Yancının Aşkı (Onur AKYIL)

Onur Sakarya üzerine daha önce de yazdım; pişman değilim. 2011’de yayımlanan Eksik Adam’ın ardından Şubat 2012’de Yancının Aşkı’yla çıktı geldi Onur. Kesin olan bir şey varsa, kimsenin akıl veremeyeceği kadar sıkı bir şiire sahip, gerisi gerçekten yoruma mahal vermeyecek kadar boş. Onur Sakarya’ya savruk bir şiiri olduğunu söyleyenler, geçip bir Onur Sakarya şiirinin karşısına ‘ben ne zaman böyle bir şiir yazacağım?’ diye hayıflansınlar, başka da çareleri yok. Hep söylediğimiz gibi, şiir yalnızca hayatı gereksinir ve hayat yalnızca budalaca kağıda dökülen narinliklerden çok daha fazlasıdır; ya da Sakarya’dan alıntılayıp söyle söyleyelim: ‘pederleri dizin, tüfeğimi getirin’

Sakarya’nın melankolisi kendi dışındaki şeyleri travmatik bir zaman dilimi kıldığı için, bizim şiirimizde pek kimselere nasip olmayan bir süreklilikle birbirlerine bağlılar. Bu bağlılığı önemli kılan ve muhtemelen şairinin bile farkında olmadığı ayrıntı ise Sakarya’nın yazdığı şiirin gündelik dili, gündelik dilin kendi alanı içinde yeniden yapılandırması. Bu tür bir dil kullanımı aslında ‘benim’ diyen imzaların dahi beceremediği, estetize etmeyi başaramadığı bir dil kullanımını işaret ediyor: ‘ // düğünümde dansöz patlatmak istiyorum / ve daha neler neler / kalbinin çekirdeğini bana ver / beynimi parmaklıyorum, kusturuyorum / Antalya Konyaaltı’nda üç smoker / ben gönlümü şimdilik susturuyorum //…’.

İlk bakışta böyle bir söylemin herhangi bir başka şiirde de olduğu ya da gerçekten bu gündelik dil yapılandırmasının gerçekten çok mu etkili / başarılı olduğuna dair eleştiriler geliştirilebilir. Ancak açık olan o ki, Sakarya’nın şiirinde sözcükler bir araya getirilmiyor şair tarafından, neredeyse bir görüntü okuması gibi zaten bir arada bulunuyorlar ve şair bir nevi tercüme hatasıyla bize bu okumayı aktarıyor. Daha açık ifade edecek olursak, Sakarya kendine kendi dışından bakarken, farkında olmadan her şeyin dışına çıkıyor. Kendine bakarken, bütün olup biteni görüyor ve böylelikle kendisiyle kendi dışı arasındaki zaman / mekan kaymasının dilini kullanıyor; o yüzden asal olan olaylar ya da şeyler bütünü, tercüme edilmiş açık anlamlar olarak karşımıza çıkıyor. Bir şairden yapması beklenen şey başka nedir ki zaten; açık olan bir anlamı tercüme edilecek bir şeymiş gibi görmesi… Meselenin bir başka özü de Sakarya şiirinde tam da bu: ‘ // iyi belleyin ahali ben bir hayaletim / bol acılı bir halet-i ruhiyeyim / zaten bir tahtam eksikti / dün ilk defa gülümsedim / gülümsemek ne şık şeymiş doktorum / eksik tahtamın yerine bir gökkuşağı çiviledim.’.

‘Şairin hayatı’ denen gerçeklikten yana olanlardan bu yüzden Onur Sakarya. Zaten bildiğimiz üzere ‘gerçekçiliğin’ artık gelip dayandığı noktada bu; değişmeyen ama anlamı sürekli değişen gerçeklerin artık edebi ürünlere böyle bir perspektiften sızması gerekliliği de açık. Sakarya’nın ‘şairin hayatı’nı şiire çevirdiği anda kazandığı çoğulluk onu bir başkasının hayatıyla bu yüzden rahatlıkla ortaklaştırıyor; O’nun şiirlerinde seslendiği isimler, örneğin Taci, bu yüzden bir başkası gibi durup, şairin kendisi oluveriyor. Bu önemli bir ayrıntı, Sakarya bu benim dediği şiirlerde bir başkası, bu bir başkası dediği şiirlerde ise yalnızca kendisi olarak ortaya çıkıyor. Bu bir kafa karışıklığı ya da benzeri herhangi başka bir şey değil; bu yalnızca olması gerekeni her zaman hayatın belirlediğine dair ince bir alay, tereddütsüz ama gizli bir gönderme (örneğin bu dizeleri alıntıladığımız şiir ‘demirtaş çocuklarına’ ithaf edilmiş): ‘ Allah bu kafayı kazadan beladan saklasın / benim hiç annem olmadı örneğin / madik atmayı dokuzunda öğrendim / cigaralık sarmayı on beşinde / bir de abim vardı benim / ah benim serserim / mahalle üflentisi / şahine binerdi ağır ağbiler / ah be ağbiler / abimi hangi bıyıklı paketledi?’.

Yancının Aşkı’nda açılış şiiri olan ‘Ağla Taci Ağla’, aslında tüm bu söylediklerimizin ilk okuması olarak önemli bir şiir. Taci’nin kim olduğu şairinde saklı bir sır fakat bir şiir kahramanı olarak yaşadıkları, sordukları, sorguladıkları hepimiz için pek bir aşikâr. Sakarya’nın toplumsal rolleri ya da konumlanışları basit ama gerçekten çarpıcı bir biçimde ele alışı Ağla Taci Ağla’da da son derece başarılı bir biçimde görülebiliyor. Sakarya şiirin bir yerinde, öyle bir yerden yakalıyor ki hayatı, üstüne pek bir şey söylemeye lüzum yok: ‘ // tanrım sen yapmıyorsun madem başkasına yalvar / gece vardiyası, sökük şalvar / neymiş? / erkek dediğin eve ekmek getirirmiş / ev de ev olsa bari iki piriket//’. Bununla birlikte günlük düzenin insanı ne denli yalnızlaştırdığı, insanları nasıl kimsesizleştirdiği de Sakarya şiirinde en derin haliyle gün ışığına çıkıyor; örneğin Angut’un İntiharı’nda şair şöyle özetliyor her şeyi: ‘// artık gidiyorsun / yemekli vagon, tek yön bileti / hep şu emperyalistler / ilişkimizi onlar bozdu / para bozdu, kıskançlık krizleri / kader yazdı, biz sildik / defterden huzurlu günleri//’.

Yancının Aşkı’ndaki iki öneli dua da ayriyeten önemli: Finlinin Duası ve Kaybedenlerin Duası. Her iki şiirde tek kelimeyle birbirinden ilginç, birbirinden tehlikeli. Finlinin Duası’nda ‘ // bir yerlerde şimdi şerefimize içiyorlar / bir Finlinin duasına konu oluyoruz //’, Kaybedenlerin Duası’nda ise ‘ // ey! nutukçular, feylesoflar / ahir zamanın kalpazanları / ey! suçu cezalandıran şiddet / ve süt gibi beyaz / fakat kokuşmuş adalet / ey ! her sokak başına ismini / yazdıran cüret / biliyorum yatağınız sıcak / rüyalarınız tatlı / size iyi geceler bile dilemiyorum//’. diyor Sakarya..

Onur Sakarya üzerine, dediğim gibi daha önce de yazdım; iyi ki şiirimizde ‘varlık’ gösterenlerden değil. Onur’un zaten bir şair olarak kaynağı çok zengin, varlık göstermeye ihtiyacı yok; bütün Küçük Emrah filmleri önemli… O yüzden başka onlarca sıkı dize olmasına rağmen Onur Sakarya’dan ben bu yazıyı Onur’un şu dizeleri ile bitirmek istiyorum:

“Adana treninde dumanlı ruhlar / kimisi yaklaşır huzura / kimisi karalar bağlar / vay başıma gelenler a dostlar / annemi tanrı öldürdü / üzgünüm / ben biraz da küskünüm abisi // benim adım da yangın olsun abisi’….

YANCININ AŞKI, Onur Sakarya, Artshop Yayınları, 2012.

Bir Küçücük Parçacık Varmış (Funda DEMİR)

Dünyayı anlamak bizim için bile bu kadar zorken çocukların bununla nasıl başedeceğini düşünsenize. Yoo, tamam hepimiz o yollardan geçtik, amenna. Ama zaman ve mekan insanı nasıl başkalaştırabiliyor biliyoruz artık. Bizim, yani büyüklerin dünyası (hani daha dün o büyükler başkalarıydı) soğuk bir yer. İçinde oyunlar da var elbet, ama kaybetmeye tahammülü olmayan, kendinden küçüğü ezen, yok eden oyunlar... Gökkuşağı bir puzzle ise, eksiklerimiz var bizimde. Hayalini kurduğumuz renklerin bazıları kayboldu büyürken. Yerine yeni renkler koyduk ve işte o vakit kendimiz olduk. Çocuklar ise bir büyü ormanındalar sanki. Aramızda masumiyet adında şeffaf bir tül var. O yüzden hayal kurarken, kıskanırken, inatlaşırken, hatta kavga ederken aklımızdan geçenler farklı şeyler.

