Faşizmin Dili (Sanem YARDIMCI)

Weimar Cumhuriyeti döneminde orta sınıf Yahudilerin yoğun olarak yaşadıkları Berlin’in Bayerischer Platz semtinde yürüyüş yaparsanız, gözünüze 15-20 metrede bir direklerin üzerine asılmış tabelalar çarpar. Bu tabelalarda Nasyonal Sosyalizm döneminde yürürlüğe giren, Yahudilerin yaşamlarını günbegün denetim altına alan yasal düzenlemeler, yürürlüğe girme tarihi ile birlikte yer alır. Bir adım atarsınız, tüm erkek Yahudilerin kendi isimlerine ek olarak “Israel”, tüm kadın Yahudilerin “Sara” ismini eklemelerini zorunlu tutan 17.8.1938 tarihli düzenlemeye denk gelirsiniz. Birkaç adım sonrası 15.11.1938 tarihli Yahudi çocukların okula gitme yasağı ile karşılaşırsınız. Bir iki cümle ile her geçen gün Yahudilerin yaşam alanlarının nasıl daraltıldığını anlar, bir tarihten sonra ise adım adım artan baskıların artık düzenlemeye gerek bırakmayacak bir hal aldığını keşfedersiniz. Faşizmin nasıl ve neden Yahudi olmayanlarca onaylandığına, desteklendiğine dair soru aklınıza takılır. Konuyla ilgili olanlar sosyal bilimlerin bu soruları yanıtlama girişimlerini aklına getirse de, verilen yanıtlar sorunun ağırlığını kaldıramaz. Nasıl olur da bu kadar insan, faşizmin bir parçası olmuş, o çarkların dişlerinden bir haline gelmiştir? Aslında Nazi döneminin kurbanlarını anmak ve Nazi geçmişiyle yüzleşmek için yerleştirilen bu tabelaların akla getirdiği ilk soru, dönemi yaşayanların da aklına düşmüştü.

Nazi Almanyasında yaşayan Yahudi kökenli Fransız Edebiyatı Profesörü Victor Klemperer de bu isimlerden biri ve onun için bu soru doğrudan gündelik yaşamın bir parçasıdır. Klemperer, Nazi iktidarıyla birlikte, kıymet verdiği “mucize çocuk” olarak görülen zeki öğrencisinin adım adım Nazileşmesi sürecini gözlemler, düzenli olarak görüştüğü arkadaşlarının Führer’in üstün niteliklerini sıraladıkları övgüleri dinlemek zorunda kalır, 1902’de Protestanlığa geçmesinin Nazilerin nazarında hiçbir anlam ifade etmediğini, 1935’te Üniversiteden uzaklaştırılmasıyla bir kez daha anlar. Nazi dönemini canlı olarak tamamlayabilmesini sağlayan ise, Yahudi kökenli olmayan eşi Eva Schlemmer’dir. Yahudi kökenli olmayan eşi onu sadece canlı tutabilir, zorunlu çalışmadan, göğsünün üzerinde taşıdığı sarı yıldızdan, dışlanmadan, ve aşağılanmadan koruyamaz.

Lingua tertii imperii

Edebiyat profesörü Klemperer nihayete ereceğinden emin olduğu bu durumdan çıkana kadar Nazilerin dilini mercek altına almaya karar verir ve 1933-1945 arası düzenli olarak notlar tutar, Nazilerin dilini inceler dildeki dönüşümünün izini sürer. Nazilerin yoğun olarak kullandığı kısaltmalarla dalga geçmek ve aynı zamanda tuttuğu notları SS subaylarından korumak amacıyla, “üçüncü imparatorluğun dili” ifadesinin Latincesini kısaltarak LTI (Lingua tertii imperii)’yi kullanır. Bu dönemde LTI onun için bir tür mücadele aracıdır. Klemperer‘in temel hedefi dönemi karakterize eden dilsel özellikleri açığa çıkarmak, resmi ve gündelik dilin karşılıklı olarak birbirlerini nasıl etkilediğini analiz etmek ve en nihayetinde Nazi iktidarının dilinin eleştirisini yapmaktır. Bu nedenle LTI’de kısaltmalar, isimler, moda olmuş sözcükler, fıkralar, gazetelerin kullandıkları dil, savaşın dili yer alır, böylece Klemperer Nasyonal Sosyalizm iktidarı altındaki gündelik yaşamı gözler önüne serer ve Nazi dilinin tipik örneklerinden bütünlüklü bir tablo çıkarır.

1947’de derlediklerini gözden geçirip, yorumlayarak LTI Nasyonal Sosyalizmin Dili ismiyle yayınlar. Geçtiğimiz aylarda Tanıl Bora’nın özenli çevirisiyle Türkçe’de ilk kez yayınlanan kitaba Klemperer’in yüklediği diğer bir işlev de Nazilerin dilinden tamamen arınma yollarını bulmaktır. Zira, Klemperer dildeki değişimin çok daha zor ayıklanabileceğinin farkındadır, ne de olsa “…kaybolup gitmesi gereken şey sadece Nazi eylemleri değil aynı zamanda Nazi zihniyetidir, Nazi düşünme alışkanlıklarıdır ve onun beslendiği zemindir: Nazizmin dilidir.” Kitabın giriş kısmında verdiği örnekler üzerinden, bu konuda kat edilmesi gereken çok yol olduğunu dillendirir.

En üstünlük sıfatının laneti

Bu çerçevede, Türkiyeli okur için kitabın dikkat çekici olan bölümlerden biri “En üstünlük sıfatının laneti”dir. Klemperer, bu bölümde LTI’nin sayısal verileri abartma eğiliminden bahseder. Sözgelimi Kiev’de 200.000 kişinin kuşatma altında olduğu haberinden iki hafta sonra Kiev’den 600.000 kişi esir alınır. Ya da tüm Alman basının tirajı üst üste konduğunda stratosferin 20 kilometre içine kadar uzanacağı haberi. Bu örnekler, akla ister istemez 10 yılda dikilen 2,5 milyar ağacı getirir. Aynı bölümde Klemperer, en iyi, en üstün’de olduğu gibi en’lerin LTI içinde sık kullandığını tespit eder. Örneğin Völkischer Beobachter (NSDAP’nin resmi yayını) dünyanın en büyük basımevini inşa eder. Klemperer, sıfatların önüne en ifadesi getirmeden de aynı anlamı yakalayacak sözcük seçimine de dikkat çeker. Dünya bu sözcüklerden biridir: Dünya Führer’i dinler, kazanılan her muharebe, dünya tarihinin en büyük muharebesidir.

LTI’nin en üstünlük sıfatına olan düşkünlüğünde lanetli olan, yalan olduğu apaçık belli olan haberlerin her gün ısrarla yazılı basında yayınlanmasının insanlar üzerinde bıraktığı etkide saklıdır. Kendi ifadesiyle, “kağıda basılı yalan, dört bir yandan nüfuz ettikçe, etrafımdakilerin pek azı, giderek iyice azı ondan kuşku duyup, en sonunda da artık kimse kuşku duymayınca, bir noktada beni de alt eder.” Klemperer’e göre ısrarla sürdürülen yalan habere dayalı propaganda, etkisini kaybetmez, aksine “ona karşı duran aklın yıkımıdır.” Yalan haberin kanıksandığı ve penguenlerin hayatımıza nüfuz ettiği bugünlerde Klemperer’in kitabı okunması gereken yapıtlar arasında yerini alıyor.

LTI: NASYONAL SOSYALİZMİN DİLİ, Viktor Klemperer, Çev.: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2013.

Diktatörlük Üzerine Birkaç Nokta (Dinçer DEMİRKENT)

Haziran günleri boyunca sokakları inleten sloganların en dikkat çekici olanlarından biri ‘diktatör istifa’ idi. Tunus’tan başlayıp Mısır’a uzanan ve mevcut rejimlerin birbiri ardı sıra yıkılmasıyla sonuçlanan isyan süreçlerinin de arkasında bu kavram yatıyordu. Avrupa’da ne Indigniados hareketi esnasında ne de Occupy eylemlerinde ön plana çıkmış olan bu kavramın coğrafyamızda itici bir söylem olarak öne çıkmasının temel nedeni tek kişide toplanan güce karşı siyasal direnişin başat çelişki olarak ortaya çıkmasıydı. Bu coğrafyada Makyavelyan bir anlamda halkın tabiiyet karşıtı mizacı çıkarları farklılaşabilen sınıfsal kesimleri siyasal isyana katabilmişti. Türkiye’de yankılanan ‘diktatör istifa’ seslerinin bununla ilişkisi çok kolay kurulabilir. Fakat Türkiye’yi ayrıksı gösteren iki noktayı da vurgulamak gerekir. Bunlardan birisi 2002’den itibaren liberallerin pompaladığı demokratikleştirici güç olarak AKP ve özellikle de Tayyip Erdoğan figürünün inşasıdır. İkincisi ise Türkiye’nin görece iş gören bir parlamenter rejime sahip olmasıdır. Bu iki noktanın diktatörlük kavramı bakımından siyasal analizini yapmak Türkiye’nin içinden geçtiği mevcut krizdeki konum ve yeni konumlanmalara dair bir manzarayı görebilmenin de önünü açacaktır. Bu yazı, bunu yapabilmek için birkaç nokta ve referansla kendini sınırlayacak.

Schmitt’e Diktatörlük

Carl Schmitt gerek Nazi ilişkisi gerekse de teorisinin parlamenter demokrasiye ve liberalizme getirdiği güçlü eleştirilerle uzun süre siyasal sosyal tartışmalarda dışlanmış bir isim. Fakat Avrupa’da özellikle radikal düşünürlerin parlamenter demokrasi eleştirileri ve siyasal olanı ön plana çıkaran yaklaşımları bu ismi 2000’lerin başından beri tekrardan siyasal tartışmaların önemli bir referansı haline getirdi. Yazarın Türkçeye çevrilmiş dört kitabı var. Fakat burada asıl olarak diktatörlük üzerine yazdığı kitap ile Anayasa Öğretisi kitabının ilgili yerleri ele alınacak. Bu kitaplar henüz çevrilmiş değil.

Schmitt, Diktatörlük adlı eserinde diktatörlüğün belirli bir amaca ulaşmak için gerekli bir araç olduğu düşüncesinin Marksist proletarya diktatörlüğü kavramı tartışmalarının ardından (kolektif diktatörlük) burjuva literatürüne tekrar dâhil olduğunu ve geri çekilirken kazanmış olduğu demokratik prosedürün askıya alınması anlamının yerini amaca ulaşmaya bıraktığını belirtir ve ekler: “Diktatörlük sorunu, somut bir istisna sorunudur, genel hukuk içtihadı içinde çokça çalışılmış değildir.” Roma hukukuna ait bir kavram olarak diktatör bu yönüyle tirandan farklıdır. Hukukun hem içinde hem de dışında yer alır. Roma’da kriz durumlarının içinden çıkmak için hukuku askıya alma yetkisi olan bir diktatör belirli bir süre için seçilirdi. Örneğin M. Kemal’e Büyük Millet Meclisi tarafından verilen Başkomutanlık yetkisinin bu anlamda bir diktatörlük yetkisi olup olmadığı da tartışılmıştır.

Schmitt, yukarıda indirgeyerek ele aldığımız diktatörlük kavrayışının siyaset teorisi içinde komiseryal (atanmış) diktatörlük olarak ele alındığını belirtir. Ardından da bunu egemen diktatörlükten ayırır. Egemen diktatörlüğü de kuruculukla ve kurucu olarak halkla özdeşleştirir. Ona göre siyasal bir kategori olarak halk egemen diktatördür ve bu yetkisini devretmez. Schmitt’in Anayasa Öğretisi adlı eserine baktığımızda egemen diktatör delege edilebilir çünkü o ancak ses çıkarabilir, onaylar ya da reddeder. Bu berrak görünen kavrayış bir yandan kurucu iktidar kavramının teorik karanlıklarına doğru bizi götürürken bir yandan da Nazi rejiminin siyasal karanlığına götürme ihtimalini taşır. Ama götüreceği yere doğru izini sürmek de günümüzü anlamak açısından önem taşımaktadır. Demokrasi olarak adlandırılan rejimlerin faşist rejimlerle ve diktatörlükle göbek bağlarını açığa vurur.

Diktatörden Tirana Erdoğan Rejimi

Bu izi AKP rejiminin tarihsel dönemini izleyerek sürdüğümüzde önemli siyasal sonuçlara ulaşırız. Bunlardan birincisi parlamenter demokrasilerin diktatörlüğün karşısında olmadığı aksine ikisinin birlikte yer alabileceğidir. AKP’nin Türkiyeli liberallerin de desteği ile Türkiye’nin tek demokratikleştirici aktörü olarak sunulması, eski düzenle çatışmayı bu söylemsel hattan kurması ve iktidarını bu çatışmanın yarattığı krizlerden güç alarak geliştirmesi, ardından bütün gücü tek elde toplaması dayanaklarını ‘demokratik’ kurumlar içinden almıştır. Gezi sürecinde Erdoğan tarafından ortaya konan ‘sandık’ tartışması bu bakımdan önemlidir.

Gezi sürecinde çok açık bir biçimde ortaya konan Schmittyan düşman söylemi de diktatörlüğün bu kavramsal analizinden yola çıkılarak yapılabilir. Erdoğan Gezi direnişine katılan kesimleri açıkça düşman kategorisi içine almış ve onları fiziksel olarak yok etmeye dönük bir politika izlemiştir. Polis tarafından kullanılan silahlar savaş araçlarıdır. İstanbul, Ankara, Hatay gibi şehirler ilan edilmemiş bir olağanüstü hali yaşamıştır. Tanıl Bora’nın ifadeleriyle Erdoğan milletini seçmiştir ve geri kalanını sayımın dışında bırakmıştır. Bu söylem dış düşman söylemiyle de birleşmiştir. İçerde demokratikleştirici dışarıda barışçı bir politika iddiasının temelinde içerde otoriter ve dışarda yayılmacı bir hareketin olduğu açıkça görülmüştür.

