Ne Çeviriyor? Süha Sertabiboğlu (Utku ÖZMAKAS)

İş Kültür Yayınları için Peter McPhee’nin Robespierre adlı biyografisini çeviriyorum; 27 Mart’ta teslim edeceğim. Daha önce, yine İş Kültür Yayınları’nın biyografi dizisinden yayımlanan Martin Gilbert’in Churchill ve Graham Robb’un Rimbaud biyografilerini çevirmiştim. Ama bu metin beni daha çok zorladı. Bunun ilk nedeni, yazarın biraz ağdalı dili. Bir biyografi metninde biraz ağır ve yorucu gelebilecek uzun ve karmaşık cümleleri, anlamını değiştirmeden olabildiğince kısaltmaya, bazen bölmeye, anlatımı sadeleştirmeye çalışıyorum. İkinci zorluksa, günümüzde benzeri kalmamış siyasal, yönetsel ve toplumsal kurum ve kavramlara karşılık bulmak. Bunun için araştırma yapmam gerekiyor. Örneğin, Devrim öncesi Fransa’nın bazı kentlerinde, yerel bir parlamentoya benzeyen, ruhbanlar, aristokratlar ve kentli seçkinlerden temsilcilerin oluşturduğu, İngilizcesi “Estates” olan kurum için “Zümreler Meclisi” karşılığını buldum.

Kısacası, Fransız Devrimi’nin dehşetle dolu kaosunu ve baş aktörünü tanıtan bu çok yararlı ve değerli metni Türk okurlar için daha kolay okunur hale getirmeye çalışıyorum.

Avrupa Türkiyeli Yazarlar Girişimi açıldı (Utku ÖZMAKAS)

edebiyathaber.net’in haberine göre 1990’lı yıllarda ünlü yazarımız Fakir Baykurt’un öncülüğünde kurulmuş olan “Kuzey Ren Vesfalya Türkiyeli Yazarlar Çalışma Grubu” yeni bir açılım yaparak etkinliklerini “Avrupa Türkiyeli Yazarlar Girişimi” olarak sürdürme kararı aldı.

Almanya ve komşu ülkelerden şair, yazar, yayıncı, çevirmen, sanatçı ve edebiyatseverlerin katıldığı girişimin üçüncü buluşması 16-17 Şubat tarihlerinde Gelsenkirchen, Haus Heege’de gerçekleşti. Grup sözcüsü Mevlüt Asar, eserleriyle yalnız Almanya’da değil Türkiye’de de tanınan Atila Keskin, Kemal Yalçın, Murat Tuncel, Ruhi Türkyılmaz gibi şair ve yazarların da yer aldığı girişimin amacının, “Almanya ve komşu ülkelerde yaşayan, Türkçe yapıt veren yazarları, sanatçıları bir araya getirmek, görüş alışverişinde bulunmalarına olanak sağlamak ve ortak projeler üretmek” olduğunu belirtti.

Toplantıda “Çocuk ve Gençlik Edebiyatı”, “Tarihi Roman Yazımı” ile “Yayınlama Sorunları” konularında bildiriler sunuldu ve tartışıldı. Yapılan görüş alışverişi sonunda, henüz yapım aşamasında bir internet sitesi olan girişim adına, tanıtım amaçlı bir antoloji yayınlaması ve daha sonra bir “dergi” çıkarılmasına karar verildi.

Ne Hazırlıyor? Erkan Uzun (Utku ÖZMAKAS)

Her ne kadar “pharmakon” resmî olarak 2012’nin sonunda kurulmuş yeni bir yayınevi olsa da, arkasında yirmi yıla yaklaşan bir deneyim var. Arkasındaki kadronun 1994 yılında Ark Yayınevi ile başlayan ve 2007’nin sonunda Bilim ve Sanat Yayınları’nın kapanmasına kadar süren etkin bir yayıncılık geçmişi var. Ardından kısa bir Ayraç Yayınevi (2008-2010) macerasını da unutmamak gerekir. Bu kadronun ilk kez 2002 yılında yayımlanan ve nitelikli bir çalışma olan “Felsefe Sözlüğü”nün hazırlanıp yayımlanmasında büyük emeği geçtiğini de eklemeliyiz.

2012’de yayımlanan ve iyi bir giriş kitabı olan Kurtuluş Dinçer’in “Kısaca Felsefe”siyle yayın hayatına başlayan “pharmakon”un ikinci kitabı Aristoteles’in “Poietika”sı oldu. Bu kitabı Nazile Kalaycı, Eski Yunanca aslından yetkin bir biçimde Türkçeye kazandırdı. Üçüncü kitabımız, Martin Heidegger’in iki önemli metnini Necati Aça’nın çevirisiyle bir araya getirecek: “Teknik ve Dönüş/Özdeşlik ve Ayrım”. Yine, Aça’nın Türkçesiyle yayımlayacağımız Werner Sombart’ın “Aşk, Lüks ve Kapitalizm: Modern Dünyanın Savurganlığın Ruhundan Doğması Üzerine” adlı kitabı dördüncü kitabımız olacak. Beşinci kitabımız Kierkegaard’ın “Korku ve Titreme”si; kitabın çevirmeni N. Ekrem Düzen, uzun yıllardır bu kitabın daha iyi bir çeviriyle okura ulaşması için çabalıyor. Altıncı kitabımız Durkheim’ın “Sosyoloji ve Felsefe” başlıklı çalışması olacak; bu kitabı yukarıda sözünü ettiğim “kadro”nun ayrılmaz bir parçası olan Ümit Hüsrev Yolsal çeviriyor. Bunların dışında, Kant’ın politik metinlerini bir araya getiren bir derleme-çeviri üstünde de çalışıyoruz. Ayrıca daha önce yayımlanmamış ya da çevirileri iyi olmayan kimi felsefe klasikleri üzerinde de çalışmalarımız sürüyor.

Görüldüğü üzere, “pharmakon” ağırlıklı olarak felsefe kitapları yayımlayacak olan bir yayınevi olarak tasarlandı. Bu tasarıyı taçlandırmak üzere yılsonunda “felsefe terim sözlükleri dizisi”nin ilk kitabı olan “Felsefe Terimleri Sözlüğü”nü çıkartacağız.

Kelebeğini Arayan Ayşe


Ayşe, kelebeğini bulmak için uzun bir yolculuğa çıkıyor. Meraklı gezginlerimiz bu sefer de Ayşe ile dünyanın dört bir yanına seyahat edecekler! Henüz bir tırtılken tanıştığımız, sonra pencereleri açıp özgürlüğünü bulan kelebeğimiz serinin üçüncü kitabında kayıplara karışmıştır. Onu arayıp bulmak Ayşe’ye düşer. Kelebeğinin başına bir şey gelmesin diye endişelenen Ayşe, dürbününü alıp kelebeğini aramaya başlar. Meraklı Gezginler Serisi’nin üçüncü kitabında Ayşe ile önce çöllere gidip develerle konuşuyor, sonra okyanusların altına bakıyoruz; buz gibi kutuplarda gezdikten sonra da yemyeşil yağmur ormanlarında buluyoruz kendimizi. Yana açılan sayfalarla dört farklı dürbünden bakarak, birbirinden renkli hayvanlar ve bitkilerle tanışıyoruz.

