Dosya: Emperyalizm ve Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Emperyalizm ve Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Arap Baharı, Demokrasi ve Kapitalizm (Ebubekir AYKUT)

“Arap Baharı” denilen süreç, 2010 Aralık’ında Tunus’taki isyanla başlamıştı. Tunus’taki isyanı Mısır, Libya, Bahreyn’deki ayaklanmalar ve günümüzde Suriye’de devam eden çatışmalar takip etti. Bildiğimiz kadarıyla Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Yemen, Cezayir, Ürdün gibi ülkelerde de sonuca ulaşamayan hareketlenmeler yaşandı. Arap ülkelerindeki babadan oğla geçen tek adam yönetimleri ya da medyanın kullandığı dille “diktatörlükler” yıkılıyordu.  Bir şeyler değişiyor gibiydi. Ama şu sorular hala akılları kurcalamakta idi; değişimin nedenleri neydi ve değişimin sonucu ne olacaktı?

Demokrasi Talebi

Hâkim medyada ve köşe yazılarında değişimin Arap halklarının demokrasi özleminden kaynaklandığı sıklıkla vurgulanıyor. Aslında isyan eden Arap halklarının siyasal taleplerinden birisi de demokrasi, ama hangi içeriği ile. Hâkim anlayış demokrasiyi belirli aralıklarla halkın sandığa gidip oy kullandığı ve çok partili bir siyasal sitem olarak kavrıyor. Ya da daha sofistike versiyonuyla demokrasi, düzgün işleyen bir seçim sitemine ek olarak, siyasal süreçlere müdahil olabilen güçlü bir sivil toplumun varlığı ile niteleniyor. Arap halklarının demokrasi talebi ise düzenli ve meşru bir seçim sistemini ve güçlü sivil toplumu içermekle birlikte ekonomik ve toplumsal adalet gibi başka arzuları da kapsıyor. Aslında bu ülkelerdeki muhalif grupların çeşitliliği de göz önüne alındığında demokrasi talebinin birbirinden farklı birçok anlama gelmesi de yadırganmamalı.
Nedenleri ne olursa olsun ve birbirinden farklı demokrasi kavrayışlarına sahip olsalar da bu ülkelerdeki halk bir şeylerin değişmesini istiyordu. Değişim rüzgârları varolan siyasal iktidarlara yöneltilmişti. Sonuçta da Tunus, Libya ve Mısır gibi ülkelerdeki tek adam yönetimleri alt edilmiş, demokratik seçimler yapılmıştı. Demokrasi kazanmış gibiydi. Ama yolunda gitmeyen bazı şeyler vardı. Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi, Tunus’ta ve Mısır’da İslami yaşam tarzını topluma dayatan partilerin seçimleri kazanması ve Mısır’da Mübarek’in zamanında görevlerini yapan askerlerin seçilmiş siyasal yönetime müdahale edebilecek şekilde yönetimde kalmaya devam etmesi demokrasi havarilerinin kafasını karıştırmaktaydı. Yine de onlar iyimser kalmaya devam ediyorlar ve Arap halklarının öğrenme sürecinde olduğunu düşünmekteler.

Kapitalizm, Emperyalizm ve Sınıf

Yaşanan değişimi demokrasi talebi üzerinden açıklanmaya çalışanlara ek olarak sorunu kapitalizm, emperyalizm, sınıf ve özgürleşme ekseninde tartışan solcular da vardı. Bu eksendeki tartışma gerilimli bir hat üzerinden ilerliyordu. Bir yandan yaşananlar halk hareketleri olarak, kayıtsız şartsız değil, bir özgürleşme meselesi olarak önemseniyordu, diğer yandan değişimin kapitalizmin yarattığı ekonomik ve toplumsal adalet sorunlarını çözemeyeceği “gerçeği” kafaları kurcalamaktaydı. Muhalif gruplar içerisinde ekonomik ve toplumsal adalet vurgusu yapanların varlığı solcuları bu isyanlara ilgisiz kalmaktan alıkoyuyordu. Gerçi bazıları yaşananların yeni bir toplumsal kurtuluş hareketleri olduğu konusunda gayet iddialıydılar.
Libya’da Batı müdahalesinin açık hale gelmesi, Mısır, Libya ve Tunus’taki hükümetlerin Batı ile artan yakın ilişkileri, Suriye’de El Kaide’nin ve diğer İslamcı grupların baskın olduğunun fark edilmesi ve Batı’nın muhalif güçlere açıktan desteği solcular arasında emperyalizm meselesinin de tartışmaya dâhil olmasını gerektiğine dair kanaati güçlendirdi. Bu bağlamda emperyalist müdahalelerin artık eskisi gibi doğrudan değil ülke içerisindeki güçler üzerinden dolaylı bir biçim aldığı iddiası dillendirilmeye başlandı. Ayrıca dünyaya sınıf gözlüğüyle bakanlar tarafından yaşananları bu ülkelerdeki hâkim sınıflar arasında bir iktidar mücadelesi olarak kavramak gerektiği iddia edildi. Değişimden sonra ekonomik ve toplumsal adalet sorunlarının devam ediyor olması gerçeği de yaşananları dolaylı emperyalist müdahale ve hâkim sınıflar arasında mücadele olarak görme düşüncesini haklı çıkarmaktaydı.

Sermaye Birikim Süreci ve Devlet

Arap Baharı denilen süreçte yaşananları açıklamanın birçok yolu var elbette. Açıklamaların çoğunluğunun demokrasi, kapitalizm, emperyalizm gibi kendi açıklama araçları ve kavramları var. Dahası analizlerde bu açıklama araçlarına açıkça söylenmese de belli varsayımlar ve sabiteler eşlik ediyor; demokrasi için serbest piyasanın gerekliliğine iman ya da toplumsal olayları kavramada ekonomik ve sınıfsal ilişkilerin açıklayıcılığına olan inanç gibi. Yine de yaşananları kavrayabilmek için resmin bütününü yani dünya ölçeğinde yaşanan dönüşümü göz ardı etmemeliyiz.

