Tekinsizliğin Yönetmeni: David Lynch (Serhat DURUP)

Chris Rodley’in David Lynch’le uzun süre yaptığı röportajlardan oluşan kitabı “David Lynch - ‘Tekinsiz’in Sineması”, Selim Özgül’ün çevirisiyle Agora Kitaplığı tarafından yayınlandı. Lynch’in çocukluk dönemine, tablolarına, filmlerine ve özel hayatına ilişkin her şey bu kitapta yerini alıyor. Ayrıca kitabın içerisinde Lynch’in oyuncuları yönettiği anda çekilen set fotoğrafları da yer alıyor.

Rodley’e göre, günümüzde başka hiçbir yönetmen, sinemanın ulaşılabilecek bütün öğelerini David Lynch’in kullandığı ölçüde değerlendirememektedir. Bunun sebebi de tekinsiz’in kolay elde edilebilecek bir nitelik olmayışıdır. Lynch, filmlerinde yansıttığı ruh halini ya da duygusunu ‘karanlıkta ve kafa karışıklığında kaybolmak’ olarak tanımlıyor. Tekinsiz’e de tam burada rastlarız aslında. “Tekinsiz, gizli bir biçimde fazlasıyla bildik bir şey olduğu için tekinsizdir, onun baskı altında olmasının sebebi de budur.” Sigmund Freud, tekinsiz’i böyle tanımlıyor. Tıpkı Schopenhauer’u rahatsız eden ‘ölüm’ kavramı gibi bilindik bir şeyin verdiği rahatsızlık misali.

Rodley’e göre, Lynch’in icat ve yaratıcılık yeteneği, her şeyden önce kendi iç hayatına girebilme gücünden kaynaklanmaktadır. Ancak Lynch, sadece kendi iç dünyasından, kendi hayatından yararlanmamaktadır. Genç, yaşlı, kadın, erkek başkalarının deneyimleriyle empati kurabilme konusunda da ‘tekinsiz’ olabilme yeteneğine sahiptir. Öyle ki “İkiz Tepeler: Ateş Benimle Yürü” filminin gösterime girmesinin ardından, babaları tarafından tecavüze uğrayan genç kızlardan çok sayıda mektup alır. Çünkü Lynch’in, tecavüzü böylesine tam olarak bilmesine şaşırmışlardır.

Kitapta Lynch’in modern hayata karşı kaygılarından da söz edilir. Açıklamaktan ziyade göstermeyi, kural koymaktan ziyade de hissettirmeyi yeğleyen Lynch, babasının işi dolayısıyla çocukluktaki gezileri, onun sinemasını eşiz kendisini de huzursuz kılmıştır. Filmlerinde, ileri derecede gelişmiş yer duygusuyla birlikte, değişik ortamların insanlar üzerindeki etkilerini çok belirgin şekilde yansıtır. Bu şehir gezintileri onun şehirlerden korkmasına da sebep olmuştur. Unutmadığı çocukluk anılarından biri olan, New York’ta metroda beklerken, yaklaşan trenin estirdiği rüzgârı, yaydığı kokuyu, yarattığı sesi hatırlamasıdır. Ve her New York’a gidişinde bu duygulanımları hatırlar ve korku hisseder.

David Lynch’in tanınmış bir ressam olduğunu da göz önünde bulundurarak, filmlerindeki renk seçimlerine de dikkat çekilir. Yaptığı tablolar da röportajda soru olarak kendisine yöneltilmiştir. Lynch bunların cevabını da açık yüreklilikle cevaplamaktadır, aynı şekilde bilinçsizce yaptığını da açıkça söyler.

Kitapta yönetmenin, “Silici Kafa”, “Mulholland Çıkmazı”, “Fil Adam”, “İkiz Tepeler”, “Kayıp Otoban”, “Mavi Kadife”, “Vahşi Duygular” gibi önemli filmlerinin değerlendirmelerini de kendi cümleleriyle okuruz. Lynch’in bu değerlendirmeleri filmlerin baştan izlenmesi gerektiği fikrini de uyandırır. Ona detaycı bir yönetmen demekten ziyade, “sinemanın bütün nimetlerinden yararlanmak gerekir” düşüncesiyle işini yaptığını görüyoruz. Filmlerindeki karakterlerin yapısından, ışığın seçimine, filmlerin müziğinden, kurgusuna her yerde Lynch’in izlerini görebiliriz.