Üçüncüsü ve en sonuncusu AKP’nin Ergenekon davalarının ardından biriktirdiği gücün Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde toplanması, iki ayrı kavramla ifade edersek istisna yaratarak diktatörlüğünü sürdüren Erdoğan’ın artık tiranlaşmasıdır. Tiranlaşma keyfi yönetimin derecesinde kendini açığa vurmaktadır. Burada artık askıya alınan bir hukuk düzeni de tanınmamakta, yeni ‘demokratik’ anayasa vaadi içinde mevcut anayasal düzen haklar bakımından ortadan kaldırılmaktadır. En basit gösteri yürüyüşü hakkından yaşam hakkına kadar bütün bir liberal haklar sistemi Erdoğan’ın ağzında şekeri kaçınca atılan sakıza dönüşmüştür.

‘Diktatör istifa’ sloganı 2010 sonrasında coğrafyamıza damgasını vurmuştur. Diktatöre karşı birleşme, yönetenin baskısına karşı yönetilenin tahakküm görmeme direnci siyasal bir tutkal olarak iş görmüştür. Bunu diktatörlüğün geri çekilişi olarak okumak ne kadar olanaklıysa yeniden inşası bakımından değerlendirmek de olanaklıdır. Bu bakımdan bu konuda yapılacak hukuksal ve siyasal tartışmaların büyük bir önemi vardır.

CONSTITUTIONAL THEORY, Carl Schmitt, çev. Jeffrey Seitzer, Duke University Press, 2008.
DICTATORSHIP, Carl Schmitt, Polity Press, 2010.


İstisnai Rejimler Üzerine (Ebubekir AYKUT-Kansu YILDIRIM)

Türkiye toplumsal formasyonunda siyasal rejimin almakta olduğu biçim ve toplumun geçirdiği dönüşüm liberal ve sol cenahta tartışılmaya devam ediyor. Otoriterlik, diktatörlük, faşizm, totalitarizm, bonapartizm gibi belirli tarihsel deneyimlere referansla tanımlanan kavramlar üzerinden yürütülen tartışmalar AKP döneminin özgün olduğu konusunda hemfikir gibi gözüküyor. Başkanlık sistemi tartışmaları, kolluk kuvvetlerinin artan gücü ve topluma müdahale sıklığı, işçi sınıfı taleplerinin duyulmaz hale gelmesi, kürtaj yasası, içki satışı ve içki satılan, tüketilen yerlere ilişkin yönetmelikler gibi sosyal hayata ilişkin düzenlemeler tartışmalarda sıklıkla işaret edilen gelişmeler arasında. Gerçekten de AKP dönemi, sadece iktidarda bir parti değişikliğine değil aynı zamanda devlet toplum ilişkilerinde, toplumsal ilişkilerde ya da sivil toplumda yaşanan çarpıcı dönüşümleri içeriyor. Bu anlamıyla AKP rejimi, kuruluş süreci hariç Türkiye Cumhuriyeti tarihinde istisnai bir biçime işaret ediyor.

Birey ve Psikoloji

Yürütülen tartışmalar bazı ortak gelişmelere işaret etmelerine rağmen farklı kavram setlerini kullanarak açıklama üretmekteler. Ernesto Laclau İdeoloji ve Politika kitabındaki “Faşizm ve İdeoloji” makalesinde faşizm üzerinden geliştirdiği analiz istisnai rejimler etrafında dönen tartışmalara belli bir açıdan katkı sunabilir. Laclau, burjuva liberal söylemde faşizmin “normal tarihsel sürecin kesintiye uğraması” olarak tanımlandığını belirtir (s.87). Buna göre, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı bilinç çöküntüsü ve uygarlık bunalımı ile ilişkilendirilen faşizm “şeylerin doğal düzenin bozulması” olarak açıklanmaktadır. Hannah Arendt ise Totalitarizmin Kaynakları eserinde faşizm ve komünizm arasında özsel bir özdeşlik tespit etmek amacıyla belirli bir birey tahayyüllü temelinde totalitarizm kavramına başvurur. Emperyalizmin ortaya çıkışı, sınıfsal değerlerin bunalımı ve modern bireyin atomlaşması faşizmin daha doğrusu totalitarizmin tarih sahnesine çıkışı için zemini hazırlamıştır. Burjuva liberal söylemin faşizme dair bu “öznel” saptamaların diğer istisnai biçimler içinde geçerli olduğu söylenebilir.

Tarihsel süreçte bir sapma, şeylerin doğal düzenin bozulması, Reich ve Fromm’un analizlerinde ortaya çıkan bireysel ve psikolojik dönüşümler üzerinden tanımlanan faşizm kavramına karşılık Adorno’nun “kapitalizmi konuşmuyorsanız faşizm konusunda da sessiz kalmalısınız” uyarısı akla gelir. Adorno ve Horkheimer Aydınlanmanın Diyalektiği’nde kapitalist araçsal rasyonalitenin tarihsel olarak pratiğe dökülmüş biçimi olan faşizmi inceler. Onların analizinde faşizm hiç de bir sapma olarak değerlendirilmez, daha ziyade faşizm işçi sınıfı mücadelesinin yenilgisiyle kapitalizmin aldığı tarihsel bir görünümdür. Dahası Frankfurt Okulu faşizmin sadece siyasal rejim meselesi olmadığını kültür endüstrisinin gelişimi ile birlikte kültürel ve toplumsal hayatta filizlendiğini belirtir.

Nesnel Koşullar

Sol yazın içerisinde faşizm üzerine bir başka tartışma rejimin nesnel koşulları üzerine odaklanır. Daniel Guerin, Franz Neumann, Lev Trostky, Palmiro Togliatti gibilerin faşizm analizi öncelikle tekelci sermaye ve faşizm arasındaki ilişkilere odaklanır. Gramsci’nin yazdıkları da bir ölçüde faşizm analizidir. Faşizme dair “nesnel” analizlerde kriz vurgusu belirgindir. Belirgin bir örnek Georgi Dimitrov’a göre ekonomik kriz koşullarında doğan faşizm, “finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü”dür. Diğer bir deyişle faşizm; parlamentarizm, bonapartizm gibi burjuva diktatörlüğünün aldığı bir biçimdir. Poulantzas ise faşizmin sadece ekonomik kriz koşullarına indirgenmesine ve faşist devletin tekelci sermayenin bir aracı olarak tanımlanmasına karşı çıkarak faşizmin göreli özerkliğine vurgu yapar. Laclau da Poulantzas’ın bu eleştirisini sahiplenir ve iktidar bloğundaki hegemonya krizinden kaynaklanan faşizmin iktidar bloğunun herhangi bir fraksiyonunun (ya da tekelci sermayenin) tekelinde olmadığı vurgusunu yapar. Laclau, İngiltere ve Fransa örneklerine işarete ederek “tekelci sermayenin faşist çözümü benimsemeye zorlanmadığı her durumda, onu benimsememeyi tercih ettiğini” öne sürer (s.130). Bu bağlamda tekelci sermaye ve faşist devlet arasında araçsalcı bir ilişki kurulması mümkün değildir.

Faşizmin İdeolojisi


Ernesto Laclau, Poulantzas’ın analizini geliştirebilmek için faşizmi ideolojik öğeler üzerinden okumaya girişir. Althusserci bir ideoloji kavrayışı üzerinden faşizmin “diğer şeylerin yanı sıra ideolojik bir krizden” ortaya çıktığını belirten Laclau, kriz analizini ikili bir amaç üzerine oturtulmasını gerektiğini belirtir (s. 99). İlk amaç faşizmi oluşturan kurucu öğeleri irdelemektir, ikincisi bu öğelerin eklemlenme sürecini açıklamaktır. Laclau’ya göre Poulantzas’ın araştırmasının eksikliği birinci amacı gerçekleştirmiş, kurucu öğeleri bütün karmaşıklığı içerisinde ele almış, olmasına rağmen, ikinci amacı göz ardı etmiş, öğelerin eklemlenme sürecine odaklanmamış, olmasıdır (s.107). Faşizmi ortaya çıkaran koşullar ve öğeler, işçi sınıfının yenilgisi, orta sınıf ideolojisi gibi, incelenmişse de bunların nasıl özgün bir şekilde bir araya geldiği açıklanmamıştır.

Sadece faşizmle sınırlı olmasına rağmen Laclau’nun analizi, herhangi bir siyasal rejimi -otoriter, bonapartist, totaliter, diktatöryel- tanımlarken bu rejimleri oluşturan koşulların ve öğelerin eklemlenmesi sürecinin, özgün bileşiminin tanımlanması gerektiğine işaret eder. Laclau’nun perspektifini Türkiye örneğine çevirdiğimizde faşist, otoriter, bonapartist, totaliter, diktatoryel rejimlerde rastlanan birçok öğenin ve koşulların AKP rejimi altında da varolduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu öğe ve koşulların hangi rejime işaret ettiği Laclau’nun ikinci amacı analize dâhil edilerek mümkündür. Yürütülen tartışmalar farklı kavram setleri çerçevesinde bazı ortak gelişmelere işaret ediyor olmasına rağmen yaşanan süreci bir bütün olarak tanımlanmasına gerek vardır. Böyle bir tanımlamanın gerekliliği sadece tutarlılık, doğruluk, teorik yükümlülüğü ima etmez aynı zamanda gerekli muhalif eylemin koordinatlarının belirlenmesinde vazgeçilmez bir rol oynar.

İDEOLOJİ VE POLİTİKA, Ernesto Laclau, Çev. Hüseyin Sarıca, Belge Yayınları, 1998. 


Edebiyat Bir Hiç Değildir (Ömer İZGEÇ)

Romancılığımızda son dönemlerde hikayenin üsluptan daha öne çıktığı söylenebilir. Anlatım biçiminin hikâyenin gerisinde kalmasını farklı nedenlerle açıklamak mümkün. Görünen o ki çoksatan olgusunun son yıllarda ülkemizde karşılığını bulmasıyla birlikte revaçta olan konulara eğilen ve hızlı tüketilebilen metinler okuyucuları olduğu kadar yazarları ve yazar adaylarını da cezbediyor. Edebiyatın dönüştürücü gücünün yerini oyalayıcılığa ve müşterek olana dahil olma dürtüsüne bıraktığı böylesi bir ortamda, yazının özünde olan dil işçiliğinin, üslûp arayışının önemlerini kaybettiği görülüyor. Edebiyatı insan ruhunun arkeolojisini yapmak, özde olanı anlamak, haksızlığın ve zulmün karşısında direnmek için bir araç belleyen yazarlar ise her daim olduğu gibi bir vaha etkisi yaratıyor. Bu yazarlar anlattıklarına olduğu kadar biçeme de özen gösterip, her cümlenin üzerinde itinayla sebat ederek ve anlatılarıyla uyumlu bir dilin izini sürmekte direterek gerçek edebiyatın neferliğini üstleniyorlar. Son dönem romancılarımızdan Hüseyin Kıran, Barış Bıçakçı ve Ayhan Geçgin bunlardan birkaçı.

Ayhan Geçgin hayatın içinde anlam bulan, okuyucusuna üstten bakmayan felsefi anlatıları ve her cümlesi üzerinde uzun uzun çalıştığı belli olan metinleriyle tıpkı Barış Bıçakçı gibi kavramların etrafında onlara dokunarak kirletmeden, sömürmeden sakince dolanır. Geçgin’in 2011 yılında yayınlanan Son Adım’da otuzlu yaşlarında İstanbul’da babaannesiyle yaşayan Ali İhsan’nın hikâyesi anlatılır. Şehirde doğmuş ama asla şehirli olamamış Ali İhsan’ın hikâyesi Albert Camus’nun yabancısıyla, Yusuf Atılgan’ın Zebercet’iyle, Kafka’nın ve Dostoyevski’nin karakteriyle aynı eksende yol alır. Kitabın ilk bölümlerinde bireyin hayat karşısındaki umarsızlığı, kimliğinden ve köklerinden kopmuşluğu neredeyse hikâyesiz ama dolu dolu bir anlatıyla aktarılır. Gerisi edebiyat tutkununun temaşasıdır.

“Para hırsım yok belki, ama başka bir hırsım, isteğim, arzum da yok –ya da öyle diyorsun, gücüm ancak kendimi bir arada tutmaya yetiyor sadece, bugünden bir sonraki günü geçirebilecek gücü bulmaya çalışmaya yetiyor.”

Ali İhsan’ın kafasının içinde dönenler şehrin kalabalığındaki keşmekeşte, bulutların ayrışıp yayılmasında, denizin üstünde tüten buğuda can bulur. Geçgin’in gösterişten uzak, ilmek ilmek işlenmiş ve her şeyden önemlisi diliyle ahenk içindeki anlatımının sinemadaki karşılığı Tarkovsky, Kieślowski ve Nuri Bilge Ceylandır demek yanlış olmaz sanırım. Ali İhsan düşünür, hep kendi içine konuşur. Böylesi “olaysız”, felsefi tınılar taşıyan ağır bir anlatının etrafında konuşlanmış hendeklerden biri olan yeknesaklığa düşmeden yol almak ise gerçek bir hüner işidir. Geçgin Son Adım’da bazı bazı bu hendeklerin yamacına değin sürüklenmesine karşın ustalıkla anlatısını sürdürmeyi beceriyor.

Hiçe indirgenemeyen

Son Adım’ın ilk bölümü diyebileceğimiz 178 sayfalık kısmında anlatılan, İstanbul’a yeni bir hayat kurmak için göçen ailelerin ikinci kuşaktan fertlerinin kentle ve kökleriyle kurdukları ya da kuramadıkları bağdır. Ancak böyle kestirip atmak haksızlık olur, zira Ali İhsan’ın hikâyesi büyük edebiyatcıların anlatılarında olduğu gibi evrenseldir de. Geçgin şehirli olamamış ama kesinlikle “oralı” da olmayan bir uyumsuz adamın yaşadıklarını anlatırken hiçbir yere ait olamama gibi bir membadan katreler damıtıp okuyucusuna sunar. Bu ait olamama mefhumu, Geçgin karakterlerini Barış Bıçakçı’nınkilerden farklı bir yerde konumlandırır. Hüseyin Kıran’ın ve Ayhan Geçgin’in metinlerinin aksine “ev” Barış Bıçakçı’nın hikâyelerinde sığınılacak, içinde kendiyle ve sevdikleriyle bağ kurulabilecek son kaleler olarak belirir. Oysa Kıran’ın karakterleri gibi Geçgin’in Ali İnsan’ı da kendiyle dahi bağ kurmakta zorluk çeker.

