‘Yeniden Yaratılmanın Coşkusuyla' (Onur Behramoğlu ile Söyleşi: Kadir İNCESU)

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram'ın  bir döneme tanıklık eden mektupları genç kuşak şairlerimizden Onur Behramoğlu tarafından kitaplaştırıldı. Yeğen Onur Behramoğlu öyle bir çalışmaya ve önsöze imza ettı ki amca Ataol Behramoğlu “Bu sabah eşsiz güzellikteki önsözünü bir kez daha okuyup ağladım” demekten kendini alıkoyamadı.

Geçtiğimiz günlerde 50. sanat yılını kutladığımız Ataol Behramoğlu ile kardeşi Nihat Behram'ın 1967 ile 1983 yılları arasındaki mektuplaşmaları Onur Behramoğlu tarafından kitaplaştırıldı. Tekin Yayınları tarafından yayımlanan kitap, yalnızca iki kardeşin değil 16 yıllık bir dönemin de kültürel ve siyasal açıdan görüntüsünü ortaya koyuyor.
Onur Behramoğlu ile "Yeniden Yaratılmanın Coşkusuyla - Mektuplar (1967-1983)" üzerine konuştuk.

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram’ın mektuplarını alıp çalışma masanıza oturduğunuzda neler düşünüyordunuz?

İki  şair  amcamın  gençlik  halleriyle tanışıp  İstanbul’dan-Paris’ten-Moskova’dan-hapishaneden  yazdıkları  mektuplarda  ağabey-kardeş  ilişkilerine tanıklık edecek olmak, babamın da satır aralarında dolaşıyor olabileceği düşüncesi heyecanlandırıyor; edebiyat tarihimize kalacağını bildiğim bir yapıtı yayına hazırlama sorumluluğu gururlandırıyordu beni. Mektupları okurken sıkça yerimden kalkıp yürüdüğümü, kimi yerleri yüksek sesle tekrarlayarak duymak istediğimi, hepsini defalarca okuyup her birine dair sayfalarca notlar aldığımı şimdi biliyorum. Masama oturduğumdaysa, bunların sezgisiyle doluydum sadece, büyük bir yolculuğa çıkma öncesinin aşka benzeyen yürek çarpıntılarıyla.

"BİLDİKLERİMİ  OKUMAK  DA  SARSTI  BENİ"

Mektupları okuduktan sonra düşüncelerinizde değişiklikler oldu mu?

Bilmediklerim  değil  sadece,  bildiklerimi  okumak  da  sarstı  beni. Nihat Behram’ın, elektrik işkencesi gördükten sonra yazdıkları, örneğin. Şiirlerinde soluk alıp vermeye devam eden sincabı öldüğünde ona veda edişi… Fransa’da son derece zorlu koşullarda yaşamaya çalışırken 1. Dünya Savaşı ve Mustafa Suphi üzerine okuyup  düşünen,  Pablo Neruda  ile  görüşen,  ‘Halkın  Dostları’  dergisine  şiirler-yazılar-çeviriler gönderen, dostlarına okumaları için kitaplar postalayan, kardeşine “Hapse girersen yabancı dil öğren” diyen Ataol Behramoğlu’nun şair ve düşünce adamı  olarak kendini inşa ediş sürecinde; 30’lu, 40’lı yaşlarındaki kaygıları, duyguları, duyarlıkları, öğrenme tutkusunda kendimi buluşum...

Siz de aileden olduğunuz için bilirsiniz mutlaka. Soyadı meselesini anlatır mısınız?

Ataol Behramoğlu çok genç yaşta tanınan bir şair olunca, kardeşi Nihat’ın özerkliğini ilan edişidir soyadını Behram olarak yazışı, Harold Bloom’un ‘Etkilenme Endişesi’ olarak bir kitap boyunca tanımladığı duygunun dışavurumudur. ‘Tam bağımsızlık’ değil ‘özerklik’ diyorum zira sanatta tam bağımsızlık yoktur, herkes birbirinden etkilenir, beslenir. Güzel, doğal ve sahici olan da budur. Kardeş olduklarını bilmeyenlere rastladıkça hayret etmeye devam ediyorum hâlâ, böylesi bir cehalet de ancak bizimki gibi toplumlara mahsustur.

"DİRENENLER, MÜCADELEDEN YILMAYANLAR, PES ETMEYENLER DAİMA KAZANIR"
 
Sonrasında nasıl bir çalışma şekli belirlediniz?

Mektup türünün nitelikli örneklerini okudum önce. Kitap için çalışmanın ayrılmaz parçası saydım, türün yetkin örneklerini okumayı. Elimdeki mektupları Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram mektupları olarak ayırdım, kendi içlerinde tarih sırasına dizdim, tarihi belli olmayanları –hangi iki mektup arasında yazıldıklarını tüm mektupları okuduktan sonra belirlemek üzere- önüme serdim ve sırayla okumaya başladım. Okuduğum her mektuba ilişkin birkaç sayfa not alıp sorular hazırladım, olası dipnotlar için gerekli olabileceğini düşündüğüm dergi ve kitapları temin etme sürecine girdim. Eşzamanlı olarak, mektuplarda sıkça değinilen ‘Halkın Dostları’ ve ‘Militan’ dergilerinin tüm sayılarını baştan sona okudum. (Kitaba doğrudan katkı sağlamasa bile, böyle bir kitabı hazırlarken yapılması gereken çalışma olduğuna inandığım için yaptım bunu, kimseye değilse de kendime yararı olacağını bildiğim için.) Tamamını okuduktan sonra hepsini bilgisayarda yazma işine koyuldum. Hamallık gibi görülebilecek bu kısım çok yorucu olmakla birlikte, yazarken dikkat edilenlerle okurken dikkat edilenler bambaşka olabildiğinden, böyle bir emeğin karşılığını aldığımı da söylemeliyim. Mektupları yazarken, bir yandan da amcalarıma göndererek, sorularımı sormaya başladım. Her bir mektuba dair onlardan da uzun yanıtlar geldikçe, bazı mektuplara ilişkin yazışmalarımız uzadıkça işler iyice zorlaşmaya başladı; hatta bir ara, uzunca bir süre çalışmaya ara verecek denli yoruldum. Direnenler, mücadeleden yılmayanlar, pes etmeyenler daima kazanır. Öyle de oldu. Her bir mektubu sorulu-cevaplı yerli yerine koyduğuma inandıktan sonra, dipnotların ve kitabın sonunda yer alacak eklerin belirlenmesine çalıştım. Kitabı yayınevine teslim etmek üzereyken de önsözü yazdım.

"ASLOLAN GERÇEĞE SADAKATTİR"

Sansürlediğiniz mektup oldu mu?

Hayır, hiçbir mektubun hiçbir yeri sansürlenmediği gibi, örneğin Nihat Behram’ın kendine has imlası, son derece özgün, ele avuca sığmaz üslubu da birebir aktarıldı. Bugün hayatta olan kimileri hakkında kırıcı sayılabilecek sözler de söylenmiştir, şimdi okuduklarında iki kardeşin de gülümseyerek “Hay Allah, öyle mi düşünüyor muşuz o günlerde?” diyecekleri hususlar da vardır. Aslolan gerçeğe sadakattir.

Edebiyatımızın iki önemli isminin mektuplaşmalarını edebiyat tarihimiz, siyasal ve kültürel yaşamımız açısından değerlendirir misiniz?

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram’ın yer almadıkları bir Türk Şiiri Antolojisi düşünülemeyeceğine göre, böylesine değerli iki şairin birbirlerine yazdıkları mektupların edebiyat tarihimizdeki yeri bellidir. Bu denli geniş kitlelere ulaşabilmiş iki şair kardeş örneğine pek rastlanmayacağı için, dünya ölçeğinde kıymetli bir belge sayıyorum kitabı. Türkiye’nin siyasal meselelerine ilişkin devrimci tavır almış, hapisten sürgüne nice bedeller ödemiş iki şair kardeşin mektuplarını okurken 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin öncesi ve sonrasını da görecek olmak, bütün bu süreçlerde iki şairin neler düşündüğüne, neler yaptığına tanıklık etmek, belleğe kazınacak bir hayat bilgisidir.
Bu çalışmayı aile dışından birisi yapsaydı, ortaya farklı bir çalışma çıkar mıydı?
Mektuplar kitaplaşana dek mahremiyetlerine özen göstererek aile içinden ya da dışarıdan kimseyle paylaşmadım. Bendeki duygusu, bendeki karşılığı, onurlu bir mirasa sahip çıkma, o mirasa layık olma duygusuydu. Aile dışından birisinin, iki şairi ne denli severse sevsin, böyle bir duygu yoğunluğu yaşayabileceğini sanmıyorum. Ayrıca, sorulacak soruları, dipnotları, ince ayrıntıları belirleme sürecinde, amca-yeğen teklifsizliğiyle yazışmanın sıcaklığı da çalışmanın ruhuna dahildir diye düşünüyorum.

Dönemin en etkin dergilerinden olan Halkın Dostları'nın da hangi şartlarda yayınladığını görüyoruz. Halkın Dostları üzerine neler söylemek istersiniz?

Türkiye’de süreklilik içerisinde, taş üstüne taş koyarak değil de geçmişi bilmeden, bildiğimiz kadarını da önemsemeyip zamanla büsbütün unutarak yol alıyoruz, buna yol almak denilebilirse. Halkın Dostları ve ardından Militan’ın tüm sayıları, hiç değilse okuyan-düşünen-merak eden insanlarımızın arşivinde bulunsaydı, dergiciliğimiz başka boyutlarda olur, düşünce ufkumuz  bugünkünden ötelere taşınır, her dergi Amerika’yı yeniden keşfetmek zorunda kalmazdı. Mart 1970 tarihli ilk sayısında “Gerici Sanata Hücum” başlığıyla yola koyulan bir dergide Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Nihat Behram, Bekir Yıldız, Murat Belge neler yazmış, keşke merak etseydi insanlarımız… Nedim Gürsel’den Eluard çevirisi, Leylâ Erbil’den zehir zemberek bir açıklama, Kürt şiirinden çeviriler yapan bir Ataol Behramoğlu ile de karşılaşacaklar; merkezin ‘Varlık’ gibi dergileri darbe karşısında esas duruşa geçerken yiğitçe haykıran devrimci kültür-sanat dergisi nasıl olur, göreceklerdi.

Mektuplar kadar önsöz de çok dikkat çekici... Her iki şairi de tam anlamıyla özümsemiş ve içselleştirmiş bir şairin duyarlığıyla yazılmış. Mektuplardaki duygu yoğunluğu kadar önsözün de sizi duygusal anlamda zorladığını düşünüyorum.

Önsözü, bir gecede, orada andığım müzikleri dinleyerek, çok duygulanarak, şiir yazarken hissettiğime benzer bir hal içerisinde yazdım. O halin oluşmasını bekledim, şiiri bekler gibi. Yazıp amcalarıma gönderdim. Unutamayacağım güzellikte mektuplar aldım onlardan, unutulmaz güzellikte sözler duydum. Günler sonrasında, beklemediğim bir anda, sabahın erken saatlerinde, Ataol Behramoğlu, “Bu sabah eşsiz güzellikteki önsözünü bir kez daha okuyup ağladım” yazdığında, ben de ilk kez ağladım. Şairler biraz böyle işte…

Sizin Ataol ve Nihat amcalarınıza ortak bir mektup yazmanızı istesem...

Onlara şiir yazmak isterim. ‘Dövüşe Dövüşe Yürünecek’ bu yolda ‘Bir Gün Mutlaka’ yazacağım. Ataol Behramoğlu’nun benzersiz kahkahasını, derin derin düşünen yakışıklı yüzünde somutlaşan yoğun anlamı, hayatın her zerresini kucaklayıp hücrelerinde duyarken kendini mükemmelleştirmek için durmaksızın çalışma kararlılığını; Nihat Behram’ın sözcükleri art arda sıralayıp araya muziplikler katarak tüm ruhuyla, gövdesiyle, canıyla koşaradım anlatıp yaşayışını, ulaştığı her noktaya elektrik yükleyen devrimci heyecanını, doğayla bütünleşmiş çocuk kalbini oğluma ve dünyanın tüm iyi insanlarına anlatabileceğim bir şiir…

YENİDEN YARATILMANIN COŞKUSUYLA- MEKTUPLAR (1967-1983), Haz.: Onur Behramoğlu, Tekin Yayınları, 2015.

“Sanatçının Görevi Egemen Olan Güce Yanlışlarını Göstermektir” (Kaan Murat Yanık ile Söyleşi: Merve AÇIKGÖZ)

Kaan Murat Yanık son kitabı Butimar ile raflarda yerini alırken, biz de yazarını ve bu sıra dışı romanı daha yakından tanıyabilmek için bir röportaj yaptık…

Sizinle ilk kez karşılaşacak okurlar için bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

1988 yılında doğdum. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okudum. Bu süre içinde çeşitli edebiyat dergilerine yazılarımı yolladım, ilk yazılarım o zamanlarda yayınlandı. Okulu bitirdikten sonra birkaç yayınevinde editörlük yaptım. Sonra da Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi'nde Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı'nda yüksek lisans. Edebiyatla, organik bir bağ kurmam üniversite yıllarıma tekabül ediyor.

Okuyanlar elbette öğrenmiştir ama yeni tanışacaklar için sormak istiyorum, nedir Butimar?
 

Butimar, Pers mitolojisindeki bir kuşun ismi. Bu kuş denize aşıkmış, denizin kıyısına çöker ve denizi izlermiş. Denizden bir damla dahi su içmezmiş, denizin kuruyup tükeneceğinden korktuğu için. Bir de bu kuşlar aşık olduğu zaman uçamazlarmış. Bunun epistemolojik, felsefik bir sürü şekilde okuması yapılırsa tasavvuf ve doğu edebiyatındaki aşkın kanatlandırdığı meselelerinin tam tersine çıkıyor. Kanatsızlaştırıyor.

Butimar'ın konusu oldukça ilginç. Birinci bölümde günümüz Nişantaşı'nda bir psikiyatrın günlük hayatını ve acayip kişiliğini tanımaya çalışan okur, ikinci bölümde kendini yirminci yüzyılda Erivan'da buluyor. Zorunlu göçler, farklı dinler, aşklar ve simya. Sizi bu dünyayı anlatmaya iten ne oldu?

Ben Uçurtma Mevsimi'ni yayınladıktan sonra edebiyat eleştirmenleri hep olumlu görüşler bildirmişlerdi ama görüşlerin yanında şunu da bana söylediler, ''Dışarıya oryantalist gözle bakıyorsun.'' Yani bana ''Neden Çin'i anlatıyorsun, neden Sırbistan'ı anlatıyorsun bu bize biraz suni geldi kendi köklerini anlat.'' diyen değer verdiğim edebiyat eleştirmenleri, kendi köklerimi anlatmayı düşündürdü.

