Tümelin Titreyişi (Barışcan DEMİR)

Çok az çeviri-metin, özgün dilinden çevrilmemiş olmasına rağmen övülmeye değerdir.

Kierkegaard’un Korku ve Titreme’si de bu övgüyü hak eden nadir kitaplardan birisidir. “Başkasına sadâkat, bir iltica eylemidir.” diyen çevirmen N. Ekrem Düzen’in sadâkatini, uzunca bir süre iltica halinde metinde yaşamış olduğunu ortaya koyan, Korku ve Titreme’nin satırları arasında rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz.
  
Akıl ve Absürd
  
Kierkegaard, savaşını Hegel’e karşı vermiş olan bir filozoftur. Kendinin bir filozof olmadığını söyler Korku ve Titreme‘de, fakat pek tabii bu söylev Kiekegaard’un bir ironisidir: Eğer yalnızca Hegel’in sistemini kabul edenler filozof sayılacaksa ben filozof değilim! demektir bu; yani ona göre filozof olmamak, aslında Hegel olmamaktır. Buradan çıkaracağımız sonuç şu: Kierkegaard, Hegel olmayan ya da savaşımını o olmamak için veren bir filozoftur. Peki Kierkegaard bu savaşı nasıl vermiştir?
  
Korku ve Titreme, temeline İbrahim ile İshak’ın meşhur hikâyesini almıştır: İbrahim, yetmiş yıllık imanının ardından Tanrı’nın onunla konuşması ile mükâfatlandırılmıştır. Fakat bu mükâfat İbrahim’in bir daha sınanması anlamına gelecektir: Bu sefer İbrahim, Tanrı’nın isteği doğrultusunda, dünyevî mutluluğunun kaynağı olan oğlu İshak’ı kurban etmek ile görevlendirilmiştir. Hegel’e göre felsefe, nesnelerin düşünceyle görülmesi, düşünceyle ele alınmasıdır. Yani tümelde, akıl edilebilir olanın sınırları dışında hiçbir şey yoktur. Diğer bir deyişle Muhteşem (tümel) olanı düşünmek, onu kavramak için yeterlidir ve bundan başka hiçbir uğraş gerekli değildir. Kierkegaard saldırısını tam da bu noktadan başlatacaktır. Bahsi geçen hikâyeye göre İbrahim’in İshak’ı kurban etmekten başka birçok seçeneği vardı. Örneğin o İshak’ı öldürmektense kendini öldürmeyi seçebilirdi veya tam İshak’ı öldürmeye meylettiği sırada eylemi yapmaktan vazgeçebilirdi. Oysa o, her şeyi geride bırakmış, fakat yanına imanını almıştı; çünkü eğer aksi olsaydı, eylemini gerçekleştirmeye kalkmaz ve bunun “akılsızca” oluşu fikrinde tıkanırdı. İbrahim bu eylemi sonuna kadar ilerletmeyi göze aldığına göre, absürd olan bir şeyi yapmayı, diğer bir deyişle kendi aklından üstün bir akıl olduğunu da kabul etmiş olmalıydı. İbrahim’in eylemi, neredeyse bakkhaların ilahi esrikliğiyle yarışırcasına çılgıncadır. Kierkegaar’a göre İbrahim, Hegelce “Akıl” olarak belirlenenin dışında bir yol tutmayı başarabilmiştir. Akıl, dünyevî mutluluğunun kaynağı olan oğulun katli fikrini kabul eden İbrahim’in imanının düşüncesi karşısında yalnızca felç olabilir.
  
Buna göre imanın diyalektiği tasarlanamaz, mantık çizgesine oturtulamaz. Yalnızca içine atlanabilir ve içine atlayan, onun absürdlüğü karşısında, salt dehşetle hayran olabilir.
  