Pezzettino, bir küçük. Hatta küçücük. Herşeyin devleştiği günümüz dünyasında arada sıkışıp kalmışlığı yaşayan, bir başkasından koptuğunu düşünen ve ona ait olduğunu düşünen bir "parçacık." Pezzettino herkesin cesurca ve harika işler yaptığını görünce bir gün kim olduğunu, kime ait olduğunu öğrenmek için yollara düşer. Önce koşanla karşılaşır ve sorar; "Afedersiniz koşan, acaba ben sizin parçanız mıyım?" "Bir parçam eksik olsa nasıl koşabilirim" der koşan. Sonra güçlüye gider Pezzettino. Soru da cevap da aynıdır. Yüzen, dağdaki ve uçanın da karşına da dikilir Pezzettino. Ama hala eksik parçalı birine rastlayamaz. Sonunda mağarada yaşayan Bilgin'e sorar aynı soruyu "Bilgin ben sizin parçanız mıyım?" "Hayır" der Bilgin. "Öğrenmeyi çok istiyorsan Pat Adası'na git!" Büyük bir heyecanla Pat Adası'na giden Pezzettino, adada kimseyi göremeyince çok üzülür. Etrafta taşlıktan başka bir şey yoktur, yine de inatla birilerini arar Pezzettino. Sonra ayağı takılır ve kayalardan aşağıya yuvarlanmaya başlar.Pezzettino'yla beraber parçaları da etrafa dağılır. Bir sürü küçük parçası vardır dostumuzun. O zaman anlar diğerleri gibi küçük parçalardan oluştuğunu, başka kimseye ihtiyacı olmadığını ve kendi olduğunu.

Elma Çocuk tarafından yayımlanan Pezzettino, karton kapak ve kuşe kağıt baskılı. Leo Lionni'nin kaleme aldığı bu yalın sıcacık öyküyle ısıtın içinizi. Kitabı dilimize çeviren isim Kemal Atakay. Resimlerle bir bütün olan bu öyküyü anlatmak yetmiyor. Kitabın içindeki illüstrasyonların güzelliği benim dilimin dönmediği yerlere uzanıyor. Söyleyebileceğim tek şey rengarenk uçan,kaçan ,yüzen Pezzettino oyuncakları yapmak istiyorum. Kitabı okurken bir etkinlikte yaparım derseniz http://www.randomhouse.com/kids/lionni/images/pezzettino-special-mirror.pdf adresinden bu aynayı indirip kitap okuma zevkinizi saatlerce sürecek bir şölene dönüştürebilirsiniz.

Çocuklar felsefeden anlar mı demeyin. Pezzettino ve yavrucağızınızla birlikte sorgulayın öz benliğinizi.Eksikleri bulun, sıralamaları yapın. Zor olduğu kadar keyifli bu yolculuğa çıkarken miniğinize eşlik edin. Bu arada en kıymetli parçasını kaybeden anaları-babaları unutmadan okuyun ki bu öyküyü yeni parçalar eksilmesin şu dünyadan.

PEZZETTİNO, Leo Lionni, Çev: Kemal Atakay, Elma Yayınevi, 2012.

KALEM Dergisi 11. Sayı (Helin KÜÇÜK)

“Anlatılan aslında bir “kayıp kuşağın” hayatı ucundan kıyısından sımsıkı yakalama çabasının hikayesidir... Dergimizin, “kalem edebiyat ve sanat dergisi”nin yolculuğu 2004 sonunda, soğuk bir Aralık sabahı, Ankara’da bir öğrenci evinde başladı. Henüz yirmili yaşlarının başında iki edebiyat heveslisinin, Kemal Akoğlu-Cemal Salman ikilisinin “Neden olmasın?” sorusuyla ilk adım atıldı. Aynı sabah kağıt kalem çıkarıldı, isimler yazıldı, ilkeler konuşuldu, ayaküstü iki üç sayının içeriği masaya yatırıldı.”

Yukarıda anlatılan 11.sayısını çıkaran Kalem Edebiyat ve Sanat Dergisi’nin çıkış hikayesi. Her iki ayda bir çıkan Kalem kendine her sayı için bir tema belirliyor ve yazmak isteyen acemi, profesyonel bütün öykü,şiir yazarlarına derginin sayfalarını emanet ediyor. Her sayısında 30’a yakın öykü bulabileceğiniz Kalem Dergisi’nin Kasım-Aralık sayısı “Tesadüfler” üzerine. Göksu Uğurlu’ya ait “Köfte”, Senum Süral’e ait “Kül” gibi kısa öyküleri bulabileceğiniz dergi Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını- sanırım yazının sahibi Kemal Akoğlu’nun deyimiyle- “otopsiye” alıyor.

NOTOS Dergisi 37. Sayı (Helin KÜÇÜK)

Semih Gümüş’ün: “Nitelikli-niteliksiz ayrımından kimse hoşlanmıyor. Ticaretin çarklarına ya da yazınsal zekalara uymadığı için mi? Nitelikli olanın savunulması, öne çıkarılması, her zaman öncelikle onun önerilmesi hayattır oysa, gelecektir” dediği Notos Öykü Dergisi'nin Aralık 2012-Ocak 2013 sayısı yayınlandı. Günün Konusu başlığı altında yapılan Edebiyatta İntihar dosyası "yeniden dönüp bakılırsa, amaca ulaşmış demektir" cümleleriyle açılıyor. Bu temenniyi gerçek kılacak geniş, nitelikli ve güzel yazılarla hazırlanmış dosya. Ali Ünal ve Tuğba Doğan'ın yazıları özellikle dikkat çekici. "Edebiyat henüz önemini yitirmedi" diyen Gregory Jusdanis ve "politik olmayanı hayatta dışlıyor" diyen Ahmet Büke röportajları ise kaçırılmamalı. Dergide yer alan yazarlardan bazıları ise Yalçın Tosun, Ayfer Tunç, Raymond Carver. Yine dopdolu bir sayı okuyucularını bekliyor.

MAHSUS MAHAL Dergisi 19. Sayı (Helin KÜÇÜK)

Bilmeyenler için söyleyelim, “mahsus mahal” biri için özel olarak hazırlanmış yer anlamında kullanılır. Memleketimizde ise aynı zamanda hapishanelerdeki tabutluk anlamına da gelir. Taşıdığı anlamın tam da yanında durarak üç aylık hapishane ve edebiyat dergisi olarak çıkıyor Mahsus Mahal ve belki de her derginin çıkış noktası olan “bir eksikliği tamamlama” işini, hedeflediği gibi devam ettiriyor. Onların tam olarak ne yapmaya çalıştığını bilmek isteyenlere ise Dergi’nin ağzından şu açıklama yeterli sanıyorum “ içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye kurulan bir köprü işlevi görmektedir. İçeride yazan onlarca mahpusun ürünlerini değerlendirip Türkiye’deki edebiyat ortamına sunarak hapishanede üretilen edebiyata dikkatleri çekmekte; aynı şekilde içerideki onlarca mahpusu yazmaya özendirerek onların birikimlerini değerlendirme zemini yaratmaktadır.”

En son çıkan 19. Sayılarıyla 7. Yılına giren dergi, Neşet Ertaş’ın Yugoslavya’da 3 ay hapse mahkûm olduğu zaman yazdığı "Hapishane’de Güneş Doğmuyor" türküsü ile karşılıyor bizi. İlerleyen sayfalarda ise Yalçın Hafçı’ya ait “İnsan Kendini Özler” ve Alparslan Nas’a ait “Hapishaneler ne için var” Makaleleri oldukça ilgi çekici.

DUVAR Dergisi 5. Sayı (Helin KÜÇÜK)

Edebiyatı, sanat ve politikayı ciddiye almak isteyen neşeli iradeleri birleştirmeyi hedefleyerek yola başlayan Duvar Dergisi 5. sayısında da şiarından sapmadığını gösteriyor biz okuyucularına. Ali Çakmak’ın Masis Kürkçügil ile söyleşisini, Ali Ülken çevirisiyle David Graeber’in Umutsuzluk Makinesi’ni, Elif Şimşon’un “Judit Butler, Adorno Ödülü ve işitilmeyenler yazısını bulabileceğiniz bu sayıda aynı zamanda Halil Dağ, Usame Söylemez ve Monica Papi gibi isimlerin şiirlerine de yer verilmiş.

BİR+BİR Dergisi 19. Sayı (Helin KÜÇÜK)

Cidden gerekli midir? Olmazsa olmaz bir şey midir bir şairin şiiri ne niyetle, nasıl bir ruh haliyle ya da nasıl bir çocukluğun ardından yazdığı. Bunlar bilinse ve öğrenilse bile okuduğunuz şiirin sizde bıraktığı duygu sizin mi yoksa şairin mi çocukluğunun yanına düşecektir her defasında?

Abbas Karakaya’nın Bir+Bir’in 19.sayısında yer alan ve Cemal Süreya’nın “Şairin Hayatı Şiire Dahil” yazısının “şiir okuyucusunun şairin yapıtına yansımamış hayat bölümü ile de ilgilendiğini ve bunu yapıtın bir parçası saydığını” belirttiği bölümü çıkış alarak yazdığı, özetle Süreya’nın hayatı boyunca bir Dersim Sürgünü mağduru olduğunu, Zaza-Alevi kökenli olup bunu eğitim ve memuriyet sürecinde nasıl da saklamak zorunda hissettiğini anlatan yazı tam da yukarıda sorguladığım gerekliliklerin aksini kanıtlamak ister nitelikte ilerliyor büyük bir bölümünde.

LACİVERT Dergisi 48. Sayı (Helin KÜÇÜK)

Lacivert Dergisinin 48.sayısının ilk sayfasında yer alan Tarık Günersel' in edebiyat ve felsefeyi birleştirdiği söyleşisi bizi derginin öykü, şiir ve incelemelerinin olduğu diğer sayfalarına sürüklüyor.

Anton Çehov'un hikaye yazma tekniği üzerine yazılmış birkaç kısa notunun yer aldığı "eskiler " bölümünde kısa bir moladan sonra dergi, bu ayki araştırma dosyasıyla, bizden uzak bir coğrafyanın, bizim pek bilmediğimiz ama dünyanın yakından ilgilendiği Çağdaş Çin edebiyatını ele almış. Binlerce yıllık tarihi olan, diğer kültürlerce merak edilen ve keşfedilmek istenen bu büyülü uygarlığın dünya edebiyatındaki yerini ortaya çıkarmaya niyetlenen dergi, Çin edebiyatının seçkin örneklerini edebiyat severlerle buluşturuyor.