Romanda anlatılan psikiyatr kent içinde çarşafla geziyor diye, siz de çarşaf giyinmiş, Bebek, Etiler sokaklarında gözlem yapmışsınız. Peki bir müptezeli, bir LGBT bireyini, inşaat işçisini yahut kör bir dilenciyi anlatmak için benzer bir yakınlık kurmayı dener miydiniz?

Elimden geldiği kadar sanatın sınırları dahilinde ne gerekiyorsa yaparım. Burada A, B diye ayrım yapmak yerine hepsini baştan kabul edip her kılığa bürünmek zorundaysam eğer bunu yaparım ama bir de şöyle bir sorun ortaya çıkıyor, bir katili anlatırken cinayet mi işleyim? (gülüyor) Ama dediğim gibi, bir psikolojik problemim varsa onu da kabul ediyorum, başkalarının yerine  yaşama isteği her zaman diri bende. Birilerinin yerine yaşamak hoşuma gidiyor, bunu yazmasam bile bir süreliğine kendimi onun yerine koymak. Aslında bu çok fazla roman okuyan insanlarda karşılaşılan bir durumdur.

Yakın zamanda sosyal medyada ''Bizim şarkıcılar gibi bilboardlara çıkma şansımız yok, kitaplarımızı ancak bu şekilde duyurabiliyoruz.'' Şeklinde bir açıklama yapmışsınız.

Twitter’da  bu açıklamayı yaptım, çünkü okurlarımın attığı tweetleri retweet yapıyor, yorumlarını yayınlıyorum. Edebiyat dünyası şu an çok vahim bir halde. Tabii ki bu nitelikli edebiyat için geçerli değil ama biz edebiyata zincir kitapçılardan ulaşabiliyoruz, internetten sipariş vererek ulaşabiliyoruz. Mecburen o tür kitapçılarda benim kitabımın daha fazla yer alması için benim insanlara bu kitabı daha fazla okutmam gerekiyor. Şunu en baştan söylüyorum, insan yaptığı iyiliği söyler mi söylemez mi, ahlak sorunu başka bir şey ama ben zaten kitabın telifinin yarısını köy okullarına kütüphane kurulması için bağışlıyorum. Uçurtma Mevsimi'nde de öyle yaptık, Uşak'ta üç tane kitaplık oluşturuldu, birkaç şehirde daha var. Bunu keşke televizyona da çıkıp söylesem ama bizde televizyona çıkıp açıklama yapan yazarlar yalnızca linç girişiminde bulunulacaksa  konuşuluyor.
Kaan Murat Yanık, neler okuyor, modern roman hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben Türk edebiyatında  belli başlı durakları takip ettim. Ahmet Hamdi Tanpınar'la başlayan, doğu-batı arasındaki arafta kalma durumunu geçerek Yusuf Atılgan, Oğuz Atay'a ulaşan.  Ben Yaşar Kemal ile Orhan Pamuk arasındaki çizgide kaldım. Türk Edebiyatında Orhan Pamuk'u çok beğeniyorum mesela. Günümüz yazarlarından da, Murat Menteş'i seviyorum, Alper Canıgüz, Hakan Bıçakcı, Barış Bıçakçı, Latife Tekin… Şu anda dünya edebiyatındaysa en beğendiklerimden biri Alejandro Zambra - Eve Dönmenin Yolları.

Günümüz Türkiye'sinde genç bir romancıyı yaşadığı siyasi ortam, toplumsal meseleler ne denli etkiliyor? Son zamanlarda yaşadığımız olaylardan, ''Bir gün mutlaka anlatacağım,'' dediğiniz, anlatmak zorunda hissettiğiniz bir şey var mı?

Günümüz Türkiye'sinde bence toplumsal meselelere kayıtsız kalan yazar, eğer bunu kitaplarında anlatmıyorsa dahi herhangi bir demecine sokmayan yazar alçaktır. Çünkü çok kötü şeyler oluyor, insanlar  ölüyor. İnsanlar sırf siyasi görüşlerinden dolayı örseleniyor, aşağılanıyor, hedef haline getiriliyor. Bunlar beni bir insan olarak çok üzüyor. Bununla beraber isterseniz mütefekkir deyin isterseniz aydın, eğer o kişi tepedeki siyasi erke, buna hükümet de diyebilirsiniz, egemen güç de diyebilirsiniz, ona muhalefet etmiyorsa, bir yanda o siyasi erki cilalama işini harfiyen yerine getiriyorsa bence o da alçaktır. Çünkü sanatçının görevi egemen olan güce yanlışlarını göstermektir. Kimse siyasi güce hakaret etsin demiyorum, bu başka bir şey ama muhalefet yaptığını dillendirmek zorundasın.

Ben Butimar romanında televizyonda asgari ücretle geçinen insanlara kanaat edin diyen din hocalarının trilyonlar kazandığını belirtmiştim. Ben bu adamlardan tiksiniyorum.  Butimar'ın 14. sayfasında bunu yazdığım için çok ağır eleştiriler aldım, ismini vermek istemediğim  bir televizyon programında hakarete uğradım. Yani günümüzü anlatırken ben bir şeylere gözümü kapatarak anlatamam, neyse onu anlatmak zorundayım.

Son zamanlarda raflarda çok fazla edebiyat dergisi var, içlerinden birinde yer alıyor musunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz bu dergileri?

Ben edebiyatla ilgili yürüdüğüm yolda hiçbir zaman, hiçbir gruba dahil olmadım. Şu dergici o tayfadan, bu dergici bu tayfadan, hiçbir zaman öyle bir şeyin içine girmedim.  Bu sebeple uzun zamandır hiçbir dergide yazmıyorum. Çünkü benim yazdığım dergide bir yazar Işid propagandası yapıyorsa ben o dergide yazamam. Benim yazdığım dergide birilerine sırf inançları yüzünden küfrediliyorsa, ben o dergide de yazamam. Ama artık öyle bir hâle geldik ki, edebiyat dergileri şucu bucu demek için çıkarılıyor. Severek takip ettiğin bir tane edebiyat dergisi söyle dersen, Notos derim.

BUTİMAR, Kaan Murat Yanık, Kapı, 2015.

Bir Psikiyatrist İle Konuştum (Celal Odağ ile Söyleşi: Feride Cihan GÖKTAN)

Celal  Odağ ismini psikoloji ve psikiyatri çevrelerinden bilmeyen yoktur diye düşünüyorum  karşımdaki  yaşını başını almış bütün olgunluğu ve bilgeliği ile oturan beyefendiyle konuşurken. Celal Bey bir ruh arkeoloğu. Yıllar boyunca ruhların karanlık ve ulaşılamaz derinliklerinde kazılar yapmış ve birçok şeyi açığa çıkarıp tartışmaya açmış ve halen ekibi ile birlikte çalışmalarına,  kazılarına devam ediyor. Ruhsal gelişim ve kişilik üzerine kitapları, seminerleri ve makaleleri var. En büyük eseri de yeni psikoterapistler yetiştirmek amacıyla 1994 yılında İzmir /Buca’da kurduğu Odağ Psikanaliz Psikoterapi Eğitim Derneği.
   
Celal Bey ile "Sanat ve Analiz" isimli kitabı üzerine konuştuk. İnsan ruhunun gizlerini konuşmak haliyle çok heyecanlı bir konu. Bu heyecanlı konuya Celal Hoca'nın insan sevgisi ile dolu kocaman yüreğinin atışları da karışınca, bu konuştuklarımızı yazmadan olmaz dedi  içimdeki ses. İşte bu nedenle oturdum ve yazdım konuştuklarımızı.
   
Bir psikiyatrist ile konuşmaya nerden başlamalı diye düşünürken en iyi başlangıç noktasının bilinçdışı kavramı olduğunu hatırladım. Bilinçdışı... Hepimizin tüm yaşamını etkileyen ama farkına varmadığımız benliğimizin o en derinlerindeki gizemli dünyamız. Freud tarafından bilinçdışı kavramının ortaya atılması ile başlamış ruhsal ve düşünsel çözümlemeler. Psikiyatristler bizim farkında olmadığımız ama aslında bizi biz yapan bilinç dışımızı gözetliyorlar, bozuk ve hasta olan parçalarını tedavi ediyorlar veya değiştirmeye çalışıyorlar. Onlar bilinçdışı uzmanları bir anlamda…
   
Feride Cihan Göktan:  Sayın Hocam, kitabınızda sanatın bilinçdışının bir ürünü olduğunu yazmışsınız. Size göre insanoğlu  sanatı bilinç dışı sayesinde üretiyor. Hepimizin bir bilinç dışı olduğuna göre neden herkes sanatçı olamıyor?
   
Celal Odağ: Evet, herkesin kendine göre kendiyle birlikte var olan bir bilinçdışı var tabii ki… Bu sayede hepimizin kendine uygun birbirinden farklı bir dünya algısı var diyebilirim. Uykularımızda, hayallerimizde ve çoğu kere gerçek dünya ile ilişkimizde bu bilinçdışı alanımız derinliklerden yüzeye doğru çıkıyor. Hepimiz bilinçdışının şekillendirdiği eylemlerle gerçek dünya ile bağlantı kuruyoruz.  Ancak sanatı üreten kişi,  bilinçdışı tasarımları ve içinde yarattığı semboller aracılığı ile çevreyle  bağlantı kurarak kendine uyacak şekilde şekillendirir. Sanatçı bilinçdışının derinliklerinden çıkardıklarını estetize ederek gerçek hayatın içine yerleştirir.
   
Yaratıcılık  ve  Yaratı nedir ? Yaratıcılığı arttırmak için ne yapmalı?
   
Bu özel bir dürtüdür. Herkeste olmaz. bazılarında az olabilir bazılarında çok. Bir konuyu düşünürken aklınıza gelenden özgün bir şey ortaya çıkarmaktır. En ilginç olan şudur ki, genelde insan ruhu incindiğinde veya yaralandığında bunun tedavi evresidir yaratı. Yaratı ile iyileşir insan.
           
Yaratıcılığı artırmak için  ruhu beslemeli, çeşitli  hayatları deneyimlemeli ve  tabii ki çok  okumalı .

   
Sizler yani psikiyatristler  bir insanın bilinçdışını nasıl anlarsınız peki?
   
Serbest çağrışım yoluyla. Aklınızdan ne geçiyorsa anlatın deriz kişiye. Bu iç dünyanın dile gelmesidir. İşte terapistin görevi bu kişinin en içeriden gelen rasgele sözcüklerden bir anlam üretmesidir. Biraz önce bahsettiğimiz sanatkârda aynı şeyi yapıyor. Bilinçdışından aldıklarını bütünleştiriyorlar.Sanatkâr bunu pek farkına varmadan yapıyor ama analist psikiyatr çok uzun eğitimlerden geçerek ve buna sanatçı yeteneğini de katarak yapıyor.  Psikiyatr  ile sanatçı birbirine benzer aslında.

Türkiye’de ruhsal hastalıkların tedavilerini nasıl buluyorsunuz? Başarılı denebilir mi?
   
Türkiye’de ruhsal hastalıkları anlama konusunda korkunç bir merak var. Bu konuda yaygın bir eğitim var. Ancak hakkıyla ve gerçek bir eğitim veren yer çok az. Üstelik son yıllarda iki üç psikoloji kitabı okuyan eğitimsiz ve deneyimsiz insanlar  eğitim koçu , NLP uzmanı gibi isimlerle özellikle gençlere güya ruhsal danışmanlık yapıyorlar. Bu çok tehlikeli haliyle… Ergenlik dönemi denen içinde coşkuyu, yaratıyı, isyankârlığı, çatışmaları barındıran o muamma dönemi eğitimsiz veya az eğitimli bir insan nasıl bilecek? Bir takım şablonlarla  bu dipsiz bucaksız konular çözülebilir mi? Türkiye’de bu işler çok denetimsiz yani…

Sizin ana konularınızdan biri de estetik.Sizce estetik nedir?

Estetik güzelliğin ötesinde bir ahenktir. Bu ahenkte zarafetin, yaratıcılığın ve sevginin toplamı mevcuttur. Kısaca fiziksel güzelliğe sevgi ile derinlik katılması gerekir. Ancak bugüne kadar estetik kavramında sevgi hiç yer almadı. Oysa sevginin katılmadığı estetik ve güzellik  çok yüzeyel  bir kavramdır bana göre.Sonuçta güzellik ve estetik bir ölçüdür. Bu ölçüye derinlik kazandıran şey sevgidir.

Dünyada sevgi kayboldukça estetik ve güzellikte kaybolacak  bu söylediğinize göre.
O kadar pesimist olmak istemiyorum ama bu dediğiniz teorik  olarak doğru...

Sizin  narsizm tanımlamanız nedir? Sen kimsin diye başlayan  konuşmalara tanık oluyoruz. Nedir bunun altında yatan nedenler ? 

İnsanın kendini beğenmesi , değerli bulması makul ölçülerde bir gereksinimdir. Ancak bu kişi kendisinden başkalarını çok aşağılık ve değersiz  görüyorsa ve sürekli başkaları ile ilişkisinde sen kimsin, sen kendini ne sanıyorsun cümleleri ile konuşuyorsa  burada patolojik bir kendini beğenmişlik vardır ve  hasta bir ruhun ifadesidir. 
   
Sohbetimizin sonuna doğru  geliyorduk. Bu kadar keyifli bir sohbet her türlü zamanı  çabucacık tüketir gibime geliyor. Celal Hoca'nın etkilendiği yazarlardan birinin  Yaşar Kemal  olduğunu  bildiğimden  büyük yazardan konuşarak  bitirelim istedim. Ben Yaşar Kemal der demez keyifli  sohbetimize kocaman bir ateş düşmüştü sanki. Odadaki bütün eşyalar, masa bile heyecanlanmış gibi geldi bana. Celal Hoca, Yaşar Kemal'le nasıl tanıştığını anlatırken  yıllar öncesine gitmiş ve o anı, onunla tanıştığı anı bulup getirmişti sanki. Biliyor musun dedi, o kocaman heybetli ve muhteşem adamdan korktum ben. Oysa bütün mütevazılığı ve samimiyetiyle düzenlediğim her kongreye seve seve  geleceğini söylemişti. Ama ben çok korkmuştum ondan. Hiç bir toplantıya çağıramadım bu nedenle, dedi. Ben ısrarla neden korktuğunu sordum. Cevap duyabileceğim en ilginç cevaplardan biriydi:  "İç dünyamın içini gördü gibi hissettim. O büyük yazarlarda olan en derine nüfuz etme hali...  Anadolu'yu, Çukurova'yı  en incelikli, en detaylarıyla  anlatan bu derinlerde  gezen adamın benim de bilinçaltımı ele geçirdiğini hissettim karşılaştığımızda. Korkumun sebebi bu olabilir."

