"Aslan Yürekliler"in Hikayesi (Devrim YAKIN)

Bu toprakların “delikanlılarının” belli başlı üç sosyalleşme kanalı vardır: Okul, askerlik ve futbol taraftarlığı. Bu üçüncüsü üzerinden sosyalleşmesini yaşayan, kendisine ortam, çevre oluşturan bazı delikanlılara dair bir kitap yayınlandı geçen yıl. Spor sayfalarında yazılmayan, maçları tribünden izleyen, yüzleri kameralarda belki bir an için görünen ve bir daha hatırlanmayacak olan insanların hikâyesi; o insanların önde gelenlerinin 100 yıllık tribün yoldaşlığının hikâyesi. Üst başlığı “Galatasaray Tribün Tarihi” olan bu kitabın adı “Aslan Yürekliler”. Üst başlığa takılmayın, özünde bütün taraftarların okuyabileceği bir kitap.

Kitabın yazarı Orhan Ölçen, 10 yaşından itibaren maçlara gitmeye başlayan ve genç yaşında tezahüratlar besteleyen, nam-ı diğer “Bestekâr Orhan”. 1983 yılında, henüz 15 yaşındayken "Yenilsen de yensen de taraftarın senle/ Üzüntünde sevincinde seninle birlikte" tezahüratını “besteleyen” taraftar. Büyük emek verilerek hazırlandığı belli olan kitap bitince anlıyorsunuz ki, Orhan Ölçen bu kitabı yazmaya, farkında bile olmadan 35 yıl önce başlamış. Yoksa başka türlüsü mümkün değil; tribünde olmayan birinin altından kalkabileceği bir iş değil bu. Sanırım Türkiye'de başka bir benzeri de olmayan ve ilk baskısı Doğan Kitap tarafından 2012 Şubat ayında yapılan 412 sayfalık bu kitap yüzlerce anı, fotoğraf ve sonuna eklenmiş tezahüratlarla dolu.

Okul yıllığını andıran ve sanki karşınızda konuşuluyormuşçasına samimi bir dille yazılan kitabın bazı bölümleri doğal olarak yazarın kendi hikâyesini anlattığı bölümlere dönüşüyor. Kitabın hazırlanışı için yazar, eski ve yeni dönemlerde tribünlerde aktif olarak yer alan onlarca insana ulaşıp, fotoğraf ve anı derlemiş. Bu fotoğraflardan birinde GS lisesinde aynı sınıfta okuyan eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, Mehmet Ali Birand ve oyuncu Şevket Altuğ'u aynı karede görmek de ilginç.

Zaman tünelinde yolculuk Ali Sami Yen, Çanakkale Savaşı'nda hayatını kaybeden Galatasaray Liseliler ve Robenson Kardeşlerle başlıyor. Tribünlerin ilk taraftarlarının ilk tezahüratının "Dayan Galatasaray" olduğunu okuyunca dudaklarımda ister istemez bir tebessüm beliriyor, #DirenGalatasaray demekten kendimi alıkoyamıyorum. Bir diğer sürpriz, Galatasaray'ın 2013 yılında 90 yaşına basan "Re re re ra ra ra… " tezahüratının aslında İsviçre'nin Servette takımı oyuncularının maça çıkmadan önce bir araya gelip "Re re re ra ra ra Servette Servette ro ro ro" diye bağırmalarından esinlenilmiş olması. Buna vesile olanın ise o yıllarda İsviçre'ye üniversite okumaya giden Galatasaray Liseli (aynı zamanda kulüp oyuncusu) Sabit Cinol olduğu, torunu tarafından aktarılıyor. Sabit Bey, bir yandan okurken diğer yandan İsviçre’nin Servette takımında lisanslı olarak oynamış, ülkeye döndükten sonra da tekrar Galatasaray kulübünde futbol oynadığı 1922-23 yıllarında bu tezahüratı bugünkü versiyonuyla takım arkadaşlarına söyletip benimsetmiş. Tezahüratın tribünlere sıçraması da çok fazla zaman almamış zaten.

Tribünlerde yer alan ilk pankart ise, 1935 yılında GS ile “Ateş-Güneş” arasında oynanan maçta Galatasaray Liseliler tarafından büyük kartonlara yazılan GALATASARAY harflerinin birleştirilmesiyle yapılmış. “Ateş-Güneş”, 1933 yılında Galatasaray'ın yönetiliş tarzının daha profesyonelce olması gerektiğini düşünen ama yeteri kadar taraftar bulamadığı için kulüpten ayrılan Yusuf Ziya Öniş ve arkadaşlarınca kurulmuş ve 1939 yılında da kapanmış bir kulüp. Yusuf Ziya Öniş ilerleyen yıllarda tekrar GS'ya dönüp başkanlık yapmış.