Tikelin Üstünlüğü
  
Etik, doğası gereği evrenseldir. Diğer bir deyişle tümeldir, çünkü onun her yerde ve her zaman geçerli olması gerekir. Örneğin Hegel’in akılla kavranabilen Mükemmel’i bir tümeldir ve aynı zamanda evrensel bir etiktir. Tikel (birey) ise amacını evrensel olanda barındırır ve amacı, bireyliğini evrensel olmak için feshetmektir. Tikel, evrensel olana dâhil olduktan sonra, etiğe kendini tikel olarak öne sürmek isterse meydan okuyor demektir. İman, tikelin evrenselle birleştiği andır, fakat iman sayesinde tikel, evrenselliğinden sıyrılır ve yeniden tikelleşir. Birey, tikel olarak, evrensel olan karşısında ondan üstündür, çünkü onunla bütün olduktan sonra onu aşar. Kierkegaard bunu “imanın ebedi paradoksu” olarak adlandırır. İbrahim’in hikâyesi etik (tümel) olanın, teolojik olarak askıya alınışının anlatısıdır. Dolayısıyla etiğin, teolojik olarak askıya alınabilen bir kavram olduğuna ulaşırız. Hegel’de “harici/dışsal” olan “dahili/içsel” olandan yüksektir. İlkinin ontolojik bir önceliği vardır. İman ise, Kierkegaard’a göre, içselliğin dışsallıktan yüksek olduğu bir paradokstur. Buna göre imanın paradoksu odur ki, değerlerde orta terim olarak kullanılan “evrensel”, imanın karşısında yitmektedir. Bir yandan en aşırı bencilliğin ifadesini (dehşetli olanı kendi adına yapmayı), diğer yandan kendini adamanın en kesin ifadesini (dehşetli olanı Tanrı adına yapmayı) taşır. İmanın kendisi evrenselin içinde uzlaştırılamaz, çünkü öyle yapılsa yitip gider.
  
Etik, Estetik ve İman
  
Kierkegaard, Korku ve Titreme’nin son bölümünde sessizlik üzerinden bir anlatıya girişir. İbrahim, imanın paradoksuna dayanan eylemini gerçekleştirmeyi düşünerek, etiğin ve estetiğin çemberine dâhil olan değer yargılarına göre koyu bir sessizliğe girmiştir; diğer bir deyişle onun sessi diğerleri için duyulamayandır, çünkü tikelin bu eylemi tümel değerler için bir paradokstur. Etik kahraman -eğer durum onu konuşmamaya itiyorsa- konuşmamaya mahkûm olduğu için konuşmaz, çünkü etik doğası gereği evrenseldir ve tartışmaya açık değildir. Estetik kahraman ise -Faust’un ideal bir kuşkucu figür olarak, eğer konuşursa ideal olan bütünlüğünden kopup sıradan bir tartışmaya izin vereceği içi sessizliğe dalmayı seçmesi gibi- konuşabilecekken konuşmamayı seçmektedir. İbrahim’in, yani imanın paradoksunu eyleyen karakterin sessizliği ise ne etik ne de estetik nedenlerledir. Onun sessizliğinin nedeni, ilahi bir dili, bir başka deyişle diğerlerince anlaşılamayacak bir dili konuşuyor olmasındandır. İbrahim konuşmaz, fakat bir sonraki her adımında iman hamlesini yapar ve bu tikelin tesellisiyken, etik ve estetik tümeller için hâlâ bir paradokstur. Bu bağlamda Kierkegaar’un, kitabını Johannes De Silento (Sessizlikteki Johannes) ismiyle yayımlamış olması da manidardır.
  
Başta Hegel’inki olmak üzere pek çok sistemle, hatta Türker Armaner’in deyimiyle “sistem kurmanın kendisiyle” uğraşmış olan Kierkegaar’un en güçlü eserlerinden biri olan Korku ve Titreme, hem Kierkegaar’un sessiz ironisine hayran olmak için hem de Alman idealizminin kurduğu duvarları biraz olsun titretebilmek için elinizi atabileceğiniz eşsiz eserlerden biridir.

KORKU VE TİTREME,  Søren Kierkegaard, Çev.: N. Ekrem Düzen, Pharmakon, 2014.   

0 yorum:

Yorum Gönderme