 "Sanat ve Analiz" kitabınızda ayrıca Sait Faik, Yunus Emre, Nazım Hikmet, Kafka gibi büyük yazarları ve eserlerini psikolojik ve psikopatolojik açıdan değerlendiriyorsunuz. Mesela Ressam Eduard Mucch'un "Çığlık" isimli tablosu örselenmenin resmidir diye bir başlık var kitapta. Okunacak öğrenecek ne kadar çok şey var.

Sohbet için teşekkürler                                                                                                                                   
                                                                        
SANAT VE ANALİZ, Doç. Dr. CelalOdağ, Odağ Psikanaliz ve Psikoterapi Eğitim Hizmetleri
Org. Ltd.Şti.Yayınlar, 2013.

http://izmirodag.com/

Bahar Coşkusu (Göksu UĞURLU)

“Arap Baharı” olarak adlandırılan ve 2010 sonrasında Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi’nde önemli toplumsal dönüşümlerin başlangıcını oluşturan eylemler zinciri hakkında farklı yaklaşımlardan çok sayıda yazı kaleme alındı. Tunus ve Mısır’daki ayaklanmalar ile başlayan sürecin ilerleyen aşamalarında sanırız ki bölgedeki –sonradan “devrik” ön ekini alacak olan- liderler ve çevreleri haricinde herkes olumlu ve destekleyici görüşlere sahipti. Örneğin “Batı”da Bahar (özelde Tahrir Meydanı) hem devlet görevlilerinin söylemlerinde hem de kitlelerin eylemlerinde coşkuyla karşılanmış, hatta Avrupa ve ABD’de sistem karşıtı gösterilere ilham kaynağı olmuş ya da en azından bu gösterilerin selamını almıştı.

Bahsi geçen coşkuyu kuramsal alana taşıma çabasının somutlaştığı bir eserin, Arap Baharı: Postkolonyalizmin Sonu’nun yazarı Hamid Dabaşi, Arap Baharı’nın Batı ve postkolonyal siyaset tarzını yıktığını, hatta ona dayalı devrim düşüncesinin de dönüştürüldüğünü ileri sürüyor. Düşünür, kitabı “Arap Baharı’nın sarsıcı açımlanmasına bütünüyle kaptırmışken” yazdığını belirtiyor ve ekliyor: “Bir devrimin açımlanmasını izlemek bir çocuğun doğumuna tanık olmaya benziyor.” (319)

“Bilgi rejimi”nin yıkılışı

Dabaşi, Arap Baharı’nın siyasi anlamdaki dönüştürücü etkisi kadar sistematik bilgi üretimi anlamında da çok önemli bir değişime yol açtığını ve eski “bilgi rejimi (regime du savoir)”ni yıktığını iddia ediyor. Yazarın sözleriyle, “[b]u devrimler Batı’yı taklit eden bir siyasetten doğmuyor. Batının bir adım ötesine geçiyor. Bu bakımdan söz konusu devrimler, kavramsal olarak dünya çapındaki regime du savoir için olduğu kadar mevcut siyasal düzen için de rahatsızlık verici.” (15)

Düşünür için, tam da bu nedenle bizlere düşen Arap Baharı’nın açtığı yolu iyi değerlendirip buna dayalı yeni kavramların ve düşünce sisteminin oluşması yolunda çaba sarfetmek. Zira, “[a]yaklanmaları özenle irdeleme ve kendi bilgisini yaratmasını sağlama ödevi, devrimlerin kendisi kadar elzem bir iş.” (325) Bildiğimiz her şeyi unutturan bir hareket karşısında Dabaşi’nin gerçekleştirmeye çalıştığı şey bu yolda bir ilk girişimde bulunmak şeklinde görülebilir. Ancak bu girişim daha çok yeni durumun açıklanması, analiz edilmesi ve yeni devrimci sürecin bütünleştirici unsuru olması için gerçekleştirilecek çalışmalara bir çağrı şeklinde kurgulanmış gibi görünüyor.

“Bize miras kalan bilgi üretim rejimi”nin yıkılmasının zaman alacağını, ama Arap Baharı’nın olmuş bitmiş bir devrimden farklı olarak “kendi öncü fikirlerini, kavramlarını, eğretilemelerini ve mecazlarını doğuracak” (328) bir şekilde açımlanmaya devam eden “ucu açık” bir devrim olduğunu ve bize bu imkanı sağladığını düşünüyor.

Devrimin “ucu açık” niteliği

Yazara göre, “Arap dünyasında cereyan eden devrimler için, iktidarın kapısını çalmak ama tiranların kapısından içeri dalmamak mecazı düşünülebilecek en iyi mecazlardan biri olsa gerek.” (145) Bir başka deyişle “devrimler” eskisinin yerine geçecek yeni bir iktidar kurmaktansa alışılagelmiş siyaset kalıplarına bir karşı çıkışı tercih ediyor. İktidar karşısında kamusal olanın savunusu şeklinde beliriyor ve böylece tamamlanmamış olarak, ucu açık şekilde kalıyor. Bundan sonraki her iktidar “devrimler”in oluşturduğu söz konusu yeni durumu göz önünde bulundurmak mecburiyetinde…

Arap Baharı’nı oluşturan “devrimler”in Batılı güçler ile çatışmalı gibi görünse de onlarla aynı tarafta olan karşı-devrimci güçler tarafından çalınma çabalarının da farkında olan Dabaşi, karşı devrimcilerin bunu başaramayacaklarına olan inancını vurguluyor. “Devrimler”in ucu açık niteliği, onların geçmiş siyasi kalıpların ve ideolojilerin sonunu getirerek bilgi rejimini yıkmalarından dolayı geçmişe dönüş imkanını da ortadan kaldırıyor. Artık devrimin açımlanma sürecine şahitlik etmeye başlıyoruz. Yeni kavramlar, yeni siyaset tarzlarıyla… Düşünürün sözleriyle: “Arap Baharı, menzile varmak değil, beraat etmek demek... Postkolonyalizmin sonu olmasından kastım da bu: Arap Baharı bir ideolojiler dizisinin nihai olarak tamamına ermesi değil, tüm ideolojilerin tükenmesi, tümünden nihai olarak kurtulunması...” (338)

“Hareketin Kendisine Sevdalanmak”

Türkiye’de de Arap Baharı sürecinde ve hatta sonrasında Dabaşi’nin yaklaşımına benzer tutumlarla karşılaştık. Çoğunlukla bu tutum kendini “hareketin kendisine sevdalanmak” şeklinde açığa vurdu. Bir başka deyişle önemli olan “iktidara karşı” bir hareketin olmasıydı; yönü, yönelimi, etkileri ikinci plandaydı. Dabaşi kadar ileri gidip devrim olmayan bir şeye devrim diyebilmek için kavramın kendisini değiştirme noktasına (28) varıp varmadıklarını bilmiyoruz ancak anılan tutum da nesnel koşulların ve toplumsal ilişkilerin gerçekliğine ulaşacak bilimsel üretimden gittikçe uzaklaştı.

Arap Baharı dâhil olmak üzere mevcut koşullara karşı çıkışın, farklı bir ifadeyle “reaksiyoner tavır”ın önemi yadsınamaz. Arap Baharı birçok yönden Haziran Direnişi’nden çok farklı etkiler doğurmuş olsa da ikisi de bize dünyayı değiştirme yolunda karşı-hegemonyanın kurulma olanaklarını hatırlattı. Bununla birlikte Arap Baharı, Haziran’dan farklı olarak mevcut iktidarın yönetimden kovulması sürecine öncülük etti. Ancak bu sürecin etkileri bakımından belki de en önemli nokta, yeni bir ülke/dünya için gerekli güçten ve hegemonik konumdan mahrum bir sınıf hareketinin yokluğunda, reaksiyoner hareketin iktidar talebi ve onu ele geçirecek gücü de yoksa amaçlanandan çok farklı etkiler doğurabileceğini gözler önüne sermesidir. Görünüşteki nedenler kadar sonuçlar ve etkilerin de açıklanması sosyal bilimlerin asli görevidir. Böylece görünenin arkasındaki farklı nedenler de ortaya çıkabilecektir. Gerçekliği Dabaşi’nin yaptığı gibi olmasını arzu ettiğimiz şekilde göstermek nedenler ve etkilerin gizlenmesine yol açacaktır. Bunun yerine olguları bilimsel inceleme çerçevesinde ele alarak içerisindeki olanakları ve müdahale biçimlerini tartışmak gerekir.



ARAP BAHARI: POSTKOLONYALİZMİN SONU, Hamid Dabaşi, Çev.: Aslı T. Esen, Sümer, 2015.

Sorulara Dikkat Kesilmek (Hüseyin ETİL)

Türkiye’de entelektüel alan, ister üretim ister tüketim parametrelerine bakılsın, genel kanaatin aksine giderek canlanıyor ve “kitap”, “okuma”, “yazma” gibi sembolik ürünler ve pratikler gün geçtikçe kitleselleşiyor. Kitlenin kültürlendiği bu ahval içinde kitap dünyasında da belirgin bir canlılık göze çarpıyor. Yeni yayınevlerinin kurulması ve eski yayınevlerinin kendilerini güncellemeleri de bu canlanmaya işaret ediyor. Üstelik eskiden olduğu gibi kitaplar sadece yabancı dil bilen azınlığın erişiminde kalmıyor, yabancı dillerde yazılmış eserler çok kısa sürede Türkçeye kazandırılıyor, çeviri eserlerin sayısı artıyor. Nitekim klasikleşmiş ya da son dönemde öne çıkmış sosyal bilim metinlerini Türkçe okuyabilmek artık eskisinden kolay. Bunun son örneklerinden biri de Phoneix Yayınevi tarafından yayımlanan İlişkisel Sosyoloji: Ontolojik ve Teorik Yönelimler (2015). Christopher Powell ile François Dépeltau'nun derledikleri bu önemli kitabın –Güney Çeğin ve Ali Esgin’in takdimiyle– Türkçeye kazandırılmış olması olumlu bir gelişme. Daha önce Emrah Göker ile Güney Çeğin tarafından derlenen Tözcülüğün Tasfiyesi (2012) kitabıyla birlikte düşünüldüğünde, bu kitap, Türkçe ilişkisel sosyoloji literatürünün geliştiğini gösteriyor. İlişkisel sosyoloji projesi içinde çalışan sosyal bilimcilerin çıkardığı Modus Operandi: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi'ni de hesaba katarsak, ilişkisel sosyoloji literatürünün Türkiye sosyal bilimler alanında –henüz daha ziyade “teorik düzeyde” kalsa da– önümüzdeki yıllarda ciddi bir etki yaratacağını şimdiden iddia etmek mümkün. Çünkü sosyolojinin yeni araştırma gündemlerine damgasını vuracak olan ilişkisel sosyoloji yöneliminin sosyo-teorik ve meta-teorik tartışma alanlarını kıştırtması ülkemizdeki sosyoloji pratiği açısından önemli açılımlar barındırıyor. Politik faaliyet ile bilimsel faaliyet, ideoloji ile bilim, pre-nosyonlar ile (bilimsel) nosyonlar arasındaki Bachelardcı epistemolojik kopuşu önemsemeyen, akademik faaliyetin arkesinin başka alanlara kolayca indirgenebildiği, dolayısıyla dikkatimizi otonomik karakteri güdük akademik camiamızın gayriihtiyari ideolojisine yönelten teorik, meta-teorik ve ontolojik tartışmalar önemli görülmelidir. Ortakduyusal kavrayışını akademik faaliyetine doğrudan yansıtan, ortaklaşmış zihinsel şemalardan kopuşu önemsemek yerine, o şemalara yatırımlar yapan bir akademik habitus kaçınılmaz olarak duyuları kavramsallaştırma çabası içinde olacaktır. Bu yapısal etmenler bağlamında ilişkilselci düşüncenin önemi, tözcülüğe karşı verdiği ontolojik, epistemolojik ve de metodolojik mücadeledir.

A priori analiz araçları olarak işlemselleşen “devlet”, “sınıf”, “ulus”, “toplum”, “birey”, “kamuoyu”  gibi tözsel birimlerle bilimsel faaliyet yürütülemeyeceği ileri süren ilişkilselci yaklaşım, “Evren”in, “Doğa”nın ve “Toplum”un ilişkisel nitelikli olduğu yolundaki ontolojik argümanından hareketle bilimsel kavramların –epistemolojik alanın– bu ontolojik yönelime göre yeniden yapılandırılması gerektiğinin altını çizmektedir. Ernst Cassirer de bunu “tözcü kavramlar” ve “ilişkiselci kavramlar” arasında yaptığı ayrımla vurgulamıştır. İlişkiselci sosyolog bu nedenle Durkheimcı gelenekte olduğu gibi toplumsal olguları “şeyler” gibi değerlendirmez; şeyler arasındaki bağıntıların, ilişkilerin, etkileşimlerin odaklanılması gereken esas noktalar olduğunu düşünür. Toplumsal fenomenlerin anlamlandırılması ve açıklanması ancak ilişkisel modeller içerisinde anlaşılabilir. Aksi halde bilimsel faaliyet, nesnelere kendi izahını kendi içinde taşıyan tözsel varlıklar muamalesi yapacak ve a priori türetimlerden kaçınamayacaktır. İlişkiselci perspektif klasik sosyolojiyi kamplaştıran özne-nesne, yapı-fail, eylem-yapı, makro-mikro gibi düalist yatkınları örseleyen yeni bir epistemolojik zemin açıyor. Bu anlamda ilişkilselci proje klasik sosyolojinin iki temel akımına meydan okur; onlara göre ne bireyler kendi açıklamalarını kendi içinde taşıyan, kendi özniteliklerine sahip toplumsal ilişkilerden izole birimlerdir, ne de toplumsal olgular aktörlerin dışında, onlara baskı uygulayan fiziksel nesneler gibidir. Nesnelcilik ile öznelcilik, iradecilik ile determinizm arasında konumlanmaya mahkum olmadığımını dile getiren ilişkilselci sosyoloji, sosyal olguları ne izole edilmiş birey kavrayışıyla, ne de taşlaşmış yapılar kavrayışıyla ele alır, aksine toplumsal olgularu süreçler, ilişkiler, bağlar, etkileşimler temelinde analiz etmektedir.  Bu açıdan ilişkiselci sosyoloji statik değil dinamik bir araştırma programına bizleri davet etmektedir. Dinamik bir varlık anlayışı dinamik bir bilgi kuramını salık verir. Tam da burası benim için çok önemli; çünkü bu kavrayış hazır kavramsal kalıplardan, kendiliğinden apaçıklıklardan şüphe etmeyi ilke ediniyor. İlişkiselciliğin kanaatimce refleksif bir epistemolojiye imkan veren hususiyeti burayla bağlantılı: İlişkiselci sosyal bilim anlayışı “cevaplardan” çok “sorulara” dikkat kesiliyor.
İLIŞKİSEL SOSYOLOJİ: ONTOLOJİK VE TEORİK YÖNELİMLER, Der.: Christopher Powell, François Dépelteau, Çev.: Özlem Akkaya, Phoenix, 2015.