Bodrum'un begonvillere sarılmış evleri, Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı'yla yasemin kokan küçücük beldesi Gümüşlük, bu defa yalnızlık ve hüzne ev sahipliği yapıyor İclâl Nur'un "Gemiler Kalkar Yüreğimden " öyküsünde... Hikmet Bey'in Nazlı'sına duyduğu özlemi sıcak ve hüzünlü bir dille, bir umutla denize bırakılan kâğıttan kayığın naifliğiyle öyküleştirmiş yazarımız.

Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan

Yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden olan psikanalist Jacques Lacan, güncelliğini korumaya ve tartışılmaya devam ediyor. Düşüncelerinin özgürlükçülerden ziyade baskıcıların amaçlarına hizmet ettiğini iddia edenler olduğu gibi, şahsı hakkında da olumlu ve olumsuz birçok mit ortaya atılıyor. Lacan'ı yakından tanıyan psikanalist ve tarihçi Elisabeth Roudinesco temelsiz iddiaları çürütmek ve bu önemli şahsiyeti gerek insan olarak gerek düşünceleriyle daha iyi tanımamızı sağlamak için söz alıyor. Lacan'ın psikanalizi ve felsefesi hakkında yayımlayacağımız bir dizi kitabın ilki olan Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan, tanımak isteyenler için olduğu kadar tanıdığını düşünenler için de iyi bir kaynak: Canlı bir portre ve buna paralel bir analiz.

Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan
Yazar: Elisabeth Roudinesco
Yayınevi: Metis Kitap 

Einstein’in Evreni

Yirminci yüzyılın en büyük bilim insanının yaşamını ve çalışmalarını ustalıkla yeniden canlandıran Michio Kaku, bizleri Einstein’ın zihnine sokarak nasıl düşündüğünü gösteriyor. Einstein’ın büyük fikirleri resimler halinde ortaya çıkıyordu. Yanı başında koştuğu bir ışık demetinin nasıl görüneceğini hayalinde canlandırdığı ilk resim, Einstein’a özel görelilik kuramını ve yıldızların gizemini çözen meşhur E=mc2 denklemini getirmişti. Einstein’ın kendisini Bern patent ofisinde sandalyesinden düşerken gördüğü ikinci resim, kavisli uzay-zamanıyla kara delikleri ve büyük patlamayı önümüze getiren genel görelilik kuramı doğmuştu. Einstein’ın bütün doğa kuvvetlerini birleştirmek için yaptığı girişimin başarısızlığı ise, üçüncü bir resim yaratmakta başarısız olmasından kaynaklanmaktaydı. Ne olursa olsun, Einstein’in daha sonraki çalışma hayatı boyunca ürettiği fikirlerin çoğu, yeni bilimsel araştırma alanları, yeni teknolojiler ve birkaç Nobel Ödülü kazanılmasına yol açmıştır.

Einstein’in Evreni
Yazar: Michio Kaku
Yayınevi: ODTÜ Yayıncılık

Zamanın Ruhu

Bu kitapta yer alan yazılar, Türkiye'nin 2000'li yıllarda yöneldiği yeni dönem(ec)e değginler. Neo-liberal ekonomik politikaların, Türkiye burjuvazisinin yükselen fraksiyonu, Anadolu'nun [iktisaden liberal, kültürel açıdan muhafazakâr] kaplanları ve onların temsilcisi AKP eliyle pervasızca ve frensizce, iktisadî ve toplumsal yaşamın bütün alanlarını kapsayacak tarzda yaygınlaştırıldığı bir dönem. Bu yazılar, AKP iktidarının aynı zamanda, "neo-Con" olarak nitelenebilecek bir projenin temsilcisi olduğu bilinciyle, sermaye birikimi ve kullanımındaki bu kritik değişimlere eşlik eden kültürel iklim değişikliğini açımlamaya çalışıyor. Ancak bu metinler, "Ulusal Sol"un yapmaya eğilimli olduğu üzere, AKP iktidarını Türk siyasal yaşamında radikal bir kopuş (ya da daha absürt bir tanımla "geriye dönüş") olarak değil, daha çok "süregenlik içinde bir kopuş", olarak tanımlıyor. Bunun içindir ki, yazıların bir bölümünde, özellikle Kürt Sorunu ve hukuk alanında AKP iktidarı boyunca, sona erdiği savlanan "vesayet rejimi"nde neyin/nelerin değiştiğini sorgulanmakta.

Zamanın Ruhu
Yazarlar: Sibel Özbudun Ve Temel Demirer
Yayınevi: Ütopya Yayınları

İsyan Pazarlanıyor

Tüketim dünyasında yaşıyoruz. Kapitalizm var olmak için sınırsız, hedefsiz ve insafsız bir tüketimi körüklüyor. Kültürel gıdalarını, arzuları yönlendiren, hatta yoktan var eden, reklam sektöründen alan kitleler aynı giysileri giyip, aynı müzikleri dinleyerek, aynı turistik mekânlarda sürüler halinde dolaşarak özgürlüğün tadını çıkarıyor! Sözde çeşitlilik sunan günümüz büyük şirketler dünyasının insanları soktuğu tek-tip giyim ve yaşam tarzına karşı durmak amacıyla kimileri ayrıksı saç şekilleri, giysiler, duruşlar ve tarzlar benimsedi. Kimileri el değmemiş müziklerin peşine düştü, kimleri ayak basılmamış yerlerin. İçlerindeki isyanı gösterdiler böylece. Bir karşı-kültür yaratarak sistemin dışına çıktıklarını düşündüklerinden, dünyayı değiştirmek için politik eylem çağrılarına kulak vermediler. Renkliydiler, heyecanlı ve yaratıcıydılar. Sonunda gelip şu sorulara takılıyoruz: Hakiki isyan, mücadele, direniş ve devrim imkânı kalmadı mı artık? Kapitalizm her karşı çıkışı piyasanın yeni bir metası haline dönüştürüp yine bize mi satacak? Bu kısır döngüden kurtulmanın bir yolu yok mu? Buraya kadar mıydı yani?

İsyan Pazarlanıyor
Yazar: Joseph Heath, Andrew Potter
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Film Dilinde Mahrem

İspanya, İran, Danimarka ve Türkiye'nin, Almodóvar, Kiarostami, Lars von Trier, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan gibi öne çıkan yaratıcı-yönetmenleri tarafından üretilmiş kadın merkezli filmlerin ortak özellikleri üzerine yetkin bir inceleme. Pekerman hikâyelerin merkezinde yer alan kadınlara odaklanıyor ve bu karakterlerin film mekânıyla kurduğu bağlara, Deleuze ve Guattari'nin geliştirdiği şizoanaliz perspektifinden, "kadın-oluş" ve "azınlıksal" kavramlarının imkânlarından yararlanarak bakıyor. Bu hikâyelerdeki kadınlar kendine ait huzurlu bir evi olmayan, ya yaşanmaz bir evden nasıl çıkacağını bilemeyen ya da erkek egemen kamusal/ulusal alanda bir köşeye kıstırılmış kadınlar. Bazıları tam da bu tür kıstırılmışlıkları anlattığı için eleştirilmiş, hatta zaman zaman "kadın düşmanı" olmakla suçlanmış olan bu filmlere başka türlü de bakabileceğimizi gösteriyor Pekerman: Film mekânıyla kurduğu bir tür bağın, kadına, içinde bulunduğu (ya da zorla tutulduğu) alanda var olabilmesini ve kendisine uygulanan ataerkil baskılara direnebilmesini sağlayan bir yer açtığını ileri sürüyor. Hem film analizi hem de feminist kültürel çalışmalar alanına önemli ve özgün bir katkı.

Film Dilinde Mahrem 
Yazar: Serazer Pekerman
Yayınevi: Metis Kitap 

Devrim Üzerine

Devrim bir başlangıçtır; fakat şiddetle yoğrularak savaşa yaklaşan ve siyasal alanın dışına itilen bir devrim, yıktığı tiranlığın yerine yeni bir tahakküm odağını geçirmekten kaçabilir mi? Devrim, halkın iktidarını getirecek bir araçtır; fakat halkın tam katılımını engelleyen ve yeni güç odakları yaratmaktan öteye gitmeyen bir devrim hareketi kamusal mutluluğu ve iktidarı yaratabilir mi? Mutluluğa erişmenin yolunu şiddete ve zor kullanımına dayandıran bir devrim özgürlüğün yolunu açabilir mi? İfade etme, tartışma ve karar verme yetkisini halkın kendisine değil, yalnızca temsilcilerine veren bir devrim amacına ulaşabilir mi? Fransız ve Amerikan devrimlerini karşılaştırarak devrim olgusunu modern perspektifte değerlendiren Hannah Arendt, devrim hareketlerinin amaçlarıyla vardıkları nokta arasındaki uçurumda bugünün yakıcı sorunlarının köklerini ortaya koyarken, devrimler tarihini başka bir gözle görmemizi sağlamakla kalmıyor, gerçek bir devrim ihtimaline uzanan yollara da ışık tutuyor.