“Ev, diyorsun kendi kendine, ama bir evim yok. Daha önce ev dediğim de aslında bir tür hücreydi, buradan daha değişik olsa bile öyleydi, bunu hep hissettim. Aslında hiçbir zaman bir evi, kendimi evimde hissedeceğim bir evi hayal edemedim.”

Ali İhsan’ın bakımını yaptığı yarı yatalak babaannesiyle bile bir duygu birliği yoktur. Kısacası Ali İhsan ıssızdır; evde, dışarıda, başkalarıyla beraberken, bir başınayken. Ancak Geçgin’in Son Adım’da kolaycı bir karamsarlığı kendine siper etmediğini de belirtmek gerekir.

Düşündüğü şekilde olmasa da Ali İhsan’ın hayatı babaannenin ölümüyle değişir. Babaannenin vasiyeti gereği ve içten içe bir kopuş, bir yeniden doğuş itkisiyle yaşlı kadını gömmek üzere ecdadının topraklarına, ülkenin doğusuna gider. Bu yolculuğun başlangıcı kitabın ikinci bölümüne giriştir. İkinci bölümde Ali İhsan kendi içinden de ıssız bir coğrafyayla ve oranın insanlarıyla karşılaşır. Bu kendi içindeki çoraklığın cisimleşmiş halidir. Ayhan Geçgin’in bu ikinci bölümle, ilkinde konu edilen varoluşsal kaygıları toplumsal bir yere oturtması edebiyatın zaferlerindendir. Şiddetten, zulümden, yoksulluktan, karanlıktan kaçanların tüm bunları içlerinde taşımaya mahkûm edilişlerinin hikâyesidir anlatılan. Son Adım’da yaşamın felsefi hakikatiyle siyasal hakikati birbirini kirletmeden, zehirlemeden iç içe geçer. Bu anlatıda muktedirin adaletsizliği, yaşatılanların us dışılığı iki cümleye sığabilir.

“Bir neden arayışı kendinde ya da ötekilerde bir suçlu aramaya götürüyor. Ayrıca onlar da sizi bizzat buraya getirerek burada olmaları için kendilerine bir neden yaratmış oluyor.”

Kitabın son kısımlarındaki işkence sahnelerinde ise Ali İhsan, Hüseyin Kıran’ın Resul’üne yarenlik eder. Yaşanan, yaşatılan zulmün anlatıldığı, erkin acımasızlığının ve kirinin ortaya döküldüğü bölümler yer yer beden-bilinç ilişkisinin de sorgulandığı felsefi bir damar bulur. Felsefe ile siyasetin iç içe geçerek birbirini desteklediği ve çoğalttığı bu bölümler kitabı zulmü lanetleyen, işkencelerin ve infazların karanlığını ayan eden bir çığlığa dönüştürür.

Ayhan Geçgin her şeye rağmen karanlık anlatısını edebiyatın dönüştürücü etkisinden direnç dolu bir umut devşirerek sona taşır. Ali İhsan işkencecilerine "Sizin bilmediğiniz bir gerçek var,” der, “İnsan bir hiç değildir… Gerçeği mi istiyorsunuz. İşte gerçek: İnsanın içinde ölümsüz bir şey vardır. İnsanın içinde yok edilemez bir şey vardır... Binlerce bedeni parçalasanız bile bu gerçeği asla öğrenemeyeceksiniz.” Edebiyatın içinde de yok edilemez bir şey vardır, gerçek yazının içinde, ne yapılırsa yapılsın hiçe indirgenemeyecek bir şey. Son Adım bize bunu yeniden hatırlatıyor.

SON ADIM, Ayhan Geçgin, Metis Yayınları.

Direnişin Kürtçesi (Murat ÖZBEK)

Cengiz Güneş’in Essex Üniversitesindeki doktora tezi olan ve İngiltere’de Routledge yayınları tarafından kitaplaştırılan çalışması Eflâ-Barış Yıldırım tarafından Türkçeye Türkiye’de Kürt Ulusal Hareketi: Direnişin Söylemi adıyla çevrildi. Kitap 1960’tan günümüze Kürtlerin siyasal hareketliliğine yoğunlaşıyor; ancak Güneş, alanyazındaki çalışmalardan farklı olarak bu konuyu tarihsel bilgi aktarımının dışına taşırarak felsefi kavramlarla tartışmaya açıyor. Ernesto Laclau’un “Radikal demokrasi” “tortulaşma” “söylem teorisi” “mit” kullanımlarının ve Antonio Gramsci’nin “organik entelektüel” “hegemonya” gibi kullanımlarının genelde Kürt siyasal aktivizminde, özelde ise PKK hareketinde nereye tekabül ettiğini özgün bir çalışmayla aktarıyor. Özgün bir çalışma dememin nedeni ise müzik, Newroz, kültür etkinlikleri, televizyon ve diğer iletişim kanallarının siyasal hareketlerde sahip olduğu önemin akademik çalışmayla belirlenmesinden kaynaklanıyor.

Türkiye’de Kürt Ulusal Hareketi: Direnişin Söylemi sekiz bölüm ve bir de sonuç bölümünden oluşuyor; ancak tüm bu bölümler 1960’tan 1980’lerin başlarına kadar olan birden çok Kürt oluşumunun mücadelesine ve 1980’lerden günümüze PKK hareketinin mücadelesine odaklanıyor. Güneş’e göre çağdaş Kürt aydınlarının çok partili hayata geçişinin ardından, önce Kürtlerin kültürel taleplerini ardından siyasal taleplerini dillendirmeye başlamaları ve kendilerine yeni alanlar yaratma çabaları Türk soluyla birlikte hareket ederek gerçekleşmiştir. Güneş şöyle devam ediyor: Ancak Türk solunun Kürtlerin talep ettiği bu hakları dillendirmede kararsız kalmaları Kürtleri kendi siyasi oluşumlarını ve söylemlerini üretmeye zorlamıştır. Örneğin, Musa Anter gibi Türkiye İşçi Partisi içinde yer alan Kürt entelektüellerin amacı Kürt sorununun Türkiye’nin temel sorunu olduğunu parti içinde dillendirmekti. Türk sosyalistler Kürt sorununun sosyalizmle çözüme kavuşacağını öne sürüyorlardı ama Kürt sorunu devrimden sonra çözülmeliydi. (s. 129) Kürt aktivistlerin kendi siyasal arayışları büyük oranda Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) ile başladı ve bunu Kürdistan İşçi Partisi ile Devrimci Demokrat Kültür Dernekleri gibi oluşumlar takip etti. Bu oluşumlar ve sonralarındaki oluşumlar Kürt sorunu çerçevesinde hegemonya kuramadılar ve PKK hareketinin ortaya çıkışına kadar bu bir döngü halinde devam etti. Cengiz Güneş bu durumun nedenini oluşan siyasal oluşumların söylemlerinde arıyor. Kürt entelektüellerin ve DDKO üyelerinin söylemleri Kürtlerin Türk olmadığına yönelikti ve Kürtlerin kökenlerini Ortadoğu’daki antik gruplarla ( Gütiler ile Kardukiler gibi) ilişkilendirmeye çalışıyorlardı. (s. 126) 1970’lerin ortalarından başlayarak söylem şeklini değiştirdi ve “direnişin söylemi” olarak kendine siyasal mecrada yer aradı.

Cengiz Güneş, tezinde PKK hareketinin direniş biçimi olarak sembolleşen Kawa Efsanesinin ve onun bir kutlaması olan Newroz “mit”inin Kürt halkı arasında önemli bir yer edindiğini vurguluyor. 1970’lerin ortalarından itibaren başlayan “ulusal kurtuluş” söylemi, sosyalizm, devrim, sömürge, baskı gibi terimlerle Kürdistan’da işçi sınıfını mücadeleye çağırıyordu. Bu nedenle “ulusal kurtuluş” söylemi Kürtlerin Ortadoğu’da dört devletin sömürgesi altında marjinalleşmesini dile getirerek Kürtlerin varlığını daha belirgin kıldı. PKK bu söylemi halka yayma biçimi olarak özellikle müzik ve yazın alanında yoğun bir şekilde kullandı. İstanbul’da kurulan “Mezopotamya Kültür Merkezi’nin bünyesinde gelişen müzik gruplarının besteleri direnişin sembollerini ezgileştiriyorlardı.” (s. 210) PKK tutsaklarının maruz kaldıkları ve tahayyüllün sınırlarını zorlayan işkenceler, tutsakların bu işkencelere rağmen devlete teslim olmayışı şarkılarla halka iletiliyordu. Bunun yanında bir diğer direniş söylemi ise kendini yakma eylemi olarak belirdi. “Bu, Diyarbakır’daki Dicle Üniversitesinde bir tıp öğrencisi olan Zekiye Alkan’ın 21 Mart 1990’da kent duvarlarının üzerinde bedenini ateşe vermesiyle birlikte başladı.” (s. 218) 2012 yılı itibariyle de devam eden bu kendini yakma eylemi ve eylemcinin çocuk olması ulusal kurtuluş söyleminin haklılığını halka ispatlıyordu. (01.08.2012 tarihinde Mehmet Yalçın’ın (16) eylemi) Tüm bunlar “ulusal kurtuluş” söylemi çerçevesinde değerlendirildiği zaman devletin Kürt sorunu hakkında söylenecek söz bırakmadığını ve mücadele gerekliliğini vurguluyordu.

Kitaba göre Bir yandan şehirlerde halk hareketi devam ederken diğer yandan gerilla da savaşı devam ettiriyordu. PKK bu iki direnişi birleştirerek ulusal halk ayaklanmasını hedefliyordu. Ne var ki; 1980’lerin sonu ile 1990’ların başında PKK askeri kayıplar yaşadı ve PKK’nin bu hedefi zora girdi ardından “ulusal kurtuluş” söyleminin yerini demokrasi söylemi aldı. PKK’nin tek taraflı ateşkesler başlatmasıyla demokrasi söylemi güçlenmeye başladı. Belki de PKK’nin başarılı bir hareket olmasının ana nedeni söylemlerini sadece dile getirmekle yetinmemesinden kaynaklanıyordur. PKK’nin tarihsel süreci içerisinde oluşturduğu söylemler hep inşa edilir ve altı iyice doldurulur. PKK demokrasi söylemine geçince Newroz alanını dolduran milyonlarca insan bu söylemi talep etmeye başladı, dolayısıyla gerillanın başlattığı söylemler kısa sürede halkın söylemi oluyordu. Demokrasi söylemi beraberinde yeni dönüşümler getirdi ve cinsiyet eşitliği, çevresel faktörler gibi yeni talepler devreye girdi. Örneğin, PKK’nin kadınları siyaset içinde rol almaya teşvik etmesi, Kürt halkının özgürleşmesinin kadının özgürleşmesiyle mümkün olacağını vurgulaması, barışı anaların getireceğini söylemesi, Kürdistan’da baraj yapımlarına engel olarak demokrasi söylemini genişletmesi kitapta dikkat çeken bir diğer konuyu oluşturuyor.

“Ulusal kurtuluş”un demokrasi söylemine dönüşmesiyle Kürtler tekrar Türk soluyla uzlaşma yoluna giderek meclise parlamenter sokmayı hedefledi. Bu süreç SHP ile uzlaşmayla başlayıp çok uzun sürmedi. SHP Kürt kimlik taleplerini dile getiren vekilleri partiden ihraç edince yeni bir partilileşme ile “legal” mecrada Kürt muhalefeti sesini duyurup giderek güçlenmeye başladı; ancak devletin ve medyanın Kürt vekillere karşı tavrı dışlayıcı oldu. Nihayetinde 1994’te Kürt vekiller hapse atılarak PKK’nin demokrasi söylemi devlet tarafından karşılıksız bırakıldı. Kürtler siyasi arenayı bu şartlar altında olsa bile yine de boşaltmadılar ve yüzde on seçim barajı engelini aşarak bağımsız vekillerle meclise girmeyi hâlâ başarıyorlar. Laclau’nun “radikal demokrasi” kullanımına tekabül eden PKK’nin demokrasi söylemi, başlangıç noktası olan Marksist-Leninist çizgi ile demokrasiyi bir araya getirme çabası olarak açıklanabilir. Yukarıda da söz ettiğim, Cengiz Güneş’in Kürt kadınlarını politik bir güç olarak belirlemesine ek olarak Kürt çocuklarını da ekleyebiliriz. Savaşın ortasında büyüyen Kürt çocukları giderek daha sert politik duruşlar sergilemeye başlıyor. Özellikle duruşlarını güvenlik güçlerine taş atarak ve gerillaya katılma şekliyle sergileyen çocuklar bu duruma yeni bir boyut katarak kendini yakma eylemleriyle de politik arenaya çıkıyorlar. Türkiye’de Kürt Ulusal Hareketi: Direnişin Söylemi akademik bir çalışma olarak spekülasyonlara yer bırakmadan kavramlar çerçevesinde Kürtlerin mücadelesini okuyucuya aktarıyor. Bu bağlamda Güneş’in kitabı; kimlik mücadelesinin Türkiye sınırlarını aşıp Avrupa’da ve Kürdistan’ın dört parçasında, silahlı ve “legal” olarak sürdürülmesinin orta-yakın tarihini merak eden araştırmacıların başvuracağı kaynakların başında geliyor.

TÜRKİYE’DE KÜRT ULUSAL HAREKET: DİRENİŞİN SÖYLEMİ, Cengiz Güneş, dipnot Yayınları, 2013.

Cevapsız Ağrıları Kontrol Etmek (Onur AKYIL)

Doksanların ortaları; ‘magic box’ sayesinde Taş Devri, Körfez Savaşı, Amerikan Güreşi ve şimdi televizyonlarda görmenizin nerdeyse imkânsız olduğu birçok şeyle tanışıyorum. Grup Yorum ’un Cemo’su bile dönüyor ekranda; Hilmi Yarayıcı, Elif Sumru Gürel gencecikler… Sonra bir sabah, magic box’ın karışık video listesinde bir şey başlıyor. Banyo; adamın biri banyo kapısının camını yumrukluyor; kâğıttan gemiler ve kısa saçlı bir kadın. ‘Çağıran bir şeyler var beni uzak şehirlerde’. Şarkı beni seksenlerin ortalarına fırlatıyor, annemin ve babamın sabaha karşı gelen telefonlarıyla ‘kötü hissettiğim’ günlere. O telefonlara cevap veremeyişime; ‘alo’ diyemeyişime. Şarkı ne anlatıyor, ben ne anlıyorum; bilmiyorum. Bildiğim tek şey, büyürken karşılaştığım bu ‘şey’ beni gerçekten duvardan duvara çarpıyor. Ve o kadının adı kazınıyor o sabaha, sonrasına, çok sonrasına: Umay: Çocukların ve hayvanların koruyucusu. Çok şey kırılıyor bir şarkıyla birlikte… Çok şey yerini buluyor…

Bir şekilde büyüyoruz sonra; dinleyerek, okuyarak, merak ederek, hep uzakta, uzağında ama. Olsun, böylesi daha acı.