Yaralara Işık Tutan Bir Roman (Nilüfer ALTUNKAYA)

Amerikan Edebiyatı’nın en verimli yazarlarından biridir Oates. Bu yüzden dilimize çevrilen eserlerine bir yenisi eklendikçe heyecan duymamak elde değil. Kurmaca ve gerçekliğin sınırlarını zorlayan, yalın anlatımıyla etkili bir derinlik yaratabilen,  müthiş bir gerilim içinde okuru hep insanın kuytularında gezdiren baş döndürücü bir yazardır o. Tecavüz, ensest, çocuk istismarı, intihar, şiddet, aşağılama gibi insana özgü kötülükleri soğuk bir nesnellikle değil insancıl bir anlama ihtiyacı içinde anlatır. Gotik bir evrende korku, yasak ve günah kavramlarını sorgularken bilinemez olanın kapılarını aralar.

Alev Bulut “Joyce Carol Oates’un Öykü Dünyası” adlı makalesinde Oates’un öyküleri hakkında şunları belirtir:

“Oates, sınıflama ölçütü ne olursa olsun bütün öykülerinde genel olarak her gün herkesin başından geçen ya da geçebilecek şeylerden, günlük yaşantımızın satır aralarından, çok sıradan, tanıdık yaşantılardan süzdükleriyle aslında bizi bizle yüzleştirir. Örneğin gotik türdeki öykülerinde bizi sanki bizimle korkutur, hiçbir şeyin insanın sahip olduğu en temel güdülerden, şiddet dürtüsünde daha korkunç olamayacağını göstererek korkuyu çok uzaklarda aramamıza gerek olmadığını hatırlatır. Düşünüp de dile getiremediklerimiz, düşünmeye bile çekindiklerimiz bu öykülerde pervasızca gezinir.”

Kendisine kulak verirsek neden insanın bu karanlık sınırlarında gezindiğini daha iyi anlayabiliriz:
“Bana yön veren dürtüler hemen her zaman insanları, doğayı, bir olayı ya da derinliğine ancak sanatın dingiliğinde inilebilecek, içinden çıkılması güç bir deneyimi anıtlaştırma isteği gibi şeyler olmuştur. Buna bir de kendini savunamayacak olanların “yaşadıklarına tanıklık edebilme” ve genel çizgileriyle tanımlamakta çok zorlandığım gizemleri, sırf varlıkları kabul edilsin diye ortak yaşantılara dönüştürme, onları kâğıt üzerinde kalıcı bir hale getirme isteğimi eklemeliyim. Çünkü bizi birbirimize bağlayan şeyler en temel deneyimlerimiz - duylarımız – dürtülerimizdir - bunların çok karmaşık bir dili de yoktur.”

Öyleyse, insanın yaralarına ışık tutmak, kötülüğün derinliklerindeki iyiliği çekip çıkarabilmek gibi bir çaba içindedir diyebiliriz onun için.  

Elbette bunlarla sınırlı değildir Oates’un yazma uğraşı. Yalın bir anlatımla görkemli bir etkiyi çoğaltmayı başarır. Bunu anlatıcının öykü evrenini olağanüstü bir yakınlıktan kurmasına borçlu olduğunu söylemek mümkün. Her kurgusunda bir yaşanmışlık etkisiyle okura yalan söylemediğini sezdirir. Bu mesafeyi o kadar ustalıkla ve yöntemsel bir sezgiyle ayarlar ki artık kurgu çok katmanlı bir gerçeklik algısıyla hapseder okuru. Tıpkı İlk Aşk da olduğu gibi.

On bir yaşlarında bir kızdır Josie. Genç ve güzel annesi Delia’nın babasından ayrılması üzerine Ransomville’ye Esther Teyze’nin yanına taşınmışlardır. Josie bütün duyularıyla algılamaya başlar bu yeni yaşamını. Böylece Presbiteryen Kilisesi’nin gelecek papaz adayı olarak yetiştirilen Jared’ın bambaşka deneyimlerle dolu dünyasına adım atar.

Dünyayı annesinin anlattıklarından tanımaya çalışıp, merakını annesine sorduğu sorularla giderirken kuzeni Jared, İbrahim’in Tanrı’ya itaat etmesi gibi bir etki yaratır Josie’de. Korku dolu, esrarengiz ve anlaşılması zor bir esaret başlar.

“Mücadele edemeyecek kadar zayıf ve âşıksın. Jared seni, küçük kız, kontrol altında tutmadı mı, kendi deyişiyle incitmedi mi? Bataklıkta ve eski köprünün yıkıntılarında kim bilir kaç kez. Ve şimdi, büyükannesinin mutfağından yürüttüğü ve daha dayanıklı olsun diye defalarca kıvırdığı tülbent şeritleriyle senin el ve ayak bileklerini bağlıyor.” (s.56)

Josie hep büyüklerin dünyasının bir parçası olduğunu sandığı yasakların, korkuların, yani henüz bir kız çocuğunun tanışmadığı başka türlü şeylerin dünyasına adım atarken, hem meraklı, hem de serüvenci ruhunu dizginlemek istemez. Bunları kimse bilmemelidir. Çıplaklık kan ve cinsel kışkırtıcılık barındıran aşk ritüelleri gibidir yaşadıkları.

Anlatının kahramanları aslında sadece bu küçük kızın gözlemleriyle aktarılsa da önemli ayrıntılar harika fırça darbeleri gibi bütün manzaraya hâkim olmamızı sağlar. Bir çırpıda eski yerleşim yerlerinden geçip, nehrin kıyısındaki sesleri duyarak bir kız çocuğunun yakın akrabasının ürkütücü dünyasına adım atarız. Esiri olduğu şiddete tanık oluruz. Kadın erkek rollerindeki keskin farklılıklara, dinsel yaptırımların gotikleşmiş normlarına dokunuruz. Mekânın derinliği, kasaba ve şehir yaşamının ayrıntıları üslupsal bir devinim yaratır.

Suç vardır ortada,  Josie sonunda bunu anlar, itaat etmekten kurtarır kendisini ama suçlu yoktur. Bu coşku dolu bir ilk aşktır sadece.

Sonuç olarak, Joyce Carol Oates’un yazınına küçük ve unutulmaz bir ilk adım için okunulması gereken en güzel öykülerden biridir İlk Aşk. Erhan Sunar’ın çevirisi de özgün dildeki anlam katmanlarını ve biçimsel hareketliliği dilimize oldukça başarılı bir şekilde aktardığı için kaçırılmaması gereken bir fırsat olsa gerek. Alakarga’dan…
İLK AŞK, Joyce Carol Oates, Çev.: Erhan Sunar, Alakarga, 2015.

Seçimi Değil İnsanı Anlatan Kitap (Aydın İLERİ)

Sinemamızın son dönemdeki başarılı, sevilen ödüllü oyuncusu, doktor, senaryo yazarı,  BirGün Gazetesi Pazar Eki’ndeki yazılarında ve ilk kitabı “Peri Gazozu”ndaki öykülerle okuru hüzünle sarmalayan, yaşanmışlıkları betimlediği, çarpıcı üslubuyla belleklerimizi sarsan, hafızamızı tazeleyen, okuyanın boğazını düğümleyen, okurun gözlerini istemsizce nemlendiren Ercan Kesal, novella türündeki yeni romanında, politik hiciv kaleme alarak okurunu gülümsetmeyi umuyor.  

Uzun zamandır üzerinde çalıştığı, notlarını aldığı kısa romanda yazarın yazı üslubunu bilen nereden hüzün çıkacak diye bekleyen okuru şaşırtacak bir mizahi ton var.

“Nasipse Adayız” da, Devrimci bir gelenekten gelen “başka bir siyaset yapma” heveslisi bir doktorun “iktidar olma”  hırsıyla belediye başkanlığına aday gösterilme çabası var. Bir süre sonra tüm çabalarının nafile olduğunu, kazın ayağının hiç de öyle olmadığını fark ediyor.  Kendisinden çok daha deneyimli, neredeyse her seçimdeki çalışmalarda ve aday adaylıklarında yerini alan “demirbaş adaylar” olduğunu acı gerçeği ile karşılaşıyor. Seçim öncesi birden bire artan yöre dernekleri yemekleri, kokteylleri, “bilet pazarına dönüşen, aday adaylarının sömürüldüğü bir seçim arifesinde”  kaz gelecek yerden tavuğu esirgemeyen adayların parasal rekabeti.

Bütün o ön seçim süreci, aday adaylıkları, delege listeleri gibi aşağıdan yukarıya demokrasi tanımlarının hepsi boş, göstermelik tuhaf bir oyun. Siyaseti meslek gibi yapan insanların sürdürdüğü bir faaliyet olduğunu fark ediyor etmesine ama fark ettiğinde, kahramanımızın geri dönecek cesareti de kalmadığı için, sonunu bildiği bir oyunu oynamaya zorunlu olarak sürdürüyor.

Siyasetin engebeli ve dolambaçlı yollarından geçen kahramanımız Dr. Kemal Güner’in belediye başkanlığı aday adaylığı deneyiminde başından geçenlerin anlatıldığı roman fazlasıyla gerçekçi, hayata, insana, siyasete dokunuyor.

İstanbul’un varoşu diyebileceğimiz yerel kimliklerin, yöre derneklerinin siyasette belirleyici olduğu bir ilçede dayanışmacı, halkını seven, yerelin sorunlarını bilen, hizmet etme idealleri olan, halka dokunan naif bir doktorun seçim sarmalında başından geçenlerin anlatıldığı traji komik bir roman.

Romanı okuyanlar kendi siyasal ve insani yaşam deneyiminden bir parça mutlaka bulacaktır. Romanda geçen bölgeye çok benzer bir yerelde yaşamış, büyümüş ve yerel seçim süreçlerine çokça katılmış biri olarak kitapta kendimden çok şey buldum. Romanda anlatılanlar  bir partide yaşanan bir süreç değil. Adaylaştırma  sürecinde yaşananlar hemen hemen bütün partilerde benzerlik gösteren bir süreç. Partilerdeki demokratik süreçlerin gerçekçi ve sağlıklı işlemediğini anlatan bir politik hiciv Nasipse Adayız.

Romanda geçen bir bölümde artık aday adaylığı sürecindeki çalışmaları bir meslek gibi sürekli yapan bir adam, Doktor Kemal Güner’e; “Üzülüyorum senin bu hallerine” diyor… “Biz buradayız, gidecek başka yerimiz yok, işimiz bu aslında. Arada senin gibi arkadaşlar gelir, biraz vitrinde dururlar, paralarını harcar ve giderler” diyor. Bu diyalog, tuhaf oyunu göz önüne seriyor.

Mizah, kara mizah, dildeki oyunlar okurken güldürüyor, güldürürken düşündürüyor. 100 yaşını kutladığımız yazı ve mizah ustası Aziz Nesin yaşasa bayrağı seve seve devrederdi Ercan Kesal’a. Senaryo diliyle yazılan romanın çok yakında bir sinema filmine dönüşeceğini ve Ercan Kesal’in bir nefeste okuduğumuz yazılarının bir kaç hafta içinde tekrar BirGün Gazetesi Pazar Eki’nde olacağını buradan müjdeleyelim.

Nasipse Adayız’, yerel ve genel siyasete atılacak herkese “Yeni başlayanlar için bir kılavuz roman” ısrarla önerilir/öneriniz.

NASİPSE ADAYIZ, Ercan Kesal, İletişim, 2015.

Hepimizin Boşluğu (Kerim AKBAŞ)

Berbat şeyler oluyor. Bir boşluğun içerisindeyiz, ne düşebiliyoruz ne de durduruluyoruz. Öylece sallanıyoruz boşlukta. Müthiş bir öfke doğuruyor bu, olanın farkında bir öfke yalnızlığı da büyütüyor ama. Bize direnmek kalıyor, gerekirse boşluğa da.

Direnmek dedim, yazarak direnmenin farkında olanlardan Asuman Susam. Şiirini bilmeyenler için şöyle söyleyeyim, rahatlıkla okunabilecek şiirler yok karşımızda. Çok net bir duruş var; kırdığı kadarının umudunu da ekleyen, açtığı boşlukta sallandırdığı kadar usulca yerine koyan dizeler var karşımızda. Bu netlik ama asla ‘kolay’ kelimesini çağrıştırmamalı, kalmak gereken dizelerden bahsediyorum. Bir süre kalmak, düşünmek, sığınmak belki. Bu kitapta yer almayan ‘’Tereddüt Gülleri’’ şiirindeki ‘’düz bir çizgi yalpalatır insanı’’ dizesini bu bağlamda bir düşünün isterim.

Asuman Susam’ın yeni şiir kitabı Kemik İnadı fevkalade önsöz niteliğinde ‘’Kimse’’ şiiriyle başlıyor. Uzun ve tekrarlı gizemler yerine kısa ve net anlatıyor Asuman Susam: ‘’yerin sertinde inzivada / bir suçlu gibi terliyor ellerim’’. Öncesi de var, şiirin ilk kıtası şöyle: ‘’en çok kimsin dediklerinde tökezliyorum / bir yalancı gibi terliyor ellerim / hepsi olmaktansa hiçbiriyim / ama bu nasıl denir’’. Burada kurulan kaygı ileride de karşımıza çıkacak; gidişatın tonunu belirliyor çünkü. Veriler çok net. Bütün yük ilk dizeye yüklenmiş gibi gözükebilir, fakat bu yükleniş kitabın tamamına nefes alma imkânı sağlıyor.

Şeylerin anlatılabilmesi, şeylerin ne olduğu ya da nasıl anlamlandırıldığı sorusuyla iç içedir. Bu gidişat kitabın tamamına nefes alma imkânı sağlıyor, demiştim. Yaratılan boşlukta bizi bekleyen dört bölüm var: Kemik, İnat, Sızı, Utanç. Sadece bölüm adlarından bile çok fazla çıkarım elde edilebilir zira bölümler üzerinden kurulan, ‘’genç çınarlar, hayattan hala ümitli’’ dizesinde örneğin karşımıza çıkan birikmişliği, bunca şeye rağmen kurulan birikmişliği göz ardı etmemek gerekiyor.

‘’içerinin sızısını şarkı diye söylüyor taşlar’’. Amed’i Düşünürken şiirinden bir dize fakat buraya dikkat, kitapta kurulan Sızı denklemine daha uğramadan karşımızda bu şiir. Asuman Susam bu şiiri Sızı bölümüne ekleseydi, bütün esrar darmadağın olacak mıydı? Kesinlikle. Bir önceki dizeye dönelim: ‘’gediklerinden ne sızar karanlığa belli değil’’. Bu iki dize Kemik. Kürt coğrafyası her haliyle karşımızda bu şiirde, kemik de sızlar.