Lynch röportajlarında, film yaparken bir materyale ‘aşık’ olmak gerektiğini, onunla ilgili heyecan duymak gerektiğini sık sık vurgular. Ancak para veya gerekli olan başka bir şey olmadan da filmi çekmek imkânsızdır ve oluşumu uzun süreler alabilir. Öyle ki, “İkiz Tepeler: Ateş Benimle Yürü” ile “Kayıp Otoban”ın yapımları arasında dört yıl gibi uzun bir süre vardır. Lynch’e göre düşüncelerine âşık olma gibi bir sorunu yoktu. Ancak ekonomik sorunlarla, gerekli bazı sorunlar halledilmeliydi.

Kitabı okurken, önceden izlediğiniz Lynch filmlerini baştan izlemeye karar vermeniz kaçınılmazdır. Çünkü Lynch filmlerini kendi ağzından yorumlayacak ve bu sefer de yönetmenin gözünden izleyeceksiniz. Elbette tutarlı olacaktır izlediğiniz filmler; ama bazen şaşıracak, bazen de güleceksiniz. Örneğin “Vahşi Duygular” filminde bir çok tarz iç içedir Lynch’e göre. “Vahşi Duygular”, bir yol filmidir ona göre. Aynı zamanda bir aşk hikâyesi ve psikolojik bir dramadır. Belki de bir şiddet komedisidir, tıpkı Stanley Kubrick’in “Otomatik Portakal”ı gibi.

Lynch’in filmlerinde birçok duyguyu aynı anda farklı farklı yaşarsınız. Kitabı okuduktan sonraysa farklı bir tat alırsınız. Bunu şöyle düşünün; bir şeye hayransınız ve sürekli bir bağlantı kuruyorsunuz. Belki de soruyorsunuz “nereden çıktı bu?” diye. Bu soruların cevabını en iyi onun yaratıcısı verir. Eğer bu şeye de Lynch filmleri diyorsak, onun yaratıcısı ‘tekinsiz’den istediğimiz yanıtları alabiliriz.

Lynch’in filmlerinde ‘karanlık’ öğesinin de önemine değinmek gerekir. Rodley’in“Sizi karanlığa çeken nedir?” sorusuna, karanlığın film gibi olduğunu, hatta harika bir film olduğunu söyler. Bu karanlık ona göre, gerçekte yaşamak istenen bir şey değildir, filmde yaşanmak istenen bir şeydir. Nasıl olduğunu, nereden geldiğini bilmemekle birlikte ‘sihirli’ bir şey olduğunu da sözlerine ekler.

İyi fikirlerin derinlerde bir yerlerde yattığını söyleyen Lynch, bunu ortaya çıkarmak için çok uğraş verilmesi gerektiğinin farkındadır. Kavramların, kelimelerin sinemaya aktarımında kendilerinin görevli olduğunu da belirterek, kavram karmaşalarından son derece dikkatli bir şekilde çözümleme yapılması gerektiğini düşünür. Kelimeler sinemaya hizmet etmelidir der. Son olarak diyebiliriz ki Lynch bize öğretiyor ki, Nietzsche’nin Zerdüşt’ündeki gibi ‘tekinsiz’dir insanın yaşamı. ‘Soytarı’ya karşı da bütün önlemleri almalıdır. Nitekim Zerdüşt de bunu söyler: “Tekinsizdir insan yaşamı ve henüz yoktur bir anlamı: Felaketi olabilir onun bir soytarı.”

Depresyondayım... (Selcan KARABULUT)

Çağımızın hastalığı depresyon…

Hem vücudu hem duygu ve düşünceleri önemli ölçüde etkileyen ciddi bir hastalıktır depresyon. Depresif bozukluklar kişinin uyku düzenini, yemek yeme alışkanlıklarını, fiziksel gücünü, sağlıklı düşünme kabiliyetini kısacası tüm hayatını etkiler. Hastalığın ilk belirtileri olarak nitelenen derin üzüntü hali, durgunluk, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık, konuşma ve hareketlerde yavaşlama tedaviye başlanılmadığı takdirde yerini daha ileri boyutlu hatta önüne geçilemeyecek sorunlara bırakabilir, farklı semptomlar görülebilir.

Her ne kadar çağımızın hastalığı olarak düşünsek de aslında her daim insan yaşamında yer etmiş bir rahatsızlıktır. Son yıllarda yapılan araştırmalar ve çalışmalar sayesinde farkındalık arttığı için bu hastalığa karşı insanlar daha bilinçli olmaya başlamışlardır. Her dört kişiden birinin bu hastalığa yakalandığı düşünülürse kendimiz maruz kalmasak bile çevremizde herhangi birinin depresyona girme olasılığı oldukça yüksektir.