Ve tabi, güzel ve şüpheli çocukların arasında yerimizi alıyoruz; sevgililerimizin evlerinde, duvarlara ‘orospu kırmızı’ yazıyoruz, sabah olunca çıkıyoruz. Sokaklar uyuduğunda, ayakta kalıp öpüşüyoruz; veda buseleri.. Şimdi de ‘Cevapsız Ağrı’ları kontrol ediyoruz gün boyu…

Şubat 2013, 6.45, Umay Umay, Cevapsız Ağrı. Mayıs 2013, ikinci baskı.

‘ Haydarpaşa garında yakalayabildiğim bir tek tren bile olmadı”

Şiirin ne olduğu üzerine de, ne olmadığı üzerine de tonlarca şey yazılıp çizildi. Onlarca zaman konuşuldu şiir üzerine ve herkes hep bildiğini okudu. Başka türlüsü mümkün değil zaten; biri çıkıp ‘evet bu doğru yazılmış bir şiir’ mi diyecek? Gülünç. Bu noktadan hareketle Umay Umay’ın Cevapsız Ağrısı’nın alışkanlıkları kırma konusunda bizi yeniden kendimize getirdiğini söyleyerek başlayabilirim. Kesilmemiş, akan bir metin/şiir Cevapsız Ağrı. Sonlu şeylerin dünyasında, uzayıp gitmenin insanca olma biçimi. Araya başlıklar, bölümler vesaireler girmeden yazılmış bir uzunluk. Bu uzunluk içinde yine o koruduğumuz sırlarımızın üzerinde dolaşan bir dil kullanıyor Umay Umay. Anlam denen tehlikeyi sezen ama çaresiz kalan sözcüklerle örülü kitap. Hayatımıza, yaşadıklarımıza, biz oluşumuza değiyor, dokunuyor bu yüzden rahatlıkla.

“dışarıdayım aşkım, insanlar çok aç, çok yalnız / ne küstah bir hayat kurmuşuz / ne kadar büyükmüşüz yanılırken bile / bu sokaklarda lanet de işe yaramıyor artık”

Sokağın açık, çıplak ama aynı oradan örtük, içe dönük ilişkilerinin toplumsal olanı pişmanlıklar üzerinden görmesi de ayrıyeten ilginç aslında Umay Umay’ın yazdıklarında. Çünkü yer değiştiren bir suçlama algısı karışıyor araya. Umay Umay’ın içinden geçen sokaklarla, Umay Umay’ın içinden geçtiği sokakların insanları aynı şeyi aynı yerde kaybetmiş gibiler ve bu durum politik olanı aslında indirgeyen bir şey değil, aksine politik olanı yayan, dağıtan bir perspektif. Aslında çok yinelendiği için, gerekli gereksiz parladığı için anlam çoğulluğu tehlikeye giren hüznün kendine yeniden bir ev kurması gibi; güvensiz tuğlalardan fakat sıkıca örülmüş.

“sevişemiyorum / kaybedemiyorum / senin için kurtarılacak bir hayat mı var dışarıda; / çok üşümüş, çok hasta olmuş, kalbi paramparça bir hayat.”

Umay Umay’ın daha önce yazdıklarını okuyanlar anımsayacaklardır; bu algı aşağı yukarı bütün yazdıklarında vardır Umay Umay’ın. Çünkü onun gözünde, görünen o ki, insan parçalandıkça yok olmaktan ziyade, kendi parçaları üzerinden bir başka bütüne varmaya meyillidir. Her şeyin tek anlamı, her anlam için tek bir şeye dönüşür. Böyle yazabilmenin, dışarıyı böyle okumayabilmenin ortak ve altın kuralı da insanı biçimlenebilir olmanın dışına taşımaktır. Tam da burada, örneğin: “çözülerek dolaşıyordum İstanbul sokaklarında / yarım kalan şiiri tamamla / öp beni” der. Bağlamdaki bu oynamalar her zaman ön plandadır Umay Umay’ın yazdıklarında.

“biliyorum şiirin ayakları yok kalkıp gelsin / yeterince uzun kolları da yok sevip okşasın “

İnsan yazdığı şeyin, kendisine aslında ne denli uzak olduğunu ancak böyle anlatabilir herhalde. İnsan yazdığı şeyi ancak bu kadar iyi tanıyabilir; yazılana bahşettiğiniz ayaklar, kollar vesaire dahi sizi yalnız bırakır; uğramaz çoğu zaman size yazdıklarınız; kalkıp gelmezler, arayıp sormazlar. Evden kaçmışlardır bir kere… Hal böyle olduğunda, neden halin böyle olduğu da, bir tanımlama olarak belirir; bu anladığımız andır, ayrımına vardığımız an:

“ sadece “kayıp bir dakikanın dedikodusudur” şiir”

Bu anlar başka türlüde olabilir elbette; yine bir anlama, ayrımına varma anıdır ancak bu defa işin içinde şeylerin muğlaklığı yoktur, insan vardır; bir varış olarak insan:

“ orada / kırmızı kadifenin üzerinde oturuyorsun / elini tutmak için sağır bir kol buldum / anlaşılmaz tabii / kuşlar da anlaşılmazdır / mucize bir ağıt gibi hep yanımda / gözlerine yakıştırdığım”

Bunların dışında Umay Umay’ın yazdıklarına eşlik eden ve gerçekten çok dikkatli dinlediğinizde duyabileceğiniz kadar kısık ama yazılanın kontrolünü sağlayabilecek kadar güçlü olan müzik, gerçekten ilgi çekicidir. Sözcüklerin sağladığı bir müzikal uyum değildir bu; okurun farkında olmadan Umay Umay’ın sesiyle kendine sunduğu garip bir okuma sürecidir. Sesini bildiğiniz, yıllarca dinlediğiniz birinin yazdıklarını okuduğunuzda o ses sizi yazılanın daha da derinine yerleştirir. O kırgın tonu kitabın başından sonuna değin duymak olasıdır.

“oyun oynamayı sevmeyen çocuklarla gökkuşağını arıyorum / sesimin aşkını bırakıyorum dar sokaklarda / dar elbiselerde, daracık çatı katlarında ve kuşlu yatak örtülerinde / hep cam bataklığı / hangi tuzağı böyle / yine ölürcesine sevebileceğim”

Sonuç olarak; kuşku yok ki Umay Umay her hâlükârda zihin açıcı bir isim. Sesi, sözcükleri ve her köşesini çok iyi bildiği hayatla hep ‘aranılan’ biri olacak. Onun ürettikleriyle nefes almak, tutunmak, acıyı, yalnızlığı bastırmak hep önem taşıyacak.

Ve öyleyse son bir dize;

“Kelimelerle sevişenler mahcup çocuklar doğururlar”

Umay Umay, Cevapsız Ağrı, Altı Kırk Beş Şiir

Çocuklar İçin Üç Büyük Ustadan Dört Klasik (Hayati Berke ARAL)

Türkiye'de çocuk yayıncılığı, umut ve umutsuzluk ikileminde salınıp duruyor. Baskı ve içerik olarak iyi hazırlanmamış kitapların yanı sıra, çocuklara yönelik pedagojik unsurları ve baskı kalitesi kılı kırk yararak hazırlanan kitaplar da var. Gergedan Yayınları, Shakespeare'den bir aşk efsanesine dönüşen Romeo ve Juliet ile sevimli Bir Yaz Gecesi Rüyası'nı, Schiller'den adalet ve adaletsizlik ikileminin başucu kitabı Haydutlar'ı ve Goethe'den de unutulmaz iyilik-kötülük sarmalını işleyen Faust'u yayımladı.

Kitaplar, çocuklar düşünülerek özenle hazırlanmış. Yedi yaş ve üstü çocuklar için adeta çocuklaştırılan kitaplar içeriğe sadık kalınarak ve görsel işlemelerle birer estetik şölene dönüştürülmüş.

Bir Yaz Gecesi Rüyası, aslında bilinen aşk temalarındaki "seven-sevilen-rakip aşkı"na bir dördüncü unsuru ekleyerek mutlu sonla bitirirken, bunun paralelinde bir başka aşkı kendi çekişmesi içinde yeniden alevlendirmeyi konu ediniyor. Üç sorunlu aşkın, ilmeklerinin tek tek çözülerek mutlu sona ulaştırıldığı bir Yaz Gecesi Rüyası, bu haliyle masal tadında, masal esinli bir kitap olarak soluksuz bir okumayı hak ediyor.

Shakespeare'in gençlik dönemi eseri Romeo ve Juliet, çağlar boyunca aşka ve aşıklara hüzünle kılavuzluk etmiş bir başucu kitabıdır. Konusu İtalya'nın Verona şehrinde geçen gerçek bir olaydan alınmadır. Romeo ve Juliet, aşkın büyük ve büyülü gücünü işleyen, doruğunu yanlış anlamaların ışığında sonsuzlukla taçlandıran bir eserdir. Bu dev eserin çocuklar için ayıklanmış ve inceltilmiş hali de her halükarda okunmayı hak ediyor.

Haydutlar, bir dönem Fransız Devrimi'ni desteklemiş, sonrasında onun kanlı yüzünün ruhların iyi eğitilmemiş olmasından kaynaklandığını gören Schiller'in en önemli eserlerinden birisidir ve ilginçtir, bir adalet arayışı kitabı olan Haydutlar, Fransız Devrimi'nden önce yazılmıştır.

Haydutlar, bildik temaları işliyor görünmesine rağmen, kesin bir biçimde adalet ve özgürlük savunusuna girişir. Sinsilik ile doğruluk, açık yüreklilik ile yalancılık, cesaret ile korkaklık bir tür hesaplaşmaya girişir. Kitap, bir yerde insan doğasına uyan değerlerin üstünlüğü ve zaferini ilan eder, hem de zevkle ve büyük bir edebi lezzetle.

VE FAUST...

Faust, yüzyıllar boyu Avrupa mit, mesel evreninin baş köşesinde oturmuştur. Goethe'den önce bu konuyu çeşitli yönleri kısaltıp veya uzatarak kaleme almış sayısız yazar mevcuttur. Ama Faust'a son ve nihai başkalaşımı geçirten Goethe olmuştur.

Goethe'nin bu bildik kitabı, terütaze Gergedan Yayınları sayesinde şimdi çocuklar için dizayn edilen bir halde ve resimlenmiş, dili şirinleştirilmiş tarzda Türkçenin halis dil bahçesine buyur etmiş bulunuyor.

Tanrı ile Şeytan arasındaki söz düellosu ve rekabet eskilerden de eskidir. Tanrı doğru yolun yolcusu, şeytan ise yanlış yolların haydudur. Onların atışma, birbirini alt etmeye dayalı figürasyon halleri sayısız dini kitaba ve edebi esere can ve dirlik katmıştır. Çocukların kitabı Faust, bunu başlangıç cümlelerinde olanca açıklığıyla şöyle dile getirir: "Tanrı ile şeytan, iyi ile kötü arasındaki çelişki çok eskidir. Bu hikaye de bundan söz etmektedir."

Faust, insanın dışsal bir güdüleyici dolayımında kötülüğü ne derece işleyeceği ve bundan kendi iradesiyle kurtulup kurtulamayacağı üzerinedir. İnsana inanışın kutlu başarısı, kitabın nihai sonucudur: Kötülük yenilmiş, aşk kazanmıştır.

Alman edebi devi Goethe'nin bu kitabı çocukların dimağına, kalp gezegenine uygun bir atmosferle hazırlanmış ve güzelliklerle güzelleştirilmiştir.

Gergedan Yayınları, konu ve öğretici ve iz bırakıcı ana öğeleri sağlam dört kitabı Türkçeye, çocuklara sunulmuş bir vaziyette kazandırdığı için bir teşekkürü, daha sonraki çalışmaları için de cesaretlendirici övgüleri hak etmektedir.

Karanlık Yazın Kitapları (Pınar CİVAN)

Fransa’da ekonomik kriz ve işsizlik -her ne kadar François Hollande ekonomik durgunluktan çıkışımız yakındır dese de- sokaklarda hissediliyor, meşhur uzun yaz tatilleri kısalıyor ve erteleniyor, Fransa kitap piyasası da -söylenenlere göre- bundan etkileniyorken, yaz için okuma listeleri hazırlanmaya ve tatil dönüşü kitap ödülleri için finalistler belirlenmeye devam ediyor. Fnac roman ödüllerinin 12.si için 4 finalist açıklandı bile. Geçen yıl Patrick Deville’in “Peste et Choléra” ile aldığı ödülü -ki bir kaç ay sonra prix femina’yı da almıştı- bu yılın 4 finalisti Bergsveinn Birgisson "La lettre à Helga"; Hugo Boris "Trois grands fauves"; Julie Bonne "Chambre 2" ve Thomas B. Reverdy "Les évaporés".

***
Bu yazın havası biraz karanlık dedim ya, Fransız edebiyatı bir de kayıp verdi temmuz ayında. Jack-Alain Léger 17 Temmuzda Paris’te avukatına bıraktığı mektupta “bir daha yazamayacağım umutsuzluğundan kurtulamıyorum” yazarak hayatına son verdi. “Edebiyat benim için ölüm kalım meselesidir” diyen yazar bir bakıma edebiyat çevrelerini şaşırtmamış oldu. Değişik isimlerle romanlar yazan ve hatta biri Fransız rock müziğin kült albümleri arasına girmiş (Obsolète) 2 rock albümü de yapmış olan Léger (gerçek adı Daniel Théron idi) büyük çıkışını Türkçe’ye de “Şarlatan” ismiyle çevrilen “Monsignore” (1976) romanıyla yapmıştı. En üretken zamanlarında yılda 3 roman yazabilen Léger kitapları ve müziği dışında şampanyalı partiler ve edebi skandallarıyla da kendinden söz ettirirdi.