İnat mı? ‘’iyi bir anı aramaktan vazgeçsin hafızam / yatışmayacak içim nasılsa’’. İnat bölümünde farklı iki şiirden iki bölüm üzerinde durmak istiyorum. Birincisi ‘’Öldürmeyeceksin’’ şiirindeki yukarıdaki dizeler. Bahsettiğim boşluk ve nefes alma durmaksızın devam ediyor. Bellek burada bir kesinliği ifşa ediyor, kendine kaçış. Boşluk büyüyor ve sahiciliği de kapsıyor durum. Yine oldukça içimizden bir ses bu; bizi sahiplenen, bize gösteren, açığa çıkartan yani… ‘’ormanı okuyorum boş zamanlarımda / gövdeye bakıp kökü görüyorum / ağaçların yatay serüvenini / çayırlarında iyiyim ülkenin / acı ot topluyorum zor zamanlara / şifa olarak duruyorum ağzının kenarında / ovayı titretip geçiyor yılkı dediğin o tek nefes / rüya sanıyorlar onu yeryüzünün nabzı / bir atın soluk soluğa terlemesi / aşkın iması say onu genleşen bir şimdi’’ Politik olanı ajitasyona ya da kalıplara sığdırarak anlatmak çok denendi, hiçbir karşılığı olmadı açık konuşalım. Asuman Susam burada müthiş kışkırtıcı, fevkalade oturaklı bir politik nefes yakalamış. Bu nefes bir boksör nefesini andırıyor çoğu zaman, onlarca round yıkılmadan kurulan dizeler ilerliyor, ilerledikçe daha da güçleniyor. Kaldığı yeri güçlendirerek devam eden şiirlerde görülen telaştan yok, aynı tonda. Boksörler nefeslerini oldukça idareli kullanmalıdırlar, tam da bundan bahsediyorum: Politik olanın görünürlüğünden çok içindeki olgu var karşımızda, kelimelerle savaşarak yazılmış bir şiir Sıcak Taş. Telaş yok, süs yok, ısrar yok, müthiş bir inat var ama. Rahatlatıcı anlamda mı? Daha çok yaralayıcı, kırıcı bir inat. Şiir buradan nereye ulaşıyor bakalım: ‘’unutuyorum bunu taş sıcak avcum yangın / uyusam diyorum tümseklerinde ovanın / hatırlamak için sararana dek otlar’’ Asuman Susam burada kolay olanı yapıp, şiiri ilk bölümünde bitirip, bu sersemletici ikinci bölüme geçmeseydi; şiirin ikinci bölümünden bir nebze dahi nefes almamızı istemeseydi İnat bertaraf olur muydu? Sertliğin herhangi bir sınırı yok lakin hafızanızda bu sertliğin, sınırın, yeniden oluşması gerçekleşiyor. Bizi çok sıkan bir şey var burada, bizi sıkan (sıkmak, burada daha çok germek anlamında) şey bir inadın sürekliliği ama ‘’İnat’ın’’ arkasından ‘’Sızı’’ ve sonra‘’Utanç’ın’’ geldiğinin unutulmaması mühim.

Sızı denklemi dedim, şiirin sisteme odaklanmaması burada bir ipucu. Sızı’yı bir sisteme bindirip, oluşanın dışına çıkılmak istenseydi, sanırım ‘’Sınır taşlarını buraya kim koymuştu?’’ gibi çok net bir dizeyle karşı karşıya kalmayabilirdik. Gösteren, açıklayan, haddini bildiren sorular, bir teslim olmama olarak okunabilir. Teslim olunmayan kavramın sızısı değil, sızı aşina olunan bir ‘’hatırlanan daha (mı) gerçek yaşanandan’’ dizesi, tam da bu. Öylece akacak bir bölüm değil, artıyor çünkü Utanç’a varan mesafe de açılan boşluk da. Hepimizin boşluğu ama… Bunu sahiplenerek yazıyor Asuman Susam.

Sonuç olarak: Kemik İnadı’nda okuru oldukça sert şiirler bekliyor, çekinmeden söyleyen gür bir ses. Öylesine yazılmış, amaçsız bir kitap yok karşımızda. Her şeyden önce şiir var; direnen, muhalif, başkaldıran şiirler. Şairin kendine döndüğü yer Utanç. Bizim olan çünkü bu, bize dair olan bu. Utancımız olmasaydı boşluğun bile farkında olmayabilirdik zira. Son söz:

‘’ne vakit ben, desem / bu sızı, burnumun direği’’.
KEMİK İNADI, Asuman Susam, Can Yayınları, 2015.

Wolfgang Korn'dan Çocuklara “İnsaniyetli” Kitaplar (Devrim ÇAKIR)

“Kurala uygun, alışılagelen, olağan, düzgülü, aşırılığı olmayan, uygun.” Günlük yaşamda, hele hele dünya gönlümüzce -yani ”kurala uygun” ve “alışılagelmiş bir biçimde”- dönüyorsa sık sık ve severek kullandığımız, kültür incelemeleri yapan etnologların ise ağızlarına almaktan bile kaçındıkları “normal” kavramını böyle tanımlıyor Türk Dil Kurumu. “Olağan” ve “uygun”, tamam, elbette... Ama işte, kime göre, neye göre?

Bilim muhabiri ve yazar olarak Hannover’de çalışan ve GEO, Die Zeit gibi gazete-dergiler için yazılar yazan Wolfgang Korn'un, 12 yaş üzeri çocuklar ve elbette “insaniyetine” (bir anlamda çocuk kalbine) dönüp bakmak isteyen “her yaştan gençler” için kaleme aldığı Normal Nedir?, bu kavramı bir kültür meselesi olarak ele alıyor ve “Neden bütün insanlar hem aynı hem de farklıdır?” diye soruyor.

Normal Nedir?, kutuplaşmaların ve ayrışmaların giderek derinleştiği, “bizden” olmayanın doksan dokuz köyden kovulduğu, “yabancı” düşmanlığının etkisiyle giderek içine kapanan ve sonunda farklı biçimlerde de olsa “muhafazakârlaşan” bir dünyada, çocukların normallik/anormallik durumlarına bakışını, “farklı olmak çok normal” diyerek insanî (yani “normal”) bir zemine taşımaya çalışıyor.

Farklı olanı bir tehdit ya da düşman olarak değil, büyük bir zenginlik olarak görmek gerektiğini, Grönland’dan Inuitler’e, Avusturalya’dan Guugu Yimithirr’e uzanan heyecan verici bir coğrafyada, bir tür “bütün mümkünlerin kıyısında” dolaşarak anlatan Korn, erkeklik ritüellerinden damak tadına, tabulardan korkulara, güzellik algısından aşk-evlilik geleneklerine kadar pek çok konuyu değişik coğrafyalar ekseninde değerlendiriyor. Birey ve toplum için son derece tehlikeli olabilecek “ben ve dünya” / “biz ve onlar” / “Batılılar ve Doğulular” gibi köşeli yaklaşımların (misal, aynı topluluk içinde gerçekleşen katliamlara dair üzüntülere bile şerh koyan/koyabilen “ama'lı” cümlelerin) göreceliğini ve elbette gereksizliğini ilginç örneklerle ortaya koyan Korn, “Kültürel çeşitlilik insanlık için bir tür hazinedir” diyor, “Birçok şeyin başka türlü de yapılabileceğini gösterir bize. (...) Birçok şey bizim alıştığımız tarzda halledilmek zorunda değil. (...) Her şey farklı kültürlerde tam tersi anlama sahip olabilir.”

Araştırmacıların son yıllarda farklılıklarımız kadar her yerde yaygın, “evrensel” özelliklerimizi de incelediğini belirten Korn, insanların dünyanın her yerinde -neyse ki- altı duyguyu ayırt edebildiğini söylüyor: Öfke, korku, tiksinme, şaşkınlık, sevinç ve yas. Bunlar hepimizin yüzünden okunabiliyor -ama ne yazık ki, anlaşmaya yetmiyor. Okunamayanlar için ise bir parça aklı selim, bir fiske vicdan ve biraz da empati gerekiyor.

Rengârenk masalların ve süper kahramanların ötesinde, gerçekten “derin” ve “gerekli” konulara dalan, bunları “meraklı” bir kurguyla anlatan 2009 Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü sahibi Korn, çocuklara güveniyor. Ve çocuklar biliyor: Dünya yuvarlak; ne kadar “Batı”dan bakarsanız bakın, size de bir “Doğulu” diyen çıkar... Yirmi çeşit çiçeği bir bukette görünce gülümseyip gevşemek yerine, mesela karanfile, “Hop, dur bakalım, gözünün üstünde kaşın var!” deyivermemiz, -hiç çocuk olmamışız gibi- sivrilen ve zamanla keskinleşen o köşelerimizden kaynaklanıyor.


“POLAR”DAN ROMAN MI OLUR?

Gençler için birçok araştırma kitabı kaleme alan Wolfgang Korn'un Türkçeye taşınan ikinci “ağır” çalışması, ödüllü bir “genel kültür romanı” olarak da okunabilir: “Globalleşme Üzerine Küçük Bir Öykü” alt başlığıyla sunulan ve Avusturya'da “Yılın Bilim Kitabı” (2009) ödülünü alan Polar Yeleğin Dünya Seyahati, yazarın Hannover'deki bir alışveriş merkezindeki indirimli ürünler arasından aldığı kırmızı yeleğin baş döndürücü yolculuğunu anlatıyor çocuklara.

Basra Körfezi'ndeki petrol sahalarından Bangladeş'teki tekstil fabrikalarına, Almanya'daki bir mağazadan Kanarya Adaları önlerinde batma tehlikesi geçiren bir göçmen teknesine uzanan bu yolculuğun başrolü elbette kırmızı polar yeleğe ait. Yadımcı rollerde ise Dubai petrolü, petrol zenginleri, liman işçileri, devasa petrol tankerleri, konteynırlar; çocuk yaşta, zor koşullarda, neredeyse sakız parasına çalışmak zorunda olan Bangladeşli tekstil işçisi kadınlar; Atlantik Okyanusu'nun dev dalgaları ve korsanlar; yeni bir hayat uğruna çürük çarık sandallarla okyanusu geçip Avrupa'ya ulaşmaya çalışan göçmenler ve nihayetinde -nasıl bir maceranın ardından kendisine ulaştığını bilmeden- kırmızı polar yeleğini bir tür “uğurlu eşyaya” dönüştüren yazar Korn var.

Üzerine şarap döküldüğünde bile yeleğinden vazgeçmeyen Korn, kendi isteği dışında Almanya'da kullanılmayan giysilerin toplandığı bir konteynıra gönderilen kırmızı polarını mültecilerle ilgili bir TV haberinde görünce karar verir bu yolculuğun hikâyesini yazmaya: Nasıl olmuştur da bu “uğurlu” yelek, denizin ortasındaki göçmen teknesinde, üzerinde Korn'un yeleğiyle şaşkın ve bitkin bir halde etrafına bakınıp duran o Afrikalı gencin eline geçmiştir? “Nesnelerin imal edildiği ülkeler, onların hayat hikâyelerinin bir durağı sadece. Yolculukları, hammadde kazanımından -çöplükte veya herhangi başka bir yerde- son geri dönüşümlerine kadar uzanıyor” diyor Korn: “Bu yelek Afrika'ya nasıl gitti? Nerede imal edilmişti? Hammaddeleri nereden gelmişti? Yoksul ülkelerde yüzlerce insan neden köylerini terk edip küçük sandallarla zengin ülkelere ulaşmaya çalışıyor? O ülkeler neden bu kadar yoksul? Yanıt: Globalleşme!”

Polar yeleğin sınırları aşan hikâyesini adım adım izleyen Korn, yetişkinlerin dünyasına özgü soruları/sorunları çocukların dünyasına taşırken hem son derece basit bir dil/terminoloji kullanıyor hem de dünyanın “daha şanssız” bölgelerindeki çocukların ve yetişkinlerin nasıl bir hayat sürmek zorunda kaldığını gerçekçi ve soğukkanlı bir şekilde yansıtıyor metnine. Dahası, “Öykü böyle mi bitmek zorunda?” diye de sorarak, çözüm önerilerini sıralıyor.

NORMAL NEDİR?, Wolfgang Korn, (Çev.) Saliha Nazlı Kaya, Can Çocuk, 2014.
POLAR YELEĞİN DÜNYA SEYAHATİ, Wolfgang Korn, Çev.: Saliha Nazlı Kaya, Can Çocuk, 2014.

“Kutsal” Değerler Sorgulanırken… (Özge ÖZTÜRK TOPAL)


Uykudayken herkes masumdur, savunmasızdır, bir felaket anında yok olmaya mahkûmdur.
Sevgi, aşk, güven, dostluk, aile… İnsanlığın en temel içgüdülerinden biridir, sevmek, sevilmek, benimsenmek, özlenmek… Bir gruba dâhil olmak… Aidiyet duygusu kişinin bu kaotik dünyada kendini daha güvende hissetmesine, daha mutlu ve anlamlı bir yaşam sürmesine olanak verir. Fakat kötülükler hep en yakınlardan gelir, bu yüzden tıpkı uykuda olduğumuz gibi savunmasız yakalanırız, sonuç yok edici olur. Belki de herkes aslında tek başına bu dünyada ve belki de hayat bazen gerçekten kötü.

Dublin’li yazarlar Paul Perry ve Karen Gillece’in kullandığı mahlas olan Karen Perry imzalı çıkan kitabın orijinal adı The Innocent sleep. İki yazarın ortak eseri olan ve Türkçeye “Masum Uyku” olarak çevrilen kitapta hikâye, Fas-Tanca, İrlanda-Dublin, İngiltere-Londra gibi farklı ülkelerin görkemli ve de gizemli şehirlerinde geçiyor. Beş yıla yayılan öyküyü, ana karakterler Robin ve Harry’nin ağzından dinliyoruz.

Her şey Harry’nin eşi Robin için doğum günü hazırlıkları yapmasıyla başlar. Romantik bir gece kurgulayan Harry, 3 yaşındaki oğlu Dillon’u erkenden uyutur ve Robin’den biraz gecikeceğini bildiren bir telefon alır. Heyecanını kaybetmeden hazırlıklılara devam eden Harry, doğum günü için aldığı hediyeyi şehir merkezindeki kafede unuttuğunu fark eder ve olaylar silsilesi yaşanır.
Yazar, satır aralarında ancak dikkatli bir okurun fark edebileceği işaretler veriyor

“Fırtına geliyor, havadaki tuhaf sessizlikten anlayabiliyor fırtınanın geldiğini” şeklinde olan kitabın ilk cümlesi için ilgi çekici bir girizgâh tanımı yapmak mümkün. Zira okuyucuyu ters köşeye yatıran kitabı okuma süreci de fırtına gibi bir çırpıda bitiyor ve fırtına sonrası gibi sarsılmış bir şekilde okuru düşünmeye sevk ediyor.