Devrim ÜzerineYazar: Hannah ARENDT
Yayınevi: İletişim Yayınları

Mülkiye Öğrencileri Anayasal Sitemi Tartışıyor

1980’li yıllardan itibaren YÖK düzenin kurumsallaşmaya başlamasıyla birlikte, ülkemizde bulunan yükseköğretim kurumlarının toplumsal ve siyasal yaşam üzerindeki etkisi tamamıyla ortadan kalktı. Her şeye rağmen toplumsal olandan yana tavır göstermeye çalışan “şövalye” ruhlu akademisyenleri bir kenara ayıracak olursak eğer, günümüzde sayıları 170’e yaklaşan yükseköğretim kurumlarının toplumsal hayatımızın yeniden üretimine ilişkin katkıları yok denecek kadar az. Toplumu yakından ilgilendiren pek çok konu, akademik alandan tarafından yeterince beslenemediği için, kısır siyasal saflaşmaların vasatına teslim olmak zorunda kalıyor.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) öğretim üyeleri ve öğrencilerinin gönüllü katılımıyla düzenlenen “Anayasa” teması çerçevesindeki seminerlerden derlenen “Mülkiye Öğrencileri Anayasal Sitemi Tartışıyor” başlıklı kitap, içeriğinden bağımsız olarak, “güncel sorunlara akademik ilgisizlik” olgusunu sarsmak bakımından oldukça önemli bir çaba. Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Hukuku Kürsüsü Başkanı Murat Sevinç gözetiminde sürdürülen seminerler, Anayasa Yapım Süreci ve Temel Haklar üzerine odaklanıyor. Alev Özkazanç’ın “Kadın Hakları”, Evren Özer’in “İnsan Hakları”, Hasan Saim Vural’ın “Laiklik”, Dinçer Demirkent’in “Üniversiteler”, Mesut Gülmez’in “Sosyal Haklar” ve Kerem Altıparmak’ın “Uluslararası Sözleşmeler” konularındaki katkılarıyla zenginleşen kitap, 1961 ve 1982 yıllarındaki anayasa tartışmaları için SBF tarafından hazırlanmış “Gerekçeli Anayasa Önerileri”ni içeriyor.


MÜLKİYE ÖĞRENCİLERİ ANAYASAL SİTEMİ TARTIŞIYOR 
Yayına Hazırlayan: Murat SEVİNÇ 
Yayınevi: Mülkiyeliler Birliği Yayınları 

Haymana’dan Cambridge’e uzanan köprü... (Tomris SAKMAN - Tayfun TOPRAKTEPE)


İlk kez 2009’da Kuzey romanı ile tanıdığımız Burhan Sönmez’in ikinci romanı Masumlar 2011 yılında yayınlandı. Aynı yıl Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Masumlar, Ankara (Haymana Ovası) ve Cambridge’de geçen, bir bakıma doğu ile batıyı birleştiren bir roman. Bunu hem romanın geçtiği mekânlardan hem de üsluptan  çıkarsamak mümkün. Haymana’da geçen olaylar masal diliyle anlatılırken, Cambridge’de geçen olaylar kısa ve yoğun diyaloglarla ve detaya inilmeden, bir bakıma okura hayal etme payı bırakacak şekilde anlatılmaktadır.

KENDİ KURALLARI OLAN BİR ADA

Haymana Ovası’nda geleneksel kırsal yaşam tarzı hüküm sürmektedir ve doğuştan gelen statü ön plandadır. Buna bağlı olarak hem coğrafi hem de toplumsal hareketlilik sınırlıdır. Yaşam, aile ve geleneklerin belirlediği kesin değerler ve ahlak kuralları tarafından düzenlenmektedir. Herkes birbirine kan ya da evlilikle bağlıdır. (I) Yoksulluğun kader sayıldığı, ölümlerin sıradan karşılandığı, mutlu olayların nadiren yaşandığı bir coğrafyadır. Dünyadan kopuktur. Öyle ki, büyük savaşın bittiğinden, hatta Mustafa Kemal’in öldüğünden bile haberleri yoktur. Bir bakıma Haymana Ovası bir adadır. Adaleti, adaletsizliği, kendi kuralları olan bir ada: “Tatar fotoğrafçı daha buralarda yokken Haymana Ovası’nda kurtlar, tilkiler ve bir boz ayı dolaşırdı. Serin duvarlı evler, uluyacakları zamanı bekleyen köpekler ve gelinlerin yalnız bıraktığı pınar, akşamları dolunaya sarınarak yatardı. Ekmek az olur, ölüm sık görülür ve aşk bazen yaralı bir su gibi kanlı akardı.” (s. 91) Tatar fotoğrafçı bu adaya zaman zaman uğrayan ve dış dünyadan haberler getiren biridir. Keza savaşın bittiğini, Mustafa Kemal’in öldüğünü de o söylemiştir. Benzer şekilde belki de Hatip Dayı’ya hediye ettiği makineyle Haymana Ovasına ilk fotoğraf makinesini sokan da Tatar fotoğrafçı olmalıdır. Tatar’ın çektiği fotoğraflar,  Hatip Dayı, İhtiyar Os, Koca İsmail, Brani Tawo ve belki de Feruzeh’in yaşamlarını etkileyecektir. Tatar fotoğrafçının, adaya gelen bir yabancı gibi, mevcut dengelerin ve düzenin sarsılmasına neden olduğunu ve onun gelmesi ile birlikte kimi durumların geri döndürülemez şekilde değiştiğini görmekteyiz. Öldürdüğü Lille’nin fotoğrafını bir sene sonra Tatar’ın elinde gören Koca İsmail’in ertesi sabah hayatını kaybetmesi gibi.

Cambridge ise, Haymana’ya, hatta o dönemin Ankara’sına kıyasla, modern şehir kavramının tüm özelliklerini taşıyan, endüstrinin ve ticaretin egemen olduğu, insanların birbirleriyle yakın duygusal ilişkilerden çok çıkara dayalı, rasyonel, hesaplı ilişkiler kurdukları, daha hızlı, rekabetçi ve dinamik bir yaşam sürdükleri bir yerdir. Bireyin yalnızlaşması, suç ve intihar vakalarının artması bu şehirleşmenin doğal sonucudur. (II) Wittgenstein’ın mezarı başındaki beyaz mantolu kadının kimsesizliği, “Ben ölüyüm artık. Hayatım bitti” (s.69) ve “Ne şiirlerimi kitap haline getirebildim ne de ölmeyi becerebildim.”(s.143) diyen Brani Tawo’nun da intihara meyil etmiş olması bu yalnızlaşmaya örnektir.

Brani Tawo’nun iki kez bisikletinin çalınması, (s.34/s.100) “Üç günlük uykusuzluktan sonra nihayet yatabildiğini, müziği biraz kısmalarını istemesine” (s.36) rağmen komşusunun bu konuda pek duyarlı olmaması, bisikletini çalan gençlerin “Siktir ülkene git!”(s.100) diye bağırması, gibi daha da çoğaltabileceğimiz birçok örnek, modern şehir hayatının kaçınılmaz gerçekleridir.

DOĞU İLE BATI’NIN USTACA BAĞLANMASI

Yazar, ustaca kullandığı ayrıntılarla kültürel ve zamansal olarak birbirinden çok uzak olan Haymana ve Cambridge’i romanın sonunda bir fermuarın kapanması gibi birbirine bağlar. Roman karakterlerinden Biranî Tawo’nun Haymana’ya ait en son anılarından biri  arkadaşları ile birlikte dinledikleri radyo tiyatrosudur. Bu ayrıntı, başlangıçta çok önemli değilmiş gibi görünse de sonunda tren istasyonunda geçen sahneyle olan paralelliği yazarın doğu ile batıyı ustaca ve yumuşak bir geçişle birbirine bağlamasına olanak verir. Sosyolojik açıdan bakıldığında tren imgesi batı ile doğu arasında köprü vazifesi görür. (Örneğin, Şark Ekspresi) Biranî Tawo’nun Haymana’da dinlediği radyo tiyatrosu bölümünü çıkardığınız zaman, romanın sonu kuşkusuz aynı tadı vermeyecektir.

Brani Tawo’nun evinin duvarında asılı olan Juliet Binochette fotoğrafı da önemli bir ayrıntıdır. Romanın sonlarına doğru fark edileceği üzere bu fotoğraf Feruzeh’e benzemektedir. Bu sayede Feruzeh karakteri okurun gözünde canlanır. “Aşırı yorum” riskini de göze alarak, belki de bu noktada doğu kültüründeki “surete aşık olma” halinden de söz edilebilir. Duvarda asılı olan o fotoğraf aylardır en ince ayrıntısına kadar aklına kazınmıştır Brani Tawo’nun. Bu suretin Feruzeh’de vücut bulması bir nevi kader olarak kabullenilmiş olabilir. Wittgenstein’ın mezarı başında beyaz mantolu kadının sorduğu “Kadere inanır mısın?” sorusuna Brani Tawo’nun verdiği “Sadece aşk konusunda” cevabı bu yorumu destekleyecektir. Kurmaca metinlerde sıkça karşılaştığımızın tersine yazar, Feruzeh ile Brani Tawo’nun aşkını anlatırken artık iyice içi boşaltılmış, alışıldık sözcüklere başvurmadan yapar bunu. İkisinin arasında filizlenip boy veren aşkı bayağılaştırmadan aktarır.

Romanın ilk cümlesi: “Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde” ve “İnsanlar nerede ölmek istiyorsa, orası onların vatan duygusunun karşılığıdır.” (s.26) cümlelerinden daha başlangıçta Brani Tawo’nun yaşanmamış olması arzulanan bir hayatı olduğunu anlarız. Wittgenstein’ın mezarının yanına bir ölü gibi uzanıp başucunda bir mezar taşı hayal etmesi bu duygunun belki de doruk noktasıdır. (s.117) Brani’nin ifadesiyle anneannesi Kewe’den miras türküyü söylerken yakınlardan gelen keman sesi, ağıt ile requiem’i bir araya getirir.  Yani bir nevi Haymana ile Cambridge’i tekrar birbirine bağlar.

