Lazarus’un İkinci Dirilişi (Deniz YAVUZ)

1554 yılında İspanya’da, Kilise’nin gazabından korunmak adına anonim olarak basılan Tormesli Lazarillo, Voltaire’nin Candide’i ile doruk noktasına erişen pikaresk roman  türünün ilk örneğidir. Döneminin yazın türlerine –bilhassa şövalye romanlarına- meydan okurcasına yazılmış olan ve bu sayede, şu sıralar neşredilişinin 400. yılında bulunduğumuz “ilk roman” Don Quijote’ye de yol açarak onu muştulayan bu kitabın çevirisi Ertuğrul Önalp ve Arzu Aydonat tarafından yapılmış.
  
Haylaz, işe yaramaz, hilekâr, serseri gibi anlamlara gelen picaro sözcüğü kitabımızın merkezinde bulunan ve maceralarını okuduğumuz Lazarillo’yu tanımladığından, bu sözcükten mülhem pikaresk kelimesi ise türü tanımlamak için kullanılmıştır.

İlk Antikahramanlar

Şövalye romanlarının yahut pastoral romanların tersine pikaresk romanların kahramanları alt sınıflardan gelen, dönemin “erdemli davranışlar”ına uygun davranışlar sergilemeyen karakterlerdir. Bu bağlamda, kavramsal olarak 20. yüzyılda edebiyat literatürüne girmiş antikahramanların da ilk örneklerini teşkil ederler. Şövalye romanlarının doğa üstü, süper güçlerle donatılmış, soylu şövalyelerine karşı Lazarillo’nun kırılganlığı ve serseriliği bize Don Quijote’nin soylu hayalperestliğinin karşısına acımasız gerçekçiliğiyle dikilen Sancho Panza’yı çağrıştırır.

Roman Lazarillo’nun babasını kaybetmesi ve annesinin, düştükleri bu durumda aileyi geçindirme çabası ile başlar. Lazarillo’nun yaşamını sürdürebilmek adına kurnazlaşnmaya başladığı yer de tam olarak burasıdır. Annesinin ilişki kurduğu “zenci adam”la ilgili, “çirkin suratından ötürü ondan korkuyordum” dese de, “o kara adamın ziyaretleri sayesinde” geçinebildiklerini anlayınca onu giderek sevmeye başlar. Bu adamın, çalıştığı yerdeki hırsızlıklarından kaynaklı tutuklanıp asılmasının ardından ise Lazarillo romanın kendisine dert edindiği meseleyi de açığa vuran şu soruyu sorar; “Bir papazın fakirlerden çaldıklarının yanında zavallı bir kölenin aşkı uğruna yaptığı hırsızlıkların lafı mı olur?”
   
Hem beyaz olmayan bir insanın gündelik yaşama bu şekilde konu edilmesi bakımından, hem de bir kadının çalışan, annelik yapan, birisinin eşi ya da sevgilisi olan bir kadın olarak aktarılması bakımından edebiyat açısından önemli yenilikler içeren bu bölümden sonra Lazarillo’nun kör bir dilencinin yanında yollara düşmesiyle başlayan serüvenlerine geçeriz.
   
Sefaletin Kibri

Bu serüvenlere konu olan efendilerden ikisi hariç -kör dilenci ve asilzade- tamamı kilise bağlantılıdır. Lazarillo’nun, “onda beni rahatsız eden tek şey aşırı kibirli oluşuydu” diyerek bahsettiği asilzadenin durumu, altına hücum edip Latin Amerika’da kibirli bir tahakküm kuran ama oradaki tahakkümünün ve kibrinin tersine kendi ülkesinde açlık, sefalet ve borç içinde olan İspanya’nın durumuyla paralellik gösterir. İspanya’nın bu vaziyetini kaldıkları ev üzerinden “öylesine kasvetli ve karanlık, öylesine sefil bir ev ki!” cümlesiyle asilzadenin ağzından aktaran Lazarillo, İspanya’nın durumu karşısındaki tavrını ise asilzade için söylediği “...sadece ona acıyordum. Öyle ki çoğu kez onun karnını doyurmak için ben aç kalıyordum.” diyerek özetleyecektir.

Nesnel Aklın İnşası

Asilzadeye karşı olan tutumundan farklı olarak Lazarillo, karşısına çıkan ve Katolik Kilisesi’ni simgeleyen tüm karakterlere nefretle yaklaşır. Bu efendilerinin hepsinin ortak özelliği, bulundukları konumdan beklenilenin tam tersi davranışlar sergilemeleri, cimrilikleri ve gaddarlıklarıdır. Ölçülü olmaktan ve az yemenin faziletlerinden bahseden bir efendisi için –bu efendi bir papazdır-, “sefil ruhlu adam düpedüz yalan söylüyordu; (...) bir yemeğe davet edildiğimizde tıpkı aç kurtlar gibi yiyor, bir meyhaneciden daha çok şarap içiyordu.” diyen Lazarillo’nun çözümün kaynağı olarak gösterdiği adres ise “umarım bir gün Tanrı, bana çektirdiğin acıları sana da çektirir.” diyerek işaret ettiği Tanrı’dır. Buradaki durum, Luka İncil’inde bahsi geçen yoksul Lazarus’u hatırlatır ki Lazarillo adı da buradan gelmektedir. Yoksul Lazarus ve ona kötü davranan zengin komşusu öldükten sonra, ölüler diyarında ıstırap çeken zengin adam, uzakta İbrahim’i ve onun yanındaki Lazarus’u görür. Kendisine acıması ve Lazarus vasıtasıyla kendisine bir damla su göndermesi için İbrahim’e yalvarır ve İbrahim tarafından işlediği günahların hatırlatılmasıyla nedamet getirir. Bu durum Lazarillo’nun zalim efendilerine inanç düzleminden yaptığı ciddi bir uyarıdır.

Lazarillo’nun Kilise’yi Tanrıya şikayet etme hali biraz da Yahudi’leri Tanrı’ya şikayet eden İsa’yı andırır. İsa’nın Yuhanna İncil’nde bahsi geçen ve en önemli mucizelerinden de biri olan ölüyü diriltme mucizesinde, diriltilen ölünün adı da Lazarus’tur. Kilise’nin köhnemiş yapısına karşı direnişin başladığı, aklın tekrar keşfedildiği ve nesnel aklın yeniden inşa edilmeye başlandığı bu zamanda  ortaya çıkan Tormesli Lazarillo, köhnemiş ve işlemez hale gelmiş Roma İmparatorluğu’na başkaldıran ve üzerindeki ölü toprağını atan köleleri, ayak takımını, “hiç kimse”leri simgeleyen Lazarus’a benzer.

Romanın sonuna geldiğimizde ise tüm söylediklerini, uyarılarını ve işaret ettiklerini boşa çıkaran, adeta hepsine ihanet eden bir Lazarillo ile karşı karşıya kalırız. Bir başrahipin yanına kapağı atan ve oradaki hizmetçilerden biriyle evlenen Lazarillo, durumunu korumak adına kendisini başrahiple aldatan karısını görmezden gelecek ve yerini korumak için gerekli her şeyi yapacaktır. Burada Lazarillo’nun söylemleri ve pratiği arasındaki çatışmanın, Don Quijote’de iki karakter arasında çok daha geniş bir çerçeve kazanması da “kaptım kamışı Lazarillo'nun elinden”, diyen Cervantes’in çok daha fazlasını kaptığını gösterir niteliktedir.

TORMESLİ LAZARİLLO, Anonim, Ertuğrul Önalp – Arzu Aydonat, Can Yayınları, 2015.


0 yorum:

Yorum Gönderme