Ustasından Depresyon Tahlilleri çağın hastalığını her yönüyle gözden geçirme olanağı sağlamak için hayatının büyük bir kısmını depresyonun ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını anlamaya adamış bir kişinin anlattıklarına göre şekillendirilmiş bir çalışma.

Yazarın Pala Salto takma ismini verdiği kişi dünyanın en büyük üniversitelerinden birinde eğitim ve birçok hastanede görev almış. Depresyon üzerine araştırmalar yapmış ve kesin sonuçlara ulaşmaya çalışmış. Doğru tespitler yapabilmek için bu hastalığı yaşamış olan kişilerin geçirdiği süreçleri ele almış ve onların verdiği reaksiyonları incelemiş. Aynı zamanda kendisi de bu hastalığa maruz kalmış fakat çalışmalarına ara vermemiş, olaya içten bakabilme fırsatı yakalamış. Farklı ilaçlar kullanmış ve beş farklı terapistten yardım almış çeşitli tedavi yöntemlerini gözlemleyebilmek için.

Levent Mete bu çalışmasını Pala Salto ile yaptığı görüşmelerden yola çıkarak hazırlamış. Kitabın genelinde yazarın okuyucu ile kahramanı baş başa bıraktığı, müdahale ve yorumlardan kaçındığı görülüyor. Aslında bu kitap bir vaka analizidir. Dolayısıyla sadece depresyonun tanımı, nasıl ortaya çıktığı, belirtilerinin neler olduğu, çeşitleri gibi bilgileri vermekle kalmıyor. Adım adım bu hastalığı yaşamış ve bu konu üzerine önemli çalışmalar yapmış bir kişinin deneyimleri ile akıllarda merak uyandıran soruların yanıtlarını bulmamızı kolaylaştırıyor.

Depresyon nedir? Depresyon türleri nelerdir? Belirtiler nelerdir? Tedavi yöntemleri nelerdir? Hastalar hangi aşamalardan geçer? Depresyonla ilgili önemli bazı kavramlar nelerdir? Toplumsal açıdan depresyon ve bireysel açıdan depresyon nasıl algılanır? Gibi sorulara yanıtlar arayarak bu hastalık hakkında bilgi vermeye çalışıyor yazar. Fakat bunu klasik yöntemlerle, bire bir tanım yaparak değil belirli olaylar üzerinden giderek yapıyor. Daha doğrusu Pala Salto kendi tecrübelerini anlatıyor. Yazar ona hiç müdahale etmiyor sadece onun hareketleri hakkında bilgi veriyor. Anlatılan olaylar sayesinde okuyucu hastalığı yaşayan ve araştıran bir kişinin anlatışından yola çıkarak bilgi sahibi oluyor. Pala Salto adlı kişinin gerçek yaşam öyküsüne şahit olduktan sonra bu kişinin gerçekte kim olduğu ise akıllarda soru işareti uyandırıyor…

Ustasından Depresyon Tahlilleri/ Levent Mete/ Say Yayınları

Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet (1928-2013)

Ders kitaplarının seksen beş yıllık tarihinin toplumsal cinsiyet rolleri açısından incelendiği bu çalışma, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Firdevs Gümüşoğlu’nun uzun yıllardır toplumsal cinsiyet üzerine yaptığı çalışmaların bir ürünü. İleri giden zamanda geri düştüğümüz toplumsal cinsiyet ilişkilerini pür-i pak göstermekte pek başarılı olan çalışma, bir zamanlar evde ütü, yemek gibi ev işlerini yapan baba ve bilimle uğraşan anne gibi, şu anda bile kavramakta zorlandığımız örneklerin de ötesi olduğunu gösteriyor. Gümüşoğlu, bunu yaparken sözcükleri, resimleri ve metinleri esas alarak yaklaşık iki bin eseri taramış. Gümüşoğlu çok partili döneme kadar, nispeten daha eşitlikçi, sade ve kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığın mevcut olduğu metinlerin, sözcüklerin ve resimlerin yer aldığı ders kitaplarından, çok partili dönem sonrasında daha ezberci, muhafazakâr, pozitif ayrımcılığı gözetmeyen, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine atıfta bulunan kitaplara geçişin olduğunu söylüyor.

Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet (1928-2013)
Firdevs Gümüşoğlu
Kaynak Yayınları

Feminist Tarihin Peşinde

BGST Yayınları tarafından yayınlanan kitapta, Scott’ın feminist tarihyazımı, toplumsal cinsiyet, deneyim, farklılık gibi çeşitli konularda yazılmış makaleleri yer alıyor. “Eleştirel Tarihin Peşinde”, “Toplumsal Cinsiyet: Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi”, “Kadınların Tarihi”, “Deneyim”, “Toplumsal Cinsiyet: Hâlâ Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi mi?” ve “Feminizmin Tarihi” isimli makaleler geleneksel tarihçiliğin eleştirisinden toplumsal cinsiyetin nasıl yeniden yapılandırılıp kavranabileceğine dair ufuk açıcı öneriler getiriyor. Fakat belki bütün bunlardan daha önemlisi, yazarın kendi kişisel yolculuğunu, bu süreçte geliştirdiği farkındalığı da akademik sözüne katması olduğu söylenebilir. Bunun yanında, alışık olduğumuz kuru akademik dilin sınırlarının da dışına çıkan yazar, anlatmak istediğini sade, gündelik yaşam pratiklerinden örneklerle anlatıyor. Başka bir dilin, başka bir seslenişin mümkün olduğunu yeniden gösteriyor.

Feminist Tarihin Peşinde
Joan Wallach Scott
Çev. Kolektif, BGST Yayınları.

Feminist Öznelerin Kuruluşu


İlkay Özküralpli’nin çevirisiyle tanıştığımız Feminist Öznenin Kuruluşu, Kathi Weeks’in Türkçe’ye çevrilen ilk kitap çalışması. Duke Üniversitesi Kadın Araştırmaları Programı’nda çalışan Weeks, kitabında modernite ve post-modernite eleştirisini, söz konusu alanların halihazırda kendi içlerinde birbirine zıt fikirlerle beslenen heterojen alanlar olduğu kabulünden yola çıkarak bu düşünce akımlarının özne tarifleri üzerine eğiliyor. Bunu yaparken modernizmin tekleştirici, post-modernizmin ise bireyci, yalnızlaştırıcı özne kavramsallaştırmaları ötesine incelikle geçerek, alternatif bir feminist özne tarifinin ihtimali üzerine düşünüyor. Kadın emeği üzerinde temellenen bu özne, kadın emeğinin maddiliği, çokluğu ve kolektifliğine referans veriyor.

Feminist Öznelerin Kuruluşu
Kathi Weeks
Çev. İlkay Özküralpli
Otonom Yayınevi

Queer Tahayyül

Normalin ve elbette anormalin dışında, kimliksizlik mümkün müdür? Queer Kuramı’nı sürekli anormal, öteki, normali işgal ve tehdit edene yönelik bir kuram olarak okumamanın olanaklarının araştırıldığı çalışma, Françoise Travelet, Guy Hocquenghem, Mario Mieli, David M. Halperin, Laurent Berlant, Judith Butler ve Foucault gibi düşünürlerin çeviri metinlerine de yer vererek kapsamlı bir literatür çalışması sunuyor. Önemli olanın dışarıda kalanın, yalnız bırakılanın, “marjinal olanın” bir şekilde tekrar içeriye alınması, kucaklanması, merkeze kabulü değil, bu mekanizmaları sorgulayarak bizzat “merkezin darmaduman edilmesi” olduğunu savunuyor yazarlar. Bu mekanizmaları açık edecek olan temel ayakların ele alındığı makalelerde, queer kuramın sınıf, etnisite, milliyetçilik, sakatlık, mültecilik gibi özgün bağlamlarda nasıl kavramsallaştırıldığına dair de fikir sahibi oluyoruz.

Queer Tahayyül
Özlem Güçlü, Sibel Yardımcı
Sel Yayıncılık

Dönme Kadınlar: Toplumsal Cinsiyet, Kimlik ve Sınırlar

Kendisine zulmeden kocasından kaçmak için İstanbul’a, dönme ağabeyinin yanına sığınıp Fatma Hatun adını alan Venedikli Beatrice Michel. Yunan Adası Milos’tan Korfu’ya kaçan dört Müslüman kadının –Ayşe, Emine, Hatice ve anneleri Maria- Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçişinin Osmanlı-Venedik sınırında yol açtığı uluslararası katastrofi. Hayır, bahsedilenler ne kadar tanıdık gelse de, hikayeler yakın zamandan değil, erken modern dönemden, Akdeniz’den hikayeler. Temel olarak erken modern Akdeniz’de Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçişi tarif eden dönmelik, Dursteler’in çalışmasında bu dar anlamının ötesine geçerek dönemin ve bölgenin toplumsal, dini, siyasi ve toplumsal cinsiyet sınırlarının ötesine taşınıyor. Kadın failliğinin esas alındığı kitapta, erken modern dönem Akdeniz’de kadınların belirli deneyimleri ve koşullarının betimlenmesinin yanı sıra, daha geniş kültürel ve toplumsal pratiklerle geleneklere dair önemli analizler de bulunuyor.