Kelebeğini Arayan Ayşe
Yazar: Tülin Kozikoğlu
Redhouse kidz
Resimleyen: Burcu Musselwhite



Çocukça

Çocuklar tekrarlayan sözleri, kafiyeli dizeleri, melodik okunuşları çok severler. O yüzdendir ki şiirleri kolayca akıllarında tutar, keyifle okurlar. Bu kitap, olaylara çocuk merakı ile bakan birbirinden güzel şiirlerden oluşuyor. Şair, her bir dizesinde çocuk hassasiyeti ve zekâsını yüceltiyor, onlara yepyeni ufuklar açıyor.

Çocukça
Yazan: Süreyya Berfe
Can Çocuk
Resimleyen: Burcu Yılmaz

Diktatörlük ve Demokrasi

Felsefeyi günlük yaşamla buluşturan “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisinin 23. kitabı, bireylerin hayatlarını derinden etkileyen “demokrasi” ve “diktatörlük” kavramlarına eğiliyor. Yazar Brigitte Labbé, toplumsal hareketlerin temel dinamiğini oluşturan ve günümüzün en önemli tartışmalarına neden olan bu kavramları, çocukların kendi yaşamlarında karşılaşabilecekleri gündelik sorunlarla örneklendirerek anlatıyor. İnsanı esaret altına alan diktatörlüğün, acı ve sıkıntıdan başka bir şey yaratmadığını gözler önüne serdikten sonra, farklılıklara rağmen birlikte yaşamayı mümkün kılan demokrasinin temel işleyişini betimliyor. Özgürlük, hukuk ve adaletin ayrılmaz birlikteliğini ortaya koyan kitap, hem sınıf hem aile içi okumalar için ideal.

Diktatörlük ve Demokrasi
Yazar: Brigitte Labbé
Günışığı Kitaplığı
Resimleyen: Jacques Azam
Türkçesi: Azade Aslan

Sosyal Forumdan Ötekilere

Son yirmi yılın küreselleşmeyle düzlenmiş dünyasının ana muhalefeti, toplumsal hareketler mi? Küreselleşme karşıtı tepkiyle başlayan bu hareketler, giderek bir alternatif küreselleşme perspektifini geliştirmeye yöneldiler. Neoliberalizme ve savaşa karşı muhalefet, çerçevesini kültüre, çevreye ve cinsiyet kimliğine ilişkin taleplerle genişletti. Küresel ölçekte yeni bir kamusal alanın deneyimleri oluşuyor. Yavuz Yıldırım, ’68 hareketinin mirasıyla da ilişkilendirerek, son yirmi yılın bu çarpıcı olgusunun analitik bir tasvirini sunuyor. Bir küresel kamusal alan kurmaya yönelen Dünya ve Avrupa Sosyal forumlarından, “Öfkeliler” ve “İşgal Et” eylemliliklerine yönelen süreç, toplamda geleceğin politikasına dair önemli ipuçları veriyor bize.

Sosyal Forumdan Ötekilere
Yazar: Yavuz Yıldırım
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kitap Fuarı Bursa'da (Utku ÖZMAKAS)


TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen Bursa Kitap Fuarı, 9-17 Mart 2013 tarihleri arasında kapılarını on birinci kez açmaya hazırlanıyor.

Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenlenecek fuara bu yıl iki yüz kırk yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı beklenirken, beş yüzden fazla yazar da okurlarla buluşacak. Dokuz gün süresince söyleşi, panel, şiir dinletisi, okuma saatleri ve çocuk etkinlikleri gibi yetmişten fazla kültür etkinliği gerçekleştirilecek.

Bu sefer de Anday! (Utku ÖZMAKAS)


Türk edebiyatının önemli şairlerinden Melih Cevdet Anday da MEB ders kitaplarının “düzelttiği” şairler arasına girdi! Daha önce –bu sayfalarda da yer verdiğimiz üzere– Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Edip Cansever şiirlerine yapılan “müdahaleler”e bir yenisi eklendi.

Anday’ın “Rahatı Kaçan Ağaç” şiirinin ilk kıtasındaki “Tanrının işine bakın” şeklindeki dördüncü dizesinin dokuzuncu sınıf Türkçe kitabında “Allah'ın işine bakın” şeklinde değiştirildiği ortaya çıktı.

Feminist Tarihin Peşinde

Feminist Tarihin Peşinde Joan W. Scott'un son yirmi beş yıl içinde toplumsal cinsiyet, feminist tarih yazımı, farklılık ve deneyim gibi konular bağlamında tartıştığı kavramları ve kuramları içeren bazı önemli makalelerinden oluşuyor. Yazar, kuramla siyaset arasındaki gerilimli fakat üretken ilişkiyi ustalıkla irdelerken, bu ilişkinin kendi hayatındaki yansımalarını da samimi bir dille paylaşıyor. Judith Butler'ın "zekâsı ve tutkusuyla zamanımızın en etkileyici feminist tarihçisi" olarak tasvir ettiği Joan W. Scott, Feminist Tarihin Peşinde'de kendi deneyimiyle "kurtarılmış bir gelecek için sabit bir plan" sunmak yerine eleştirel düşüncenin özgürleştirici gücünün altını çiziyor.

Feminist Tarihin Peşinde
Yazar: Joan W. Scott
Yayınevi: BGST Yayınları

Kayıp Kentin Radyosu


Daniel Alarcon "Kayıp Şehrin Radyosu"nda "iç savaşla bölünmüş bir toplumda kaybolanların ve talihsiz bir aşkın akıldan çıkmayacak masalını" anlatıyor... Uluslararası çatışmaların ve sürüp giden kavgaların kolektif tarihinin derinliklerini deşen "Kayıp Kentin Radyosu" tutkular ve çağrışımlarla dolu bir roman. Savaşın ağır ve sessiz dehşetini, şiddetin yıkıcılığını deneyimlemiş bir yazar olarak, savaşın tükettiği yaşamlara bir anlam kazandırmaya çalışıyor Alarcon. Hainleri kurbanlardan, katilleri katledilenlerden ayırmanın ne kadar zor olduğunu gözler önüne sererken, okuyucuda derin bir yitirmişlik ve öfke duygusu yaratıyor.

