Tahsin Yücel’le Yolculuk (Ali YILDIZ)

Tahsin Yücel, yıllardır okurlarının karşısında; salt öykü, deneme, eleştiri ve romanlarıyla değil, çevirileriyle de.İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olan Yücel, çalıştığı dönemlerde hem yüzlerce öğrenci yetiştirdi hem de Fransız yazınından Zweig, Flaubert, Gide, Proust, Sartre, Balzac ve Camus’un eserlerinin yanı sıra, daha birçok yazarı da Türkçeye kazandırdı.

Dert Çok Hemdert Yok (Yeni Hikâyeler)’den itibaren, üretmeye de devam ediyor hâlâ. 1950’den beri, okurlarını yolculuklara çıkarıyor, belleğimizde derin izler bırakarak.

Usta işi yapıt, iz bırakmalı. Okuduğumuz karakterler, olay örgüsü, bıraktığı imgelem veya bir diyalog olarak ortaya çıkmayacaksa eğer, okumaya ne gerek var? İyi yazar ile iyi okur, delidir biraz. Kitabı kapatır kapatmaz, yaratılan karakterler, bir parçamızdır artık. Unuttuğumuzu sanırız bazen, ama o beynimizin yerleşkesindeki dehlizinden çıkarak, birdenbire ete kemiğe bürünür. İşte bu yüzden, şizofrenizdir ya. Son günlerde, yamacımda bitiveriyorlar yine. Can Tezcan’ı, Temel Diker’i görüyorum sıklıkla. Bu iki isim, Yücel’in Gökdelen romanında kurgulanan başat karakterler…

Gökdelen 2006’de yayınlandığında, kara mizah ve ironi örneği olduğu yazılmıştı. Hiç katılmamıştım. Bana göre, Can Tezcan ve Temel Diker, yaşamın içindeydiler; yanı başımızda duruyorlardı, hem de “kemali ciddiyetle”.

Gözümüze Görünenler

Temel Diker “Niyorklu Temel”, İstanbul’u New York’taki gibi birbirine benzer gökdelenlerle donatmaya çalışan, hatta Cihangir’e Özgürlük Anıtı’nın benzerini dikmek isteyen bir yapsatçıydı, Karadenizliydi. İstanbul başta olmak üzere, tarihsel dokuyu hiçe sayarak yükselen gökdelenleri ya da İstanbul’un her tarafından görülebilecek bir cami düşü kuranları gördükçe, Temel Diker unutulabilir mi? Ya Can Tezcan?

Her gece Can Tezcan’ın düşlerine, Karamazof Kardeşleşler’in Smerdiakof’u girer. Roman, 2073’ün İstanbul’unu anlatır. Can Tezcan, yargının özelleşmesini savunan bir avukattır. Gökdelen’in yayınlandığı 2006’dan bu yana, Türkiye’de yargının özelleştirilmesinden yakınanların sayısı kaça ulaştı dersiniz?

Hayatın hayhuyundan sıkıldığımda, 2008’de yayınlanan Golyan Devrimi’nin Hayristanlı öykü kahramanı, gazeteci Elmansur geliyor aklıma, rahatlıyorum. Hayristan Cumhuriyeti, on dört öyküden oluşan Golyan Devrimi’inde şöyle anlatılır:

“En geri toplumlar gibi en ileri toplumlar da zaman zaman başlarına öyle uçuk adamlar getirirler ki şaşırıp kalırsınız. Adamın ne edimlerinde en ufak bir tutarlılık vardır, ne söylemlerinde. “Bunca kişi nasıl seçti bu adamı? Koskoca ülkeyi nasıl bıraktı onun ellerine?” dersiniz. Bu arada, okumuş, yazmış, çevresinde tutarlı, bilinçli, örnek yurttaşlar olarak bildiğiniz kişilerin de kahvede iki el pişpirik bile oynamak istemeyecekleri bir adama oy vermiş olmalarını usunuza sığdıramazsınız bir türlü, us düzleminde hiçbir neden bulamazsınız böyle bir tutuma. Yoktur da. Peki, başka düzlemlerde? Ben, kendi payıma hiçbir biçimnde hiçbir düzlemde usuma sığdıramam böyle bir tutarsızlığı. Ancak, bana bıraktığı dosyada yer alan gözlemlerine bakılırsa, unutulmaz Hayristanlı dostum en azından içgüdü düzleminde olanaklı buluyordu bunu. Örnek olarak da, kulağını tersinden gösterir gibi, Erich von Holst adında bir bilim adamının minicik golyan balıkları üzerinde yaptığı bir deneyi gösteriyordu. Nasıl mı? Dostumun bir başka bilim adamının, Konrad Lorenz'in yapıtından aktardığına göre, von Holst genellikle toplum içinde yaşayan bu minicik balıklardan birinin beynini açıp sürüde birlikteliği sağlayan ön bölümünü kesip çıkarmış, arkasından da, herhalde gerekli bakımları yaptıktan sonra beyinlerine ya da başka yerlerine hiç mi hiç dokunulmamış, yani sapasağlam, yani sağlıklı mı sağlıklı türdeşlerinin arasına bırakmış bu yarım beyinli golyanı. O da ötekiler gibi yüzmeye, ötekiler gibi yemeye başlamış. Ancak, ötekilerin terine, içinde yer aldığı sürüyü rahatlıkla bırakıp gidebiliyormuş artık. O başını alıp gitmeye başlayınca da tüm sürü arkasından geliyormuş. Uzun sözün kısası, bizim yarım beyinli golyan tüm sürünün tartışmasız önderi, tüm tam beyinliler de yarım beyinlinin ardında birbirlerinin eşiti oluvermişler.”