‘BEN NEREDEN GELDİM’

Romanda varoluş teması da sıkça işlenmektedir. “Çocukluğumda ‘Ben nereden geldim? diye sorardım. Annem ve yengelerim gülerdi. İnanmadığım cevaplar verirlerdi. Bazen gece yarısı uyanır, sessizliği dinlerdim. Karanlıkta yok olduğumu sanırdım. Bu dünyaya nasıl geldiğimi ölüm kadar merak ederdim”(s.122) Dayısının fotoğraf makinasını kırarak içine bakması ve bir fotoğraf makinesinin insan suretini nasıl yarattığını anlayabilirse kendi sorularına da cevap bulabileceğini düşünmesi de buna örnektir. Varoluş sorununun bir başka yansımasını, yaşadığı coğrafyaya tutunabilme, kendinin yapabilme, kendinden bir iz bırakabilmeye evrilmesinde görürüz. Bu evrilme, Kewe’nin kendi köyündeki elma ağacının çekirdeklerini şimdiki evinin önüne ekmesinden başlayıp, Brani’nin mezarlıkta Wittgenstein’ın yanına uzanarak toprağa kök saldığını hissetmesine, hikâyenin sonunda Feruzeh’in de İran’dan getireceği elma çekirdekleriyle İngiltere’de kendi kimliğine dair bir iz bırakmak istemesine kadar sürer.

Kolay okunan bir roman “Masumlar”; ancak Mevlânâ'nın, “Ben konuşurum, herkes kendi kabınca alır.” cümlesiyle ifade ettiği gibi, okuyan herkesin kendi kabınca alacağı, meraklısı için çok ilginç ayrıntılarla örülü bir roman. Bazen açıkça bazen de göndermelerle yazarın birçok düşünür ve edebiyatçıya atıfta bulunduğunu görürüz. Bu düşünür ve edebiyatçıların eserlerine vâkıf okurların, Masumlar’ı okurken çok daha fazla keyif alacağı, felsefi, edebi, sosyolojik hatta teolojik sorular soracağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Kafası Karışık Bir Ütopya (Doğuş SARPKAYA)

Tom Robbins’in “gençlik” dönemi eserlerinden, ikinci romanı Kovboy Kızlar da Hüzünlenir nihayet Türkçede. 1993’te Gus Van Sant tarafından filmi de çekilen (açık konuşmak gerekirse berbat bir uyarlama), Tom Robbins’in en ‘politik’ kitaplarından olan romanın bugüne kadar çevrilmemesi ilginçti. Oysa, roman, hem içerdiği tartışmalar, hem oyuncul yapısı, hem de kendine özgü şiirselliğiyle oldukça ilgi çekici.

Tom Robbins, yine marjinal, yersiz yurtsuz kahramanları aracılığıyla bir düş evreni kurmuş. Başparmağı anormal derecede büyük olan ve yaşamının amacını otostop yapmakta bulan Sissy Hankshaw, 2. Dünya Savaşı esnasında ABD’de, Pearl Harbor sonrasında Japonların tutulduğu toplama kampından kaçıp önce saat insanlarıyla yaşamış, ardından kendine çölde yeni bir yaşam kurmuş Chink ve çocukluğundan beri kovboy olmayı kafasına koymuş Bonanza Jellybean’in etrafında oluşturduğu evrende insanı, doğayı, tutsaklığı, özgürlüğü tartışmaya çalışmış.

Flanörlük, Anormallik ve Kovboy Kızlar

1968 hareketlerinin etkisiyle oluşan tartışma ortamı ve 1968 sonrası yenilginin kafa karışıklıkları kitabın felsefesini belirlemede etkili olmuş. 1968’de ABD'deki isyan hareketi Vietnam'daki savaşa, ırksal ayrımcılığa, cinsler arasındaki eşitsizliğe ve geleneksel Amerikan değerlerine karşı bir protesto hareketi olarak yükselmişti. Hareket polis baskılarıyla radikalleşmiş ve 70’lerin başından itibaren ivme kaybetmeye başlamıştı. 70’lerin ortalarında, pek çok ülkede gerçekleşen şey ABD’de de gerçekleşmiş ve yenilgi edebiyatı adını verebileceğimiz bir tür ortaya çıkmıştı. Robbins, romanını böyle bir dönemde –Kovboy Kızlar ilk basımını 1976’da yaptı- kaleme almış. Sadık Erol Er’in “Baudelaire’den Benjamin’e uzanan (Bohem/Flanör) pek çok düşünür, modern söylemin epistemolojik gövdesini aşındırırken, eserlerinde yalnızlık, bireyselleşme, gezginlik ve ev özlemi vb temalardan beslenen “endişeli bireyler”in belirsizlik ve parçalanmışlığına dikkat çekerler” cümleleri Tom Robbins için de geçerli. Robbins, romanda ateşli bir ütopya ile modern toplumun parçaladığı bireylerin kinik çözümlerini bir araya getiriyor. Bu anlamda Kovboy Kızlar da Hüzünlenir’in kafası karışık bir ütopya olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ana karakterin kadın olmasından, kovboy kızların bir arada paylaşımcı, ortak bir yaşam kurmasına kadar, tüm hikaye bir kadın ütopyasıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Mesela Sissy Hankshaw’un yersiz yurtsuzluğu, Keraouc ile olan ilişkisi, 1960’ların otostop efsanesi haline gelişi, flanör düşünce tartışmalarına göz kırpıyor. Sissy’nin flanözlüğü, pek çok kadın yazarın atladığı bir cesaretle ele alınmış. Flanör, çoğu modernizm teorisyenince, beyaz, orta sınıf ve belirli bir entellektüel seviyedeki erkek olarak resmedilir. Çünkü kamusal alan erkek bir alandır ve bu alanda özgürce dolanabilen özne erkektir. Kadının konumu ise daha çok gözlenen, gözetlenen bir nesne ile özdeştir. Tom Robbins, Sissy ile bu bakış açısını tümden reddederek, kahramanını, 1950’lerin flanörleri, Beat Kuşağı temsilcilerinin yanına taşıyor. Sissy, erkek benzerlerinden farklı olarak, yaşamının amacı olarak yersiz yurtsuzluğu seçmiş; flanörlüğü düşüncelerin oluşmasının, yeşermesinin ya da olgunlaşmasının bir aracı olarak görmüyor. Robbins hem gezginliğe hem de ‘anormalliğe’ bakışıyla da Sissy’yi ayrı bir yerde konumlandırıyor. Robbins’e göre “medeniyetin büyük nevrozu normallik.” Sissy, normalleşmeye çalıştıkça, çelişkilerin, ev özleminin ve beklentilerin arasına sıkışıyor. Oysa kendi olduğu zamanlarda tam bir bütünlüğe kavuşmasa da benliğiyle barışma şansını yakalıyor.

Bonanza Jellybean’in öncülüğündeki Kovboy Kızlar ise onurlu bir mücadelenin peşine takılıyorlar kitapta. Çocukluğundan beri kovboy olmak isteyen Jellybean, büyümeye başladıkça çevresi tarafından engelleniyor. Erkek bir meslek olan kovboyluğun seçimi, eril iktidarın tekerine çomak sokulması anlamını taşıyor. Bonanza Jellybean’in derdi, kadınlara hayal kurmayı unutturup, toplumsal rollerini yerine getirmeyi vaaz eden hegemonik erkek söylemiyle: “Ev hanımlığı, masa başı işi ya da annelikten daha heyecanlı hayaller kurmakta ısrar eden bir kız varsa, onu hemen bir çocuk psikoloğuna götürmek, gerçekle yüzleşmesini sağlamak gerekir. Gerçek şu ki, Eskimoların vejetaryen olma şansı ne kadarsa, bizim büyüyüp kovboy kız olma şansımız da o kadar. İşte böyle.” Kovboy Kızlar, kitap boyunca, bu durum tespitinden yola çıkıp, kendilerine dayatılan her türlü cehennemi parçalamaya girişiyor ve kendi umutlarının peşinden koşuyorlar. Bonanza Jellybean’in sözleriyle özetlersek: “Cennet umutlarımızda yaşıyor. Cehennem korkularımızda”.

Akil Adam Chink’in Kinizmi

Kovboy Kızlar da Hüzünlenir, ironiyi aktif olarak kullanan bir roman. Ama bu ironi, yenilgi sonrası kinikliğin izlerini taşıyor. Sissy ile Chink’in konuşmalarına tümüyle sızan bir kiniklikten bahsediyorum. Chink, zararsız deliliği, bilinçli kaçkınlığı, uzakdoğu mistisizminden, pagan dinlerinden ve kinizmden beslenen felsefesiyle kitabın akil adam rolünü üstleniyor. Aslında Chink’in beslendiği tüm düşünsel kaynaklar ile yazarımızın kaynakları aynı. Dolayısıyla yazarın sesinin Chink’te yankılandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Chink’e göre her türlü örgütlü mücadelenin en sonunda varacağı yer otoriterlik ve yenilgi; insan kurtuluşunun tek yolu ise bireysel özgürleşme. Her türlü kurumsal yapılaşmanın insan özgürlüğüne saldırı olduğunu düşünen Chink, Kovboy Kızlar’ı saygı ve ilgi ile izliyor: “Ama bu hanımlar bir kez daha onurlu bir girişimde bulunuyorlar, kendi hayatlarına yön vermeyi bir kez daha deniyorlar. Jellybean... ha ha, ho ho ve hi hi... Evet, bizim emsalsiz Bonanza Jellybean bir hayali alıp gerçeğe dönüştürdü. Çoktan unutulmuş bir çocukluk düşüne şekil verdi. Onları besleyen de bu, benim onları bu kadar ilgiyle izlememin sebebi de. Bunun onları nereye götüreceğini, orada özgür ve mutlu olup olmayacaklarını görmek istiyorum çünkü.” Ama düşüncesinin derinlerinde yenilgiye uğrayacaklarını, çünkü özgürleşmenin bireysel bir atılım olduğunu düşündüğünü sezinliyoruz. Zaten kitabın sonu, yazarı ve Chink’i ‘haklı çıkarıyor’. Sistem karşıtı örgütlü bir mücadelenin hem kendi çıkmazlarına hem de otoritenin baskılarına karşı çıkamayacağına inanmamızı bekliyor Robbins.