Kayıp Kentin Radyosu
Yazar: Daniel Alarcon
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler


Yerel yönetimler, dünyada olduğu gibi ülkemizde de özellikle geçen yüzyılın son çeyreğinden itibaren, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel boyutlarıyla öne çıkan tartışma başlıklarındandır. Bu kitapta bir araya getirilen görüşler, araştırmalar ve belki de en değerlisi tarihsel ve güncel somut örnekleriyle, kendi deneyimlerimiz; yerel yönetimler üzerine olan ulusal ve uluslararası literatüre anti-kapitalist bir çerçeveden bakan son derece önemli bir katkı niteliğindedir.

Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler
Yayına Hazırlayanlar: İbrahim Gündoğdu, Ahmet Kerim Gültekin
Yayınevi: Patika Yayınları

İzmir Yahudi Cemaati Kadın Kimliği


Bu çalışmada, ilk tek tanrılı din olan Yahudilik ve bu dinin en temel aktarıcısı Kadın, tartışmanın ana temalarını oluşturuyor. Yer İzmir. İzmir çünkü Osmanlı'dan günümüze "Nevi Şahsına Münhasır" bir kent olma özelliğini hiçbir zaman yitirmemiştir ve Sefarad Yahudilerinin de önemli bir merkezi olarak eşsiz bir öneme sahiptir. "500 Yıllık komşularımız" kavramı da bu konuya işaret ediyor.

İzmir Yahudi Cemaati Kadın Kimliği
Yazar: Hale Okçay
Yayınevi: Phoenix Yayınevi

Yeni Yüzyılda Diyalektik



Bu seçki dünyanın önde gelen on altı diyalektik kuramcısını bir araya getiriyor. David Harvey, Fredric Jameson, Michael Löwy, Lucien Séve, Bill Livant, John Bellamy Foster bu yazarlardan bazıları. Yazarların birçoğu, bilimsel indirgemecilikten sistem kuramına ve postmodernizme kadar uzanan karşıt metodolojik çerçeveler ile diyalektik yaklaşımları kıyaslıyor. Bazıları, Marx’ın ekonomi politik eleştirisinde diyalektik metodolojinin taşıdığı merkezi önemi vurguluyor. Diğerleri de yaşadığımız kapitalist toplumun temel özelliklerini kavramak ya da niteliksel açıdan üstün bir yaşam biçimine ilişkin umutları ve bunun gerçekleştirilmesine yardım edecek toplumsal etkenlik biçimlerini irdelemek için diyalektik yaklaşımlardan yararlanıyor.

Yeni Yüzyılda Diyalektik
Hazırlayanlar: Bertell Ollman, Tony Smith
Yayınevi: Yordam Kitap


Türk Dış Politikası Cilt III: 2001-2012


Türk Dış Politikası serisinin üçüncü cildi, Türkiye’de çok ihtiyaç duyulan bir ansiklopedik kitap: Son on yılı 360° fotoğraflayan bir “İzahlı-İçtihatlı Almanak”. 11 Eylül kargaşası içinde filizlenen yeni küresel dünyanın doğuşuyla başlıyor. Sonra uzun uzadıya tahlil ettiği AKP’nin Türkiye’yi dönüştürmesini masaya yatırıyor; asker, demokrasi, yargı, Kürt, Ermeni meselelerini apayrı bir kitap oluşturacak boyut ve nitelikte veriyor. Nihayet Türkiye’nin bölgesel hatta küresel güç olma iddiasını, “sıfır sorun” politikasının gelişimini ve son durumunu, çevredeki bütün bölge, komşu ve uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini ayrıntılı biçimde anlatıyor. Kısaca, son on yılda Türkiye’de ne yaşanmışsa hepsi rahat anlaşılır bir dille bir arada…

Türk Dış Politikası Cilt III: 2001-2012
Editör: Baskın Oran
Yayınevi: İletişim Yayınları

Tuhaflık (Melike UZUN)


Bergen benim için yüzünün yarısını saçıyla kapatan ve alnını kurdeleyle bandajlayan tuhaf bir kadındı. Yüzüne atılan kezzabın izlerini kakülüyle ve alnından uzanan sarı kurdeleyle kapatmaya çalışan bu kadın beni ne ilgilendirirdi ki? “Ben acılar kadınıyım” diye bağıran Bergen’le nasıl bir duygudaşlığım olabilirdi? Şimdi sözünü edeceğim kitabın adını duyduğumda bunlar geldi aklıma. Sonra belleğimde bir sahne belirdi.  Battaniyelere sararak yok etmeye çalıştığımız ama kötü kokuyu engelleyemediğimiz cesetler gibi donmuş bir sahne.

Mustafa Hakkında Her Şey’deki Mustafa’nın geçmişini inkarındaki o korkutucu takıntıdan mustarip olduğumu fark ettim. İlkokul günlerimin yaz tatillerinden birinde kuzenimin çok güzel söylüyor diyerek, bir kaset getirişi ve benden yedi yaş büyük kardeşimle teybe yerleştirdikleri bu kasedi defalarca çevirerek, mutsuz fısıldaşmalarla, annemin söylenmeleri arasında dinlemeleri. Bergen’in sesi babam eve gelince susardı ancak. Evlerin çoğu gibi mutsuzluk hakimdi ortama ve mutsuzluğun nedeni bu kadındı sanki. Sanırım bu yüzdendi Bergen ve arabeskten uzak durmam, takıntılı bir inkar çabası. Ta ki “Ben, Kendim ve Bergen”i okuyana dek sürdü bu çaba. Çünkü, öykünün Bergen’le oturup sabahtan akşama televizyon izleyen kahramanı ben olabilirdim. Bu iki kadın birbirinden çok farklı olsalar da, kurdukları cümlelere görünüşte aşina olmasalar da,  tatlı tatlı atışsalar da aynı dili konuşuyorlar.  Bu dil, “Havva’nın lanetli mirasını taşıyan”ların dili, bu mirasla yüzünün yarısını kaybetmiş, buna karşın iki gözüyle görmeyi sürdürebilenlerin dili. Durmadan Bergen’in cümlelerindeki yanlışları düzelten, Furuğ’dan dizeler okuyan, çokbilmiş kitaplardan edindiği cümlelerle konuşan sıkıcı “uzman” ben olabilirdim elbette. Bu öyküyü okuyunca anladım: Ne kadar benziyormuş birbirimize.  “Acıların kadınıyım” diye bağırmasam da  ne kadar benziyormuş yaralarımız. O akşam, öykünün kahramanlarından biri olup onunla televizyon izlerken anladım bunu.  “Üstün”lüklerim onun yaşadıklarına benzer şeyler yaşamamı engelleyememişti. Onu tanıdıktan sonra anladım ki tüm kadınlar, ben de dahil, bu erkek dünyanın tuhaflarıydık.