Resmin bütününü kavramak açısından David Harvey’in Sermayenin Mekanları kitabında kapitalizmi açıklamak için ürettiği kavramlar üzerinden meseleyi tartışmak yardımcı olabilir. Harvey, Arrighi’nin gücün territoryal ve kapitalist mantıkları arasındaki ayrımı kullanarak kapitalist üretim ilişkilerini açıklamaya çalışır ve bu bağlamda gücün kapitalist ve territoryal mantıkları arasında problemli ve diyalektik bir ilişkinin var olduğunu iddia eder. Kapitalist mantık bir taraftan territoryal düzenlemelere özellikle devletin düzenlemelerine ihtiyaç duyarken diğer taraftan mekânsal engellerden ve devletin kontrolünden kaçmaya meyillidir. Territoryal mantık (günümüzde ulus-devlet) ise bir yandan kendi varlığını devam ettirebilmek için sermayeyi kontrol etmek zorundadır, diğer yandan bu kontrol sermayenin varlığını ve gelişimini kısıtlar.

Harvey günümüzde territoryal mantık ya da ulus-devlet ve alt birimleri (kent, bölge vb.) sermaye birikim koşullarını oluşturma ve kolaylaştırma amacına tabi hale geldiğini vurgular.  Refah devleti, müdahaleci devlet, kalkınmacı devlet ya da rantçı devlet gibi devlet formları sermaye birikim sürecinin belli bir aşamasında tarihsel işlevlerini yerine getirmekteydi. Ama sermayenin dünya ölçeğinde 1970lerden sonra krize girmesiyle birlikte yeni bir sermaye birikim süreci ortaya çıktı ve yeni sermaye birikim süreçlerine uygun düzenlemeler yeni bir devlet formunun gerekliliğine işaret ediyordu. Devletin yeni işlevinin ve ekonomideki rolünün dönüştürülmesi süreci Batı’da 1980ler ile başlamış 1990lara gelindiğinde hemen hemen tamamlanmıştı. Oysaki Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki devlet biçimi halen eski sermaye birikim sürecinde çok sorun yaratmamış yapılar ekseninde şekillenmekteydi ancak bu yapılar yeni sermaye birikim süreçleri karşısında problem kaynağı olmaktaydı.

Neoliberal dönem ile birlikte sermaye birikim süreci finans sermayesinin hâkimiyetine girdi ve kapitalistler karlı alanlara yatırım yapabilmek için sermaye önündeki engellerin kaldırılmasını talep etmeye başladı. Bu sürecin Arap ülkelerinde yaşanan değişim ile ilgili iki etkisinden bahsetmek mümkündür.  Öncelikle bu ülkelerdeki devlet biçimi yeni sermaye birikim süreçleri ile uyumlu değildi. Ya da var olan devlet biçimi en uygunu değildi. İkincisi sermayenin finansallaşması bu devletler içerisinde hâkim sınıflar arasında ve hâkim ve ezilen sınıflar arasındaki sınıf mücadelesini ateşledi. Yeni sermaye birikim süreçlerinin ülke içindeki temsilcileri siyasal yapının dönüşümünü talep etmekteydi ve bu talep demokrasi talebi olarak dillendiriliyordu. Eski hâkim sınıf sermaye birikim sürecindeki hâkimiyetini kaybedince diğer hâkim sınıf fraksiyonu ve ezilen sınıfın talepleri için alan açıldı. Elbette bu söylediklerimiz daha kapsamlı bir incelmeyi gerektiriyor ama resmin bütünü ve başlangıç için uygun gibi.

Elbette yaşananların ekonomik süreçler dışında birçok farklı yönü var. “Emperyalizm ve Savaş” adlı dosyadaki bu yazılarda yaşananları farklı bakış açılarından ve farklı konular üzerinden değerlendiriyor. Onur Kartal yaşanan değişim sürecini kapitalizm ve sınıf ilişkileri üzerinden analiz ediyor ve sınıf mücadelesi perspektifinin önemine dikkat çekiyor. Göksu Uğurlu ise emperyalizmi Üçüncü Dünyacılık denilen bir perspektif içersinden değerlendirenleri eleştirel olarak ele alıyor ve anti-emperyalizm kavramının günümüzde edindiği “emperyalist” içeriğe işaret ediyor. Kansu Yıldırım ise yeni dönemde savaş olgusu ve kapitalizm arasındaki ilişkileri inceliyor ve savaş yönetişiminin kapitalizmin araçlarından biri haline dönüştüğünü vurguluyor.

David Harvey, Sermayenin Mekanları, çev. Başak Kıcır, Deniz Koç, Kıvanç Tanrıyar, Seda Yüksel, Sel Yayıncılık, İstanbul: 2012


Savaş Mantığının Yeni Yüzü (Kansu YILDIRIM)

Yönetişim, krizler içinde boğuşan ve krizlerle yaşamayı öğrenmiş sermayenin uluslararası düzeyde kurumsallaşmaya yönelmesi sonucunda ortaya çıkan basit bir yönetim mekanizması ya da iktidar tipi tanımlanması değildir. Yönetişim, ulus-devletlerin kamu mimarisi üzerinde etkili finans-kapitalin kamu bürokrasisi ile kurduğu araçsalcı form da değildir. Filiz Zabcı’nın Dünya Bankası: Yanılsamalar ve Gerçekler kitabında bahsettiği gibi yönetişim, devlet aygıtının uluslararası piyasa koşullarına göre yeniden düzenlenmesinde, birikim stratejilerinin ve bunlara uygun hegemonya projelerinin karşılıklı eklemlenmesinde, tüm bunların gerçekleştirilmesi esnasında bağımlılık ilişkilerinin mistifiye edilmesinde ideolojik işlev üstlenen olumsal zorunlu bir yönetim mantığıdır. Yönetişimin tekabül ettiği ideolojik düzlemdeki mistifikasyon işlevini sürdürmesi için belirli öğelere/söylem düzeylerine ihtiyacı vardır. Bunların en önemlilerinden birisi “sivil toplumcu” söylemler eşliğinde antagonistik ilişkilerin görünmezleştirilmeye çalışılması, sınıf mücadelesindeki odağın saptırılmasıdır. Bu bağlamda yönetişimin temel ilkelerinden olan sivil toplumculuk sermayenin toplumsal yapıda sırandan bir “aktör” olarak görünmesini ve kamusal alanı kuşatmasını meşrulaştırdığı gibi 21’inci yüzyıldaki savaşların başlangıç saiklarının üzerini örtmekte, farklı bir ambalajla sunabilmektedir.