Dönme Kadınlar: Toplumsal Cinsiyet, Kimlik ve Sınırlar
Eric Dursteler
Çev. Deniz Koç
Koç Üniversitesi Yayınları

Felaketler Yüzyılının Romanı (Doğuş SARPKAYA)

Bütün bir sınıflı toplum tarihi örgütlü felaketler tarihidir. Yirminci yüzyıl ise bu felaketlerin daha bilimsel ve programlı bir şekilde gerçekleştirildiği bir dönem olarak anılabilir. Bosnalı yazar Aleksandar Hemon’un, Lazarus Projesi kitabı, yirminci yüzyılın başı ve sonundaki iki felaketi ve bunların yarattığı toplumsal travmaları ele alarak, insan kötülüğünün sınırlarına doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu. Roman yüzyıl başında Rusya’daki pogromdan kurtulmayı başarmış Lazarus ile yüzyıl sonunda Bosna Hersek’te gerçekleşen soykırımdan önce ülkeden ayrılarak kurtulan Brik’in yaşamları üzerinden savaş, ırkçı nefret, önyargıların kurumsallaşması gibi konulara değiniyor.

Romanı Kısaca özetlersek: Bosna Hersek’teki savaş çıkmadan önce ABD’ye göçmüş olan genç yazar Brik, 2 Mart 1908’de meydana gelmiş bir olayın peşine düşmeye karar verir: Ukrayna’da yaşanan pogromdan kaçmayı başararak ABD’ye göçen Lazarus Averbuch, Chicago polis müdürünün evinde öldürülür. Olay Lazarus’un anarşist bir suikastçı olduğu iddia edilerek kapatılır. Brik, olayın iç yüzünün farklı olduğunu düşünmektedir ve bu olayı anlatacağı bir çalışma yapmak için bir ödenekten yararlanır. Bu planları yaparken, çocukluk arkadaşı Rora ile karşılaşır. Çoğu zaman kendi uydurduğu hikâyeleri gerçekmiş gibi yutturmayı seven bu yaşam dolu adam ile birlikte, hem Lazarus’un hem kendi kişisel tarihinin peşine düşen Brik, ABD’den Ukrayna’ya, Ukrayna’dan Bosna Hersek’e uzanan bir yolculuğa çıkacaktır.

Keşmekeş ve Kronotop 

Hemon, Lazarus Projesi’nde altından kalkması zor bir yükün altına girmiş. Çünkü anlatılması oldukça güç olan insan trajedilerini gevşek kurguya dayanan bir üslup ve mizahi bir dille yazmaya çalışmış. Lazarus olayının anlatıldığı bölümlerde daha çok bir tarihçinin devreye girdiğini hissediyorsunuz. Ama roman bir anda şimdiki zamana dönüp, Rora’nın bir hikâyesi sayesinde mizahi bir boyuta taşınabiliyor. Aynı anda pek çok konuya değinen kitaplarda bir keşmekeş oluşmasını bekleyebiliriz. Farklı zaman ve uzamların bu kaos ortamını körüklediğini eklemeliyiz. Genelde ilk romanlarda görülen bir yazar hastalığıdır bu. Romanı bir bütün olarak kurgulayamamanın yarattığı gerilim, yan öykülerin bağımsızlığını ilan etmesine sebep olur. Bu durum Lazarus Projesi için geçerli değil ama. Sürgünlüğün insan ruhunda açtığı yaralardan savaşın anlamsızlığına, ırkçılıktan ahlaki düşüşe, anarşizmden “gücün ahlaksızca kullanılmasına hizmet eden” kanunlara, pek çok tema romanın omurgası içinde kendine yer bulmuş. Hemon, bu keşmekeşi özellikle besleyerek, gevşek kurgu ile ironiyi birleştirerek kendi derdinin etrafından dolaşmayan, tam da anlatmak istediğini dillendiren bir roman yazmayı başarmış.