Bergen yirmi sekiz yaşındaydı öykü zamanında. Kocasının onu hala sevdiğine inanıyordu. “Aşk işte böyle bir şey, sihirli bir perde ile kapatıyor aklın gözlerini, hep sahte bir umut yeşertiyor yürekte, kolayca kanabilesin diye.” dese de aşka inanıyordu hala. Bir yıl sonra tekrar çalışmaya, şarkı söylemeye başladı. Yirmi dokuz yaşındaydı. Eski kocası kurşunlayarak öldürdü onu. İşte bunu öğrendiğim zaman şundan daha da emin oldum: Başka bir dünya hayali kurmalı. Bu hayal için okumalı,  bu hayalle bakmalı dünyaya, daha çok üzülüp ağlasak da daha çok sevebiliriz o zaman, çelişkili görünse de daha çok mutlu olabiliriz.

“Ben, Kendim ve Bergen” Ayşe Başak Kaban’ın yazdığı Ayizi tarafından basılan öykü kitabı.  İlk öykü “Ben Kendim ve Bergen”de olduğu gibi öteki öykülerin çoğunda başka dünyanın hayalini kuran, çok üzülen, çok mutlu olan kadınların; o kadınların babalarının, annelerinin, dedelerinin, anneannelerinin öyküsü anlatılıyor.
İkinci öykü “Kırmızısaçlıperi” öldürülen travesti kadın Peri’nin ardından yapılan tanıklıklardan oluşuyor. Tanıkların her biri kendi algısından anlatıyor onu. Peri’nin ev arkadaşının sözleri “kadını tanıyordum” diye başlarken anne “travestiyi tanıyordum” der. Anne bile evladını anlatırken toplumun dilini benimsemişse gerisini varın siz düşünün, demek ister gibidir yazar. “Bizim buralarda eşek sikenin değil, kızı kaçanın namusu yoktur.”diyen Peri’yi yalancı çıkarmamıştır toplum. Annesi, öldürülen evladının ardından şunları söyler: “Hep şükrettim Allah’a; iyi ki sapasağlam iki erkek doğurmuşum Sabri’den (Peri, anne için Sabri’dir) önce. Yoksa onun öyle olması benim kabahatim sayılacaktı, ya Allah büyük işte…”

2012 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülünde birinciliği alan “Garnik ile Şaşik” öyküsünün ekseni, ölümle karşılaşma gibi görünse de gurbeti anlatır yazar.  Annenin durmadan ağlamasının, Şaşik dedenin ağzında on tane altın diş ile Ermenistan’dan Türkiye’ye göçmesinin ve öldüğünde torunu Garnik’e bunlardan üçünü miras bırakabilmesinin anlatısı. Garnik o üç altın dişle ne yapar dersiniz? Asıl öykü  burdadır işte!
Dayımın Kemikleri’nde “Galatasaray’ın önünde taş kesilen” anneannenin sabrı anlatılır. “Kemiklere tutunması gereken” anneannenin hüznü “taş” metaforunun yaydığı katılıkta yok olur.

Karşıdaki insanda “aşk”ı başlatan küçücük bir mimik sonradan yıkıcı bir etkiye dönüşebilir. Farkında olmadan yıkıma aşık olmuş, yıkımı yüceltmişizdir aslında. “Kıvrım” da böyledir işte. Bir dudak kıvrımı…
“Kırmızı Pabuçlar” da ödüllü bir öykü, Gila Kohen öykü yarışmasında ikincilik almış. Bayram belki de bazıları için çağrıştırdığının tam tersi bir anlam ifade eder. Hatta çoğu insan için öyledir, ama bunu ya durup düşünmezler, ya da düşündüklerini belli etmezler. Zaten “ne çok konuşup ne az düşünüyoruz” öyle değil mi?
Biz kadınlar, kezzapla ya da hizaya getirmek için atılan her adımla yüzü yok edilenler, Ermeniler, kaybolan kocasının  yaşadığına inanlar, kocasını öldürenler, babanın reddettiği zihinsel engelli çocuğunu çok sevenler, oğlunu kaybedip kemiklerini özlemle bekleyenler, babasız büyüyüp evlatsız yaşayan  erkekler, tüm bunlara inat düş görenler, dünyanın tuhaflarıyız. Kimbilir belki bir gün herkes tuhaf olacaktır ya da hiç tuhaf kalmayacaktır. Değil mi ki böyle öyküler yazılıyor, okunuyor, umut hep olacaktır, yanı başımızda.

BEN, KENDİM VE BERGEN, Ayşe Başak Kaban, Ayizi Kitap, 2012.

Bölünmüş Ülke’nin Ses ve Öfke’si (Nurçin İLERİ)


Amerikalı yazar William Faulkner, roman ve öykülerinin gerçekleştiği bir ülke yaratır: Yoknopatawpha. Bölünmüş ülke anlamına gelen Yoknopatawpha iç savaşı anlatmak için kurgulanmış imgesel bir ülke değildir sadece, şiirsel bir haritasını da çizer Faulkner bu ülkenin. Temalar ve karakterler anlatıların sınırları arasında seyahat ederler. Ancak iç savaşın izlerinin ve kurgu bir ülkenin varlığı sizi yanıltmasın. Belli bir zaman ve mekândan bahsediyormuş gibi görünse de anlattığı hikâyeler zamansız ve mekânsız evrensel hikâyelerdir Faulkner’ın. Bu yüzden kendisinden sonra gelecek farklı coğrafyalardan iki önemli yazarı, Gabriel Garcia Marquez ve Yaşar Kemal’i, sıklıkla kullandığı yerel motiflerle, gerçeküstü öğeleri işleyişiyle, coğrafyayı tasvir edişiyle etkilemesi hiç şaşırtıcı değildir.

İç savaşın neden olduğu bir kaos ve toplumsal düzensizlik vardır Yoknopatawpha’da; karakterler modern hayat ile gelen bu kaos ve düzensizlik içinde ayakta durmaya çabalar. Bu düzensizlik sadece toplumsal düzeyde değil, Faulkner’ın anlatılarında kullandığı dilde ve zamanın kullanımında da ortaya çıkar. Bunun nedeni Faulkner’a göre insanın zihin karmaşasının dilini tutsaklaştırması ve psikolojik düzenin kronolojik düzenden çok daha önemli olmasıdır, çünkü deneyimlerin kendisi ve algısı, onların hangi sırayla gerçekleştiğinden çok daha fazla şey ifade eder.