Özetlersek; Kovboy Kızlar da Hüzünlenir, kadın özgürleşmesi söz konusu olduğunda devrimci, örgütlü mücadele söz konusu olduğunda ise kinik bir roman. Ama her ne olursa olsun Tom Robbins’i böyle bir kafa karışıklığından, böyle güzel bir roman çıkardığı için kutlamak gerekir.

Kovboy Kızlar da Hüzünlenir, Tom ROBBİNS, Ayrıntı Yayınları, 2012

Yeni Sinema Yeni Tarihçilik (İdris OĞULTARHAN)

Türkiye sineması, Hüseyin Cöntürk’ ünü nicedir arıyordu. Sonunda buldu. Zahit Atam, Yakın Plan Yeni Türkiye Sineması (İstanbul: Cadde Yayınları, 2011) ile Türkiye’de sinema eleştirisinin, tarihçiliğinin nasıl yapılacağına dair üniversitelerde okutulması gereken bir kitapla bunu gösteriyor. Hüseyin Cöntürk, boşuna yapılmış bir benzetme değil. Cöntürk Çağının Eleştirisi ve Çağının Şairi kitaplarıyla nasıl bir çıkmazı sonlandırmışsa, Zahit Atam da benzer bir misyonu sinema için üstleniyor. Burada nesnel eleştirinin sınırlarından bahsetmiyoruz. Söz konusu benzetme nesnellikten çok, entelektüel alt yapı ile ilgilidir. Türkiye’de sadece şiir ve sinema değil, sanatın birçok alanında aynı sıkıntı öteden beri zaten bilinen bir şeydi. Bu sorun, iki farklı temel üzerinde şekillenir. Birincisi, eleştirinin kısırlığı yani entelektüel darlığı, ikincisi ise nesnel yanıdır. Cöntürk, her iki bağlamda şiir eleştirisine büyük imkanlar sağlamıştı. Eleştirinin çıkmazdan kurtulması, işte tam bu noktada ortaya çıkıyordu. Cöntürk öncesi eleştiri, ne nesneldi ne de entelektüel bakımdan güçlüydü. Zahit Atam ise, özellikle birinci sorunda büyük bir değişimin kapısını aralıyor. İkinci meselede Cöntürk ’ün nesnel eleştirisinden daha farklı hatta daha geniş bir imkân yaratıyor. Bir kere, eleştiri ya da tarihçilik bilimsel bir söylemden çok felsefi bir söylemle ortaya çıkıyor. Fakat bu felsefi söylem içinde, gerek kavramlar, gerek tarihsel yerleşim, gerek film analizinde görülen duyarlılık son derece güçlü bir temellendirme sunuyor. Bilimsel nesnellikten burada söz etmemiz mümkün değil en azından Cöntürk’ ün anladığı biçimde. Fakat sinemanın ve şiirin kendi özel yapılarından kaynaklanan farklar dolayısıyla Zahit Atam’ın sinema için seçtiği yolun son derece akıllıca olduğunu kabul etmek gerekir. Bu bize daha güçlü bir entelektüel imkan sunduğu gibi kitabın dilini nesnel eleştirinin sıkıcı taraflarından da kurtarıyor. Belki de bu nedenle Zahit Atam ile Eser Gürson’u karşılaştırmak daha sağlıklı olur.

Bu kapsamlı kitap, birçok bakımdan bize Türkiye sineması hakkında geniş bir birikim sunarken büyük oranda bunu Yeni Türkiye Sineması üzerinden yapıyor. Yeni Türkiye Sineması veya Yeni Sinema ismi belki Zahit Atam’ a ait değil ama bu kitapla Zahit Atam, bu sinemanın kaşifi olmak zorunda kaldı veya asıl amaç zaten budur. Türk şiirinde İkinci Yeni’nin benzer bir kaderi vardır. Muzaffer İlhan Erdost’un isim babası olması bu açıdan örnek gösterilebilir. Fakat ikinci Yeni, Yeni Sinema kadar şanslı değildir. Çünkü bu kadar güçlü bir eleştirmen ya da tarihçileri hiç olmadı. Fakat burada bir soru geliyor aklıma, Yeni Sinema Zahit Atam’ın kavrayışı kadar yüksek bir sinemadır. Yoksa Zahit Atam yüksek sinemanın yüksek eleştirmeni tarihçisi ve/veya kaşifi olmak için mi bu kadar yüksek bir perdeden girdi konuya. Bu birçok bakımdan cevaplandırmaya muhtaç bir soru. Ama aynı zamanda bunu böyle kabul etmek zorunda da bırakıyor bizi. Çünkü Yeni Sinema konumlanışı gereği eski sinemanın devamı ya da karşıtı olmadı. Hatta Yeni Sinema eski sinemaya bir cevap vermek zorunda bile kalmadı. Bir anlamda Atam’ında belirttiği gibi öncü olarak Yeni İran Sinemasını kabul etti. Tüm bu tarihsel süreç içerisinde öyle ya da böyle keşfedilmek zorundaydı da bunun için keşfedildi. Yeni Sinema neden yenidir ve yenilik bir tarihsel çizginin son halkası mıdır? Yeni Sinema yeni ise eski sinema hangisidir ve Yılmaz Güney burada nasıl bir konum üstlenir. Bu sorulardan çoğuna dikkatli bir okuyucu birçok cevap bulabilir. Fakat Yılmaz Güney’e yer yer değinilmiş olsa da tam olarak cevap almamız mümkün olmuyor. Yeni İnsan Yeni Sinema ve Birgün’den takip ettiğim kadarıyla Zahit Atam muazzam bir Yılmaz Güney uzmanı, büyük ihtimalle tüm bu birikimini kitaplaştıracaktır fakat burada asıl önemli olan ya da cevap verilmesi gereken, neden Türkiye sinemasının hala Yılmaz Güney’in bıraktığı yerde cevaplanmadan kaldığına Yeni Sinemanın vereceği/verdiği cevaptır.

Zahit Atam kitabı genel olarak sekiz başlıkta toplamış, fakat kitabı iki bölüm halinde okumak mümkün. Birinci bölüm, sinema tarihçiliği ve sinema tarihini dönemlere ayırma ile ilgili. Bu bölümde Atam’ın daha çok sinema tarihçileri ve sinemanın dönemleri, bir başka değişle dönemlendirme kriterleri üzerine fikirlerini okuyabiliyoruz. Yine bu bölümde, Atam’ın diğer tarihçilerinden farklı olarak sinemayı nasıl dönemlere ayırdığını görmek mümkün. Bu bölümün en etkileyici tarafı bana göre Atam’ın hassasiyeti. Bu hassasiyet takdir edilecek bir çabayı doğuruyor çünkü. Yakın takipçi bir okuyucu tüm bu metinlerde sadece sinemanın değil felsefenin ,tarihin, iktisadın, psikolojinin, sosyolojinin, siyasetin de çok derin bir biçimde işlendiğini görecektir. İkinci bölüm ise dört kurucu yönetmen (Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaimağaoğlu ve Yeşim Ustaoğlu) üzerinden Yeni Sinemanın yapısı ele alınıyor. Bu bölüm okuyucu için birçok açıdan son derece doyurucu. Bunu iki nedene bağlamak mümkündür. Birincisi yazarın yönetmenlerle olan yakın ilişkisi. İkincisi ise bu dört yönetmenin Türkiye izleyicisi tarafında yakından takip edilememesi veya zor izlenmesidir. Kitap sayesinde okuyucu, yönetmenlerle çok daha yakın ilişki kurabiliyor. Bu bölümün tartışma götürür en önemli tarafı yorumların yoğun bir biçimde öznel olması. Fakat yukarıda belirttiğimiz gibi bu yorumlar sinema estetiği açısından gerekli ve son derece de temellendirilmiş yorumlar.

Yakın Plan Yeni Türkiye Sineması, birkaç cilt kitabın birinci cildi gibi duruyor. Çünkü Yeni Türkiye sinemasını bu dört yönetmen üzerinden açıklamak meseleyi kısır bırakır. “insanokur.org”da Zahit Atam’ın; Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem gibi yönetmenleri de içine alan ikinci bir ciltin üzerine çalıştığı ile ilgili bir yorum okudum. O yorum eğer Zahit Atam’a aitse iki ciltlik bu güçlü kaynak sinema okurları için büyük bir imkan olacak.

YAKIN PLAN YENİ TÜRKİYE SİNEMASI, Zahit ATAM, Cadde Yayınları, 2011

Latin Amerika Yerlilerinin Gör Dediği (Soner TORLAK)

Latin Amerika ülkelerinin birinde zalimliğiyle nam salmış Rodrigez adlı bir diktatör varmış. Rodrigez'in ülkesinin cezaevlerinin birinde bir akşam vakti bir adamcağız tıkılmış içeri. Hücrede bulunan eski tutuklu yeni gelene sormuş, "Suçun ne?" Yeni tutuklu "'Kahrolsun Rodrigez' diye bağırdım... Onun için attılar içeriye..." demiş ve devamla sormuş, "Ya senin suçun ne?" Diğeri "Benim mi? Ben de 'Yaşasın Rodrigez' diye bağırmıştım zamanında..." Tam bu sırada kapı açılmış, içeriye biri daha atılmış. Hücredekiler yeni gelene "Hoş geldin... Senin suçun ne kardeş?" demişler. Yeni gelen boynunu bükmüş "Ben... Ben Rodrigez’im!.."