Yazar yalın bir dil kullanmasına rağmen satır aralarında ancak dikkatli bir okurun fark edebileceği işaretler veriyor ve sona doğru bu serüvene bir şekilde sizi ortak ettiğini anlamanızı sağlıyor. Kitabın henüz ilk sayfalarında Harry’nin oğluna uyku öncesi hazırlarken verdiği sütü anlatan “Lavabodan akan süt tozuna aklı takıldı” cümlesiyle şüphenin zehirli tohumu beyninizin bir köşesine sessizce düşüyor ama henüz güçsüz olduğu için serpilemiyor.

Dillon nerede, yaşıyor mu, öldü mü? Her şey Harry’nin suçluluk duygusuyla kurduğu bir hayalden mi ibaret?

Kitabı kısaca özetlemek gerekirse; ressam olan Robin ve Harry birbirlerine aşık olurlar ve birlikte bir yaşam için tanıdıkları herkesten her şeyden uzakta Fas’ın Tanca şehrini seçerler. Egzotik bir hayat, yeni dostlar, bir düş gibi süren mutlu yaşamları, Harry’nin Robin’e doğum günü için aldığı hediyeyi şehir merkezindeki kafede unuttuğunu fark etmesi ve oğulları Dillon’u evde tek başına bırakarak kafeye gitmesiyle dağılır. O esnada korkunç bir depremle ev enkaz haline gelmiş, Dillon’un cesedi dahi bulunamamıştır. Her şeye rağmen Harry ve Robin bu acıyla yaşamayı başarır ve böylesine travmatik bir acı sonrası birbirlerinden nefret ederek ayrılan çiftlerin aksine birlikte yeni bir hayata yelken açarlar. Dublin’e taşınan çift, beş yılın sonunda yeni bir bebek beklemektedir. Ancak Harry’nin, Dublin sokaklarında tesadüfen kaybettikleri oğulları Dillon’u sadece birkaç dakika görmesi ve gözden kaybetmesiyle her şey yeniden alt üst olur. Yakın çevresinin Harry’e inanmaması, Dillon’un öldüğünü kabul etmesi için yaptığı baskı sonuç vermez. Harry sokakta gördüğü çocuğun Dillon olduğuna emindir ve onu ne pahasına olursa olsun bulacaktır.

Düşük yapma tehlikesi yaşayan Robin’in ise ikinci bir acıyı kaldırmaya gücü yoktur. Bebeğini kaybetme korkusu, yıllar içinde Harry’e karşı bastırdığı öfkenin su yüzüne çıkmasına neden olur. Evde patlak veren büyük kavga sonrası olaylar çorap söküğü gibi ilerler ve zaaflarına yenik düşen insanların hikâyesi olan Masum Uyku, sarsıcı bir finalle sona erer. Sevgi, aşk, güven, dostluk, aile gibi kutsal değerleri sorgulayan kitabın sürpriz finalini öğrenmek ve düşünmek için siz de “Masum Uyku’ya” dalın.


MASUM UYKU
,  Karen Perry, Çev.: Bağış Bilir, Okuyanus Yayınevi, 2015

Söylem ve İdeoloji (Hakan YILMAZ)

Söylem ve İdeoloji’nin genişletilmiş ikinci baskısı Su Yayınevi’nden çıktı. Önsözünü Ünsal Oskay’ın yazmış olduğu kitabın ilk baskısı 2003 yılında çıkmıştı. Alanında öncü çalışmalardan biri olan kitap, sosyal bilimlerin birçok çalışma alanını kesen bir içeriğe sahip. Dahası, siyaset bilimi ve medya çalışmaları alanında okunması gereken başlıca eserlerden biri olduğu da söylenebilir.

Ünsal Oskay’ın da belirttiği gibi “söylem ve ideoloji arasındaki ilişki üzerine odaklanmak… güncel toplumsal yaşamın dinamiklerini anlama ve toplumsal pratikleri anlamlandırma sürecini anlatır”. Kitaptaki makaleler bu sözlerin çizdiği haritayı takip etmektedir. Bu anlamda, “Söylem ve İdeoloji” temel olarak günümüz dünyasına dair eleştirel bir bakış geliştirmek için farklı bakış açıları sunan bir çalışma. Teun van Dijk’in giriş niteliğindeki makalesi söylem ve ideoloji ilişkisini toplumsal yaşamdan politik yaşama derinlemesine ele alıyor ve çözümlüyor. Bu makale, medya metinlerinin okunması, çözümlenmesi ve eleştirisinin de anahatlarını ortaya koyması bakımından, medyanın toplumsal söylemlerin oluşturulması sürecindeki etkin rolü örnekler temelinde ortaya konuluyor. Günümüzün halen geçerliliğini koruyan siyasal söylem meseleleri makale de örnekler temelinde ele alınıyor.  Makalede popülist siyasal söylem bağlamında “Biz” ve “öteki”ler ikilemi bağlamında ayrımcılık, ırkçılık meselesi ve günümüzün en temel meselelerinden birisi haline gelen mülteciler soruna ilişkin tartışmaların söylemsel analizleri yapılıyor. John Wilson’un makalesi söylem tartışmasında dilbilimsel yaklaşımın önemini de vurgulayan ve politik söylem tartışmasını siyaset kuramları bağlamında daha da geliştiren bir yaklaşıma sahip. Norman Fairclough’un Marxist çizgide geliştirmiş olduğu “dil ve söylem” çözümlemesi ve söylemin diyalektiğine ilişkin yaklaşımı, toplumsal araştırmacıların söylem çözümlemecilerine olan gereksinimini vurgulaması açısından önem taşımaktadır. N. Fairclough ve P. Graham’ın “Eleştirel Söylem Çözümlemecisi olarak Marx”   adlı çalışması ise eleştirel –siyasal- söylem çözümlemesinin temellerini Marx’ın metinleri üzerine ve üzerinden kuran ve kurgulayan bir çalışmadır. Yeni kapitalizmde dilin eleştirisini, eleştirel söylem çözümlemesini geliştirmeyi hedefleyen yazarlar, Marx’ı avant la lettre, yani daha bu çalışma alanı kurulmadan önce, bir söylem çözümlemecisi olarak gördüklerini belirtirler ve kendi yaklaşımlarının temelini de Marx’ın ekonomik, politik ve tarihsel çözümlemelerinde kullandığı söylem yaklaşımı üzerine inşa ettiklerini belirtirler. Barış Çoban’ın “Söylem, İdeoloji ve Eylem” makalesi de Marxist yaklaşımın izinden yürüyerek söylem, eylem ve ideoloji ilişkisine dair kuramsal bir tartışma yürütmekte.  Bora Ataman “dil, bilinç ve yazı teknoloji” ilişkisini ele almakta, tarihsel evrimi bağlamında yazı teknolojilerinin toplumsal bilinci nasıl dönüştürdüğünü eleştirel bir yaklaşımla ele almaktadır. Simon Springer “Söylem Olarak Neoliberalizm” makalesinde eleştirel yaklaşımını Markxist ekonomi politik ile post-yapıcalcılık üzerinde temellendiriyor ve neoliberalizm ve söylemselliğini farklı bir açıdan tartışmaya açıyor. Thomas Nail’in “Evraksızlar Hareketinde Söylem ve İdeoloji” adlı çalışması  Badiou'nun öncülük ettiği “L'Organisation politique” adlı militan grubun yürüttüğü evraksız (sans-papiers) göçmenler hareketinin söylem ve ideolojisini ele alan ilginç bir çalışma. Dilan Köse’nin “Doğrudan Demokrasi Hemen Şimdi: Kurucu Bir Karşı Proje Olarak Yunanistan’daki 2011 Meydan Hareketi” adlı yazısı Yunanistan’daki Occupy (İşgal) hareketinin söylem ve ideolojisini ele alıyor. Kitabın son makalesi Barış Çoban’ın “Yazılama ya da Duvara Yazılan Tarih: 70’lerden Gezi Direnişine Slogan, Yazılama ve Mizah” adını taşıyor, bu çalışma 1970lerin devrimci hareketlerinin söylemlerinin tezahürlerinden biri olarak ele aldığı yazılamalarını ve mizahını Gezi direnişinin yazılama ve mizahı ile buluşturuyor.


SÖYLEM VE İDEOLOJİ, Haz.: Barış Çoban, Zeynep Özarslan, Su Yayınevi, 2015.

Sonuç olarak “Söylem ve İdeoloji” eleştirel bir yaklaşımla oldukça farklı kuramlar, yaklaşımlar ve bakış açılarını içeren çoksesli, çokrenkli bir kitap, günümüzün meselelerine dair düşünce üreten herkesin ilgisini çekecek bir niteliğe sahip.

İbrahim Kaypakkaya Kitabı (Umut BİLMEZ)

Türkiye sosyalist solunun tarihsel açıdan en önemli uğraklarından biri şüphesiz ki 1970’lerdir. 12 Mart darbesinin etkilerinden çıkılmaya başlandığı bu kesit, solun toplumsal meşruiyet kazandığı ve siyasal hayatın önemli aktörlerinden biri haline geldiği dönemdir aynı zamanda. 1970’li yıllar boyunca solun gündeminde olan tartışma başlıkları ve ayrışma çizgileri de büyük ölçüde, bu dönemde kurulan üç örgütün ve onların önderlerinin ideolojik-politik-stratejik tez ve önermelerinden kaynaklanır. THKO, THKP-C ve TKP (M-L), silahlı mücadele yöntemlerini ve illegal örgütlenmeyi esas almak noktasında müşterektiler. Türkiye solunun tarihsel serüveninde bir “kopuş” noktası olarak ele alınan 70’ler de, silahlı mücadelenin solun gündemine girmesiyle karakterize olur.

Silahlı mücadelenin temel bir biçim olarak benimsenmesi ve uygulanması devletle sol arasındaki mesafeyi büyük ölçüde açmıştır. Ancak resmi ideoloji Kemalizmin sol üzerindeki etkilerinin sürdüğü göz önüne alınırsa söz konusu üç örgütten TKP (M-L) ve onun kurucusu İbrahim Kaypakkaya özel bir önem kazanır —İbrahim Kaypakkaya, o güne değin “ilerici” ve “devimci” olarak nitelenegelmiş olan Kemalizmi faşist bir ideoloji olarak görüyor ve komprador-burjuvazi ve büyük toprak ağalarının önderlik ettiğini söylediği Kurtuluş Savaşı’nın anti-emparyalist bir özelliği olmadığını savunuyordu. İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizmi bu şekilde cepheden karşıya alması onun Kürt meselesine bakışında da etkili olmuştu. O, Kürt ulusunun ayrılıp ayrı bir devlet kurma hakkını ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi üzerinden net olarak, kayıtsız şartsız savunuyordu.

Kaypakkaya, salt milli mesele ve Kemalizme bakışındaki radikalliği ile değil; sosyo-ekonomik yapının ne’liği, strateji, SSCB-ÇKP ayrışması vb. meselelerdeki tutumuyla da sol içinde etkili olmuş kimi öznelere kaynaklık etmiştir. Henüz yirmili yaşlarındayken Diyarbakır işkencehanelerinde gösterdiği “ser verip sır vermeme” tavrı sosyalist sol için onu işkencede direnişin simgesi kılmıştır. İbrahim Kaypakkaya ölümüyle sonuçlanan işkenceli sorguda verdiği ifadede şunları söylemişti:
“Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle birlikte çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım.”

Dipnot Yayınları tarafından yayımlanan İbrahim Kaypakkaya Kitabı: Seçme Yazılar ve Üzerine Yazılar, İbrahim Kaypakkaya’nın kendi yazılarını ve Kaypakkaya hakkında yazılmış değerlendirme yazılarını içeriyor.

Kitap, İbrahim Kaypakkaya’nın 1971 Ekim’inde kaleme aldığı “Kürecik Bölge Raporu” ile başlıyor. Bu rapor Kaypakkaya’nın Malatya-Kürecik bölgesinde yaptığı saha çalışmasının sonuçlarını içermektedir. Kürecik bölgesinde sosyal sınıfların teşhis edilirken hangi kriterlere dayanılacağı, bu sınıfların mücadele içinde nasıl mevzileneceği soruları raporda incelikle işlenmiş. Eleştirilecek ve eksik bulunacak yanları olsa dahi Kaypakkaya’nın bu raporda gösterdiği bilimsel titizlik ve mücadelenin yolunu-yöntemini belirlemek için saha çalışmasına verdiği önem dikkat çekicidir.
Kaypakkaya; “Bir Köylük Bölgedeki Yönetici Yoldaşlara Mektup”, “Başkan Mao’nun Kızıl Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım” başlıklı yazılarında gerilla savaşının pratik, taktik, stratejik ve güncel sorunlarını tartışmış. Mao Zedung’un halk savaşı ve kızıl siyasi iktidar hakkında çizdiği çerçeveyi kendisine esas alan Kaypakkaya, örgüt içindeki kimi kadroların bu kavramlara ilişkin kimi “yanlış anlama”larını eleştirilmiş.

“TİİKP Program Taslağı Eleştirisi” başlıklı yazı İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşlarının ayrıştığı Doğu Perinçek liderliğindeki TİİKP’nin parti programı olarak önerdiği metni eleştiriyor. Kaypakkaya bu program taslağında TİİKP’nin Marksist-Leninist çerçevenin dışına çıktığını ve revizyonist bir çizgide durduğunu savunuyor.

“Şafak Revizyonizminin Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, İkinci Dünya Savaşı Yılları, Savaş Sonrası ve 27 Mayıs Hakkındaki Tezleri” ve “Türkiye’de Milli Mesele” başlıklı yazılarda ise TİİKP’nin Kemalizm ve Kürt milli meselesinde aldığı tutum eleştiriliyor. TİİKP’nin Kemalizme ilişkin yaklaşımı —bazı nüanslarla birlikte— solun genelinde hâkim olan görüşlerdir o dönem için. Dolayısıyla bu eleştirilerin özelde TİİKP’ye, genel de ise sosyalist sola yönletildiğini söyleyebiliriz rahatlıkla. İbrahim Kaypakkaya Kemalizm ve milli meselesinde savunduğu çizgiyle Türkiye solunun tarihinde çok özel bir yer edinmiştir.

Kitapta Kaypakkaya’ya ait son yazı “Şafak Revizyonizmi ile Aramızdaki Ayrılıkların Kökeni ve Gelişmesi: TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) Revizyonizminin Genel Eleştirisi”. Bu yazısında Kaypakkaya, TİİKP ile aralarındaki ayrışmanın nedenlerini tarihsel sürecini de açıklayarak serimliyor, örgütsel ayrılıkla sonuçlanan tartışmanın temel başlıklarını ve bu sorunlarda kendisinin ve arkadaşlarının tutumunu ortaya koyuyor.