Faulkner’ın Ses ve Öfke’si yirminci yüzyılın ilk yarısında hem içerik hem de dil açısından modernitenin yarattığı bu girdabı en iyi işleyen romanlardan bir tanesidir. Amerika’nın güneyinin dünya sanayi sistemine ve finans-kapitalizmine eklemlenmeye başladığı tarihsel bir çerçevede iç savaş sonrası dağılmaya başlayan aristokrat bir ailenin hikâyesini anlatır. Compson ailesi güneyin geleneksel değerlerini temsil etmektedir. Erkekler aile onurunu koruyacak olan cesaretin, ahlaki gücün timsali olurken; kadınlar saflığın ve namusun timsalidirler. Ancak bütün bu değerler iç savaş ve sonrasında toparlanma sürecinde güneyin aristokrat ailelerini toplumsal, ekonomik ve psikolojik olarak dönüştürmeye başlayacaktır. Compson ailesinde de bu kendilerini bir arada tutacak olan aşkın yitimi olacaktır. Ailenin sevebilen tek üyesi Caddy, aşkı bulduğu an yalnız kalacaktır. Ailenin erkek fertlerinin hiçbirisi ise hakiki aşkı deneyimleyemezler.

Compson ailesinin maddi ve manevi yok oluş hikâyesi, romanda dört ayrı anlatıcının farklı anlatım teknikleri ve bakış açılarıyla dile getirilir. Bunlardan birisi 33 yaşındaki otistik Benjy’dir. İkincisi ise Benjy’nin ağabeyi Quentin Compson’dır. Hem Benjy’nin anılarında hem de Quentin’inkilerde, Caddy’nin kendileri için ne ifade ettiği önemlidir. Caddy onların cinsel arzularını ilk harekete geçiren kişidir, aynı zamanda namus ve saflığıyla geleneksel Compson ailesini temsil etmektedir. Ne zaman ki Caddy evlenir. Benjy, Caddy ile yaşadıklarını sürekli hatırladığı başka bir zamansal evrenin parçası olur. Bu evlilik Quentin’in ise zihinsel dünyasını darmadağın edecek ve bu Quentin’in diline bitmeyen cümleler, gramer ve yazım hataları ile yansıyacaktır. Üçüncü anlatıcı ise küçük kardeş Jason’dır. Kardeşler arasında maddi zenginliğe pek düşkün olan Jason, modern dünyanın yarattığı her fırsatta hesapçı tipini simgeler. Son anlatıcısı ise olaylara biraz daha dışarıdan bakmayı başarabilen dolayısıyla da ailenin çözülüşünden sonra hala umutla bu geleneksel değerler için savaşacak olan ve geçmişe dair hikâyeyi daha nesnel bir şekilde duyabileceğimiz siyah uşak Dilsey’dir.

Ses ve Öfke’de aristokrat bir ailenin çözülüşünden ziyade geçmişin nasıl veya niye hatırlandığı ve şimdi ile kurduğu diyalektik ilişki önemlidir. Geçmiş kaçması ve yok etmesi zor bir gölge gibi çıkar karşımıza. Faulkner’a göre geçmiş ve şimdi arasındaki çizgi çok incedir ve birbirlerini hapsederler. Hatta Faulkner’a göre geçmiş diye bir şey olamaz, gelecek diye de! Sadece “şimdi, Şimdi, ŞİMDİ” vardır. Benjy ve Quentin’in şimdi’lerini geçmişi hatırlayabildikleriyle ve onunla yüzleşebildikleri kadarıyla yaşarlar. Kendi kimliklerini veya hakikati bulmak için geçmişle hesaplaşmayı arzularlar, daha doğrusu geçmişle yüzleşebildikleri takdirde, bugün de var olabileceklerdir.  Kimi zaman bilinçli kimi zaman bilinçsiz ama her defasında kaçınılmaz, karakterlerin en çok gerçekleştirdiği eylem “hatırlamak” veya “hatırlamaya çalışmak”tır. En ufak olay onlara Caddy’i çağrıştıracaktır. Caddy evliliği dolayısıyla aileden dışlanan birisi olsa da, onun ölümü, ailenin yok olmasında önemli bir faktör değil insanlığa dair bir deneyimdir, kaçınılmaz bir son olan ölümü tanıştırır Benjy ve Quentin ile.

Savaş dönemlerinde ve sonrasında modernitenin yıkıcılığından payını almış bir dünyadır Faulkner’ın yarattığı. Cesaret ve onur, gurur ve tutku, şefkat ve özveri, kötülük ve trajedinin anlatısıdır Ses ve Öfke. Benjy’nin boğazında düğümlenen sadece sese dönüşen kelimeler, Quentin’in dizginleyemediği öfkesi, Jason’un küçük hesapları, Dilsey’in duaları. Karakterlerin kaybetmek ve yokluk, katlanmak ve var olmak arasında gidip geldikleri bir dünya.

Roman basit bir aile trajedisi olarak algılanabilir veya Faulkner’ın ahlakçı muhafazakâr bir yazar olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak bu kadar basit değil. “Modernleşen” insanın çelişkilerini ve bunalımlarını, zamanın sabit ve nesnel bir biçimde algılanamayacak bir varlık olduğunu tarifsiz bir güzellikte anlatır Faulkner. Bu çelişkileri ve bunalımları savaşların yarattığı travmalar bağlamında düşünürsek, bugün bile bu hissiyata pek de yabancı olmadığımızı anlarız. Eric Hobsbawm geçtiğimiz yüzyılı “aşırılıklar çağı” olarak adlandırır. İnsanlık tarihinin en umut verici gelişmeleri bu yüzyılda yaşandığı gibi en büyük felaketleri de bu çağın çocukları olmuştur; hatırlayamadığımız veya yüzleşmek istemediğimiz savaşlar, katliamlar, soykırımlar. Son zamanlarda “hatırlama” ve “toplumsal ve bireysel hafıza”ya dair hem akademik hem de sanatsal anlamda birçok şey üretilse de, binlerce hikâye henüz uykudadır. Öyleyse uykuda olan bu hikâyeler için Faulkner’ın Ses ve Öfke’sinden bir alıntı ile bitirelim: Sana tüm umutların ve arzuların anıtmezarını sunuyorum... Bunu, zamanı hatırlayasın diye değil, böylece arada bir zamanı unutup tüm nefesini onu zapt etmeye harcama diye yapıyorum. Çünkü dediği gibi, ona karşı yapılan hiçbir savaş kazanılmamıştır. Hatta bu savaşlar gerçekleşememiştir bile. Bu savaş meydanı, insana kendi ahmaklığını ve çaresizliğini göstermekten başka işe yaramaz ve zafer, yalnızca filozofların ve ahmakların sanrılarından ibarettir.

Geçmişin Üzerinden Atlayamayız... (Doğuş SARPKAYA)

Son dönemde, yakın tarihe odaklanan yerli ve yabancı romanların sayısında ciddi bir artış söz konusu. Özellikle çeviri romanları düşündüğümüzde akla ilk gelen kitaplar, Javier Marias’ın Yarınki Yüzün, Pascal Mercier’in Lizbon’a Gece Treni, Javier Cercas’ın Salamina Askerleri, Alberto Manguel’in Bütün İnsanlar Yalancıdır, Juan Gabriel Vasquez’in Düşen Şeylerin Gürültüsü. Pascal Mercier’in romanını bir kenara koyarsak, bu kısa listeden yola çıktığımızda özellikle İspanyolca yazılan ülkelerde geçmiş ile hesaplaşmanın yaygınlaşan temalardan biri haline geldiğini söylememiz mümkün.

