Haymana’dan Cambridge’e uzanan köprü... (Tomris SAKMAN - Tayfun TOPRAKTEPE)


İlk kez 2009’da Kuzey romanı ile tanıdığımız Burhan Sönmez’in ikinci romanı Masumlar 2011 yılında yayınlandı. Aynı yıl Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Masumlar, Ankara (Haymana Ovası) ve Cambridge’de geçen, bir bakıma doğu ile batıyı birleştiren bir roman. Bunu hem romanın geçtiği mekânlardan hem de üsluptan  çıkarsamak mümkün. Haymana’da geçen olaylar masal diliyle anlatılırken, Cambridge’de geçen olaylar kısa ve yoğun diyaloglarla ve detaya inilmeden, bir bakıma okura hayal etme payı bırakacak şekilde anlatılmaktadır.

KENDİ KURALLARI OLAN BİR ADA

Haymana Ovası’nda geleneksel kırsal yaşam tarzı hüküm sürmektedir ve doğuştan gelen statü ön plandadır. Buna bağlı olarak hem coğrafi hem de toplumsal hareketlilik sınırlıdır. Yaşam, aile ve geleneklerin belirlediği kesin değerler ve ahlak kuralları tarafından düzenlenmektedir. Herkes birbirine kan ya da evlilikle bağlıdır. (I) Yoksulluğun kader sayıldığı, ölümlerin sıradan karşılandığı, mutlu olayların nadiren yaşandığı bir coğrafyadır. Dünyadan kopuktur. Öyle ki, büyük savaşın bittiğinden, hatta Mustafa Kemal’in öldüğünden bile haberleri yoktur. Bir bakıma Haymana Ovası bir adadır. Adaleti, adaletsizliği, kendi kuralları olan bir ada: “Tatar fotoğrafçı daha buralarda yokken Haymana Ovası’nda kurtlar, tilkiler ve bir boz ayı dolaşırdı. Serin duvarlı evler, uluyacakları zamanı bekleyen köpekler ve gelinlerin yalnız bıraktığı pınar, akşamları dolunaya sarınarak yatardı. Ekmek az olur, ölüm sık görülür ve aşk bazen yaralı bir su gibi kanlı akardı.” (s. 91) Tatar fotoğrafçı bu adaya zaman zaman uğrayan ve dış dünyadan haberler getiren biridir. Keza savaşın bittiğini, Mustafa Kemal’in öldüğünü de o söylemiştir. Benzer şekilde belki de Hatip Dayı’ya hediye ettiği makineyle Haymana Ovasına ilk fotoğraf makinesini sokan da Tatar fotoğrafçı olmalıdır. Tatar’ın çektiği fotoğraflar,  Hatip Dayı, İhtiyar Os, Koca İsmail, Brani Tawo ve belki de Feruzeh’in yaşamlarını etkileyecektir. Tatar fotoğrafçının, adaya gelen bir yabancı gibi, mevcut dengelerin ve düzenin sarsılmasına neden olduğunu ve onun gelmesi ile birlikte kimi durumların geri döndürülemez şekilde değiştiğini görmekteyiz. Öldürdüğü Lille’nin fotoğrafını bir sene sonra Tatar’ın elinde gören Koca İsmail’in ertesi sabah hayatını kaybetmesi gibi.

Cambridge ise, Haymana’ya, hatta o dönemin Ankara’sına kıyasla, modern şehir kavramının tüm özelliklerini taşıyan, endüstrinin ve ticaretin egemen olduğu, insanların birbirleriyle yakın duygusal ilişkilerden çok çıkara dayalı, rasyonel, hesaplı ilişkiler kurdukları, daha hızlı, rekabetçi ve dinamik bir yaşam sürdükleri bir yerdir. Bireyin yalnızlaşması, suç ve intihar vakalarının artması bu şehirleşmenin doğal sonucudur. (II) Wittgenstein’ın mezarı başındaki beyaz mantolu kadının kimsesizliği, “Ben ölüyüm artık. Hayatım bitti” (s.69) ve “Ne şiirlerimi kitap haline getirebildim ne de ölmeyi becerebildim.”(s.143) diyen Brani Tawo’nun da intihara meyil etmiş olması bu yalnızlaşmaya örnektir.

Brani Tawo’nun iki kez bisikletinin çalınması, (s.34/s.100) “Üç günlük uykusuzluktan sonra nihayet yatabildiğini, müziği biraz kısmalarını istemesine” (s.36) rağmen komşusunun bu konuda pek duyarlı olmaması, bisikletini çalan gençlerin “Siktir ülkene git!”(s.100) diye bağırması, gibi daha da çoğaltabileceğimiz birçok örnek, modern şehir hayatının kaçınılmaz gerçekleridir.