Yeni tip stratejiler

Kapitalist devletler savaşlara katılma gerekçelerini ve lojistik güçlerini “etkin” ve “hesaplı” kullanabilme ilkesi gereği maliyeti ve riski bölüştürebilecek paydaşlar, yerleşik otoritelerden rahatsız gruplar arayışına yönelmiştir. Paydaşlar özellikle belirli coğrafyalardaki “sivil toplum” içinden seçilerek küresel sermayenin bölgesel çıkarlarının toplumsal taşıyıcıları konumuna getirilmektedir. Böylelikle savaşların başlatıcısı olan devletlerin “insani müdahale”, “demokratikleştirme”, “dünya barışı” gibi başlıklar etrafında kapitalist veya ülkesel çıkarlarının toplumsal ve maddi çıktılarının sorgulanabilirliği azaltılmaktadır. Artık küresel güç denilebilecek ülkeler, savaşların meşru gerekçelerini inşa etmekte ve bu gerekçeleri küresel çapta benimsetebilmekte kredibilitelerini doldurmuşlardır.

Bugün kapitalist devletlerin benimsediği askeri müdahale biçimi, asimetrik karakterdeki toplumsal hareketlerin ayarlarıyla oynamaktır. Belirli coğrafyaları yeniden düzenleme ve paylaşma stratejilerine göre uzun erimli planlara girerek kendilerini konumlandırmaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile başlayan süreçte yerleşik otoritelere karşı muhalif grupların desteklenmesine ilişkin strateji BOP’un doğrudan kim tarafından uygulanmaya konması nedeniyle sorgulanır bir pozisyonda verili coğrafyalarda (farklı ideolojik varyasyonlara göre) anti-emperyalist damarları kabarttı. Bu nedenle BOP siyasi düzeyde tarafların birbirini suçlamak veya olumlamak için kullandığı bir argüman havuzuna dahil olurken toplumsal açıdan uygulanabilirliği için gerekli rızayı üretmekte zorlandı. Bu nedenle BOP ile başlayan muhaliflerin desteklenmesine yönelik stratejik öğe yeniden işlendi. Güney Akdeniz Havzasında domino taşı etkisi yaratan isyan dalgasının özellikle Libya aşaması sonrasında küresel güçlerin konvansiyonel savaş mantığının yerine BOP tipi yöntemler izlediğini gördük. Muhalif yerel gruplar arasında ideolojik ve ekonomik düzeyde ilişki kurabilecekleri hızlı kadro devşirme operasyonlarına yönelerek isyan dalgası içinden dolaylı olarak egemen güçlere avantaj sağlayabilecek çatlaklar yaratmaya koyuldular. Özellikle Libya’da muhaliflere insansız hava araçları ile sağlanan periyodik istihbarat, lojistik sevkiyatının sıklaştırılması ve silahlı köktenci İslamcı gruplardan takviye edilen militanlarla “özgür orduların” kapasitelerinin arttırılması gibi operasyonel destek bizatihi küresel güçler tarafından sağlanmıştı. Şimdi ise yanı başımızda Suriye’de benzer bir süreç işletilmeye çalışmaktadır. Tepeden demokrasi bahşetmenin dünya halkları nezdinde söylemsel geçerliliğinin kalmaması nedeniyle küresel güçler riskleri paylaştırabilecekleri yerel ortaklar yaratmaktadır. Suriye’de muhaliflere anti-tank roketlerinin, uçaksavar bataryalarının ve mühimmat tedarikinin arkasında bulunan küresel güçler, Türkiye’yi ise ikmal ve eğitim-lojistik destek sahası olarak görmekte; böylelikle Suriye içinde ve dışında yerleşik otoriteye karşı yürütebilecekleri bir savaşa devam etmektedirler.

Dikenlerin temizlenmesi

Bu mantıkla hareket edilen “savaş yönetişimin” emperyalistlere sağladığı avantaj şudur: Ekonomik olduğu kadar ideolojik düzeyde, küresel-mekânsal yeniden yapılandırma süreçlerinde kendilerine ayak bağı olarak gördükleri iktidarları doğrudan karşılarına almadan, savaşların gerekçelerini ve hesaplanabilen ve hesaplanamayan sonuçlarını saklayarak, geniş bir rıza üretiminin sağlanmasıdır. David Harvey’in yaptığı ülkesel ve kapitalist mantığın gerilimli ilişkisine göre cereyan eden savaşlar, “ezen” “ceberut devlet” ve “ezilen” “masum” “sivil toplum” ikilemine büründürülmekte, sivil üniformalı askerler ile yürütülen savaşların bilançosu masumane gösterilmeye çalışılmaktadır. Böylelikle yönetişimsel bir paradigma içinden savaşlara ampirik düzeyde ve ideolojik düzeyde meşrulaştırma ölçeği sağlanmaktadır. Savaş tazminatları, ele geçirilen bölgenin doğal kaynaklarının paylaşımı, çeşitli altyapı ve enerji ihalelerinin alınması gibi ekonomik ve diplomatik “kazanımlar” yanında, evrensel sermaye mantığının küyerelleşme (glocalize) sürecinde ket vurabilecek dikenler temizlenmektedir.

