Bir Halkı Yoketmek (Onur KOÇYİĞİT)

Tehcir, katliam, zulüm, jenosit, sürgün, soykırım. Kavramlar üzerine tartışmalar uzun sürdü. Devletin halkına karşı sistematik bir yoketme politikasını, neredeyse bir “takvim” üzerinden uyguladığı o büyük barbarlığın üzerinden –en azından bu topraklarda– 100 yıl geçti. Ben bu yazıda soykırım sözcüğünü kullanacağım ama belirtmeliyim ki, yalnızca öznel olarak kavramın kullanılmasından yana tavır almıyor, Ermeni halkının yaşadığının, onlara yaşatılanın tam olarak böyle ifade edilmesi gerektiğine inanıyorum. Ek olarak bu yazıda gereğinden fazla ve asla istemediğim bir şekilde tırnak işareti kullanacağım (“ ”) zira hiçbir sözcüğün, hiç kimseyi yaralamasını istemem.

Raymond Kevorkian, Paris-VIII-Saint-Deniz Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren bir tarihçi. Ayrıca okurumuz, Aras Yayıncılık’tan çıkan Paboudjian’la birlikte yazdıkları “1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler” kitabıyla da kendisini tanıyor.

2006 yılında yayınladığı ve Türkçeye henüz çevrilmiş, bu yazının da genel olarak etrafında şekilleneceği büyük eseri Ermeni Soykırımı’na yazdığı girişte şöyle söylüyor:

“Soykırım niyetlerinin eyleme dökülmesine farklı deneyimlerden, ortak başarısızlıklardan, hayal kırıklıklarından, tehlikeli düşmanlıklardan beslenen bir olgunlaşma dönemi öncülük eder. Bu geçiş ‘iç düşmanların’ toplumsal bünyeden tasfiye edilmesini öngören bir ideolojik oluşumla meşrulaştırılır.”

1915, Osmanlı İmparatorluğu’nun en karışık yıllarının bir iç meseleyi, en arkaik devlet algısının paranoyasına tutularak çözmeye çalıştığı, düşmanını “ırk” üzerinden tanımladığı lanetli bir yıl. Burada basit bir söylem ya da propaganda aracı olarak görülmemelidir “1915”. Zira Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nce hayallenen ve kurulmak istenen ulus-devletin varlığı için koşut sayılmıştır Ermeni halkının “fiziki imhası.”

Konuya detaylıca eğilmeden önce Kevorkian’ın kitabının planıyla başlayalım.

1800’ler sonu, 1900’ler başı, Fransa, Paris. Tabi elbette Osmanlı ve Anadolu toprakları. Bir yanda Abdülhamid karşıtı İttihat ve Terakkiciler (İTC), diğer yanda “yine Abdülhamit karşıtı” Ermeni komitaları, Ermeni Devrimci Federasyonu ve diğer yapılar. Büyük bir tartışma sürmekte, zalim Sultan Abdülhamid’den kurtulmanın yolları aranmakta. İTC, Ermenileri, bir yandan iç güvenliği ve ülkenin bütünlüğünü yıkmaya çalışacak olan yapılar olarak, diğer yandan Abdülhamid’e karşı büyük bir müttefik olarak görmekte. Bir ortaklık, dayanışma motivasyonu aranmaktadır; nasıl olur da hem Abdülhamid’i kovar, ulus-devleti kurarız? EDF ise daha sosyalist, daha devrimci tutumlar almaya çalışmakta, özerk yönetim ya da eşit yurttaşlık hakları talep etmektedirler [bundan sonrası tarihçilerin tartışması, ben ancak bu kadar tartışmayı makul buluyorum]. Sonrası “bildik ve tükenmez” gerçek. Aklın ve insanlığın varlığının sorgulandığı, büyük ve devasa bir şiddet sarmalı. İTC’nin İmparatorluk içinde gelişmesi, serpilmesi; sonra ittifakı sonlandırıp önce Ermeni örgütleri, sonra halkının ülkeden silinip atılmaya çalışılması. Kevorkian, aynı zamanda Ermenilere yönelik şiddetin yargılandığı zamanları, mahkeme kayıtlarını da eklemiş kitabına.

İşte Jön Türkler bu tuhaf zamanların ortasında örgütlenme çabasındadır. Prens Sabahaddin’in kişisel ve kanımca bazı naif çaba ve çıkarımları da bu konuda görüşe ve bahsetmeye değerdir. Katibi Fesch’in kitabı “Constantiople aux derniers jours d’Abdulhamid”den şöyle aktarıyor Kevorkian:

“[Ermeniler] rejimde herkes tarafından bilinen kötü bir güç [...] görüyorlar. Dolayısıyla da ayrılıkçı çözümler aramak zorunda kalmaları şaşırtıcı değildir. Yüzyıllar boyunca Hıristiyanların ayrıcalıklarını onların hakları olarak değil onlara yapılmış bir lütuf olarak gördüğümüzü de unutmamalıyız. Bizler azınlıklardan ayrı olarak yaşadık. Onlardan ayrı düşündük. Sosyal perspektiflerimizi karşılıklı olarak yakınlaştırabilen bir şey olmadı. Onların ülkelerine saldırıp fetheden biz olduğumuz için şimdi onların gönüllerini kazanmak bize düşmektedir. Görevimiz ve ortak çıkarlarımız bunu gerektirmektedir.”