DOĞU İLE BATI’NIN USTACA BAĞLANMASI

Yazar, ustaca kullandığı ayrıntılarla kültürel ve zamansal olarak birbirinden çok uzak olan Haymana ve Cambridge’i romanın sonunda bir fermuarın kapanması gibi birbirine bağlar. Roman karakterlerinden Biranî Tawo’nun Haymana’ya ait en son anılarından biri  arkadaşları ile birlikte dinledikleri radyo tiyatrosudur. Bu ayrıntı, başlangıçta çok önemli değilmiş gibi görünse de sonunda tren istasyonunda geçen sahneyle olan paralelliği yazarın doğu ile batıyı ustaca ve yumuşak bir geçişle birbirine bağlamasına olanak verir. Sosyolojik açıdan bakıldığında tren imgesi batı ile doğu arasında köprü vazifesi görür. (Örneğin, Şark Ekspresi) Biranî Tawo’nun Haymana’da dinlediği radyo tiyatrosu bölümünü çıkardığınız zaman, romanın sonu kuşkusuz aynı tadı vermeyecektir.

Brani Tawo’nun evinin duvarında asılı olan Juliet Binochette fotoğrafı da önemli bir ayrıntıdır. Romanın sonlarına doğru fark edileceği üzere bu fotoğraf Feruzeh’e benzemektedir. Bu sayede Feruzeh karakteri okurun gözünde canlanır. “Aşırı yorum” riskini de göze alarak, belki de bu noktada doğu kültüründeki “surete aşık olma” halinden de söz edilebilir. Duvarda asılı olan o fotoğraf aylardır en ince ayrıntısına kadar aklına kazınmıştır Brani Tawo’nun. Bu suretin Feruzeh’de vücut bulması bir nevi kader olarak kabullenilmiş olabilir. Wittgenstein’ın mezarı başında beyaz mantolu kadının sorduğu “Kadere inanır mısın?” sorusuna Brani Tawo’nun verdiği “Sadece aşk konusunda” cevabı bu yorumu destekleyecektir. Kurmaca metinlerde sıkça karşılaştığımızın tersine yazar, Feruzeh ile Brani Tawo’nun aşkını anlatırken artık iyice içi boşaltılmış, alışıldık sözcüklere başvurmadan yapar bunu. İkisinin arasında filizlenip boy veren aşkı bayağılaştırmadan aktarır.

Romanın ilk cümlesi: “Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde” ve “İnsanlar nerede ölmek istiyorsa, orası onların vatan duygusunun karşılığıdır.” (s.26) cümlelerinden daha başlangıçta Brani Tawo’nun yaşanmamış olması arzulanan bir hayatı olduğunu anlarız. Wittgenstein’ın mezarının yanına bir ölü gibi uzanıp başucunda bir mezar taşı hayal etmesi bu duygunun belki de doruk noktasıdır. (s.117) Brani’nin ifadesiyle anneannesi Kewe’den miras türküyü söylerken yakınlardan gelen keman sesi, ağıt ile requiem’i bir araya getirir.  Yani bir nevi Haymana ile Cambridge’i tekrar birbirine bağlar.

‘BEN NEREDEN GELDİM’

Romanda varoluş teması da sıkça işlenmektedir. “Çocukluğumda ‘Ben nereden geldim? diye sorardım. Annem ve yengelerim gülerdi. İnanmadığım cevaplar verirlerdi. Bazen gece yarısı uyanır, sessizliği dinlerdim. Karanlıkta yok olduğumu sanırdım. Bu dünyaya nasıl geldiğimi ölüm kadar merak ederdim”(s.122) Dayısının fotoğraf makinasını kırarak içine bakması ve bir fotoğraf makinesinin insan suretini nasıl yarattığını anlayabilirse kendi sorularına da cevap bulabileceğini düşünmesi de buna örnektir. Varoluş sorununun bir başka yansımasını, yaşadığı coğrafyaya tutunabilme, kendinin yapabilme, kendinden bir iz bırakabilmeye evrilmesinde görürüz. Bu evrilme, Kewe’nin kendi köyündeki elma ağacının çekirdeklerini şimdiki evinin önüne ekmesinden başlayıp, Brani’nin mezarlıkta Wittgenstein’ın yanına uzanarak toprağa kök saldığını hissetmesine, hikâyenin sonunda Feruzeh’in de İran’dan getireceği elma çekirdekleriyle İngiltere’de kendi kimliğine dair bir iz bırakmak istemesine kadar sürer.

Kolay okunan bir roman “Masumlar”; ancak Mevlânâ'nın, “Ben konuşurum, herkes kendi kabınca alır.” cümlesiyle ifade ettiği gibi, okuyan herkesin kendi kabınca alacağı, meraklısı için çok ilginç ayrıntılarla örülü bir roman. Bazen açıkça bazen de göndermelerle yazarın birçok düşünür ve edebiyatçıya atıfta bulunduğunu görürüz. Bu düşünür ve edebiyatçıların eserlerine vâkıf okurların, Masumlar’ı okurken çok daha fazla keyif alacağı, felsefi, edebi, sosyolojik hatta teolojik sorular soracağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

0 yorum:

Yorum Gönder