Son olarak yeni tip müdahale biçimi olarak savaşın yönetişimsel mantığını “ülkesel söylem” üzerinden değerlendirebiliriz. Ali Murat Özdemir’in Ulusların Sefaleti’nde belirtildiği üzere ülkesel söylem, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesinde nirengi noktasının somut ülkeler olduğu varsayımından hareket etmektedir. Bu söylem tipine göre devletler ve sınırları içindeki kitlelerin durumları sınıfsal içerimler üzerinden işlenmektedir. Savaşların ortaya çıkışında yahut küresel emperyalist güçlerin kendiliğinden ortaya çıkan toplumsal hareketleri ayartma hamlelerinin hepsi ülkesel söylemin maddiliği üzerinden okunmalıdır. Böylelikle savaşların risk paylaştırma stratejilerinde yeni tip müdahale biçimleri ayakları üzerine oturtulabilir.

Zabcı, Filiz Çulha, Dünya Bankası: Yanılsamalar ve Gerçekler, Yordam Kitap, İstanbul, 2009.


Arap Baharı, Libya Kışı (Engin SUNE)

“Saddam bir ‘Orospu Çocuğudur’ ama o bizim ‘Orospu Çocuğumuzdur.’” demişti ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın ve Ortadoğu masası şefi Geoffrey Kemp. Emperyalist güçlerin kadim müttefiki Şah’ın devrilmesiyle İran’da kurulan İslami rejimi dengelenmesi için katıksız destekledikleri Saddam Hüseyin, 2003 yılında evlatlıktan reddedildi. Kendi çocuğunun ipini çekecek denli körelmiş emperyalist güçler, bu olaydan yaklaşık yedi yıl sonra Ortadoğu’daki diğer diktatör çocuklarının miadlarının da dolduğu gerçeğiyle yüzleşince bilindik söylemler ve yöntemlerle sürece müdahale ettiler.

Kitlelerin; işsizlik, gıda enflasyonu, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü ve kötü yaşam koşullarına karşı başlatmış oldukları mücadele, küresel kapitalist sınıfın çıkarlarını destekleyecek şekilde neoliberal reformlara sıkı sıkıya tutunan Bin Ali rejiminin çökmesine yol açtı. Buradaki kitle hareketleri, bir dalga gibi Mısır’a, Yemen’e ve Bahreyn’e sıçradı. Emperyalist güçler, bölgedeki müttefiklerini teker teker kaybetme tehlikesiyle burun buruna geldiler. Bin Ali ve Mübarek için artık yolun sonunun göründüğünün farkına varınca da, bu ülkelerde rejim değişikliği tehdidine karşı rejim ıslahını tercih ettiler. Bu ülkelerdeki kitlelerin mücadeleleri, Libya ve Suriye’dekilerin aksine, demokrasi ve insan hakları söylemleriyle alkışlanmadı. Bölgedeki dengenin kendi aleyhlerine dönüşmesi ihtimalinden korkan Atlantik güçleri, aradıkları fırsatı Libya’da buldular. Her ne kadar terörle mücadelede Atlantik Devletleri’nin bir müttefiki olsa da, petrol, siyasal istikrar ve neoliberal düzene geçişin önünün tıkanması gibi hususlar göz önüne alınınca Kaddafi’nin devrilmesine karar verilerek Arap Dünyası’nda başlayan devrim hareketi, bu güçler tarafından çalındı. Bir devrimin gelişmiş kapitalist devletler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda nasıl yeniden biçimlendirildiğini ve bir baharın nasıl kışa döndüğünü anlamak için Vijay Prashad’ın Arap Baharı, Libya Kışı adlı çalışması yol göstericidir.

Şüphesiz Orta Doğu halklarının otoriter rejimlerin ekonomik ve siyasi programlarından rahatsızlıkları yeni değildi. Arap toplumlarının, Atlantik güçlerin ekonomik gereksinimlerine açık olması anlamına gelen infitah süreciyle başlayan neoliberal politikalar ekseninde yapılan reformlar, Prashad’ın da dediği gibi,  Arap bölgesinin ekonomilerinin kendi halklarını geçinebilir hale getirmek yerine, Atlantik dünyasının finansal kurumlarını semirtecek ve diktatörlere muazzam tröst fonları sunacak şekilde düzenlemiştir.  Mısır ve Tunus gibi neoliberal güvenlik devletlerinde bu tür politikalar eşitsizliği arttırarak halkın sabrının taşmasına neden oldu ve yükselen bu protesto dalgaları ABD’nin istikrar yönündeki endişelerini arttırmaya başladı. Mübarek’in düşmesi İsrail adına işleri karıştırabilirdi ve Bahreyn ve Yemen’deki protestolar tırmanırsa da Suudi Arabistan ve Basra Körfezi emirlikleri için çalkantılı bir durum oluşabilirdi. Prashad’ın da altını çizdiği gibi, bu tür kaygılar, devrimci bir görüntü vermeye başlayan bu sürecin yönetimi için bir şeyler yapmayı elzem hale getiriyordu.

Emperyalist güçlerin Orta Doğu’da korumaya çalıştıkları bu denge oyunu aslında yeni değildir. 1950’lerden 1979’a kadar Nasırcılığın yaydığı anti-emperyalist politikaları dengeleyen temel müttefik Şah’ın İran’ıydı. 1979’da Şah’ın devrilmesi ve Sedat’ın Camp David’de İsrail ile barış anlaşması imzalamasıyla eski düşmanlar yeni müttefik, eski müttefikler de yeni düşman statüsü aldılar.  Değişmeyen tek müttefik ise Suudi Arabistan ve onun uydusu olan Basra Körfezi emirlikleriydi. Bu devletler Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK), ya da Prashad’ın değimiyle Arap NATO’sunu kurarak emperyalist güçlerin bölgedeki çıkarlarını korumaktadırlar.
Günümüze geldiğimizde ise Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen, Libya ve başka yerlerdeki ayaklanmalar ise bu denklemi bozdu ve Prashad’ın da dediği gibi “düzenin şahinleri değişimin güvercinlerini zincire vurmak için her türlü teşvike başvurdular.” Prashad, kitabının ilk bölümünde Arap Baharı’na odaklanırken ikinci kısımda ise Libya’yla beraber bu hareketlerin nasıl kışa dönüştüğüne odaklanmaktadır.