Kitabın ilerleyen sayfalarında, bir yandan kulüp tarihi anlatılırken bir yandan da kulübün Coşkun Özarı, Turgay Şeren, Metin Oktay gibi sembol isimlerine dair ilginç bilgiler aktarılıyor. Bu isimlerin kulübün taraftar sayısının artmasında oynadıkları role de yakından tanık olabiliyorsunuz.

Birkaç örnek vermek gerekirse, Coşkun Özarı'nın takımla antrenman dahi yapmadan ve henüz lise öğrencisi için iken sürpriz bir biçimde A takımla çıktığı ilk maçta gol atması; takımın sembol ismi ve kaptanı Gündüz Kılıç'ın FB ile oynanacak bir maç öncesinde soyunma odasında kaptanlık pazubandını 19 yaşındaki kaleci Turgay Şeren'e devretmesi, 2-1 kazanılan bu maç sonrası FB'nin tecrübeli kalecisi Cihat'ın gelip Turgay'ı tebrik edip onu yetiştirmek için hafta arasında birlikte antrenman yapmayı teklif etmesi; Metin Oktay'ın Galatasaray'da futbol oynamaya devam etmek için İzmir'de yaşamak isteyen eşinden boşanması; Metin Oktay'ın oynadığı maçlarda izinli olduğu halde askerlik günleri kayıtlara düşülmediği için 8 gün eksik askerlik yapmış sayılarak 45 gün hapis cezası alması; Metin Oktay'ın 1969'daki FB-GS arasında oynanan jübile maçının ikinci devresinde FB forması giymesi, buna karşılık Can Bartu'nun da GS forması giymesi. Bunlara benzer çok sayıda ve bugünün koşullarında anlaşılması güç olay paylaşılıyor. Keşke bir gün, yine bir jübile maçında, bir turnuvada BJK-FB-GS'li futbolcular rakip takım formaları giyerek sahaya çıksalar. “İstanbul United Kupası” neden olmasın? Taraftar başardı, kulüpler neden başarmasın?

Sembol isimlerden sonra sıra, 60'ların sonu-70'lerin başından itibaren futbol izleyicisi tipolojisinin seyirciden taraftara dönüşmeye başlamasıyla ön plana çıkan amigolara geliyor. Tabi ki ilk sırada Karıncaezmez Şevki var ama o bir amigodan ziyade, giyim kuşamıyla, elinde bayrağı o meşhur duruşuyla bir sembol. Amigo Orhan, amigo Varol (tribünden düşme rekoru onda), amigo Hasan (kardeşi FB'li amigo Yaşar), amigo Mehmet ve benzeri onlarcası; kuşaktan kuşağa aktarılan bir kavuk gibi amigoluk. İlk zamanlarda saygınlıkla, sonraları ise biraz kabadayılıkla ön plana çıkan isimler; kimi zaman kendi tribünü içinde kimi zaman da rakip takım tribünlerine karşı mücadeleler. 1980'lerle birlikte amigoluğun tribün liderliğine dönüşmesi ve taraftarlar arasında organize kavgalar. Tribün hikayeleri, deplasman maceraları, gırgır ve şamatayla dolu unutulmaz otobüs ve tren yolculukları ve onlarca anı.

1980'lerin sonundan itibarense kulübün Avrupa'daki başarıları ve yurtdışı deplasman maceraları ve nihayetinde Kopenhag'daki UEFA Kupası Şampiyonluğu, maç öncesi ve sonrasında yaşananlar, kutlamalar. Hepsi ve daha fazlası bu kitapta var.

Kitap sadece Galatasaray'ın değil, FB ve BJK tribünlerinin de tarihini içeriyor örtük olarak; aynı deplasmanlara onlar da gittiler, stat kapılarında bilet kuyruğunda onlar da sabahladılar, karşılıklı kavga ettiler, karakola düştüler, ağladılar güldüler. Adları, formaları, tezahüratları, amigoları farklıydı (ama bazen aynı evin iki evladı iki ayrı takımın amigosuydu); birinin unutmak istediği maç diğerinin unutulmaz maçıydı. Bu yönleriyle, diğer takım taraftarları için de benzer kitaplar yazılmasını diliyor ve “Aslan Yürekliler”i alanında bir öncü olarak değerlendiriyorum.

Son söz niyetine: Eyy Simon Kuper! Futbolun asla sadece futbol olmadığını senden öğrenecek değiliz!

NOT: Eğer ki kitabın yeni baskıları yapılırsa, bu baskılarda Gezi Direnişinden de anılar ve fotoğraflar olmazsa olmaz. Çünkü İstanbul United!

ASLAN YÜREKLİLER, Orhan Ölçen, Doğan Kitap, 2012.



0 yorum:

Yorum Gönder