***
Bu yaz güzel sürprizler de yapmadan geçmedi. Ağustos ayında Fransız edebiyat haberlerinde en çok konuşulan konulardan biri de elbette ki Albert Camus’nün, Jean-Paul Sartre’a yazdığı ve varlığından şimdiye kadar kimsenin haberdar olmayıp, Orléans’lı 2 kütüphanecinin bir koleksiyonerden aldıkları kitabın içinden çıkan tarihsiz mektuptu. Nasıl konuşulmasın ki, Camus ve Sartre arkadaşlığı edebiyat çevrelerinin üzerinde spekülasyon yapmayı sevdiği bir konuydu. Simone de Beauvoir, Olgunluk Çağı kitabında 2 filozofun tanışmalarını ve arkadaşlıklarının başlamasını anlatsa da bazı yazarlar Camus ve Sartre’ın birbirlerinden fazla hoşlanmadıklarını iddia ederler. Bu iddiaların temelinde 2 filozofun yazışmalarından imha edilmeden kalan nadir örneklerin iğneleyici kritiklerle dolu olması yatıyor denebilir. Camus ve Sartre’ın arkadaşlıklarının bitmesinin nedenleri üzerinde kafa yormaktan vazgeçmeyen araştırmacılar ve meraklılar için beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan mektup, üzerinde çok tartışılan arkadaşlığın varlığını kanıtlar nitelikte. Mektupta Camus hem Sartre’a hem de sadece arkadaşlarının hitap ettiği şekilde “Castor” diyerek Simone de Beauvoir’a yazıyor ve “size çok çalışmak dilerim. Zira ben ve arkadaşlarım kötü bir iş çıkardık. O kadar kötü ki geceleri zor uyuyorum. Döndüğünüzde beni haberdar edin, bir araya gelip sakin bir akşam geçirelim” diyor. Mektubun tarihi, ve Camus’nün bahsettiği “kötü işin” ne olduğu tam bilinmese de tanıştıkları yıl olan 1943 ile, aralarının açılmaya başladığı 1948 yılları arasında yazıldığı tahmin ediliyor. Mektup, Camus’nün doğumunun 100.yılı nedeniyle 3-8 Eylül arası Lourmarin’de düzenlenecek sergide görülebilecek.

***
Mevsim değişir ve sonbahar okuma listeleri hazırlanırken; Le Monde gazetesi Türkiye sorumlusu Guillaume Perrier ile Le Figaro gazetesi Türkiye sorumlusu Laure Marchand’ın beraber kaleme aldığı “La Turquie et Le Fantome Arménien” kitabı piyasaya çıktı. İki gazetecinin detaylı saha araştırmaları ve röportajları bir araya getirerek yazdıkları kitap aynı zamanda soykırımla ilgili Fransa’daki yasa tasarısı tartışmalarına da yer veriyor. Kitap L’express 2013 okuyucu ödülünü aldı.

***
2014 Paris kitap fuarıyla ilgili haberler gözümüze çarpmaya başlayınca “Mart gelse de kitap fuarı başlasa” diyerek geri sayma zamanı geldi demektir. Bu yıl kitap fuarını merakla beklememiz için fuarın onur konuğu açıklandı bile; Arjantin. 21-24 Mart arasında yapılacak fuara modern Arjantin edebiyatını temsil edecek 30 yazar katılacakmış. Arjantinli ama sonradan Fransa vatandaşlığını da almış ünlü yazar Julio Cortazar da doğumunun 100.yılında fuarda anılacakmış. Cortazar’ın Türkçeye çevrilen kitapları arasında Seksek, Bir Sarı Çiçek, Büyüdükçe, Lucas Diye Biri, Güney Otoyolu, Mırıldandığım Öyküler, Açıklayıcı Bilgiler Elkitabı sayılabilir.

Tribüne Bakarken Golü Kaçırmak (Ümit ALAN)

İki yıl önce Onur Gökşen’in editörlüğüyle çıkardığımız “Asla Yalnız Yürümeyeceksin-Tribün Hikâyeleri” (Okuyanus Yayınları-2011) kitabını, BirGün Kitap’ın taraftar kitapları dosyası için tekrar elime aldığımda çok eskimiş olduğunu düşündüm. Yazarların pek çoğunun çocukluklarına yahut ilk gençliklerine dair hikâyelerle oluşturduğu kitabın iki yıl önce değil de neden şimdi eski gibi göründüğünü herhalde yazmaya bile gerek yok. Tıpkı Marx ve Engels’in Komünist Manifestosu’nun başındaki “Avrupa’da bir heyula dolaşıyor. Komünizm heyulası…” tespiti gibi, bu yıl tribünlerde de muktedirlerin öcü gibi korktuğu bir heyula dolaşıyor: Gezi heyulası. İşte bu heyula yüzünden, yazarları arasında olduğum “Tribün Hikâyeleri” kitabı için, bugün yazılsa hiç de eskisi gibi olmaz diyorum her şeyden önce. En azından kendi adıma.

EEE GOL TEKRARI YOK MU? 

Beşiktaş, Bursa, Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzon (alfabetik diziliş) haricinde sekiz farklı takımın tribününden hikâyeler anlatan kitaba, doğduğum ve büyüdüğüm Eskişehir’in takımı Eskişehirspor tribününde geçirdiğim bir sezonu anlatarak katkıda bulunmuştum. Kitapta Erdem Aksakal Karşıyaka, Emre Atasoy Galatasaray, Fatoş Bentli Karabükspor, Derya Erkenci Maltepespor, Onur Gökşen Fenerbahçe, Özkan Güven Bucaspor, Nur Kahraman Beşiktaş, Hakan Köksal Bursaspor, Cem Mumcu Trabzonspor, Aziz Saltık Karşıyaka, Erkan Şimşek Kızılyıldız, Alper Turgut Adana Demirspor tribünlerini anlatarak dâhil olmuştu. Bu kitabı yazılmış pek çok değerli futbol kitabından ayıran şey, sadece tribünden anlatılmış olması ve saha içiyle neredeyse hiç alâkadar olmamasıydı. Bence bu kitabı yazanların ortak özelliği, tribünde olanlarla ilgilenirken golü kaçıran insanlardan olmalarıydı. Bu insanlar, çocukken babamla gittiğim ilk maçta yaşadığım “eee gol tekrarı yok mu?” duygusunu en azından bir kez yaşamış olmalıydı. Kitabın benim için tek cümleyle özetlenecek ruhu buydu. Peki hikâyeleri ayıran bir şey var mıydı? Bunu fark etmek için kitabı ikinci kez okumam gerekecekti.

ŞEHİR TAKIMI TUTMAK

“İstanbul şehir değil mi?” diyeceksiniz ama ülke çapında taraftar toplama gücü olan Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray gibi “Üç Büyüklerle” sadece kendi şehirlerinden taraftar toplayabilen takımları ayıran bir hat var. Bu “Tribün Hikâyeleri” kitabında da belirgin olarak görünüyor. Kitaptaki en hazin hikâyeler, şehir takımları taraftarlarına ait; çileli Karşıyaka taraftarının hikâyesi, küme düşen Eskişehirspor’un hikâyesi, ta 3. Lige düşmüş Adanademirspor’un hikâyesi derken, şehir takımlarının hikâyelerinde bir “her şeye rağmen” duygusu hemen seziliyor. Böyle olunca şehir takımı tutma kavramı hemen diğerlerinden ayrılıyor. Buca’da oturan bir Galatasaray taraftarının hiç tribün hikâyesi olmayabiliyorken, bir Bucaspor taraftarının illa ki olabiliyor. Başarısızlığa ve görece başarı kavramlarına rağmen sürdürülen taraftarlık, hem edebiyata hem de sinemaya daha fazla malzeme verebiliyor. Bu yüzden İstanbul medyasınca “Üç Büyükler” diye tabir edilmelerine rağmen, kimi Anadolu kulübü taraftarlarınca “Bizans” diye anılan Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray gibi takımların başarı hikâyeleri -yazının ilerleyen kısmında değineceğim bir örnek hariç- çok da farklı gelmiyor kulağa.

ANADOLU YILDIZI ESKİŞEHİRSPOR

Özgür Topyıldız’ın şehir takımı kitaplarının ilki sayılabilecek “Anadolu Yıldızı Eskişehirspor” kitabı (İletişim Yayınları–2003), bir roman formunda yazılmamasına rağmen, arka kapağında “Eses’in romanı, kısacası” cümlesini işte bu şehir takımı dramatizminden ötürü hak ediyor olabilir. Türlü imkânsızlık ve yokluklara rağmen futbolda “Anadolu Devrimi” diye adlandırılacak bir harekete Trabzonspor’dan bile önce kalkışan Eskişehirspor’un zaten hayli dramatik olan hikâyesi, Özgür Topyıldız’ın büyük emeği ve anlatı disiplini de işin içine girince, neredeyse bir romana dönüştü. Çünkü Eskişehirspor o zamana kadar İstanbul takımlarının tekelinde olan üst sıralara ağırlığını koymuş ve statükoyu sarsmıştı. Onun sarstığı statükoyu devirmek önce Trabzonspor’a, çok sonraları Bursaspor’a nasip oldu. Eskişehirspor’un yarım kalan devrimi, bir şehir takımı tutmanın anlatabilecek en güzel kesitiydi ki, Özgür Topyıldız bundan 10 yıl önce bu işi kusursuzca yaptı. Şimdi önümüzdeki maçlara bakma zamanı.

ÇARŞI NİYE ÇARŞI?

Yazıya girerken bu yıl tribünlerde dolaşan heyulaya, yani Gezi Ruhu’na ayrı bir parantez açmıştık. Gezi Ruhu ve tribün deyince insanın aklına ilk gelen şey hiç kuşkusuz, Çarşı. Peki, “Üç Büyük” takımın kazanmaya alışmış taraftarları arasında neden Çarşı öne çıktı? Bunun bir yazıya değil, kitaplara sığacak pek çok nedeni var. Kulübün kuruluş hikâyesinden tutun, kuranların sosyo-ekonomik durumlarına, semt takımı olmasına, o semtin Gezi Parkı’na yakın olmasına kadar pek çok şey. Ancak bir şey var ki, hemen dikkat çekiyor. Bugün direnişte ağırlıklı olanların kendini bildiği -en erken 1995 ve sonrasında diyelim- son 19 sezonun sadece üçünde Beşiktaş şampiyon olabilmiş. Galatasaray bu süreçte 9 kez, Fenerbahçe 6 kez şampiyonluk yaşamış. Yani Çarşı ruhu, biraz da Edip Cansever’in, aşk için yazdığı “En bitirim acılarda / En dayanıklı büyüyen” dizelerindeki gibi filizlenmiş. Pek çok köklü Anadolu takımının hikâyesi de bununla benzeşiyor. Bu kesinlikle Fenerbahçe, Galatasaray taraftarlarının direnişte olmadığı gibi bir sonuç doğurmuyor ama “İstanbul United” denilen FB-GS-BJK ittifakında niye Çarşı bir adım öndeydi, onu anlatmak için küçücük bir ipucu olarak gülümsüyor.

BU DA MI GOL DEĞİL?

Bu yazıya vesile olan “Asla Yalnız Yürümeyeceksin-Tribün Hikayeleri” kitabında, Çarşı’yı anlatan bir hikâye yok. Evet Beşiktaş tribününe ve taraftarlığına dair kişisel ve güzel bir hikâye var ama bu pek Çarşı’yı kapsamıyor. Oysa tek başına bir şiir, bir kitap, bir roman oldu Çarşı Gezi Direnişi’nde. İki yıl önce bugünleri öngörmek imkânsız olduğu için, Çarşı o kitapta hak ettiği ölçüde yer alamadı. O yüzden BirGün’ün Kitap eki için bir futbol kitapları yazısı istendiğinde, yazdığımız kitabı tanıtmaktan çok, keşke “Tribün Hikâyeleri 2” çıksa da Gezi’den sonraki tribünleri anlatsa, diye düşündüm. Belki bu sezonun sonunda onu da görürüz. Zira Gezi’den sonra yazılacak tribün hikâyeleri kulağa çok heyecan verici geliyor. Gezi’den sonra yazı boyunca sözünü ettiğimiz şehir takımı tutma ruh hali tüm tribünlere yayılacak mı göreceğiz? Bana sorarsanız, bu sezon tribünlere bakıyoruz derken, çok gol kaçıracağız. Futbol kitabı yerine de tribünleri okumaya çalışacağız. Belki de sezon sonunda, Sadri Alışık’ın Ofsayt Osman’ı gibi: “Bu da mı gol değil ha, söyleyin bunu da mı atamadık?” diye soracağız.

ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİN, ed. Onur Gökşen, Okuyanus Yayınları, 2011.


Karadeniz Fırtınası Bizans’a Karşı (Uğur DEMİRHANLI)

Futbol, sadece oynanan ve izlenen bir spor olarak değil, üzerine bol bol konuşulan ve dahası hakkında gittikçe daha çok okunan/yazılan bir sosyal olgu olarak hayatlarımızdaki yerini gittikçe genişletiyor. En az maçlar kadar popüler olan birçok futbol tartışma programı ve futbolcular kadar takip edilen yorumcular var. Neticede bu bir sektör ve “iş”. Para esas belirleyici unsur. Bu paranın başlıca kaynağı da takımlarını heyecanla destekleyen taraftarlar. Kombine bilet alan, “yayıncı kuruluşun” abonesi alan, kulüplerinin perakende satış mağazalarından çeşitli “ürünler” alan taraftarlar. Günümüz futbolunda birer “tüketici” olarak ele alınan ve “piyasanın kurallarına” tabi olan taraftarlar.

Halbuki taraftarlık ne “tüketici” olma haliyle ne de “piyasa” ile ilişkilidir. Taraftar, gönülden seven ve tek taraflı veren insandır; formaya, armaya, maziye ve geleneklerine bağlıdır. Gelecekten her daim umutludur. “Büyük Takım” taraftarı her sene “iki kupa almayı” ve Avrupa’da da “gidilebildiği yere kadar gitmeyi” hayal eder. “Orta Sıra Takım” taraftarı en azından “Avrupa’ya gitme” hesabı yapar ve eski adı “Federasyon Kupası” iken günümüzdeki adı sponsora bağlı olarak değişen “Türkiye Kupası’nın” kulpuna uzanmak ister. “Asansör Takım” taraftarı ise doğal olarak ligde kalıcı olmak ya da “bir üst lige terfi etme” derdindedir. Yani bir umuda yolculuktur taraftarlık.