Emperyalist güçlerin hesapları, Arap Baharı’nın gelişimini raydan çıkarma çabası üzerine kuruldu. Öncelikle Arap NATO’su ülkelerine de yayılan devrim hareketlerinin bastırılması gerekiyordu. Bu devletler protestolara askeri bir müdahalede bulunmaktan çekindilerse de, Libya ve Suriye’deki mücadelelerin Bahar’ın rotasını değiştirmesini fırsata çevirerek KİK’in bu demokrasi mücadelelerini bastırmasına izin verdiler.

Kuşkusuz 17 Şubat Hareketi olarak tabir edilen Libya’da başlayan ayaklanmalar, demokratik isteklerle güdümlenmiş ve ekonomik politikalardan muzdarip olan bir halk hareketiydi. Hatta bu halk hareketinin liderlerinden biri olan Abdül Hafız Goga 27 Şubat’ta dış müdahaleye kesinlikle karşı olduklarına dair bir açıklama dahi yapmıştı. Fakat Ulusal Geçiş Konseyi’ni oluşturan neoliberal klik, Atlantik güçleri tarafından önplana çıkarılarak dış müdahalenin yolu açıldı. Prashad’ın da dediği gibi “Libya devrimi neoliberal refomcular tarafından zorbaca çalınmıştır.”

Prashad’ın kitabının ikinci bölümünde de belirtildiği gibi,  Atlantik güçleri ve Basra Körfezi Araplarının insancıl müdahalesi alttan gelen isyanın ve genel olarak Arap Baharı’nın dinamiğini kırma girişimiydi. Kuşkusuz bu tür bir müdahalenin diğer bir motivasyonu da gelişmiş kapitalist devletlerin petrol kaynaklarına erişiminin  kolaylaştırılmasıdır. Emperyalist güçler için Libya’ya yapılan müdahale, Körfez petrol rezervlerini ve Arap petrol topraklarını korumak için gerekliydi.

Libya’daki isyan NATO müdahalesi olmaksızın da başarıya ulaşabilirdi. NATO müdahalesinin temel işlevi bu isyanın olası siyasi seçeneklerini daraltmaktı. Ayrıca bu müdahale Libya’daki neoliberal reformlar önündeki engelleri kaldırarak, ülkenin emperyalist çıkarlara göre yeniden inşasının önünü açmıştır. Prashad’ın belirttiği gibi Ulusal Geçiş Konseyi’nin ilk olarak Merkes Bankası’nın ve Ulusal Petrol Şirketi’nin kontrolü altına alması bunun bir göstergesidir.

Bu müdahale sonunda Kaddafi, Saddam Hüseyin’e yapıldığı gibi, yargılanmadan infaz edilmiştir. Oysa açık bir mahkemede konuşmalarına izin verilseydi kim bilir ne öyküler anlatacaklardı. Fakat Prashad’ın da kitabında değindiği gibi, “Ölü adamlar öykü anlatmazlar. Yargılanamazlar. İkitidarda kalmalarına yardım etmiş olanların adını veremezler. Bütün sırlar da onlarla birlikte silinir.”

Vijay Prashad, "Arap Baharı, Libya Kışı", Çeviren: Şükrü Alpagut, Yordam Kitap, 2012.


Emperyalizm’in Suretleri: Üçüncü Dünyacılığın Dönüşümü ve Kültürelcilik (Göksu UĞURLU)

Neredeyse bütün politik kesimlerin “anti-emperyalist” olduğu bir dönemden geçiyoruz. Örneğin çevre formasyonlardaki ırkçı-milliyetçi fikir kendi ülke sınırları dışarısında kalan merkez ülkelerin çıkarlarını güttüğü düşüncesinden hareketle emperyalizme karşı sert söylemler geliştirebiliyor. Bunu yaparken de örtük olarak kendisinin “emperyalist” konumunda bulunması gerektiği inancını taşıyor. Benzer bir başka örnek, İslam-Hıristiyanlık/Yahudilik karşıtlığı üzerinden düşünüldüğünde karşımıza çıkıyor. Batı’nın (Üçüncü Dünyacılık’ın günümüzde anladığı anlam ile önemli farklılıklar içeren bir kavram) “İslam Dünyası”na karşı emperyalist amaçlar güttüğü söylemi sıkça kullanılıyor ve buna karşı çıkılıyor.

Emperyalizm Kavramı

Emperyalizm kavramının içeriği farklı yaklaşımlar tarafından değişik biçimlerde doldurulabildiği gibi, tarihsel süreç içerisinde de farklılıklar gösteriyor. Okumakta olduğunuz yazı, bu anlamda Üçüncü Dünyacılık’ın dönüşümünü temel alarak emperyalizm kavrayışlarını özetlemek amacını taşımaktadır. Özellikle son dönemde Üçüncü Dünyacı görüşe hakim olan “kültürelcilik” tartışmalarını incelemesi bakımından Arif Dirlik’in “Postkolonyal Aura: Küresel Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Eleştirisi” isimli çalışması önemli bir noktada durmaktadır.

Bu bağlamda, her şeyden önce emperyalizm kavramı üzerinde bir ayrıma gidilmelidir. Ayrımlardan ilki, Marksizmin ekonomi politik yaklaşımı ile tarihsel olarak 1870 sonrasını ve finans kapitalin varlığını esas alan emperyalizm teorisi ile “Üçüncü Dünyacı” emperyalizm yaklaşımı arasında yapılmalı; ikinci ayrım ise Üçüncü Dünyacılık’ın tarihsel süreçte kendi içerisinde geçirdiği dönüşüm neticesinde ortaya çıkan emperyalizm kavramsallaştırması arasında olmalıdır. Üçüncü Dünyacılığın dönüşümü ile bağlantılı olan emperyalizm kavramı incelendiğinde, ilk ayrım daha belirgin hale gelir.