Umudu kestiğimizde de yanımızdadır Yücel, Gökdelen’deki gibi. Başlatılan yürüyüşe girer, yılkı insanlarını anımsarız, Yücel’in yakın dostu, değerli yitiğimiz Fethi Naci’nin İnsan Tükenmez’ini de.

Kendine Yolcu

Ülkemizin en saygın ödülleriyle birlikte, Azra Erhat Çeviri Üstün Hizmet Ödülü ile Balkan ülkeleri arasında düzenlenen Balkanika Ödülü’nü, Fransız Hükümeti Palmes Académiques Nişanı Commandeur derecesini de alan, Fransızca yayınlanmış üç eseri bulunan Yücel, bu kez eleştiri kitabıyla karşımızda: Kendine Doğru Yolculuk.

Yücel, 1950’den göstergebiliminin yetkin isimi olan Greimas’ın ilgisini çekerek, yazarların metinleri üzerine incelemeler yazmıştı. Kendine Doğru Yolculuk, 1974 - 2005 yıllarında Avrupa’nın dilbilim ve eleştiri dergilerindeki yazılarının bir derlemesi.

Kitap dilimize Konuksever Ermiş Juilen Söylencesi olarak çevrilen Gustave Flaubert ile Camus’un Düşüş çözümlenmesiyle başlayıp Raymond Queneau’nun Zazie dans le metro romanı ve Greimas’ın anılmasıyla sürüyor. Türk Masalları bölümünde ise, eleştirisel çözümlemelere yer verilirken:

“Nerdeyse dünyanın tüm masalları gibi Türk masalları da genellikle bir dizi az ya da çok uzun, az ya da çok zor bir yolculuğun öyküleyimine indirgenir. Hemen her zaman bir an gelir ki ya bir değer nesnesini ele geçirmek, ya sevilen bir varlığı bulmak ya da bir tehlikeden sıyrılmak için yola çıkmaya karar vermek gerekir. Böylece laleler ve sümbüller toplayarak, kahve içip pipo tüttürerek, dünyadan “bir sel gibi” geçerek ya da demir ayakkabılar delininceye kadar, “altı ay bir güz” yürüyerek gidilir. Her özne “onurlandırıcı deneyim”ini ancak yolculuk içinde, yolculuk aracılığıyla gerçekleştirilir.” saptamasında bulunuyor Yücel.

Kitabın “öndeyisinde”:

“Bu kitaba bir ad ararken içindeki yazıların başlıkları arasında bir seçim yapmaya çalıştım. Kitabı oluşturacak yazıların hiçbirinin adı çekmedi beni. Sonra birden “Kendine doğru yolculuk” adının kitaptaki tüm denemelerin durumunu yansıtabileceğini ayrımsadım: bu yazıların hepsi de önce fransızca yazılmış, Fransa’da yayımlanmış, yıllardan sona da türkçeye çevrilmiş, yani “kendine doğru yolculuk” olarak nitelenebilirdi. Ayrıca, şöyle bir düşünülecek olursa, tüm edimlerimiz de kendimize doğru bir yolculuğun evreleri değil midir?” diyor Tahsin Yücel. Haksız mı?

KENDİNE DOĞRU YOLCULUK, Tahsin Yücel, Can Yayınları.

1 yorum:

  1. Kitap tanıtımının ötesinde çok güzel bir Tahsin Yücel yazısı olmuş. Tebrik ederim.

    YanıtlaSil