Kitabın ikinci kısmı Kaypakkaya üzerine yazılmış makalelerden oluşuyor. İlk makale İbrahim Kaypakkaya ile birlikte TKP (M-L)’nin kurucularından olan Muzaffer Oruçoğlu’na ait. Diğer makalelerin yazarlarından Garbis Altınoğlu, Yaşar Ayaşlı ve Ziya Ulusoy da Kaypakkaya ile aynı kuşaktan. İzleyen yazılar ise Şöhret Baltaş, Emrah Cilasun, Erdoğan Aydın ve Metin Kayaoğlu tarafından yazılmış.

Dipnot Yayınları’nın telif gelirlerini İnsan Hakları Derneği’ne bağışladığı İbrahim Kaypakkaya Kitabı, İbrahim Kaypakkaya’nın anlaşılması ve yeniden değerlendirilmesine önemli bir katkı niteliğinde.

İBRAHİM KAYPAKKAYA KİTABI: SEÇME YAZILAR VE ÜZERİNE YAZILAR, Kolektif, Dipnot Yayınları, 2015

Bir Güzel Çarenin Avazı (Semih ÖZTÜRK)

Segâh Makamı, Esra Kahraman’ın yayınlanan ilk romanı. Buzdan Kanatlar isimli bir de deneme kitabı bulunan yazar, romanında Türkiye yakın tarihinin en sıkıntılı dönemlerinden bir tanesinin orta yerine bağdaş kuruyor ve acının yara aldığı yerden başlayarak anlatmaya başlıyor. 12 Eylül darbesinin yarattığı baskı, zulüm ve korku çemberi içerisinde geçen romanda, aslında sızısı bugün bile devam etmekte olan yaralar bir kez daha açılıyor. Esra Kahraman, hikâye ettiği olaylarla birlikte yarattığı karakterler üzerinden bu yaranın acısına göz göre göre dokunuyor. Acıtıyor, sızısını hatırlatıyor çünkü geçip giden dönem sadece basit bir geçmişten ibaret değil, bunu biliyor ve özellikle bu noktada sesini olabildiğince gür çıkarmaya çalışıyor. Kursakta kalan bir heyecanın, devrim hareketinin, aşkın, çaresizliğin, gençliğin ve umudun içerisinden yol bulmaya çalışan roman, derdini kendi dermanına yaslayarak yavaş yavaş işliyor, iz bırakıyor.

Korkunun başladığı yıllar

12 Eylül Askeri Darbesi, Türkiye’nin yakın tarihte yaşadığı baskı mekanizmalarının şüphesiz en güçlü otoritelerinden bir tanesini oluşturdu. Sadece sindirmek ve yıldırmak üzerine planlanmayan bu otorite, ilk günden beri kendini geliştirdi, büyüttü. Ortaya koyduğu geniş etki alanı sayesinde üreten ve düşünen insanların hayatlarını bıçak gibi keserek en derin yaraların açılmasına yol açtı. Bunun yanı sıra varlığını güncelleyerek devlet aklının en temel refleksleri arasında yerini aldı. Şüphesiz ki darbe, bir ülkenin geleceğini en güçlü noktasından, devrim umudundan vurarak amacının büyük bölümüne büyük oranda ulaştı. 12 Eylül’deki zulüm dönemini uzaktan yakından yaşayan, işkence gören, yıllarca cezaevlerinde tutsak bırakılan yüzlerce insan ve bu insanların yakınları, yeniden hayata tutunabilmek için her şeye rağmen bir ucundan en çok umuda sarıldılar. Geçip gideceği, tükeneceği, yeni bir mücadele biçimiyle yerinden edileceği düşünülen darbe ve sonrasındaki dönem, aynı oranda umutsuzluğu da doğurdu. Çünkü çaresizliğin kol gezdiği bir dönemde en büyük ilacın umut olduğuna öyle ya da böyle inanan insanların fazla seçeneği yoktu. Ülkedeki devrimci hareketi, karşısında duran hareketle birlikte zaman zaman hiç ayırmadan ezen bu yapı, aslında söz konusu devlet aklının işleyişinin ve aynı zamanda doğal ilerleyişinin olmazsa olmaz seçeneği haline dönüştü, dönüştürüldü. Zira faşizm, kendi yaşam alanını oluşturabilmek için düzenli olarak gelişen ve kendini güncelleyen reflekslere ihtiyaç duyar. Bununla da kalmayıp haklılığını halkın algısında meşru kılabilmek için bu güncelliğini farklı alanlardan dolandırarak yerini sağlamlaştırır. Bugün bile o döneme dair tartışılan çoğu konu, aslında yaratılan bu algının yaptığı ölü bir doğum gibi, hayatlarımızda yer etti, etmeye de devam ediyor.

Ve Segâh

Esra Kahraman, Segâh Makamı’nda anlattığı olayları, beraberinde gelişen ve değişen duygu durumlarını ayrı başlıklar altında anlatarak kurgulamış. Böylece bütüne giden ana hikâye ayrıntılı bir biçimde ifade edilerek kendi iç yapısına dönüşmüş. Karakterlerin gelişim süreçlerini ve olayların birbirleriyle olan bağlantılarını da bu sayede anlatımına yerleştiren yazar, 12 Eylül’ün sadece olaylar toplamından, ölümlerden, fişlemelerden, işkencelerden ibaret olmadığını farklı bir açıdan ele alarak anlatmaya çalışmış. Çünkü resmi ve gayri resmi açıklamalarda adı geçen çoğu insan, birer birey olarak gerçekliğin içerisinde bulundular ve bu zulmü yaşadılar. Evet ama bu insanların adı neydi, nerede yaşıyorlardı, bir aşkları, aileleri, hayalleri var mıydı? Esra Kahraman tam da bu noktadan yaklaşıyor hikâyesine. Tüm bu baskı döneminden teker teker geçirilenler, romanda kendilerine derin bir nefes buluyor, fotoğrafa bir de başka açıdan bakıyorlar. Söyleyecek sözleri, atılacak sloganları bir bir burada hayat buluyor yeniden. Yazar, bu gerçekliğin farkında olarak yaklaştığı dönemi, ayrıntılı bir gelişimin süzgecinden geçirerek kişilerin hayatı üzerinden ele alıyor. Evlerine giriyor, sokaklarından geçiyor, sevinçlerine gülüyor, acılarına ağlıyor ama mutlaka onları konuşturuyor, söz veriyor. Kursakta düğümlenen bütün bir hayat, bu defa avaz avaz sesini haykırıyor, kendine geliyor.

Yazarın kurduğu bu dünyadaki temel mesele sadece zulmün muhasebesini yapmak değil elbette. Bunu yaparken aşkın en kıymetli tarafına da dokunmayı biliyor, görmezden gelmiyor. Çünkü ardında koşulan dava, değişmesi düşlenen dünya her ne kadar büyük ve engin olursa olsun, insan tıpkı su gibi ekmek gibi aşkı içinde istemeyi biliyor, bunu hissediyor.  Bu ihtiyacın etrafında yeşeren bir tarafı da var romanın. Segâh Makamı, biraz da bu yönüyle anlatılan dönem romanlarından farklı bir çizgide yer buluyor kendisine. İlk cümlesinden son cümlesine kadar geçen zaman, büyük bir kazanımın kendi ifadesinde yeşeriyor çünkü. Düşenlerin ayağa kalktığı bir yeri de işaret ediyor aynı zamanda.  Bunun farkında olan bütün karakterler, aynı durum üzerinden yaşamayı ve hissetmeyi biliyorlar. Tarih boyunca insan hayatına müdahale etmek için elinden geleni yapan devlet mekanizması, burada da en büyük yıkım rolünü oynuyor. Çelmenin takıldığı her yerde aynı güç oranında zafer isteği saklanıyor ama bunu düşenden başkası bilmiyor. Çünkü gelişimin, en güzel yıllara zarar veremeyeceğini bilen birileri var. İşkence altındayken de, hücrelerde hapisken de buna inanan, bununla ayakta kalan insanlar var ve olacak. Esra Kahraman bunun da farkında olduğunu ifade etmek istercesine romanına kendi sesini katıyor, eksik etmiyor.

Roman, bir mektupla son buluyor. Şöyle yazıyor mektupta:  ‘’Hayalsiz geçen ömür koca bir boşluk, kıraç toprak, kuru bir ağaç gibidir tez zamanda kocayıp, ihtiyarlar…’’ Aslında bu cümle, bütün hikâyenin başladığı yere götürüyor okuru. Sona ermeyi değil, yeniden başlamayı öğütlüyor biraz. Hayaller kurup bir kez daha denemeyi, düşülecekse düşülmeyi ama kalkmanın uzak olmadığını hatırlatıyor. Ne olursa olsun, hayal ve umut… Zamanı insandan taraf kılan şey, biraz da budur, diyor yazar. Umut vardır diyor, ve mektubun devamında şöyle devam ediyor: ‘’Sevda denen o müthiş duygunun hüznün bahanesi olduğunu ya da tam tersi, hüznün sevdayla beslendiğini düşünürdüm! Erken bir yargıymış meğerse; sevdanın sonu düş yıkımıyla bitmiyorsa eğer mutluluk hüznü gölgelermiş… Evet, düşlerim güne döndü sayende ve olanca nezaketiyle yüreğimin başucunda kuruldu saadet…’’

Segâh Makamı, ince ince dokunan deli dolu bir umudun romanı… Böyle yaşıyor ve yaşatıyor içinden gelip geçen yılları, insanları, zaferi ve devrimi.

SEGÂH MAKAMI, Esra Kahraman, Ayrıntı Yayınları, 2015.

Marksist İktisat; Yeniden? (Yağmur YAZDAN)

2001 yılında Arjantin'de yaşanan ekonomik çöküş, neoliberalizmin en büyük çöküş alameti olarak kendi kaydını düşerken, 2008'den bu yana küresel ölçekte süreklileşen ekonomik kriz ise, özellikle son yıllarda, kapitalizm cehenneminden kurtulmanın yollarını arayanları "iktisat" üzerine yeniden düşünmeye başlamaya sevk etti. 1950'li yıllarla birlikte Marksist iktisat, bir yandan reel sosyalist rejimlerde fiili ve konjonktürel ekonomi politikalarının, diğer yandan Batı'da akademik yazın alanına hapsedilmesinin basıncıyla büyük ölçüde daraltıldı, güdükleştirildi.

Öte yandan, insani özgürleşmeye dönük sınıf mücadelesinin teorik zeminin örmek adına kapitalist ekonomiyi çözümleyen Marksist iktisadı, tarih, felsefe ve sosyoloji kollarından ayrı tutarak, onu kendine has bir disiplin olarak çerçevelendirmek de mümkün görünmüyor. Ben Fine ve Alfredo Saad-Filho'nun derlediği Marksist İktisat Kılavuzu meseleye tam da buradan yapılan entelektüel bir müdahale sayılabilir. "Marksizm ve ekonomi politiğin, onu hem eleştiren hem de uygulamaya koyanların elinde özensiz bir yeniden inşanın nesnesi olduğu, böylece de özgün içerik ve yöneliminden bir hayli uzaklaştırıldığı görülmektedir." Fine ve Saad-Filho'nun kitabın Giriş bölümünde sarf ettiği bu sözler pek de haksız görünmüyor.

Meseleye bütünlüklü yaklaşmak

Marksist İktisat Kılavuzu'nun temel motivasyonu, Marksizm'in, karşılaşılan her yeni meselede, o meselenin muhatabı olan kuşaklarca yeniden ele alınabilecek ve karşılaşılan yeni dünyayı anlamlandırabilecek bereketli bir teorik zemine sahip olduğunu göstermek. Kitap, bunu yaparken, kendi adıyla da bir kavga sürdürüyor. Şöyle: İktisadı ya da buradaki mesele çerçevesinde Marksist İktisat'ı ayrı bir alan olarak tarif etmenin kendi başına sorunlu olduğu, dünyayı bir bütün olarak anlama çabasının en büyük düşmanının bu türden bir kompartımanlaştırma faaliyeti olduğu sıkça vurgulanıyor kitapta.

"Siyasal olan" ile "iktisadi olan"ın birbirinden ayrılması, Marksizm'in kendisini sıkça karşısında konumlandırmaya çalıştığı liberalizmin temel düsturudur. Dolayısıyla, kendine has bir Marksist İktisat alanı tarifi, ilk bakışta "düşmanın tuzağına düşmek" olarak görülebilir. Bu, kısmen doğrudur da. Marksizm'in temel eseri Kapital'in kapitalist sistemin işleyiş biçimini açıklayabilmek adına böyle bir metodolojik tercihte bulunması, istemeden de olsa sonrasında bu türden bir ayrıma gidilmesine yol açmış olabilir.

Marksizm'in "ekonomik indirgemeci olduğu" eleştirisi, kadim bir eleştiridir. Bu eleştirinin temele savı, kabaca, Marksizm'in bütün toplumsal süreçleri "yapı"ya gömülü olan ekonomik ilişkiler üzerinden açıkladığı ve özellikle toplumsal alandaki ekonomiden görece özerk ya da bağımsız sayılabilecek ilişki biçimlerini kendi özgünlükleri dahilinde anlamlandırma konusunda yetersiz kaldığıdır. Bu cephenin kendi içinde en tutarlı ve bütünlüklü düşünürünün Weber olduğu söylenebilir. Weber'in kavramsal cephaneliği büyük oranda Marksizm'e karşı düzenlenmiştir. Ancak Weber, Marksizm'in temelinde yer alan sınıf kategorisini tamamen ekonomik bir kategoriye, salt bir "piyasa konumu"na indirgeyerek aslında benzer bir tuzağa tersinden düşecekti.

Bugünü yanıtlamak

Marksist İktisat Kılavuzu, temel kategorilerin yanında "Ekoloji ve Çevre", "Feminist İktisat", "Irk", Sosyalizm, Komünizm ve Devrim", "Coğrafya", "Antropoloji" gibi pek çok yeni başlığa da yer ayırarak, Marksist İktisat'ın disiplinler-aşırı niteliğini yeniden vurgulamayı da hedefliyor. Kitap, bir yandan kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal ilişkiler dahilinde nasıl emildiğini göstermek üzere Marksist İktisat'ı Marksizm'in bütüncül çerçevesine içine yerleştirmeye çalışırken, öte yandan ise kriz teorisi, bağımlılık teorisi, sermaye birikimi, sömürü ve artık değer, emek değer kuramı gibi temel başlıklara dönük yaratıcı okumalarda bulunuyor.