Edebiyattaki geçmiş ile hesaplaşma trendi bir tesadüften daha fazlasına işaret ediyor. İspanya ve Latin Amerika’da cuntaların, diktatörlüklerin, suç baronlarının ve uyuşturucu kartellerinin hükümranlıklarının eskiye kıyasla etkilerinin azalması geçmiş ile hesaplaşma sürecinde önemli bir rol oynuyor. Her ne kadar egemenler, tüm bu ülkelerde şiddet, işkence, hukuksuzluklar ve insan haklarının hiçe sayılması gibi durumların yarattığı travmaların bir şekilde halının altına süpürülmesini, “üst üste yığılan yıkıntıların” üstünden atlayıp geçilmesini, dillendirilmeden unutulmasını arzulasalar da sanat ve edebiyatın buna gözlerini kapaması mümkün görünmüyor. Bu açıdan bakıldığında son dönem yakın tarihi inceleyen roman yazarlarının tarihsel bir sorumluluk ve ahlaki bir görevi yerine getirdiği görülebilir. Bu yazıda ele alınacak Vazquez, Cercas ve Manguel’in yapıtlarının sadece bu anlamlarıyla bile değerli olduğunu söyleyebiliriz.

İstisna Değil Kural

Kolombiya’da uyuşturucu kaçakçılığının yarattığı şiddeti anlatan Vasquez’in Düşen Şeylerin Gürültüsü romanı, Walter Benjamin’in “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız “olağanüstü hal” istisna değil kuraldır” cümlesiyle koşutluk içerisinde yazılmış hissi yaratıyor. Kitabın anlatıcısı ve kahramanı Antonio Yammara’nın, 1996 yılı Bogotá’sını anlatırken kurduğu cümlelere bakmak bile yeterli:

“O günlerde şehrim, yakın tarihinin en şiddet dolu yıllarından sıyrılmaya başlıyordu. Basit bıçaklama vakalarından, serseri kurşunlardan ya da küçük çaplı uyuşturucu kaçakçılarının arasındaki hesaplaşmalardan değil, küçük insanların küçük hınçlarını ve küçük intikamlarını asan şiddetten bahsediyorum. Bu şiddetin aktörleri kolektiftir ve isimlerinin baş harfleri büyük yazılır: Devlet, Uyuşturucu Karteli, Ordu, Gerilla. Biz Bogotálılar, görüntüleri haber bültenleri ve gazeteler vasıtasıyla bize muhteşem bir düzenlilikle ulaştığı için olsa gerek, bu şiddete alışmıştık; o gün, en son saldırının görüntüleri “son dakika” haberleri seklinde televizyon ekranından geçmeye başlamıştı.”

Yammara, bu olağanüstü durumu içselleştirmiş, -kendi kişisel tarihini bile ülkede gerçekleşen bombalama ve suikast haberleriyle birlikte kurarak- orta sınıf aidiyeti içerisinde kendi sığınağını yarattığını düşünmüş bir halde yaşantısını sürdürürken, eski bir mahkûm olan Ricardo Lavarde ile tanışıyor. Geçimini uyuşturucu ticaretinden kazanırken yakalanan ve 20 yıl hapiste kalan bu adam ile tesadüfü karşılaşma Yammara’nın hayatını tümden değiştiriyor çünkü daha doğru dürüst bir şeyler paylaşmamışken ülkeyi saran şiddetin kurbanı oluveriyorlar. Ardından Yammara’nın ülkesindeki olaylara bakışı değişmeye başlıyor. İnsanın “yaşadığı anın kötü yargıcı olduğunun “ tespitini yapan Yammara, deneyim denen şeyin ise “çektiğimiz acıların envanteri değil, başkalarının acılarına karşı öğrendiğimiz empati” olduğunun ayırdına varıyor. Düşen Şeylerin Gürültüsü hem Kolombiya’nın son otuz yıllık tarihinin farklı bir fotoğrafını çekiyor, hem de kurala dönüşen istisnalara karşı çıkmanın gerekliliğini vurguluyor.

Kurgu ile Gerçek Arasında

Javier Cercas ise Salamina Askerleri’nde İspanya İç Savaşı’nı bir Falanjistin biyografisi üzerinden anlatıyor. Salamina Askerleri üç bölümden oluşuyor: İlk bölüm kahramanımız olan, ilham perileri yitirmiş yenik bir yazar, gazeteci Jaime Gil’in, falanjist önderlerden yazar Rafael Sánchez Mazas’ın İç Savaş sırasında kurşuna dizilmekten kurtulması hikâyesindeki boşlukları tespit etmesiyle başlıyor. Bu bölümde hem yılmış bir yazarın iç sesini dinliyoruz, hem de yeni bir öykü bulmuş gazetecinin heyecanını hissediyoruz. İkinci bölüm, tümüyle Mazas’ın biyografisine ayrılmış. Son bölümde ise, biyografideki boşluğun aslında bir roman kahramanı doğurabileceğini hisseden Gil’in çırpınışlarına tanık oluyoruz.

Cercas, basit bir kurgu oyunu ile Jaime Gil’in çabasını ve Mazas üzerinden İspanya İç Savaşı’nı romanının merkezine yerleştiriyor. Kitabı okurken kendime sorduğum soru ise, bu kadar basit bir hikâyenin, bu kadar yalın bir dille anlatılırken bu etkiyi başarılı bir şekilde nasıl yarattığı oldu. Cercas, kitapta öykü içinde öykü anlatmanın yanında geçmişle gelecek arasında bir köprü kurmuş kurmasına ancak bunu büyük bir serinkanlılıkla ve “zarafetle” gerçekleştirmiş. Anlatımdaki sadelik ve kelime enflasyonundan kaçınması, işin içinde bir romancıdan çok bir öykücünün olduğu hissini yaratıyor.

Cercas’ın altından başarıyla kalktığı bir diğer konu ise tarihi kişiliklerle kurmaca karakterler arasında kurduğu denge. A. Ömer Türkeş’in yerinde tespitini ödünç alırsak: “Salamina Askerleri’nin tarih ve kurmaca arasındaki ilişkiye, gerçek tarihi şahsiyetlerin kurmaca dünyasına katılmasına özgün bir açılım getirdiği bile söylenebilir. Sonuçta edebiyatla tarihsel/toplumsal gerçeklik arasındaki ilişki arzuladığımız bir durum. Kuşkusuz bu ilişkinin edebiyatın ölçütlerine göre kurulması gerekiyor. Cercas’ın başardığı tam da budur.”