Bu uzun alıntı, bize çok temel bir kaygıyı, çözüm arayışı barındıran sulh üzerine kurulu bir fikirle yansıtır. Prens Sabahaddin, Jön Türkler arasında en “ılımlı” görünenlerindendir. Genel olarak bir dayanışma kurgulamaya çalışır. Dönemi aşan fikirleri, adem-i merkeziyetçilik, yerinden yönetim üzerine düşünceleri, İTC tarafından hafifsenmiştir.

Takip eden günlerde “ayrılıkçı” olarak nitelendirilmeye başlayanlar yine Ermeniler olacaktır. 1913 yılında Van mebusluğuyla meclise girecek olan Arşag Vramyan ise bu tartışmaları biraz olsun durultmaya çalışmak ister görünmektedir:

“Hiç kimse Türkiye’den ayrılmayı düşünmüyor. Bu aptallıktır; sadece bunu başaramayacağımız için değil aynı zamanda bizim sosyo-ekonomik çıkarlarımız ülkenin bir parçası olarak kalmamızı gerektirdiği için. Türkler bizim talep ettiğimiz federasyonun niteliğini anlamıyorlar; bunu ayrılıkçılığın kanıtı olarak görüyorlar. Türklerin düşüncelerini değiştirmemiz ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü [korumanın] tek yolunun bu olduğunu anlamlarını sağlamamız şarttır. Jön Türkler bile bizim dayanışma mefhumumuzu anlayamıyorlar; eğitimsiz Türk halkı nasıl anlasın? Türkler hâlâ dini düşüncelerinin etkisiyle hareket ediyorlar; eğer Türkiye herhangi bir Hıristiyan devletle savaşa girerse, Türkler hemen Ermenilere düşman olurlar.”

Haklıdır Arsag Vramyan; zira kendisi de henüz mebusken, Nisan 1915’te, Van Valisi Cevdet Bey’in emriyle öldürülmüştür.

Fark edilmediyse, hatırlatmak isterim: Henüz soykırımın sistematik durumuyla ilgili pek bir şey yazmadım. Bunu gerekli görmüyorum zira yıkılacak imparatorluğun halefi de “farklı” addettiği her unsuru düşmanlaştırmış ve düşmanlaştırmaya da devam etmektedir. İran Azerbaycan’ı, Kilikya, Adana, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas, İzmir, Trabzon, Ankara, Edirne, İstanbul, İzmit, Bursa, Aydın, Konya, Eskişehir, Hatay, Maraş, Antep, Urfa, Halep... Yetmedi mi? Dönemin bir kent kadar büyük ilçelerinin ve yahut vilayetlerinin listesi, bu yazının kendisinden daha hacimli olacaktır.

Yine de Aydın vilayeti ölçeğinde Kevorkian’ın verileriyle “örnekleme” yapmak mümkün. 1914’te yapılan nüfus sayımına göre yaklaşık 21.000 Ermeni nüfus tespit edilmiştir (hatırlatmak gerekir ki, o zamanlar İmparatorluk nüfusu yaklaşık olarak 13.5, Ermeni nüfus ise 2 milyona yakındır). Dönemin valisi Mustafa Rahmi’nin “iyiniyetli” yaklaşımları sayesinde tehcirin “yavaşladığı” ya da “hafifçe” atlatıldığı birçok tarihçi tarafından dile getirilir ancak Kevorkian’ın belgeleri bu durumun aslında bir tür İTC manevrası olduğunu gösterir. O sıralar Rumların yoğunluklu olarak yaşadığı bölgeler, İTC tarafından “homojenleştirme” politikaları altında inlemekte, şiddetten nasibini almaktadır – tutuklamalar, idamlar, sürgünler. Dolayısıyla Aydın’da uygulanan Rumlar üzerindeki baskı nihayete varınca, artık hedef esas haline dönmüştür – Ermenilere. Birçok EDF militanı tutuklanmış ve İzmir Divan-ı Harbi tarafından ölüm cezasına çarptırılmıştır. Halk ise Afyonkarahisar, Denizli ve Konya gibi şehirlere sürülmüş, mallarına el konulmuş ve çeşitli yöntemlerle öldürülmüş, yokedilmiştir.

Halef devletimizin selef devleti, halkına, biz halkı ve halklarına rağmen ve dahi kıymış, yok etmiş, en derin kuytularına kadar nüfuz ederek paramparça hale getirmiştir.

Talat ve Enver Paşalar, veyahut Hamidiye Alayları? Bu saydığım ve diğer etkili faktörler, kitabın uzun anlatısında mevcuttur. Planlı, büyük bir sistematik içinde, neredeyse “kusursuz” hazırlanmış bir katliam gözler önüne serilmektedir.

Uzun alıntılarda bulunduğum Kevorkian’ın kitabı, Ermeni halkının yok edilişi üzerine, soykırım üzerine kuruludur elbette; yine de vurgulamak gerekiyor ki, bu kitap, yakın tarihimizin milliyetçi-ırkçı kümelenmelerinin, zulüm tarihinin bir “başyapıtı”dır. Ve bu başyapıt, utancımızın kapkara sureti ve kanıtıdır. 

ERMENİ SOYKIRIMI, Raymond Kevorkian, Çeviri: Ayşen Taşkent Ekmekci, İletişim Yayınları, 2015.


0 yorum:

Yorum Gönder