Latin Amerika’yı Nasıl Bilirsiniz? 

Latin Amerika, siyasal çalkantılarıyla meşhur coğrafya. Kalabalıkların meclisleri bastığı, bir gün heybetli ve muktedir görünen devlet başkanlarının bir gün sonra çatıdan helikopterle Miami'ye kaçtığı, ABD'nin sürekli müdahalelerine, askeri darbelere, katliamlara, kontrgerillalara, sürekli baskılara rağmen toplumsal hareketliliğin durulmadığı, nam-ı diğer asi kıta.

Öte yandan burada ikili bir tehlikeye de hemen dikkat çekmek gerekiyor. Latin Amerika’daki devrimci süreçleri, popülist cuadilloların (askeri şeflerin) peşinden körü körüne giden akılsız kalabalıklarla açıklamak, her ne kadar şu aralar pek revaçta olmasa da, halen Batı merkezli “düşünce kuruluşları”nın yayınladığı makalelerin temel önermesi durumundadır. Latin Amerika analizlerinde halkın büyük bir bölümünün sistematik biçimde siyasal ve ekonomik süreçlerden dışlanması, mülksüzleştirilmesi, yoksullaştırılması ve yoksunlaştırılması ancak bu ülkelerdeki sistemlerin halkı akılsız isyanlara kışkırtacak dikkatsizlikleri olarak kavramsallaştırılmaktadır.

İkinci tehlike ise, bu coğrafyayı bir tür “isyanlar diyarı” ve buradaki halkları da “her an isyan etmeye hazır, bağrında Latin ateşi yanan küçük kahramanlar” olarak görmek yönündeki eğilime kapılmamaktır. Latin Amerika’da gerçekleşen özgün direniş ve isyan pratiklerini bu halkların fıtratında bulunan bir tür Prometheus’un sönmeyen ateşiyle açıklamak, sadece Latin Amerika’daki bu pratiklerden dersler çıkarmamızı engellemekle kalmamakta, fıtratımızda bu ateşin olmaması nedeniyle bizlerin “burada” umutlu olmamıza dair en ufak bir açık kapı bile bırakmamaktadır.

Kimlik Ve Sınıf Mücadelelerini Melezlemek

Latin Amerika, özellikle 1994 yılında Zapatistaların neo-liberalizme karşı başlattığı afili isyanından bu yana geçen yaklaşık yirmi yılda bir tür toplumsal mücadeleler laboratuarı haline geldi. Bu mücadelelerin başını ise pek çok ülkede, Avrupalı sömürgecilerin kıtaya ayak bastığı 500 yıl öncesinden bu yana, önce köleleştirilen ve katledilen, ardından ise yok sayılan ve ezilen yerliler çekecekti. Latin Amerika'daki toplumsal mücadeleleri karakteristik kılan da, yerlilerin, tarihin tanık olduğu en acımasız sömürgecilik girişimlerine karşın, kültürel dağarcıklarını koruyup çocuklarına aktarma becerisini göstererek, kendi mücadelelerini sınıflar mücadelesiyle melezleyebilmiş olmalarıydı.

Sibel Özbudun'un Latin Amerika Yerli Hareketleri kitabı, işbu melezlenmenin kültürel, siyasal ve ideolojik kodlarını çözmeyi dert ediniyor. Özbudun, bunu yaparken, yerlilerin sömürgecilere direnişinden başlayıp, ulus-devletler içinde yaşadıkları yurttaşlık/kimlik sorunlarına, bu sorunlarla boğuşmak adına verdikleri mücadeleler içinde demlenip ortaya çıkan özgül toplumsal mücadele ve örgütlenme deneyimlerine ve nihayet bugünün Latin Amerika siyasetindeki işgal ettikleri yere uzanan bir tarihsel akışı takip ediyor. Ancak Latin Amerika Yerli Hareketleri bir tarih anlatısı değil, Latin Amerika yerlilerinin özgül toplumsal mücadele deneyimlerinin DNA dizisini çözmeyi meram edinen kapsamlı bir analiz.

Toprak Hakları, Özerklik, Çok-Dilli Eğitim 

Latin Amerika yerlilerinin kendi hak taleplerinin toplumun diğer ezilen kesimlerinin talepleriyle eklemleyebilmekteki maharetleri, dünya çağında özellikle Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından gücü, nüfuzu ve direnci azalan Sol'un, Latin Amerika'da halen nasıl canlılığını koruyabildiğinin de yanıtı. Özbudun da bu maharetin, Latin Amerika yerlilerinin 500 yıldan bu yana geliştirdikleri direniş ve mücadele birikimlerinin yarattığı özgün sentezle olan ilişkisini ele alıyor. Toprak hakları, özerklik ve çok-dilli eğitim gibi bugün Türkiye'nin yakıcı sorunlarına yanıt üretebilecek kültürel/siyasal taleplerin Latin Amerika örneğinde nasıl birer toplumsal talep olarak örgütlendiği de Özbudun'un kitabında ayrıntısıyla incelenen konular arasında.

Latin Amerika'da yerli kadınların yoksul, yerli ve kadın kimlikleriyle biriktirdikleri mücadele deneyimine de yer ayıran Latin Amerika Yerli Hareketleri, başta Zapatista kadınları olmak üzere yerli kadınların bir yandan kıtada yerleşik maço kültürüne karşı mücadele ederken, diğer yandan toplumsal mücadelenin diğer alanlarıyla iç içe geçebilen bir kadın mücadelesi hattının nasıl şekillendiğine de ışık tutuyor.

Yerlilerin mücadeleleriyle uluslararası hukuku ne yönde değiştirebildikleri, bu değişikliklerin yerli mücadelesine ne tür avantajlar ve dezavantajlar yarattığı da kitapta ayrıntılı bir bölüm olarak kendine yer buluyor. Özbudun "yerli" kavramının ve yerli haklarının uluslararası hukukta kendisine nasıl yer bulduğunu temel metinleri inceleyerek ele alırken, kitapta yerli haklarını en ayrıntılı ve ilerici biçimde düzenleyen Bolivya Anayasası'na ilişkin de bir değerlendirme bulunuyor.

Nihayet Latin Amerika Yerli Hareketleri, Latin Amerika yerlilerinin hayata geçirdikleri özgün mücadele deneyimlerini, bugün dünyanın dört bir yanında, bizim için ise özellikle Türkiye'de sürdürülen özgürleşme mücadelerine devşirebilmek adına kapsamlı bir zemin sunuyor. Bu zeminin bereketli topraklarını işlemek ise, eşit ve özgür bir dünya için mücadele edenlere kalıyor.

LATİN AMERİKA’DA YERLİ HAREKETLERİ, Sibel Özbudun, Dipnot, 2012. 

"Her kitap, gelişkin bir haberdir" (İsmail Saymaz'la Röportaj: Onur KILIÇ)

Bu kez polis şiddeti ve cinayetlerini konu eden bir kitap buluşturdu seni okurla. Postmodern Cihad ile başlayan serüvende son kitabının önemini değerlendirir misin? 

İlk kitabım olan Postmodern Cihad'dan beşinci ve son kitabım olan Sıfır Tolerans'a, bir hukuk arayışını ve insan hakları bakışını esas alan, kendimce naif bir külliyat oluşturduğumu düşünüyorum. Bu benim açımdan, merak etme, sorma, araştırma ve sorgulama çabasının yek diğerini tamamlayan halkalarıdır. Sıfır Tolerans'ı kıymetli kılan, siyasal otoritenin politik bir argüman olarak dillendiregeldiği, artık Türkiye'de işkence ve kötü muamelenin son bulduğu yönündeki tezini tekzip etmesidir. Sıfır Tolerans'ı oluşturan soruşturma ve dava dosyaları, onları destekleyen söyleşiler, özetle şunu söylemektedir: Polis şiddeti, karakoldan sokağa taşmıştır. 12 Eylül'den sonra bile cezalandırılabilen polis şiddeti ve işkence, 'Yeni Türkiye'de korunmaktadır. Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu (PVSK) değiştirilmediği sürece bu resmi tehdit sürecektir.

Sıfır Tolerans’ta yer yer insanı psikolojik olarak zorlayan olaylar var. Yazarken, tanıklarla buluşurken, sorgularken senin de zorlandığın oldu mu? 

Ben kitapta yer verdiğim işkence ve kötü muamele davalarını yaklaşık on yıldır yazdığım için okur nezdinde oluşan duygusal şoku çok önceden yaşadığımı ve artık şaşırmadığımı söyleyebilirim. Acı olan şu ki, ben bu travmayla yaşamaya alıştım sanırım. Hal böyle olmasına rağmen, örneğin, 'esrar bulundurduğu' suçlamasıyla gözaltına alınıp taciz edilen ve intihara sürüklenen Onur Yaser Can'ın trajik öyküsü karşısında bir hayli sarsıldığımı; keza Can'ın annesi Hatice hanımla yaptığım söyleşi sırasında, her ne kadar gizlemeye gayret etsem de, sık sık yutkunduğumu belirtmeliyim.

90’lara dönüş tartışmasıyla ilgili ne düşünüyorsun? Polisin güçsüz gördüğü yurttaşlara karşı tutumu, her tür hak arayışının engellenmesi, v.b. konularda meşhur 90’lar politikasından bugüne değişen ne?