Buna göre, ulusal bağımsızlık mücadeleleri esnasında Üçüncü Dünyacılık’ın karşısına aldığı emperyalizm, dönemin emperyalizminin görünen hali ile ilgilidir. 1945 öncesinde ulusal sermaye grupları devlet içerisindeki temsil imkanları doğrultusunda devletin aygıtlarını kendi çıkarları için -diğer devletlerin sermayelerine karşı- kullanabiliyordu. Bu nedenle bağımsızlık savaşı vermekte olan Üçüncü Dünya ülkeleri karşılarında “İngiliz Emperyalizmi”, “Fransız Emperyalizmi” gibi isimlerle adlandırılabilecek bir emperyalizm biçimini görmekteydi. Sonuç olarak, ulusal emperyalizme karşı geliştirilen refleksler milliyetçilik ile sosyalist düşüncenin (emperyalizm kuramları dolayımıyla Marksist etki ve Sovyet etkisi) özgül bir birliği şeklinde belirmekteydi.

Üçüncü Dünyacılık ve Emperyalizm

1945 sonrasında uluslararası sermayenin kapitalist devletler içerisindeki temsilini eşzamanlı olarak artırması sonucu, emperyalizm biçim değiştirdi. Artık kendi ulusal sermayelerinin güdümündeki devletler yerine, uluslararası sermayenin ortak çıkarlarının etrafında şekillenen bir emperyalizmden söz etmek mümkün hale geldi. Ulusal sermayeler yok olmamakla birlikte, dünya üzerinde gerçekleştirilecek müdahaleler ile amaçlanan dönüşüm doğrudan bir ulusal sermaye grubunun devlet iktidarını kullanmak suretiyle diğerleri ile giriştiği rekabetin hizmetinde değildir. Bir başka deyişle artık İngiliz, Fransız vb. emperyalizmlerine karşı Amerikan emperyalizmi tahayyülü nesnel zeminini kaybetmeye başladı. Amerikan hegemonyasının belirgin özelliği emperyalistler arası rekabetin esaslı bir şekilde zayıflamasıdır.

Bu süreçte Üçüncü Dünyacı tavır değişmiş, emperyalizm kavramsallaştırması siyasi-ekonomik düzlemden dışlanarak kültür alanına kaydırılmıştır. Kendisini “Uluslararası Hukuka Üçüncü Dünya Yaklaşımları” biçiminde gösteren yeni Üçüncü Dünyacılık’a göre anti-emperyalist olmak; Batı’nın kültürel tahakkümüne boyun eğmemek anlamına gelmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, yukarıda bahsedilen dönüşüm sanki hiç gerçekleşmemiş gibi davranılmasıdır. Emperyalizmin dönüşümü Üçüncü Dünyacılık’ı etkilemiştir fakat ekonomi- politik alandan gerçekleştirilmeyen analizin sonucunda yeni haliyle Üçüncü Dünyacılık emperyalizmi başından itibaren kültürel bir meseleye indirgemektedir –öyle ki, sömürgecilik emperyalizm yerine kullanılabilmektedir.

Öyle ise, kültürelcilik tartışması günümüzde Orta Doğu’da yaşanan gelişmelerde “Batı”nın tutumuna karşı geliştirilen Üçüncü Dünyacı görüşün içeriğini bizlere sunuyor. Dirlik kültürelciliğin; “metodolojik olarak sosyal ve tarihsel sorunların, soyut kültür sorunlarına indirgenmesi çevresinde belirginleşen düşünsel yönelimler bütünü olduğu ve bu nedenle sadece toplumlar arasındaki hegemonyacı ilişkilerin meşrulaştırılmasından değil, aynı zamanda toplumların içindeki sömürü ve baskı gibi hegemonyacı ilişkilerin bulanıklaştırılmasından da sorumlu olduğu”nu ileri sürer (s.54).

İronik olarak, bu yaklaşım kendisinin karşısında olan burjuva milliyetçi söylem ile aynı dil ve teorik tutumu sergiler. Emperyalizm, sermayenin devlet içindeki temsili; ilkel birikim süreçleri; üretilen artı-değere el konulması gibi içeriklere sahip olan, Marksist analizin ekonomi politik yaklaşımla ortaya koyduğu emperyalizm kavramından oldukça farklıdır; iki özne (Batı ile “öteki”) arasındaki ilişkiye indirgenir. Emperyalizm kavramının bu anlamda kullanılmadığı durumlarda da örneğin Marksizm ve eski Üçüncü Dünyacılık “anti-emperyalist” ama “yetersiz” görülebilir. Dirlik bu duruma şu şekilde açıklama getirir:

“Eğer eski özgürlük mücadelelerinin kültürel kimlikler öne sürmesi bugün için yersiz görünüyorsa, bunun nedeni bu mücadelelerin yanlış amaçlara sapmış olması değil, küresel ilişkilerdeki yapısal dönüşümler nedeniyle, geçmişteki bölünmeleri içeren bu mücadeleler düzeninin, bugünkü durumla ilgisiz kaçmasıdır.”(s.41)

Sonuç olarak, günümüzde yaşanan gelişmeleri anlamlandırmada bir araç olarak kullanabileceğiniz “emperyalizm” kavramını hangi içeriği ile analize dahil ettiğiniz önemlidir. Bir başka deyişle “anti-emperyalizm” bir karşı olma durumunu belirtmekle beraber tam olarak neye ve nasıl karşı olduğunuzu açıklamaz ve sizi muhalif görünürken hegemonik bir dil içerisine yerleştirebilir.

Dirlik, Arif . Postkolonyal Aura: Küresel Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Eleştirisi ,çev. Galip Doğduaslan, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul: 2010.