Bu anlamda, Marksist İktisat'a, sınıf, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiler, hane halkı içerisinde üretim, yeniden üretim ve işbirlikçi çatışma arasındaki bağlantılar, ücretli emek ile ücretsiz emek asındaki ilişki ve emeğin esnekleşmesi tartışmaları üzerinden güncel ve güçlü bir aşı da vuruluyor. Yine özellikle son yıllardaki Marksist bir ekolojinin mümkünlüğü tartışmasına katkı olacak ve Marksizm'in doğayı insanın sömürüsünün nesnesi olarak kodladığı suçlamasını boşa düşüren biçimde, çağdaş bir Marksist ekolojik iktisat üzerine düşünülüyor.

Öte yandan, kapitalist sistemin kadim sömürü mekanizmasının ekonomik, toplumsal, siyasal, teknolojik vb. pek çok açıdan daha karmaşıklaştığı ve yeni mücadele alanlarının ortaya çıktığı bugünün dünyasının meselelerine yanıt üretme iddiası, Marksist İktisat Kılavuzu'nun temel kategoriler ile yeni tartışma eksenlerini özgün biçimde bir araya getirmesiyle geçerli bir kuramsal ve kavramsal çerçeve de kazanıyor.

Bugün, Şili'de halkçı Allende hükümetinin faşist General Pinochet tarafından Amerikan emperyalizminin doğrudan teşviki ve katkısıyla düzenlediği askeri darbenin ardından ilk defa uygulanmaya başlanan ve Avro-Amerikan dünyada Reagan-Thatcher hükümetleri, bu topraklarda ise Özal kılığında temeli atılan neoliberal sermaye birikim rejimine karşı her cepheden yanıt üretebilmek adına, Marksist İktisat Kılavuzu, bizimle "mevzu"yu hemen her yönüyle tartışmanın peşine düşüyor.

Nihayet şunu söylemek lazım: Marksist İktisat Kılavuzu'nun derdi, diğer kuramlarla hesaplaşarak Marksizm'in itibarını arttırmak değil, Marksizm'i bugünün gerçekleriyle yeniden sınayarak bu gerçeklere yanıt üretip üretemediğini tartışmaya açmak. Son yirmi yılda Marksizm referansıyla birlikte yeni kavramsal ve kuramsal araçlarla dünyayı anlamaya ve değiştirmeye çalışan pek çok çalışmanın olduğu düşünüldüğünde, kitabın açmayı murat ettiği bu tartışma, dünyanın başka türlü dönmesi gerektiğine inanan herkes açısından verimli sonuçlara yol açacak gibi görünüyor.
**
 
MARKSİST İKTİSAT KLAVUZU, Ben Fine, Alfredo Saad-Filho, Çev.: İbrahim Yıldız, 2015.

Âba Müslim’in İstanbul’u (Müslim Çelik ile Söyleşi: Kadir İNCESU)

Son dönemlerde şiir incelemeleriyle uğraşıyor olsa da şiiri hiçbir şekilde ihmal etmeyen, geride bırakmayan bir isim Âba Müslim Çelik… Âba Müslim Çelik ile Noktürn Yayınları tarafından yayımlanan “İstanbulotus” adlı şiir kitabı üzerine söyleştik.

İstanbulotus yalnızca İstanbul üzerine yazdığınız şiirlerden mi oluşuyor?

Evet, yalnızca İstanbul üzerine yazılan şiirlerden oluşuyor. Bu şehir kendisi zaten bir şiiri içinde saklar. Ben o şiiri açığa çıkarmaya özellikle çaba gösterdim diyebilirim. İstanbul’un tarihi ve sosyal yaşantısı, kırılma noktaları, acısı, erinci, şiirlere yansısın istemiş olabilirim. Doğaldır ki şiir yazmak sizin arzunuzla başa baş örtüşmüyor. Esinlenme anlarının gelip şairi şiir olarak bulması gerekiyor. Örneğin; betikteki ilk şiir Körfez Depremi yılında yazıldı. Bir iki yıl sonra Adam Sanat dergisinde yayınlandı.  Ağırlıklı olarak 2008 yılından sonra şiirler akın etmeye başladı.
“Bursa Lirikleri” ve “Nazım Hikmet Yahşi Güzel” adlı tematik şiirlerden oluşan yapıtlarınız da var.  

İstanbulotus’u da bu bağlamda düşünebilir miyiz?

Evet, fakat bir farkla. “İstanbulotus”daki temalar birçoktur. O temaların ortak paydası vardır. Onu da ilk sorunuzda yanıtlamıştım. Fakat bu yapıtımda bir iki tane daha kırılma noktası var. İstanbul’u ilk kuran halklar, o zaman kentin adı farklı.  Bizans ve Osmanlı üzerinden cumhuriyet dönemi ve iki önemli güncel kırılma noktası daha var, meraklısına duyurulur. Kısacası, güzelim İstanbul toplu olarak çağdaş Türk şiirinde olsun istedim. Özellikle bu kentin hor kullanılışı ve bana göre yaralı bir şehir oluşu beni derinden etkilemiştir.  Geçmişte İstanbul üzerine Nedim, Yahya Kemal, Nâzım, Orhan Veli, Tanpınar’ın yazdıkları; İsmail Dede Efendi, Itri, Tatyos’un besteleriyle bende payı vardır.

İstanbul’un sizde başkaca karşılıkları var mı?

Anadolu İstanbul’da… Yurdumuzun her kesiminden insanları çeşitli mahallelerde bir arada görmek ve gözlemlemek mümkün…   Bir şairimizin söylediği gibi, “İstanbul insanını, iyi tanımayan bir şair ve yazar, sanatında fazla ilerleyemez”. Anadolu’nun birçok şehrinde okudum ve Türkçe- edebiyat öğretmeni olarak çalıştım. Bu yüzden hayattan getirdiklerimle gözlemlerimi imge olarak kuvvetlendirebildim. Bu nedenle “İstanbulotus”da şehrin güzellikleri yanında insan, başat öğe olarak hep öne çıkmıştır denilebilir. İstanbul’un bende düzyazı olarak da karşılığı var. Neden dersen, her şeyi sığdırmaya çalışmak safdillik olur. Şiir zaten kaldırmaz o kadar şeyi… Her şey giremez bu türe. Onun için özellikle çocuklar üzerine İstanbul konulu masallar kuruyorum.

Yeni çalışmalarınız var mı?

Ankara’daki Yapı Kitaplığı’ndan “Paris’te Kavalla Son Prelüd” ve“Cemal’ım Türküsü” adlı şiir betiğim birer yıl arayla yayımlanacak. “Paris’te Kavalla Son Prelüd” Yılmaz Güney ve yarattığı atmosfer üzerine 26 şiirden; “Cemal’ım Türküsü” ise, gerek şiirinde, gerek düzyazılarında çağdaş yazınımıza katkıları çok büyük olan Cemal Süreya üzerine yazılan 29 şiirden oluşan tematik yapıtlarımdır. Betiğe adını veren şiir tarafımdan bestelenmiştir. Her ikisinde de özellikle 68 Kuşağı’nın biçimlenmesinde yani bizim üzerimizde büyük payları vardır. Her iki betiğin de tamamlanması ayrı ayrı 8-10 yılı aldı.



İSTANBULOTUS, Müslim Çelik,Noktürn Yayınları, 2014.

Tümelin Titreyişi (Barışcan DEMİR)

Çok az çeviri-metin, özgün dilinden çevrilmemiş olmasına rağmen övülmeye değerdir.

Kierkegaard’un Korku ve Titreme’si de bu övgüyü hak eden nadir kitaplardan birisidir. “Başkasına sadâkat, bir iltica eylemidir.” diyen çevirmen N. Ekrem Düzen’in sadâkatini, uzunca bir süre iltica halinde metinde yaşamış olduğunu ortaya koyan, Korku ve Titreme’nin satırları arasında rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz.
  
Akıl ve Absürd
  
Kierkegaard, savaşını Hegel’e karşı vermiş olan bir filozoftur. Kendinin bir filozof olmadığını söyler Korku ve Titreme‘de, fakat pek tabii bu söylev Kiekegaard’un bir ironisidir: Eğer yalnızca Hegel’in sistemini kabul edenler filozof sayılacaksa ben filozof değilim! demektir bu; yani ona göre filozof olmamak, aslında Hegel olmamaktır. Buradan çıkaracağımız sonuç şu: Kierkegaard, Hegel olmayan ya da savaşımını o olmamak için veren bir filozoftur. Peki Kierkegaard bu savaşı nasıl vermiştir?
  
Korku ve Titreme, temeline İbrahim ile İshak’ın meşhur hikâyesini almıştır: İbrahim, yetmiş yıllık imanının ardından Tanrı’nın onunla konuşması ile mükâfatlandırılmıştır. Fakat bu mükâfat İbrahim’in bir daha sınanması anlamına gelecektir: Bu sefer İbrahim, Tanrı’nın isteği doğrultusunda, dünyevî mutluluğunun kaynağı olan oğlu İshak’ı kurban etmek ile görevlendirilmiştir. Hegel’e göre felsefe, nesnelerin düşünceyle görülmesi, düşünceyle ele alınmasıdır. Yani tümelde, akıl edilebilir olanın sınırları dışında hiçbir şey yoktur. Diğer bir deyişle Muhteşem (tümel) olanı düşünmek, onu kavramak için yeterlidir ve bundan başka hiçbir uğraş gerekli değildir. Kierkegaard saldırısını tam da bu noktadan başlatacaktır. Bahsi geçen hikâyeye göre İbrahim’in İshak’ı kurban etmekten başka birçok seçeneği vardı. Örneğin o İshak’ı öldürmektense kendini öldürmeyi seçebilirdi veya tam İshak’ı öldürmeye meylettiği sırada eylemi yapmaktan vazgeçebilirdi. Oysa o, her şeyi geride bırakmış, fakat yanına imanını almıştı; çünkü eğer aksi olsaydı, eylemini gerçekleştirmeye kalkmaz ve bunun “akılsızca” oluşu fikrinde tıkanırdı. İbrahim bu eylemi sonuna kadar ilerletmeyi göze aldığına göre, absürd olan bir şeyi yapmayı, diğer bir deyişle kendi aklından üstün bir akıl olduğunu da kabul etmiş olmalıydı. İbrahim’in eylemi, neredeyse bakkhaların ilahi esrikliğiyle yarışırcasına çılgıncadır. Kierkegaar’a göre İbrahim, Hegelce “Akıl” olarak belirlenenin dışında bir yol tutmayı başarabilmiştir. Akıl, dünyevî mutluluğunun kaynağı olan oğulun katli fikrini kabul eden İbrahim’in imanının düşüncesi karşısında yalnızca felç olabilir.
  
Buna göre imanın diyalektiği tasarlanamaz, mantık çizgesine oturtulamaz. Yalnızca içine atlanabilir ve içine atlayan, onun absürdlüğü karşısında, salt dehşetle hayran olabilir.
  
Tikelin Üstünlüğü
  
Etik, doğası gereği evrenseldir. Diğer bir deyişle tümeldir, çünkü onun her yerde ve her zaman geçerli olması gerekir. Örneğin Hegel’in akılla kavranabilen Mükemmel’i bir tümeldir ve aynı zamanda evrensel bir etiktir. Tikel (birey) ise amacını evrensel olanda barındırır ve amacı, bireyliğini evrensel olmak için feshetmektir. Tikel, evrensel olana dâhil olduktan sonra, etiğe kendini tikel olarak öne sürmek isterse meydan okuyor demektir. İman, tikelin evrenselle birleştiği andır, fakat iman sayesinde tikel, evrenselliğinden sıyrılır ve yeniden tikelleşir. Birey, tikel olarak, evrensel olan karşısında ondan üstündür, çünkü onunla bütün olduktan sonra onu aşar. Kierkegaard bunu “imanın ebedi paradoksu” olarak adlandırır. İbrahim’in hikâyesi etik (tümel) olanın, teolojik olarak askıya alınışının anlatısıdır. Dolayısıyla etiğin, teolojik olarak askıya alınabilen bir kavram olduğuna ulaşırız. Hegel’de “harici/dışsal” olan “dahili/içsel” olandan yüksektir. İlkinin ontolojik bir önceliği vardır. İman ise, Kierkegaard’a göre, içselliğin dışsallıktan yüksek olduğu bir paradokstur. Buna göre imanın paradoksu odur ki, değerlerde orta terim olarak kullanılan “evrensel”, imanın karşısında yitmektedir. Bir yandan en aşırı bencilliğin ifadesini (dehşetli olanı kendi adına yapmayı), diğer yandan kendini adamanın en kesin ifadesini (dehşetli olanı Tanrı adına yapmayı) taşır. İmanın kendisi evrenselin içinde uzlaştırılamaz, çünkü öyle yapılsa yitip gider.
  
Etik, Estetik ve İman
  
Kierkegaard, Korku ve Titreme’nin son bölümünde sessizlik üzerinden bir anlatıya girişir. İbrahim, imanın paradoksuna dayanan eylemini gerçekleştirmeyi düşünerek, etiğin ve estetiğin çemberine dâhil olan değer yargılarına göre koyu bir sessizliğe girmiştir; diğer bir deyişle onun sessi diğerleri için duyulamayandır, çünkü tikelin bu eylemi tümel değerler için bir paradokstur. Etik kahraman -eğer durum onu konuşmamaya itiyorsa- konuşmamaya mahkûm olduğu için konuşmaz, çünkü etik doğası gereği evrenseldir ve tartışmaya açık değildir. Estetik kahraman ise -Faust’un ideal bir kuşkucu figür olarak, eğer konuşursa ideal olan bütünlüğünden kopup sıradan bir tartışmaya izin vereceği içi sessizliğe dalmayı seçmesi gibi- konuşabilecekken konuşmamayı seçmektedir. İbrahim’in, yani imanın paradoksunu eyleyen karakterin sessizliği ise ne etik ne de estetik nedenlerledir. Onun sessizliğinin nedeni, ilahi bir dili, bir başka deyişle diğerlerince anlaşılamayacak bir dili konuşuyor olmasındandır. İbrahim konuşmaz, fakat bir sonraki her adımında iman hamlesini yapar ve bu tikelin tesellisiyken, etik ve estetik tümeller için hâlâ bir paradokstur. Bu bağlamda Kierkegaar’un, kitabını Johannes De Silento (Sessizlikteki Johannes) ismiyle yayımlamış olması da manidardır.
  
Başta Hegel’inki olmak üzere pek çok sistemle, hatta Türker Armaner’in deyimiyle “sistem kurmanın kendisiyle” uğraşmış olan Kierkegaar’un en güçlü eserlerinden biri olan Korku ve Titreme, hem Kierkegaar’un sessiz ironisine hayran olmak için hem de Alman idealizminin kurduğu duvarları biraz olsun titretebilmek için elinizi atabileceğiniz eşsiz eserlerden biridir.

KORKU VE TİTREME,  Søren Kierkegaard, Çev.: N. Ekrem Düzen, Pharmakon, 2014.