuyla, huzursuzlukla dolu bir hayata mahkûm edilen milyonlarca insanın nasıl bir mücadele verdiğini görebilmemiz için bize bir imkân veriyor. Tüm bunların yaşandığını bilirken hâlâ “Kürt kardeşim” diye seslenenleri dinlemeye devam edebiliriz ama bir kere olsun düşünebilir miyiz korunma ve korumadan yoksun, elinde anahtarıyla ortada kalan kişinin kardeşimiz olduğunu? Bütün bunlar yanı başımızda “sessiz sedasız” gerçekleştirilirken artık yeni bir düşünce tarzı geliştirmenin zamanı gelmedi mi? Önceden belirlenmiş ve her zaman “bildiğimiz” ve “düşündüğümüz” gibi olmayan, toplumsal/tarihsel olanı tekrar tekrar ele alıp değerlendirdiğimiz, yeri geldiğinde düzeltebildiğimiz, yanlışları dillendirip her şeyi yerli yerine oturtabildiğimiz ya da oturtmaya çabaladığımız bir düşünce tarzı, neden bir kez de “zorunlu göç” mağdurları için harekete geçirilmesin?