Bununla birlikte, hakkında daha az konuşulan, yazılan ve okunan kişidir taraftar. Tezahürat yapması ve parayı bastırması beklenendir. Bir tribün dolusu bir araya gelseler, muhtemelen izledikleri oyuncuların bir yılda kazandığı parayı hep beraber belki kazanırlar. “Fanatiklik”, “Holiganlık” ve “Serserilik” ile anılırlar; potansiyel suçludurlar. Doğrudur, kafaları bozulduğunda küfür de ederler, sahaya “yabancı madde” de atarlar, sahaya da girerler icabında, yalan yok. Ama taraftarlık bu aksiyonlardan mı ibarettir? Yani taraftarlık denince akla sadece kriminal hadiselerin gelmesi/getirilmesi hak mıdır?

Trabzonspor (TS) taraftarı, bence, etki bakımından tuttukları takımın önüne geçmiş bir gruptur. Bunda kuşkusuz TS’nin 1975-84 arasında Türk futbolunun tozunu atıp 6 kere lig, 3 kere de kupa şampiyonluğu yaşadığı dönemin oldukça geride kalması; sportif başarının gerilemesiyle beraber tribün olaylarının daha çok yaşanması etkendir. 1970’lerin başında Eskişehirspor’un açtığı yoldan ilerleyerek “İstanbul Dükalığı’na” karşı Anadolu’nun itirazını seslendiren Bordo-Mavililer, dönemin ekonomi politik koşullarının da yardımıyla 80’lerin ortasına kadar son derece belirleyici bir rol oynamışlardır. 12 Eylül Darbesi’nden birkaç ay önce tamamlanan 1979-80 sezonunu, Fenerbahçe’nin 4 puan önünde (galibiyetlere 2 puan verildiğini unutmayalım) şampiyon tamamlayan TS’nin İstanbullu iki büyük rakibinden Galatasaray ligi 9., Beşiktaş ise 11. sırada tamamlamıştı. Yani memleket sathına yayılan büyük kriz futbolun büyüklerini de derinden etkiliyordu. Özalizm’in iktidarının başlamasıyla TS’nin sadece 1980-81 ve 1983-84 sezonlarını şampiyon olarak tamamladığını ve diğer otuz sezonun da sadece yedisinde 2. olduklarını ekleyelim. Yani Neo-liberal düzen “Karadeniz Fırtınası’na” iyi gelmedi. Unutulmaması gereken bir başka husus da şampiyonluk gören TS taraftarının neredeyse torun torba sahibi olması, en gencinin artık kırklı yaşlara intikal etmesidir.

Bu taraftar grubunun karakterini, ruh halini, beklenti ve umutlarını öğrenmek isteyen herkes için bir kitap var. “Bize Her Yer Trabzon”, Harun Çelik tarafından derlense de doğrudan taraftarın bir eseri aslında. Birçok anı, duygu ve görüşün bir araya getirilmesiyle hazırlanmış. İlk beş baskısı Anekdot Yayınları tarafından yayınlanan kitabın, Ocak 2013’de 6. baskısı Kent Kitap’tan çıktı. Heyamola Yayınları’ndan çıkan “Bize Her Yer Trabzonspor 2” isimli bir devam kitabının da olduğunu geçerken belirtelim.

Kitabın geneli, tutulan takıma duyulan ateşli bağlılık ve TS taraftarı olmanın erdemleri (“Ezilenden”, “Haksıza karşı haklıdan”, “Burjuvaya karşı Anadolu’dan” yana olma) hakkında heyecanlı bir söyleme sahip. Bu taraftarlığın “Üç Büyük” karşıtlığı üzerinden tanımlanmış bir kimlik olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Neredeyse tüm yazarlar “Bizans” antipatilerini göstermişler. Kitapta geçen “İstanbullu Mahalle Takımları” ve “Üç Ezikler” ifadeleri, aşağılama amacının yanında, “Şehir takımı” olmaya bir gönderme olarak da okunabilir; çünkü bu da yazarların sık sık vurguladıkları bir öğe. Kitabın önsözünde İstanbul hakkında kullanılan “Fatih’in milletimize en büyük hediyesi” ifadesi ise, Trabzon denince son yıllarda sıklıkla akla gelen milliyetçi-muhafazakâr ruh halinin de bir dışavurumu olarak görülebilir. Bununla birlikte, bazı yazılar bir yana, kitabın geneline yayılmış sağcı ve milliyetçi bir söylem olduğunu söyleyemeyiz. Hatta bazen “başka türlü bir taraftarlığın” olabilirliği hakkında düşünebiliyoruz. Bu ihtimalin varlığı/yokluğu meselesi zaten tüm kitap boyunca size eşlik ediyor açıkçası.

Tüm yazılarda, beklenen başarıların gelmemesinin yarattığı hayal kırıklıklarının beslediği bir ruh halini fark etmemek imkânsız. Yazarların bir kısmı bunu son derece çelebice biçimde taraftar kimliğinin önemli bir parçası haline getirmiş. Ama sanki o başarılar gelse, TS taraftarlarının da en azından bir bölümünün, aynen o çok eleştirdikleri İstanbullular gibi bir “hava” içine gireceklerini de hissedebiliyorsunuz. Bol bol “isyan” ve hatta “futbol devrimi” ifadesi kullanan bir taraftar grubunun aslında o çok eleştirdikleri “Dükalık” ile benzer zihniyeti paylaştığını görmek, döne dolaşa düşmanına dönüşmenin bir kader olup olmadığını da düşündürtüyor. Meselenin, “Üç Büyüklere” karşı olmakla genel olarak “Büyüğe” karşı olmak arasındaki farkta yattığını belirtelim.

Trabzonspor taraftarının alttan alta tüm Anadolu’nun ve hatta Türkiye’nin gerçek futbol temsilcisi olma iddiası çok belirgin. Bu, en çok da diğer Anadolu takımlarıyla yapılan çeşitli karşılaştırma anlarında ortaya çıkıyor. Küme düşen bazı Karadeniz takımlarıyla yapılan maçların sonuçları da, bu takımların düşme sorumluluğunun TS’de olmadığını göstermek adına paylaşılmış.

Bütününe bakacak olursak, kitap birçok samimi ve sıcak hikâye, maç anısı ve duygu paylaşımı içeriyor. Futboldan zevk alan herkesin bir şekilde frekansına gireceği yazılar bunlar. Ölüm döşeğinde TS’nin son maçını soran dede, ilk 11’i ezberden sayan nineler, maç olduğunda yediden yetmişe buna yoğunlaşan bir şehir kuşkusuz her futbolsever için ilgi çekici ve saygıdeğerdir. Özellikle sevgili Kazım Koyuncu hakkındaki birkaç yazıdan etkilenmemek olanaksız. Bu en güzel Trabzonsporlu’yu biz de buradan sevgiyle analım.

Bitirirken değinelim; Göze çarpan çeşitli imla hatalarının 6. baskısına ulaşmış bir esere yakışmadığı açık. Bu kadar tutkulu bir taraftarlık daha titiz bir redaksiyonu hak ediyor.

BİZE HER YER TRABZON, Harun Çelik, Kent Kitap, 6. Basım; 2013.

Başka Bir Taraftarlık Mümkün (Özgür ALTINTAŞ)

Takım tutmak nedir bilmeyen Orta Anadolulu bir ailenin kızı olarak İstanbul’a ilk geldiğimde Beşiktaş’a yerleşmiştim. On yıla yakın bu süre içinde semtte şahit olduğum her detay, futbolu basit bir zevk, takım tutmayı ise ahmaklık olarak gören ön yargılı beni bile Beşiktaşlı olmaya biraz daha yaklaştırdı. Bu semtin ve bu takımın böyle bir büyüsü var. Tam olarak ne zaman Beşiktaşlı olduğumu hatırlayamıyorum, ancak bu geçiş yavaş yavaş ve sindire sindire gerçekleşti. Beşiktaş’ın 30 yılı aşkın biracısı Kazan’da siyah beyaz giysileriyle bira içip Dolmabahçe’ye çoşkuyla yürüyen mutlu taraftarları gördükçe, Çarşı’nın sembolü ve adres tariflerinin başat elemanı olan Büyük Kartal Heykeli’ne bakan mekânlarda heyecanla toplu olarak seyredilen Beşiktaş maçlarını izledikçe; “Takım tutmuyorum” çizgisinden yavaş yavaş gurur duyarak ‘Beşiktaşlıyım!’ deme noktasına gelişime kendim de şaşkınlıkla şahit oldum. Bu coşku, Beşiktaş’ın 13. kez Süper Lig şampiyonu olduğu gün mahallemdeki kutlamaya balkonumdan mutlulukla eşlik etmemle tam anlamıyla tescillenmiş oldu. Anladım ki ‘Semt bizim! Aşk bizim!’

Çarşı taraftar grubunun algı alanıma girmesi de bu dönemlere denk gelir. Plüton’un gezengenlikten çıkarılması üzerine açtıkları “Hepimiz Plütonuz!” pankartına sesli güldüğüm ve cinliklerine şapka çıkarttığım günlerden başlayarak, Dolmabahçe’nin gaz altında boğulduğu Gezi Direnişi’ndeki eylemlerinde gösterdikleri cesaret, duyarlılık ve yaratıcılığa dek bu acar ve zeki taraftar kitlesini hayranlıkla izledim. Öyle ki gaza gelmiş ve bilinçsiz bir kitle olarak gördüğüm taraftar algımı tamamen ters yüz edip bende bir saygı uyandıran Çarşı taraftar grubunun Beşiktaşlı olmayan insanlarda da çoğunlukla aynı saygıyı uyandırdığını fark ettim.

Sema Tuğçe Dikici’nin “Türkiye’de Taraftarın Siyasal ve Sosyal Profili: Beşiktaş JK ve Çarşı Grubu Örneği” adlı yüksek lisans tezinden yola çıkarak hazırladığı “Çarşı (Bir Başka Taraftarlık)” isimli kitabına da bu ilginin bir uzantısı olarak ulaştım. İlk baskısı Ocak 2009 yılında yapılmış bu kitap, Çarşı taraftar grubu hakkında yazılmış alanındaki tek çalışmaydı uzun bir süre.

“Futbol Oyununun Doğuşu, Tarihsel Gelişimi ve Değişim Dinamikleri”, “Türk ve Dünya Futbolunda Taraftarlık Olgusu”, “Beşiktaş Jimnastik Kulübü” ve “Çarşı” başlıklı dört ana bölümden oluşan kitap, futbolun doğuşu ve özellikle Türkiye’deki gelişimi üzerine kısa bir özet ile başlıyor. “Türk ve Dünya Futbolunda Taraftarlık Olgusu” başlığı altında derli toplu bir taraftar tanımı verdikten sonra, Türk futbolundaki taraftar profilini tanımlamaya geçiyor. Yaklaşık 50 sayfayı bulan bu taraftar, fanatik ve holigan ayrımları ve saptamaları Çarşı taraftar grubunu anlatmaya soyunan 180 sayfalık bir kitap için biraz uzun bile sayılabilir. Burada dikkat çeken bir unsur ise bazı genel geçer saptamalara dipnot ile referans verilirken; asıl referans verilmesi gereken istatistiki ve benzeri somut bilgilerin ise referanssız yer alması.

Kuşkusuz ki, Beşiktaş semtinin çok renkli tarihi bilinmeden Beşiktaş Jimnastik Kulübü ve Çarşı taraftar grubu anlaşılamaz. Beşiktaş Klübü’nde görev almış Dikici de, kitabında okuyucuyla birkaç sayfada Beşiktaş semtinin Osmanlı ve Cumhuriyet tarihini kapsayan kısa bir özetini paylaşıyor. Beşiktaş Jimnastik Kulübü bölümünü okurken yazarın da içten bir Beşiktaş taraftarı olduğuna kani oluyorsunuz.

Kitabı elime almama neden olan ve anlatım amacını oluşturan “Çarşı” bölümü ise biraz hayal kırıklığı yaratıyor. Girişte yaratılan tez çalışması havasından tamamen ayrılan bu bölümde, Çarşı sloganları ve şarkıları çalakalem ve gelişigüzel bir biçimde sıralanmış duygusu alıyorsunuz. Çarşı taraftar grubuyla ilgili daha derin ve kronolojik bir analiz bekleyenlere kitap belki birkaç bölümde göz kırpıyor ancak bunu genele yayamıyor. Yine de, Çarşı’nın bir sivil toplum örgütüne yaklaştığı tespitini yapan bölüm ve dünyadaki taraftar oluşumlarını da içerecek şekilde taraftar gruplarının toplumsal olaylara bakışları ile Çarşı’nın bakışını slogan ve pankartlarla açıklayan bölümler zevkli, öğretici ve akıcı bir içerik taşıyor. Burada tribünlerdeki Che izlerini anlatan bir kısım bile var. Keza, “Çarşı ve Sol”, “Çarşı ve Anarşizm” bölümleri Çarşı’nın politik duruşunu okuyucuya aktarmaya çalışıyor. Sonuç bölümünde ise Çarşı’nın 28 Mayıs 2008 tarihinde kendini feshetmesi ve geri dönüşü nedenleriyle anlatılıyor.

Tez çalışmasının aktarımı olan bir referans kitabı mı, Beşiktaş ve Çarşı hakkında bir taraftarın yazdığı duygusal bir derleme mi olacağı konusunda tam kararını verememiş bu kitabın metin düzenlemesi ise özenli değil; redaksiyon hataları ve tekrarlar okuma zevkini bölüyor. Yüzeysel fikir ve analizler bir internet sitesi derlemesi hissini yaratıyor zaman zaman.

Umalım ki, Gezi direnişi ve “İstanbul United” gibi heyecan ve umut verici birleşmelerden; tribünlerde pankartların toplanması, özel televizyon kanallarının tribünde atılan sloganların duyulmaması için yayının sesini kısması gibi kepazeliklere, çok geniş bir yelpazede şaşırtıcı anlara şahit olduğumuz bugünlerin de arşiv kaydı tutulsun ve “Çarşı (Bir Başka Taraftarlık)” benzeri kitapların sayısı ve niteliği çoğalsın.