Arap Baharının Siyasal İktisadı (Onur KARTAL)

“Küresel kapitalizm üzerindeki ABD hegemonyası devam etsin veya etmesin, ya da yeni bir hegemonik güç ortaya çıksın veya çıkmasın, çarpıcı olan şu olgu olduğu gibi kalır: küresel ekonomi-politiğin ve ilişkili jeopolitik rekabetler dengesinin yörüngesi, Körfez’deki sınıfın ve kapitalizmin yapısıyla derin bir şekilde iç içe geçmeyi sürdürecektir.” Adam Hanieh.

Muhammed Buazizi, 17 Aralık 2010’da sebze tezgâhına el koyanlara karşı bedenini ateşe verdiğinde, yalnızca Tunus’u değil neredeyse bütün bir Arap coğrafyasını kasıp kavuracak bir yangının da fitilini ateşlemiş oldu. Buazizi’nin bedenini saran alevler kendine özgü, bireysel bir başkaldırı çığlığı değildi sadece; ekonomik sömürü koşullarından politik tahakküm mekanizmalarına cepheden saldıran, toplumsal alanın omurgasını baştan aşağıya sarsacak bir isyanın habercisiydi. 7 Kasım Caddesi Bin Ali’nin iktidara geldiği günden almıştı adını; 17 Ocak 2011’den itibaren Muhammed Buazizi ismini taşımaya başlaması, tikelden evrensele, tekilden toplumsala uzanan bu devrimci dalganın billurlaşmış bir örneğiydi. Ne var ki, bu dalga Tunus’la başlayıp Tunus’la bitmedi; Mısır’ı, Libya’yı, Bahreyn’i (elbette Cezayir’i, Ürdün’ü, Yemen’i) ve nihayet Suriye’yi de kuşatacak boyutlara ulaştı. Tabi, umut ve heyecan verici birçok toplumsal değişime de gebe oldu, sürecin devrimci karakterine gölge düşüren hareketlerin yeşermesine de. Tahrir deneyimi, “Wall Street’i İşgal Et” hareketine dahi ilham verecek tarzda evrenseli kucaklarken, Müslüman Kardeşler’in Mübarek dönemine benzer bir ekonomik program etrafında karşı-devrimci hamlenin elini güçlendirmesi moralleri epeyce bozdu. Yine Libya’da Muammer Kaddafi’nin linç edildiği görüntüler, tiranlık karşıtlarının en önde gelen bayraktarlarının zihinlerinde dahi kimi soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Bu karakteri gereğidir ki, Arap Baharı, entelektüel siyasi faaliyetin uzunca bir süredir ana gündem maddesi.

Süreç üzerine yürütülen tartışmaların vardığı nokta, Arap Baharının gerçekten devrimci bir dalga olup olmadığı konusunda bir uzlaşmayla sonuçlanmadığı gibi, bütün olan biteni bir emperyalizm süreciyle ya da karşı-devrimci momentler silsilesiyle ilişkilendirmek konusundaki kararsızlık da devam ediyor. Gelgelelim, tüm bunlara rağmen, bize göre Alain Badiou’nun tavsiyesi halen geçerliliğini koruyor: “Bu hareketlerin öğrencileri olmalıyız, budala öğretmenleri değil”. Badiou bu sözleri dışarıdan ve yukarıdan konuşmayı alışkanlık haline getiren Batı aklını eleştiriye tabi tutarken sarf ediyordu. Biz ise öğrencinin içeriden, hevesli ve titiz bakışına dair iyi bir örneği sunmak için referans alıyoruz: Adam Hanieh, Körfez Ülkelerinde Kapitalizm ve Sınıf adlı kitabında sözünü ettiğimiz coğrafyanın bir diğer atardamarına, Körfez ülkelerine yoğunlaşıyor. Bunu yaparken küresel kapitalizmin inşasında mevzubahis ülkelerin 20. yüzyıl boyunca katettikleri yola, kurdukları uluslararası ilişkilere ve küresel kapitalizmin sermaye mantığının pekişmesinde üstlendikleri role siyasal iktisadın perspektifinden odaklanmakla kalmıyor. Aynı zamanda eserinin Türkçe baskısı için yazdığı önsözde, geliştirdiği derinlikli ve içeriden bakışı, bilhassa Mısır deneyimini değerlendirmek üzere işe koşuyor. Biz de öncelikle eserin temel meselesine, yani Körfez ülkelerinin küresel kapitalizmin sermaye dinamikleri bakımından üstlendiği role ve bu dinamiklerin belirlediği sınıf oluşumuna değineceğiz. Ardından da Hanieh’in, Arap Baharının doruk noktası olarak görebileceğimiz Mısır deneyiminin başkaldırı dinamiklerinde politik unsurların yanı sıra ekonomik faktörlerin de göz önüne alınmasındaki ısrarına kulak vereceğiz. Böylelikle bugün Arap Baharının son perdesi olarak sıcaklığını koruyan ve gün geçtikçe bizim açımızdan da yakıcı bir sorun olmaya doğru hızla ilerleyen Suriye’deki çatışmaların art alanında nelerin yattığına ilişkin olarak Hanieh’in yapıtının nasıl bir kılavuz sunduğunu/sunabileceğini göstermeye çalışacağız.