Yalana Methiye

Manguel Bütün İnsanlar Yalancıdır kitabında, Cercas’a benzer şekilde, genç bir gazetecinin biyografi yazma uğraşını anlatıyor. Jean-Luc Terradillos, Arjantinli sürgün, Yalana Methiye’nin ‘yazarı’ Alejandro Bevilacqua’nın hayat hikâyesini yazmaya karar veriyor. Bevilacqua, Arjantin’deki darbe sonrasında içeri düşmüş, işkenceler görmüş ve sonunda serbest bırakılarak İspanya’ya sürgüne gönderilmiştir. Kitap, Terradillos’un, Bevilacqua’yı tanıyan dört farklı kişinin anlatımları üzerine kurulur. Her anlatıcı oldukça farklı bir Bevilacqua, resmi çizmektedir. Bu durum öyküyü tamamlamak isteyen Terradillos’u çaresizliğe sürükleyecektir: “Sevdalı, kahraman, dost, kurban, hain, düzmece yazar, kaza intiharı ve daha birçok şey: Tek bir adam için bu kadarı çok fazla.”

Manguel, bir tarafıyla Oilupo akımına göz kırptığı bu kitabında bir insanın yaşamını dört farklı göze anlattırarak, okuyucunun olayları farklı bakış açılarıyla görmesini sağlamaya çalışmış. Diğer tarafıyla ise ülkesinde yıllarca süren devlet terörünün sıradan insanları bile nasıl sardığını, öldürülen, kaybedilen, işkencelerden geçirilen insanların hayatının nasıl karartıldığını anlatarak, Arjantin yakın tarihiyle bir hesaplaşmaya girmiş. Manguel’in bölümler arasındaki dil ve anlatım farklılıklarını çok iyi ayrıştırarak, usta yazarlık dersi verdiğini de vurgulamadan geçmeyelim.

Walter Benjamin Tarih Üzerine Tezler’de şöyle diyordu: “Geçmişin gerçek imgesi uçucudur. Geçmiş ancak, bir daha görünmemek üzere kendini gösterdiği an, birden parlayıp aydınlanıveren bir resim olarak yakalanabilir”. Vazquez, Cercas ve Manguel, “birden parlayıp aydınlanıveren” bu resmi yakalayarak okurlarına sunmayı başarmışlar. Ezenlerin kötülüklerini unutturmaya, cellatlarına benzeyen mazlumların kendi dönüşümlerini normalleştirmeye çalıştığı bir çağda, Murathan Mungan’ın dediği gibi belki de, “hatırladıklarımız değil, hatırlamadıklarımızla başa çıkmamız” gerekiyordur. Gerçek entelektüellerin görevi ise dibe battıkça çamura bulanan hayattaki kaybolmaya başlayan parçaları bir araya getirmek. Vazquez, Cercas ve Manguel, yıkıntıların üstünden atlayarak değil, yıkıntıların üstüne giderek yeni bir dünyanın kurulacağını hatırlatmayı başarıyorlar.

SALAMİNA ASKERLERİ, Javier Cercas, Çev: Gökhan Aksay, Jaguar Kitap, 2012.

BÜTÜN İNSANLAR YALANCIDIR, Alberto Manguel, Çev: Saliha Nilüfer, YKY, 2012.

DÜŞEN ŞEYLERİN GÜRÜLTÜSÜ, Juan Gabriel Vasquez, Çev: Süleyman Doğru, Everest Yayınları, 2012.

Hayatın Bütün Sokakları (Ahmet BÜKE)

“Uzun uzun yürüyelim,” dedi.

“Gerçi bana hava hoş. Yorulmuyorum artık. Sen sever misin?”

İnsanın bu dünyada ablası olmalı. Hatta o, kardeşi olduğunu bilmese de, uzaktan onu sevdiğini, onun için endişelendiğini bilmese de ablası olmalı insanın. Misal benim Feride Ablam vardı. Onu bir evde vurmuşlardı. Herkes ölecek diyordu. Ölmedi. Dört duvar arasında sardunyalar yetiştirmiş. Yağmur suyunu biriktirmiş havalandırmada. Sonra topuklarını ovmuş onla.

Misal benim Feride Ablam çıktı içeriden. İş vermediler ona. Kara kara baktılar uzaktan. O da çorap ördü. Çocuklara matematik öğretti. Dışarıdan bitirdi okulunu. Annesinin sardunyalarını suladı.

Arkadaşları bir ilan bile vermediler arkasından. Kanserin de en hızlısı varmış meğer. Ama ben onu uzaktan hep sevmiştim. Akşamları iş dönüşü bezgin oluyordu misal. Şimdi o da yorulmuyor artık.

Feride Abla yorulmuyor, Sevgi Abla da yorulmuyor.

“Yürümek benim işim Sevgi Abla,” dedim.

Ertuğrul Kapısında buluştuk.

Siz ODTÜ’nün bu kapısını biliyor musunuz? Peki, Ayşe Teyzeyi biliyor musunuz? Ertuğrul Karakaya’nın annesi. Zamanı gelince çilek reçeli yapardı. Sonra tarhana keserlerdi konu komşu. Biber, patlıcan kurutmayı en çok severdi ama. Şimdi yapamıyor. Çünkü gözleri kör oldu. Ertuğrul’a ağlamaktan. Annelerin acısını bilse insan; yani etinde bir saniye hissetse, kimse kimsenin canını yakmaz. Kimse haksızlık yapmaz. Feride Ablanın annesi de sağ. Gördes’te bahçeli bir evde, yağmur altında büyüyor şimdi.

“Sevgi Abla,” dedim.

“Üzüyor muyum ya seni, bunları anlatıp duruyorum.”

“Yürüyelim,” dedi.

“Uzun uzun yürüyelim.”

Kapıdan geçtik. İki yanımız orman. Saksağanlar, kargalar. Derdi günü karın doyurmak herkesin işte. Bir kuru cevizin başında efeleniyorlar birbirlerine.

Yurtlara doğru yürüdük.

“Abla,” dedim.

“Nasıl ölüyor insan? Son anda nasıl vazgeçiyor nefesin senden?”

Baktı yüzüme. Güldü.

“Bunları anlatmama izin yok,” dedi.

“İnsan garip varlık. Yaşarken sürekli nasıl öleceğini düşünüyor.”

“Sonra peki,” dedim.