ÇARŞI (BİR BAŞKA TARAFTARLIK), Sema Tuğçe Dikici, Dipnot Yayınları, 2009.

“Bir Erkek Hakkında” Tribünlerdeki Peter Pan (Ebru SORGUN)

On bir yaşında gidilen bir futbol maçı, bir yaşamın hikâyesi haline nasıl geliyor? Nick Hornby tutkulu, saplantılı bir Arsenal taraftarı. “Futbol Ateşi”nde, bir yandan Arsenal tarihini anlatırken, aslında tüm bir çocukluğunu, ergenliğini ve yetişkinliğe geçiş sancılarını, ara ara da politik tespitlerini aktarıyor. Bu, bir oğlan çocuğunun "erkek" olma yolundaki haz ve acı dolu hikayesi de. Tribündeki Peter Pan'ın hikayesi.

Yazının başlığında yine aynı yazarın başka bir kitabının adından esinlenildi. Hornby o çalışmasında da küçük bir oğlan çocuğuyla yetişkin görünümlü büyük bir oğlan çocuğunun hikayelerini anlatıyordu. Kimin kimi büyüttüğü biraz şaibeli elbet. Eh küçükler de anne babaları büyütür biraz, büyükler çocukları az büyütemezken.

Nick'in daha gittiği ilk maçta keşfettiği ilk şey, o kadar çok adamın maçta bulunmaktan nasıl nefret ettiği, çılgınca destekledikleri takıma ve oyuncularına bağıra bağıra nasıl da küfür ettikleri. Futbolda yaşanan doğal halin küskün bir düş kırıklığı olduğunu fark ettiği an da, aslında acı çekerek eğlenmenin yıllardır beklediği şey olduğu.

Ergenliğin kapısında babası evden ayrılan, hayata anne ve kız kardeşiyle devam eden Nick, başka travmalarla da baş etmek zorunda kalır. Daha küçük bir ev, hatta bir dönem evsizlik, sarılık derken tüm bunların karşısında direnmesini kolaylaştıran şey Arsenal ve futboldur. Anne ve kız kardeşle "sınırları" belirleyecek baba artık evde yoktur ama tamamen de yok olmamış; oğluyla ortak bir yaşam yaratmanın, O’nu evdeki kadınsal alandan kendince ayrıştırmanın yolunu bulmuştur: Erkeklerin kapsadığı, dayanıştığı, yarıştığı, kavga ettiği, eğlenceli, şiddetli ve tehlikeli bir alandır. Kuzey Londra'daki maç günleri, aralarındaki ilişki için bir zemin vermiştir. Futbol onlara konuşulacak bir konu sağlamakta, sessizliklerle baş etmek kolaylaşmaktadır. Ne yazık ki kız kardeşiyle babası arasında ortak mekan yaratılamamış, bağlar güçlendirilememiş; aslında toplumsal cinsiyet rollerine uygun biçimde kız kardeş anne ve oyuncak bebekleriyle evde oturmak zorunda kalmıştır.

Başlangıçta babası oğlunu başka takımların, çok daha güçlü, çok daha fazla gol atan, maç kazanan takımların maçlarına da götürmüştür ama O, Arsenal'e vurulmuştur. "Taraftar tuttuğu takıma mı benzer?" diye sorar kitabın bir yerinde. Zaman zaman da kendi sıkıntılarını, Arsenal'inkilere benzetir. Kitap aslında bir günlüktür ama Arsenal takvimi esas alınmış, lig fikstüründen faydalanılmıştır. Bir yıl 9 ay, bir hafta 90 dakikadır. İlişkiler ve yaşam kronolojisi maç tarihlerine göre kodlanmıştır. Örneğin “31.3.73 Arsenal- Derby maçı ve Carol Blackburn”. Derby ile oynanacak maç kazanılırsa Arsenal şampiyon olacaktır fakat kazanılamaz. Tam da aynı gün sevgilisi Carol başka bir oğlan için Nick'i terk etmiştir. O bu kadar mutsuzken Arsenal maç kazanabilir mi? Hangisi daha acıdır?

"Kim olduğu biri gibi kalmak ister ki?" diye sorar ama Nick tıpkı bir çeşit Peter Pan gibi büyümek ve yerleşmekle ilgili dertlere sahiptir. Yerleşmek o kadar zordur ki, “Taylor Raporu” kapsamında stadyumların tamamen koltuklu hale gelmesinden bile hoşlanmaz. Ayakta olmak, Arsenal her gol attığında öne doğru kaymak ve maçı asla izlemeye başladığı yerde bitirememek gibi geleneğe sahiptir ve her gelenekçi gibi değişime dirençlidir.

İnsanlar yaşları ilerledikçe ölümü fark etmeye başlar. Nick için ölüm Arsenal’le ilgilidir. Herkesin öteki tarafa gözü açık gitmemek için dünyada yapmak ve tamamlamak istediği şeylerden bahseder. Halbuki saplantılı bir taraftar için bu çok anlamsızdır. Maçların nihai sonuçlarını asla öğrenemeyecektir. Yeni gollere tanıklık edemeyecektir. En kötüsü de büyük zaferlere ramak kala ölümün geliyor olmasıdır. O ödülünü asla alamayacaktır. Bir gün ölecekse Arsenal'e vurulduğu, aşkının başladığı yere, Highbury stadyumuna savrulmalıdır külleri. O zaman ölümsüzleşecek ve sonsuzluğu yaşayacaktır. Bir yerlerde Arsenal bahsi geçse, akıllara gelecek ilk tanıdık o olacaktır. Çünkü söz konusu futbol olduğunda, rastlantısal bir hatırlamanın hükmü sona ermektedir. Unutulmanın, terk edilmenin ve yok olmanın dayanılmaz ağırlığına karşı Arsenal aşkı imdadına yetişecektir.

O‘na göre bir baba için en büyük acı, reddedilişin en zalimi, bir çocuğun babasının takımından olmamasıdır. Bu ihtimal asla çocuk yapmama, hatta kısırlaştırma düşlemlerini de yanında getirir. Çünkü bir kez daha terk edilmeye tahammül gösteremeyeceğinden endişelidir. Tabi kendine özgü mizah anlayışıyla anlatır.

“Futbol taraftarlığı uygun kullanıldığında ‘new age’ bir terapidir” der Nick ve ona göre bu, “Asla sadece başkasının sevincini yaşamak değildir” diyerek futbolda meselenin empati olmadığını da söylemiş olur. Mesele sevincin kendisi olmaktır. Futbol seyretmenin kendisi aslında bir eylemdir. Kazanılan bir zafer, oyunculardan tribünlerin en üst sıralarına kadar ulaşır. O coşku kendi talihinin kutlanmasıdır ve yenilgi durumundaki kederse samimi bir kendine acıma duygusudur. Futbolcularsa yalnızca taraftarların sahadaki temsilcileridir. Bazen golü kaçıran, bazen topu taca atan, bazen röveşata yapan, kimi zaman da kırmızı kartı gören temsilcilerdir.

Nick'in takip ettiği 23 futbol sezonu boyunca Arsenal, 18 yıl arayla iki kez şampiyon olur. Onca yıl bu kadar arzuyla beklediği tek şey şampiyonluktur. Yeni yetme bir çocukla otuzlu yaşlarında bir adamın ortak arzusu. Önemli tarihtir 26.5.89. Ne de olsa Arsenal'le kader birlikleri vardır. Bu tarih sadece Arsenal için değil Nick için de farklılaşma dönemidir. Nick bira yerine daha başka içkiler içmeye başlamakta, partiler yerine akşam yemeklerini tercih etmekte, punk albümlerinden vazgeçmekte, beşli bıçak takımlarından almakta ve ev sahibi olmak için takside girmektedir. Ama esas sürpriz şudur ki o artık yıllarca açık tribünde dikildikten sonra kombine bileti almıştır. Stadyumda da bir ev sahibidir artık. Yerleşmeye, sisteme ve profesyonel futbola olan direnci belli ki kırılmıştır.

Çok istediği bir şeye kendini adamayı sorgular Nick Hornby. “Bir şeyi kendinizi adayarak arzuluyorsanız ancak, başarırsınız” diyen birinden bahseder. Kendini bu çerçevede değerlendirir, düşünür ve bildiği gibi yaşamaya devam eder. Evet, artık oturarak futbol izliyordur, ev taksiti ödüyordur, çocuklarım olsun diye düşünüyordur ama aslolan ve sürekliliği olan, eskiden beri gelen Arsenal ve futbol sevgisidir. Arsenal, futbolcular ve onların temsilleri. Bu kitabı yazmaya karar verene kadar çeşitli işlerde çalışmış ama bırakmıştır. Yazarlık yapmak ve futbol izlemeye devam etmek istediği bir yaşamın dışında bir kurguyu kabul edememiş; futbolu hayata, hayatı da futbola anlatmıştır. O stattan bu stada, o maçtan şu maça Hornby'le yaptığımız yaşam yolculuğu onun iç dünyasında da, nihai galibinin olmadığı, esasında da önemli olmadığı bir top koşturma yolculuğudur. Bu kadar adamın niye bir top peşinde koştuğunu merak ediyorsanız eğer.

Naçizane bu kitap aracılığıyla hayatı futbola değil, futbolu hayata fedA edenlere selam olsun.

FUTBOL ATEŞİ, Nick Hornby, Çev. Bağış Erten, Sel Yayıncılık, 2010.


"Aslan Yürekliler"in Hikayesi (Devrim YAKIN)

Bu toprakların “delikanlılarının” belli başlı üç sosyalleşme kanalı vardır: Okul, askerlik ve futbol taraftarlığı. Bu üçüncüsü üzerinden sosyalleşmesini yaşayan, kendisine ortam, çevre oluşturan bazı delikanlılara dair bir kitap yayınlandı geçen yıl. Spor sayfalarında yazılmayan, maçları tribünden izleyen, yüzleri kameralarda belki bir an için görünen ve bir daha hatırlanmayacak olan insanların hikâyesi; o insanların önde gelenlerinin 100 yıllık tribün yoldaşlığının hikâyesi. Üst başlığı “Galatasaray Tribün Tarihi” olan bu kitabın adı “Aslan Yürekliler”. Üst başlığa takılmayın, özünde bütün taraftarların okuyabileceği bir kitap.

Kitabın yazarı Orhan Ölçen, 10 yaşından itibaren maçlara gitmeye başlayan ve genç yaşında tezahüratlar besteleyen, nam-ı diğer “Bestekâr Orhan”. 1983 yılında, henüz 15 yaşındayken "Yenilsen de yensen de taraftarın senle/ Üzüntünde sevincinde seninle birlikte" tezahüratını “besteleyen” taraftar. Büyük emek verilerek hazırlandığı belli olan kitap bitince anlıyorsunuz ki, Orhan Ölçen bu kitabı yazmaya, farkında bile olmadan 35 yıl önce başlamış. Yoksa başka türlüsü mümkün değil; tribünde olmayan birinin altından kalkabileceği bir iş değil bu. Sanırım Türkiye'de başka bir benzeri de olmayan ve ilk baskısı Doğan Kitap tarafından 2012 Şubat ayında yapılan 412 sayfalık bu kitap yüzlerce anı, fotoğraf ve sonuna eklenmiş tezahüratlarla dolu.

Okul yıllığını andıran ve sanki karşınızda konuşuluyormuşçasına samimi bir dille yazılan kitabın bazı bölümleri doğal olarak yazarın kendi hikâyesini anlattığı bölümlere dönüşüyor. Kitabın hazırlanışı için yazar, eski ve yeni dönemlerde tribünlerde aktif olarak yer alan onlarca insana ulaşıp, fotoğraf ve anı derlemiş. Bu fotoğraflardan birinde GS lisesinde aynı sınıfta okuyan eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, Mehmet Ali Birand ve oyuncu Şevket Altuğ'u aynı karede görmek de ilginç.

Zaman tünelinde yolculuk Ali Sami Yen, Çanakkale Savaşı'nda hayatını kaybeden Galatasaray Liseliler ve Robenson Kardeşlerle başlıyor. Tribünlerin ilk taraftarlarının ilk tezahüratının "Dayan Galatasaray" olduğunu okuyunca dudaklarımda ister istemez bir tebessüm beliriyor, #DirenGalatasaray demekten kendimi alıkoyamıyorum. Bir diğer sürpriz, Galatasaray'ın 2013 yılında 90 yaşına basan "Re re re ra ra ra… " tezahüratının aslında İsviçre'nin Servette takımı oyuncularının maça çıkmadan önce bir araya gelip "Re re re ra ra ra Servette Servette ro ro ro" diye bağırmalarından esinlenilmiş olması. Buna vesile olanın ise o yıllarda İsviçre'ye üniversite okumaya giden Galatasaray Liseli (aynı zamanda kulüp oyuncusu) Sabit Cinol olduğu, torunu tarafından aktarılıyor. Sabit Bey, bir yandan okurken diğer yandan İsviçre’nin Servette takımında lisanslı olarak oynamış, ülkeye döndükten sonra da tekrar Galatasaray kulübünde futbol oynadığı 1922-23 yıllarında bu tezahüratı bugünkü versiyonuyla takım arkadaşlarına söyletip benimsetmiş. Tezahüratın tribünlere sıçraması da çok fazla zaman almamış zaten.

Tribünlerde yer alan ilk pankart ise, 1935 yılında GS ile “Ateş-Güneş” arasında oynanan maçta Galatasaray Liseliler tarafından büyük kartonlara yazılan GALATASARAY harflerinin birleştirilmesiyle yapılmış. “Ateş-Güneş”, 1933 yılında Galatasaray'ın yönetiliş tarzının daha profesyonelce olması gerektiğini düşünen ama yeteri kadar taraftar bulamadığı için kulüpten ayrılan Yusuf Ziya Öniş ve arkadaşlarınca kurulmuş ve 1939 yılında da kapanmış bir kulüp. Yusuf Ziya Öniş ilerleyen yıllarda tekrar GS'ya dönüp başkanlık yapmış.

Kitabın ilerleyen sayfalarında, bir yandan kulüp tarihi anlatılırken bir yandan da kulübün Coşkun Özarı, Turgay Şeren, Metin Oktay gibi sembol isimlerine dair ilginç bilgiler aktarılıyor. Bu isimlerin kulübün taraftar sayısının artmasında oynadıkları role de yakından tanık olabiliyorsunuz.