Hanieh’in, Körfez İşbirliği Konseyini (KİK) oluşturan Bahreyn, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden sınıf oluşum sürecini mercek altına almasındaki temel motivasyonu şu sözlerinden rahatlıkla çıkarabiliriz: “Sınıf oluşum süreci Körfez’in gerçek hikâyesi ya da görüntüsünün ardındaki gerçeğin anlatılmamış hikâyesidir ve günümüz Ortadoğu’sunun ve bütün olarak dünya pazarının kavranması açısından büyük bir önem taşır” (s. 37). Bu hikâyeyi gün ışığına çıkarmak yoluyla Hanieh, küresel kapitalizmin ve ulusaşırı sermaye akışının çarklarını en açık biçimiyle gözler önüne serebileceği iddiasındadır. Daha da önemlisi bölgenin tüm siyasi dönüşümleri üzerinde ekonomik dengelerin belirleyici bir rolü olduğunu savunmaktadır. Bu doğrultuda sermaye birikimlerini KİK alanı genelinde, sermayenin uluslararasılaşmasına dayandıran kapitalist bloğu tanımlamak üzere kullandığı Khaleeji Sermayesini çözümlemeye girişirken vurguladığı belki de en önemli nokta sınıf oluşum sürecinin mekânsal karakteridir:

“[S]ermaye birikimine dair dikkat çekilmesi gereken başka bir yön ise sınıfın mekânsal yapılanmasıdır. Bu kavram, sermayenin soyut ya da belirsiz bir tarzda meydana gelmediği fakat sermayenin mekânsal olarak somut olduğu düşüncesini başarıyla ifade eder” (s. 63). Sermayenin uluslararasılaşmasının, sınıfın mekânsal oluşumuna eklemlendiği yerde KİK ülkelerinin siyasal konjonktürüne neyin can verdiğini kestirmek hiç de zor değil: Neoliberalizm. “Neoliberalizme dönüş sadece iç ekonomik politikalara odaklanmayı yansıtmıyor, aynı zamanda uluslararasılaşma ve finansallaşma alanlarındaki yeni dalgalanmaları fazlasıyla kolaylaştırıyordu. Neoliberalizm, sermayenin serbest hareketi karşısında ulusal mekânlar genelinde ve bu mekânlar aracılığıyla konulan engelleri ortadan kaldırarak ve kârın zorunluluğuna tabi olan insan faaliyetlerinin alanını genişleterek, küresel ölçekte kapitalist yeniden üretime uygun koşulları garantiye almayı amaçlıyordu” (s. 90). 

Kestirmekte zorlanmayacağımız bir diğer nokta da bu sacayağının kurulmasında ABD’nin başı çekmesi. Hanieh’in 20. yüzyılın başından sonuna kadar bölge içi ilişkilerinin siyasal ve iktisadi yörüngelerini okurken ABD’nin rolünü layıkıyla gözler önüne sermeye çalışması bundandır. Tablonun bütününe baktığımızdaysa bu projeyi emperyalizmden ayrı düşünmemizin mümkün olmadığını göreceğiz. Ancak bu emperyalist projeyi ABD tarafının etkin, KİK ülkelerinin ise edilgin bir konumda yer aldığı tek taraflı bir ilişkinin değil, her iki tarafın da etkin katılımıyla şekillenen bir sürecin ürünü olarak düşünmek gerekiyor. Dolayısıyla bölgenin kaderinin yalnızca ABD politikalarındaki makas değişiklikleriyle değil aynı zamanda KİK üyesi ülkelerin siyasal-iktisadi çıkarları ekseninde şekillendirdikleri mekânsal müdahaleleriyle tayin edildiğini göz ardı etmemek gerekir. Tabi burada bu süreci bütün detaylarıyla ele almamız mümkün değil. Hanieh’in çalışması çok daha uzun bir mesaiyi hak ediyor. Bu mesai ayrıldığında çalışmanın önemini, küresel kapitalizmin sermaye dolaşımının dayandığı esaslar doğrultusunda, Körfez ülkeleri üzerinden hayata geçirilen emperyalist bir projenin ifşasının, yani malûmu ilâm etmenin epeyce ötesinde aramak gerektiği de görülecektir. 

Hanieh’in yaptığı, bahsi geçen sürecin adını koymak değil, bu adı koyarken sürece can veren kan akışını kılcal damarlardan yola çıkarak gözlemlemektir. Bu titizliğiyle Hanieh, Mısır’daki ayaklanmaların sadece bir demokrasi arayışına indirgenmesine de itiraz edecektir: “Mısırlı protestocuların öncelikli sorununun Mübarek olduğunu ve birincil talep olarak sözde ‘siyasal özgürlük’ sorununu dile getirdiklerini iddia etmek bu protestoların gerçek boyutunu görmemek anlamına gelir. Aksine bu eylemler, genellikle iki farklı alanmış gibi ele alınan ‘siyaset’ ve ‘ekonomi’ alanlarının birbirleriyle iç içe geçtiğini ve aynı mücadelenin bir parçası olduğunu bize göstermektedir. Bu mücadeleler sadece rejimin yaşadığı bir meşruiyet krizinin değil kapitalizmin yakın dönemde Mısır’da ve bir bütün olarak Ortadoğu’daki gelişme biçimine dönük bir tavrın ifadesidir ” (s. 15). 

Bu satırları tersinden okuyacak olursak diyebiliriz ki, Mısır’daki halk hareketlerine odaklanan ancak küresel ekonominin kriz noktalarını, neoliberalizmin Mısır’daki tezahürlerini ve Ortadoğu’daki ABD hegemonyasının inşasında Mısır’ın oynadığı rolü mercek altına koymayan herhangi bir anlama çabasının tahlilleri yüzeysel olmanın ötesine geçemeyecektir. Benzer bir reçete Suriye için de yazılabilir. Hanieh’in siyasal despotizm formlarına karşı verilen mücadeleyi, sınıf mücadelesi dinamikleriyle birlikte okumak yönündeki önerisi, Suriye’deki iktidar mücadelesinin mezhepsel, kültürel ve siyasal boyutlarının yanında açıklığa kavuşturulmayı bekleyen bir diğer boyutunun da iktisadi olduğunu görmemiz ve hangi çıkar gruplarının, hangi güç ilişkilerinin dolayımından geçerek küresel kapitalizmin sermaye birikim/dolaşım mantığına nasıl bir ivme kazandırmak istediklerini tespit etmemiz bakımından can alıcı bir yerde durmaktadır.

Adam Hanieh, Körfez Ülkelerinde Kapitalizm ve Sınıf, çev. Bahadır Ahıska ve Sevgi Doğan, NotaBene Yayınları, Ankara: 2012.