“Sonrası iyilik güzellik işte. Suyun öte yanından bakmak gibi. Ne ağrı, ne sızı. Önce sizden gelen uğultulu seslere alışmak zor oluyor. Tanıdık kokular sızıyor bazen. Gerçi o kıvamlı sıvı süzüyor bir sürü şeyi ama yine de geliyorlar. Duyu denilen şey bitse de hatırlama kalıyor geriye. O en güçlüsü çünkü. Anıların kodları zamanın en derinlerine işleniyor. Mesela ekmeğin kokusu değil ama ekmek kokusuyla ilgili anılar geri geliyor. Pankart sesleri, açılıp kapanan demir kapılar, sehpaya çıkan arkadaşlar, Pazar kahvaltısındaki ayva reçeli, eski cezvede kaynayan yumurta, rüzgârda kuruyan nevresimler, ipte unutulmuş mandalların kararması… İşte hepsi aniden geri geliyor. Ama onları tutamıyorsun da. Eski sandık kokusu gibi işte.”

Yurtları geçtik. Gözleri eski patikada. Yalıncak yoluna döndük. Güzel dere kesti yolumuzu. Kar suyu şimdiden çıkmış yola anlaşılan.

“Peki, üzülmek var mı orada,” diyorum.

“Derdimiz acıdan kaçmak değil mi?” diye gülümsedi.

“Üzülmüyoruz, acıkmıyoruz, âşık olmuyoruz ama bütün bunların anıları sızıyor. Buna çare bulamamışlar. Ya da böyle olsun istenmiş. Ama yaşamaktan daha zor değil onu söyleyeyim. Hayal kırıklığı yok mesela burada. Başarısız oldum derdi, işsizim kaygısı… Yani yaşamayı çok da büyütmemek lazım. Ama iyi anılar bırakmak şart bak bunu sana diyeyim. Mümkün olduğunca iyi izler bırak ardında. Sonra onların esintisi geliyor. Hissedemesen de ferahladığın anları görüyorsun yeniden yeniden.”

“Daha gidelim mi,” dedim.

“Yürüyelim, yürüyelim. Mümkünse hiç durmayalım. Geçtiğim bütün sokakları görüyorum şimdi,” dedi.

Bitimsiz bir ah... Didem Madak (Burak KAYAOĞLU)


“sıkı tutunun şairlere 
kurtarırsa onlar kurtarır 
onca boş laftan 
batmadan dünyanız

Etkilenmemenin mümkünsüzlüğü içinde yazmıştım yukarıdaki dizeleri. Birkaç hafta önce. Beni birkaç haftadır etkisinde tutan, üç şiir kitabını ardı ardına okuduktan sonra. Ve yıkılır yıkılmaz, kendi içinde, devrilip.

1970 yılında doğan Didem Madak, ilk şiir kitabı Grapon Kâğıtları’nı 2000 yılında, ikinci kitabı Ah’lar Ağacı’nı 2002’de ve son kitabı Pulbiber Mahallesi’ni 2007’de yayımlatıyor. Kasım 2012’de, bu üç kitabının tekrar basımlarını yapıyor Metis yayınları.

Ne bir tanıtım ne de piyasaya yanaşık bir “reklam” amacı taşıyor bu yazı. Tanınmaya gereksinimi yok Didem’in. Ama bu durum, insanların da Didem Madak şiirini tanımaya ihtiyacı olmadığı anlamına gelmiyor.

Her yaşam, bir gün kendini tamamlıyor. Yaşam kavramı yaşamaya; ve fakat hem bir kavram olarak hem de yaşanabilmiş olanlarla birlikte el sallamaya başlıyor, ardından, yiten insana. Şu ya da bu oranda şiir denilen olgunun varlığından haberdar olan insan, eğer hâlâ Didem Madak şiiriyle tanışmamış ise, ciddi bir eksikliğin kendisiyle yaşadığını da bilmelidir. Grapon Kâğıtları’nda, “Hikâyeme bir hayat yazmak istiyorum / Pek de inandırıcı olmayan / Hayatıma bir ölüm” diyen Didem Madak’ı, yitireli ne yazık ki bir yıldan fazla oldu. “Ucu ısırılmış bir simidin acısını durmadan / o kadar çok, o kadar çok hissediyorum”un duyarlığı, eğer bu dünyaya yummuşsa gözlerini; bir anlam içimizde ters yüz olmuş ve böyle bir dünyaya lanetler okunmuştur.

Şiirin doruğunda, yüreği İzmir güzelliğinde ve henüz 41 yaşındayken, kızı Füsun daha üç yaşındayken almışsa bu dünya Didem Madak’ı bizlerden, laneti fazlasıyla hak etmektedir. Ki Didem dünyaya değil dünya Didem’e yakışmamıştır. “Tanrı sadece iyi bir oyun arkadaşıdır” diyen Didem Madak, ne yazık ki “iyi” sandığının “oyun”unda, bir “oyun” hilesiyle, kahredici bir hastalığın neticesinde aramızdan ayrıldı. Yazdığı “son şiir” olan ‘128 DİKİŞLİ ŞİİR’ başlıklı şiirindeki “... / Ve seni düşünek, mırıldanmak / Bazı büyülü yemekler yapmak /Bazı şifalı yemekler yapmak / Ve kalmak istemek ahbap.../” dizelerinde, “kalmak” imgesiyle hem bir “isyanı” hem de bir ‘ilanı” buyuruyordu. Gelmekte olan ölüme isyanı, gitmek istemediğinin ilanı. Maalesef o “oyun arkadaşı”nın ihaneti kapıda bekliyor.

İkinci kitabı Ah’lar Ağacı’nda “Güçlü bir el silkeledi beni sonra / Sanırım Tanrı’nın eliydi. / Soyamadım kaç ah döküldü dallarımdan. / Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi, / Çok şey görmüşüm gibi, / Ve çok şey geçmiş gibi başımdan, / Ah... dedim sonra / Ah!” diyen Didem Madak aynı kitabındaki “ya siz, / Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?/ Nasıldı / Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?” dizeleriyle ; bizleri son kitabı Pulbiber Mahallesi’ne davet ediyor aslında. O ‘davet yerinde’, derin bir acıyla karşılaşıyor ve o acıyı yaşamadan ayrılamıyoruz.

Didem Madak, “Hayatımın üstünde imkânsız kuşlar uçuyor” derken, bir yanıyla bizlere de sesleniyor. Bir imkân hâlâ kendini bizlere saklıyor; kendimizi bu üç şiir kitabından mahrum bırakmamak ve yaşayanlarımıza yeni ‘Ah!’lar eklememek için. Ama birilerine? Hayır! Birilerine tavsiye etmiyorum Didem Madak’ın kitaplarını, incelikli şiirlerini. O birileri, şayet, bir eksikliği ‘yaşamak’ ve onu ‘yaşam’dan saymak istiyorsa.

GRAPON KAĞITLARI, Didem Madak, Metis Yayınları, 2012
AH'LAR AĞACI, Didem Madak, Metis Yayınları, 2012
PULBİBER MAHALLESİ, Didem Madak, Metis Yayınları, 2007