Birkaç örnek vermek gerekirse, Coşkun Özarı'nın takımla antrenman dahi yapmadan ve henüz lise öğrencisi için iken sürpriz bir biçimde A takımla çıktığı ilk maçta gol atması; takımın sembol ismi ve kaptanı Gündüz Kılıç'ın FB ile oynanacak bir maç öncesinde soyunma odasında kaptanlık pazubandını 19 yaşındaki kaleci Turgay Şeren'e devretmesi, 2-1 kazanılan bu maç sonrası FB'nin tecrübeli kalecisi Cihat'ın gelip Turgay'ı tebrik edip onu yetiştirmek için hafta arasında birlikte antrenman yapmayı teklif etmesi; Metin Oktay'ın Galatasaray'da futbol oynamaya devam etmek için İzmir'de yaşamak isteyen eşinden boşanması; Metin Oktay'ın oynadığı maçlarda izinli olduğu halde askerlik günleri kayıtlara düşülmediği için 8 gün eksik askerlik yapmış sayılarak 45 gün hapis cezası alması; Metin Oktay'ın 1969'daki FB-GS arasında oynanan jübile maçının ikinci devresinde FB forması giymesi, buna karşılık Can Bartu'nun da GS forması giymesi. Bunlara benzer çok sayıda ve bugünün koşullarında anlaşılması güç olay paylaşılıyor. Keşke bir gün, yine bir jübile maçında, bir turnuvada BJK-FB-GS'li futbolcular rakip takım formaları giyerek sahaya çıksalar. “İstanbul United Kupası” neden olmasın? Taraftar başardı, kulüpler neden başarmasın?

Sembol isimlerden sonra sıra, 60'ların sonu-70'lerin başından itibaren futbol izleyicisi tipolojisinin seyirciden taraftara dönüşmeye başlamasıyla ön plana çıkan amigolara geliyor. Tabi ki ilk sırada Karıncaezmez Şevki var ama o bir amigodan ziyade, giyim kuşamıyla, elinde bayrağı o meşhur duruşuyla bir sembol. Amigo Orhan, amigo Varol (tribünden düşme rekoru onda), amigo Hasan (kardeşi FB'li amigo Yaşar), amigo Mehmet ve benzeri onlarcası; kuşaktan kuşağa aktarılan bir kavuk gibi amigoluk. İlk zamanlarda saygınlıkla, sonraları ise biraz kabadayılıkla ön plana çıkan isimler; kimi zaman kendi tribünü içinde kimi zaman da rakip takım tribünlerine karşı mücadeleler. 1980'lerle birlikte amigoluğun tribün liderliğine dönüşmesi ve taraftarlar arasında organize kavgalar. Tribün hikayeleri, deplasman maceraları, gırgır ve şamatayla dolu unutulmaz otobüs ve tren yolculukları ve onlarca anı.

1980'lerin sonundan itibarense kulübün Avrupa'daki başarıları ve yurtdışı deplasman maceraları ve nihayetinde Kopenhag'daki UEFA Kupası Şampiyonluğu, maç öncesi ve sonrasında yaşananlar, kutlamalar. Hepsi ve daha fazlası bu kitapta var.

Kitap sadece Galatasaray'ın değil, FB ve BJK tribünlerinin de tarihini içeriyor örtük olarak; aynı deplasmanlara onlar da gittiler, stat kapılarında bilet kuyruğunda onlar da sabahladılar, karşılıklı kavga ettiler, karakola düştüler, ağladılar güldüler. Adları, formaları, tezahüratları, amigoları farklıydı (ama bazen aynı evin iki evladı iki ayrı takımın amigosuydu); birinin unutmak istediği maç diğerinin unutulmaz maçıydı. Bu yönleriyle, diğer takım taraftarları için de benzer kitaplar yazılmasını diliyor ve “Aslan Yürekliler”i alanında bir öncü olarak değerlendiriyorum.

Son söz niyetine: Eyy Simon Kuper! Futbolun asla sadece futbol olmadığını senden öğrenecek değiliz!

NOT: Eğer ki kitabın yeni baskıları yapılırsa, bu baskılarda Gezi Direnişinden de anılar ve fotoğraflar olmazsa olmaz. Çünkü İstanbul United!

ASLAN YÜREKLİLER, Orhan Ölçen, Doğan Kitap, 2012.



‘Kurtarıcılar’ karşıtlarına dönüşünce… (Aysel SAĞIR)

Bazı biyografiler vardır çeperlerini aşarak biyografinin de ötesine geçer(ler). Gece Yarısında Aydınlık’ı böyle nitelendirebiliriz. Zira tarihsel, siyasal yaşanmışlıklarla birlikte, felsefi çıkarımları da zorunlu kılıyor. Bunu ise Amerikan kökenli komünist Noel Field’ın üvey kızı olan Alman kökenli Erica Wallach (1922-1993) sağlıyor bize.

Wallach’ın kitaba konu olan serüveni ise üvey babası Noel Field’ı bulmak için gittiği Doğu Berlin’de başlıyor. Doğu Berlin’de 1950 yılında tutuklanan Wallach, tutuklanmasının ardından yıllarca sorgulanmakla kalmıyor, ölüm hücrelerine konuluyor, ardından idama mahkum ediliyor. Ancak Stalin ölüyor ve olayların seyri değişmeye başlıyor. Böylelikle ölümden kurtulan Wallach, Rusya Kuzey Kutbu’nda bulunan Vorkuta’da çalışma kamplarına gönderiliyor. Ardından Kruşçev dönemi gelince Wallach aklanıyor. Böylelikle, 5 yıllık bir yaşanmışlığın ardından, Wallach tarafından kaleme alınan otobiyografik metin, Gece Yarısında Aydınlık çıkıyor ortaya. Aynı zamanda metin, reel sosyalist sistemlerin niye çöktüğüne yönelik sorulara da gizli yanıt veriyor. Zira Wallach’ın yaşadıkları, Hitler rejimini aratmayan uygulamaları çağrıştırıyor. Sözkonusu uygulamalar ise, eski rejimin neden olduğu haksızlıkları hedef alarak yeni bir düzen kuran güçler tarafından gerçekleştiriliyor. Fakat, amaca giden yolda kullanılan araçların niteliği gibi etik mesele, Doğu Bloku ve SSCB sürecinin bir kesitinin canlı tanıklığının tanıklığını yapmamızla can alıcı hale geliyor.

Korkunç İvan’ın katkıları 

Ancak, bu tanıklıklığın okuyucuda ikili duygu ve algılama durumu yarattığının altını çizmekte fayda var. Başta Amerika olmak üzere, dünya kapitalizminin SSCB sürecinin başlangıcından bitişine kadar her türlü itibarsızlaştırma yöntemleriyle peşini bırakmadığı gerçeği, bu ikili durumu geriye dönük besliyor. Ama metin, gerçeğe artık büyük bir cesaretle bakarak, düşünce yapımızı tekrar gözden geçirme konusunda okuyucuyu uyarıyor. Tabii sadece bu kadar değil, yeniyle eski arasındaki benzerlikler, karşıtların buluştuğu noktalar gibi Marksist düşünceyi besleyen felsefe(ler)yi göz önünde bulundurunca, konunun özü de kitapta yazılanlarla bütünleşiyor.

Wallach, bütün bunları söylemekten öte düşündürüyor. O, başından geçenleri, yaşadıklarını anlatıyor sadece. “Kendimi, geçmişi düşünmeye zorladım. Mahpusluğumun ilk döneminde yüzleşmeye hala çok kapalıydım. Kendi içime fazlasıyla kapanmıştım ve kederim, kaderimin yol açtığı kederim, geçmişe uzaklıkla ve nesnellikle yatışabiliyordu. Bugünün acılarının her damlasını tatmak istiyordum. Ve bugün, tabii ki yalnızca gerçek bir trajediden ibaretti. Dünyaya getirmiş olduğum çocuklarımı kaybetmiştim. Hayatım daha iki yıl önce başlamıştı ve o, çektiğim işkenceyle, beş-altı saat Caraway’ın ve Korkunç İvan’ın katkılarıyla. Umutsuzca acı çekmenin zevkinden kendimi çekip almak bana ihanet gibi geliyordu. Daha sonraları cesaretimi toplayıp hayatın gerçekleriyle yüzleşinceye kadar bu böyle sürdü.”

Doğu Berlin’e gidince... 

Yalnız her şeyden önce, Wallach neden tutuklanıyor? CIA ajanı olmakla suçlanmaktadır. Ama kanıt(lar) yoktur. Bu olasılık yüzünden, işkence görmüş, uzun tutukluluk süreci yaşamıştır. Yani, “bir insan aksi ispat edilene kadar masumdur” türünden geçerli olan hukuksal yaklaşım bura(lar)da yürürlükte değildir. Wallach’ın yaşadıkları, paronayaya yakalanmış yöneticilerin sistemleştirdikleri mekanizmaları hatırlatıyor demek yetmez. Hemen akla Stalin geliyor tabii. Ancak, Stalin’nden bir iki kere bahsediyor Wallach. Yani Stalin öldüğünde. Bunun sonucu olarak da ölüm cezasından kurtuluyor. Aslında Wallach, üvey annesi ve babası gibi komünizme inanıyor. Yaşadıklarına rağmen düşüncelerinde herhangi bir değişiklik olduğunu gözlemlemiyoruz. Zira yazar, sosyalizm karşıtlarının yaptığı gibi karalama mantığıyla hareket etmiyor. Bu önemli. Onun yönetimle yüzleşme süreci, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi rejiminin kurbanlarına yardımcı olmuş, Komintern’in açığa çıkmamış görevlilerinden biri ve aynı zamanda GPU ile bağları olan üvey babası Noel Field’in, Çekoslavakya’da bir üniversitede görev almak üzere gittiği Prag’da, 1949 yılında ortadan kaybolmasıyla başlıyor. Üvey annesi Herta Field da kocasının CIA tarafından kaçırıldığını düşünerek, Çekoslavak Komünist Partisi’nin yöneticileriyle bu durumu görüşmek üzere Prag’a gidip kaybolunca, Wallach onları aramak için kolları sıvıyor. Amerikalı kocasının soyadını alan Noel’in üvey kızı Erica Wallach, komünist geçmişi dolayısıyla Amerika’ya kabul edilmiyor. Bu durum ise onun üyesi olduğu Alman Komünist Partisi’nden ayrılmasına neden oluyor. Wallach’ın Alman Komünist Partisi’yle olan hikayesi daha sonradan, üvey babası ve annesinin akıbetini öğrenmek için gittiği Doğu Berlin’de tutuklanması, ardından da Sibirya’nın çok daha ötesindeki toplama kamplarına kadar devam eden süreci kapsıyor.

Ancak yazar, yaşadıklarını, başına gelen bir felaket şeklinde anlatmıyor. İçinde bulunduğu ağır koşulları, duygulardan arındırılmış bir yaklaşımla sergiliyor. Sorgucularını beden dilleriyle tarif ederek, onların kişilikleriyle ilgili ayrıntılı betimlemeler yapan Wallach, kendi çıkmazları, dayanma gücü, iflas ettiği noktaları da aynı ayrıntılı anlatımla sergiliyor. Dehşetengiz uygulamalara dikkat çekerken de oldukça esprili, yer yer de metaforik dil kullandığını belirtmekte fayda var. Bu arada, Wallach’ın yaşadıkları, insan yapısının sınırlarıyla ilgili düşündürüyor. Zira Wallach, Sibirya’nın da ötelerinde bulunan Vorkuta’da tıpkı tutululuk sürecinde olduğu gibi aynı dayanıklılığı gösteriyor.

Kadın Çalışma Kampı Rejimi 

Rus ve Alman sorgucuları ayrı ayrı yerlere koyuyor Wallach. Her iki toplum bireylerinin farklı özellikleri onun üzerinde olumlu ya da olumsuz etkiler yaratıyor. Aynı şeyi gittiği cezaevleri için de yapıyor. Alman-Rus cezaevlerini de bu zeminde değerlendiriyor. Gardiyanlar, temizlik görevlileri ve sorgucular gibi en alttan, en üste görev yelpazesinde yer alan kişileri de karakter özelliklerine göre sınıflandırıyor Wallach. Genelleme yapmadan onları davranışlarıyla birlikte gözlemliyor. Böylelikle, aynı şeyi yapıyor olsalar da yaklaşımlardaki farklılığı ve ayrıntıları gözeterek, kişileri birbirlerinden ayırma gibi bir süzgeç kullanıyor. Vorkuta’ya çalışma kampına geldiğinde ise, okuyucuyla tanıştırdığı cezaevi personeli portrelerine bu kez de çok sayıda halktan kişiler ekleniyor. “Yeni evim sonuncusuna fazlasıyla benziyordu; fakat bu çok daha büyük bir kompleks, gerçek bir kamptı: Pretshakhtnaya Kadın Çalışma Kampı Rejimi. Ölü, cansız bir yerdi. Her şey kahverengi, gri ya da karaydı... Buralarda kalanların büyük çoğunluğu Batı Ukrayna’dan köylü kadınlardı. Kendi dillerinde konuşuyorlardı. Ruslardan da Almanlardan da baskı gördüklerinden her ikisinden de nefret ediyorlardı. Çoğunun, Vorkuta’da neden bulunduklarına ilişkin fikri yoktu. Savaş sırasında Almanlara çalışmışlardı – bazen gönüllü olarak; ama daha çok çalşmaya zorlanarak- ve ‘kurtarıcılardan’ gördükleri muamele, onların tüm illüzyonlarını ortadan kaldırmıştı. Bu muamele onları, can düşmanları Rusları bile tercih eder hale getirmişti. Ülkelerine döner dönmez Sovyet hükümeti, onları yargılamaya bile gerek görmeden, on ila yirmi beş yıl arasında cezayı yapıştırıvermişti. Hiçbirinin politika hakkında en ufak bir fikri yoktu.”

Bütün bunlar size neyi çağrıştırıyor? Wallach’ın anlatıkları, Dostoyevski’nin “Ölüler Evinden Anılar”' (1861) adlı kitabında altını çizdiği, “Bir toplumun uygarlık seviyesi hapishanelerine girince anlaşılabilir” düşüncesini akla getiriyor.

GECE YARISINDA AYDINLIK, Erica Wallach, Çev: Gün Zileli, Ayrıntı Yayınları