Tabii ki bugün, ülkenin eriştiği demokratik düzeyi, 90'ların açık hukuksuzluğuyla ve yargısız infaz rejimiyle karşılaştıramayız. 90'larda sokak ortasında vurulanların; karakolların pencerelerinden atılanların, cesetleri kaybedilenlerin hükmettiği 90'lar, bilhassa demokrasi güçlerinin, gelecekte onurla anılacak mücadeleleri sayesinde, tarihe gömüldü. Artık karakollarda elektrik düzeneklerinden söz edemeyiz, örneğin. Ne var ki güvenlik aygıtı içerisinde öteden beri var olan cezasızlık kültürü, yani bir polisin suç işlediği an cezalandırılmayacağına olan inancı, varlığı hala koruyor. Emniyet'in saptadığı 'olağan süpheliler' listesi değişmediği gibi, yargının suç işlemiş güvenlik görevlisine yönelik koruyucu tavrı da sürüyor. 90'ların Sedat Selim Ay'ının bugün İstanbul'da Terörle Mücadele Şubesi'nden sorumlu emniyet müdür yardımcılığına terfi ettirilmesi, o yılların kurum içinde haklı görüldüğüne delalet ediyor.

Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu ile Terörle Mücadele Kanunu’nda 2006’da yapılan değişiklik iktidarın topluma bakışını resmetmek için bize nasıl bir veri sağlıyor? Bu yasayla artan polis saldırganlığının nedenleri üzerine düşünmek bizi ne tür sonuçlarla buluşturuyor? 

PVSK'daki ve TMK'daki 2006 ve 2007 yıllarında yapılan değişiklik bugün tanık olunan otoriter yönetimin yasal altyapısını oluşturdu. PVSK'daki temel bahane, o yıllarda sıkça karşılaştığımız, 'kapkaç terörü' diye tarif edilen adli suçlardı. TMK'da ise PKK'nın artan şiddet eylemleri gerekçe gösteriliyor. Bu iki 'tehdit' karşısında güvenlik güçlerinin çaresiz bırakaldıkları, suç ve suçluyla başedemedikleri, savcılığa gönderilen şüphelinin adliyenin arka kapısından çıktığı iddia ediliyordu. Sonuçta bütün toplum, bir 'terör tehdidi' karşısında olduğuna ikna edildi. Sokakları 'çeteler ve teröristler' zaptettiğine göre, bir güvenlik rejimi inşa edilmeliydi. İşte, her iki yasa bu ikna-inşa sürecinin ardından güncellendi. Özetle, 'çetelere ve teröristlere' karşı amansız bir mücadele yürüttüğünü iddia eden iktidar, 'Büyük Gözaltı' diyebileceğimiz, olağanüstü yetkilerle donanmış bir otorite kurdu. Artık, düzene yönelen her haklı ve demokratik itiraz, siyasal bir vasıfta olması gerekmiyor, 'terörist' eylem diye telakki edilmeye başlandı. Bu sayede polisler, herkesin kılığından kuşkulanma, kuşkulandıkları her 'kılıksız'ı durdurup kimliğini sorma, masum bir itirazı dahi 'direniş' diye görme, direnişi her tür araçla bastırma ve kaçanın ardından ateş etme 'hakkını' elde etti. Namlu böylece, öteden beri 'terörist' kabul edilen solcular ve Kürtlerden, yine kalubeladan bu yana 'çete' sayılan yoksullardan bütün bir topluma çevrilmiş oldu. Son kitabımın özsözünde de belirttiğim üzere, artık copun ucunda şimdi tüm Türkiye vardır.

Postmodern Cihad, Hanefi Yoldaş, Nefret, Oğlumu Öldürdünüz Arz Ederim ve Sıfır Tolerans... Yazarlık yolculuğuna başladığın nokta ile bugün durduğun yerin arasındaki mesafeyi nasıl görüyorsun? Gazetecilik kitapları yazdığını düşünürsek, buna muhabirliği de dahil edebiliriz belki... 

Bu beş kitap kuşkusuz benim gazetecilik serüvenimde önemli sıçramalardır. Fakat mutlaka kayda düşmeliyim; ben kendimi yazar ya da araştırmacı gazeteci sıfatlarıyla anmıyorum. Hatta bu sıfatlara ısınamadığımı da söylemeliyim. Çünkü yalnızca gazeteci ve muhabir olmayı yeterli görüyorum. Beni araştırmaya iten ve yazar olmaya sevk eden dinamik de, gazeteciliğimin bizatihi kendisidir. Her bir kitap, benim nazarımda, gelişkin bir haber örneğidir. Daha doğrusu, bir gazete sayfasında ifade edilemeyen bağlamlar ve ayrıntıların buluşturulduğu formdur. Kitaba böyle bakıyorum. Bu meslekteki 12 yıllık profesyonel sürecin ardından vardığım aşama, git gide katlanan merak, biriken yüzlerce soru, görüşülmesi elzem bir o kadar haber kaynağı, alınması gereken binlerce not ve hasılı, daha yürünecek uzunca bir yola tekabül ediyor. Şu ana kadar, kayda değer bir mesafeyi katettiğimi sanıyorum. Bu da beni mutlu ediyor.

Kitaplarının tamamına bakarak, adalet arayışının senin gazetecilik ve yazarlık uğraşının nirengi noktası olduğunu söylersek yanılmış olur muyuz? 

Daha önce başka bir mecrada da ifade etmiştim; nasıl ki Mustafa Kemal, cumhuriyet rejimini 'kimsesizlerin kimsesi' olarak görüyorsa ben de gazeteciliğe aynı önemi atfediyorum. Gazeteciliğimin çıkış ve varış noktası, bunu ne kadar gerçekleştirebildiğimi bilemiyorum fakat, kimsesizlerin adalet arayışıdır. Postmodern Cihad'ta iğdiş edilen hukuk düzenini, Hanefi Yoldaş'ta bir sabah vakti 'terörist' olduğunu öğrenenlerin şaşkınlığını, Nefret'te bir avuç misyonerin ölüme yürüyüşlerini, Oğlumu Öldürdünüz Arz Ederim'de 12 Eylül 'terörizmi'nin muhatapları ve mağdurlarını, Sıfır Tolerans'ta da copun ucundakileri anlatmayı yeğlemem tam da bundandır.

Kitaplarında insanların yaşadığı adaletsizlikleri akıcı bir dille, yer yer hikayeleştirerek anlatıyorsun. İddianameden, fezlekeden yola çıkıp bunu yapmak zor ama seni mutlu ve tatmin ediyor herhalde... 

Esasen, yazım sırasında şu dengeyi gözetiyorum: Bir metin, nasıl yazılırsa daha okunur olur? İlk kitaptan bu yana ve yüzlerce haber öyküleştirerek anlatmayı tercih edişimin nedeni, metni okunur kılmaktan ötesi değildir. Edebileştirme bahsine gelince; haberin bir edebi değerinin olmadığını, gazetecinin de edebiyatçılığa soyunmaması gerektiğini düşünüyorum. Edebiyat kaygısıyla hazırlanan bir haber metninin akıbeti, gerçeklik kaybı olur. Okur edebileştirilmiş metni kurgusal bulduğu andan itibaren, iddiası yalnızca gerçeği aktarmaktan ibaret olan haber öldürülmüş olur. Sonuç olarak ben, 'belge' sıkıcılığına ve kimi söz oyunlarına eşit mesafede uzak duran, rahat okunur ve akıcı bir anlatımı tercih ediyorum. Bundan da zevk alıyorum.

Ülkemizde gazetecilik kitaplarının niteliğini nasıl görüyorsun? 

Hali hazırda iki tarz örnekle karşılaşıyoruz. İlki, belli bir kurumun, bu genelde emniyet oluyor, gözü ve perspektifiyle, hatta onların temin ettiği materyallerle yazılan kitaplardır. 90'lı yıllarda Ergenekon sanığı Ergün Poyraz'ın jandarma istihbarat mahreçli kitaplarının yerini bugün 'emniyet istihbaratın kütüphanesi' aldı, diyebiliriz. Bu türde kitapların 'hazır' okurlarının bulunduğunu, binlerce dağıtıldığını; buna karşın, gazetecilik değeri taşımadığını söyleyebilirim. Bir diğeri, örnekleri kısıtlı miktarda görülen, araştırmacı gazetecilik kitaplarıdır. Fakat bu alandaki sıkıntı şudur: Eldeki iyi niyetli çalışmalar belge aktarımcılığının ötesine geçemediği gibi, politik perspektiften de yoksundur. Art arda sıralanmış kimi dokümanlardan oluşmuş bu çalışmalar, cesur fakat okunur olmaktan uzaktır.

100’e yakın gazetecinin tutuklu olduğu, kitapların henüz basılmadan yasaklandığı, sayısız meslektaşının iktidarı rahatsız eden yazı ve haberler nedeniyle işsiz kaldığı koşullar altında mesleğini icra ederken kendini sınırlama ya da oto sansür ihtiyacı duyuyor musun? 

Gazetecilik şu an mayınlı bir arazide yürümektedir. Çoğu meslektaşımız işini kaybetti; kimileri hedef gösterildi, korkutuldu, tutuklandı ya da halen cezaevinde... Benim de aralarında olduğum az sayıdaki 'talihli' gazeteci ise bütün bu dengeleri gözeterek, araziyi sapasağlam geçmenin sınavını veriyor. Genel olarak meslekte, otosansürün egemen olduğunu söyleyebiliriz. Daha az yazan, daha az ifade eden, soru soran bir evre geçiriyoruz.

Kitaplarının okunurluğu ve gördüğü ilgiyi seni memnun ediyor mu?

Kitaplarımın hedeflediğim okur kitlesine ulaştığını görüyorum. Bir akademik çalışmada atıfta bulunulması ve bir arkadaş sohbetinde kıymet biçilmesi, beni mutlu ediyor. Yalnız olmadığımı, tek başıma düşünmediğimi ve birlikte kafa yorduğumuzu hissediyorum.