Lazarus Projesi’ni okurken, Mikhail Bakhtin’in kronotop üzerine söyledikleri çınlıyor kulağınızda. Bakhtin’e göre kronotop “edebiyatta sanatsal olarak ifade edilen zamansal ve uzamsal ilişkilerin içkin bağlantılılığına” işaret eder. Sanatsal zaman ve uzam, kendi bulunduğu çağın değer ve duygularını yansıtır. Zamanı ya da uzamı ayrı bütünlükler olarak düşünüp ele almak bilimsel düşünce açısından mümkün olsa da sanatsal açıdan mümkün değildir. Bakhtin, bunu açıklamak için karşılaşma ve yol kronotopunu örnek gösterir. Karşılaşma duygu ve değerlerin yoğun olarak yaşandığı zamansallığın ağır basmasıyla karakterize edilir. Lakin yol uzamsallık ile açıklanır. Romanlarda çoğu karşılaşmanın yol ile karakterize olması ise uzam ve zamanın birlikte ele alınmasını zorunlu kılar. Böylece uzam ve zamanı birbirinden ayrı düşünmeye alışık olan bilimsel dogmatizm aşılır ve rastlantısalın evreni gerçeğin açığa çıkarılmasında yeni bir işlev görür.

Hemon romanı yazarken Bakhtin’in sözlerini dinledi mi bilmiyoruz ama iki farklı zaman ile uzamı tek bir hikâye içinde eritmeyi başardığı ve anlatı içerisinde rastlantısal karşılaşmalar ile yol eğretilemelerini dengeli bir şekilde bir araya getirebildiği için iyi bir roman yazdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Brik’in Rora ile bir toplantıda karşılaşması, birlikte bir yolculuğa çıkmaya karar verişleri, bu yolculuk esnasında karşılaştıkları insanlar ile birlikte iç dünyalarında oluşan değişimler, rastlantısalın, gerçeğin açığa çıkmasında oynadığı rolü işaret etmesi açısından önemli.

Felaketi Anlatabilmek 

“Felaketin anlatılabilmesi mümkün mü?” sorusu edebiyatçılar arasında sıklıkla sorulur. Diğer taraftan felaketler, katliamlar, soykırımlar son iki yüz yıldır edebiyatın, özellikle de romanın ana konularından biri olmuş durumda. Mark Nishanian “Felaket edebiyatı’ türünün örnekleri, sadece gaddarlığı sömürüyorlar” diyerek, felaket anlatılarının, yaşananları edebiyatın boyunduruğu altına alarak bir kurgu öğesine çevirmesi tehlikesini vurgulamıştı. Nishaian’ın edebiyat ve felaket üzerine yazdıklarının tümüne – özellikle felaketin anlatılamazlığı varsayımına- katılmasak da gaddarlığın sömürüsü üstüne söylediklerini rahatlıkla iyi edebiyatın turnusol kâğıdı olarak kullanabiliriz. Aleksandar Hemon, Lazarus Projesi’nde insan gaddarlığını basit bir kurgu öğesine indirgemediği için önemli bir yazar. Özgürlüğü “otoritelerin elinde kullanışlı bir düşman olarak” görmeyen, “serbestçe gezen havadan ürken” bir ülkenin çocuğu olduğu için üzülen ve cephede uçan halı gören insanların hikâyelerini anlatan Hemon’un, Nishanian’ın sınavından geçebileceğini söyleyebiliriz.

LAZARUS PROJESİ, Aleksandar Hemon, Çev. Seda Çıngay, Everest Yayınları, 2013.

12 Eylül’ün Savurduğu Hayatlar (Birgül CAN)

Emrah Polat’ın yeni romanı Yüzler, İlk bölümden itibaren ironik ve politik bir anlatı olacağını fısıldıyor bize.

Peki bu anlatının olay örgüsü ne? Aslında klasik bir dille yazılmasına rağmen romanda klasik bir olay örgüsü bulunmuyor. Sıkça başvurulan geri dönüşlerle 12 Eylül’ün karakterler üzerindeki etkisi işlense de asıl olarak olay bir gün içinde başlayıp bitiyor. Bu anlamda çizgisel bir roman diyebiliriz Yüzler için.

İsminden de anlaşılacağı gibi çok sayıda kişinin bulunduğu romanda temel olarak üç karakterin işlendiğini ve yoğrulduğunu öne sürebiliriz. Her bölüm bir karaktere ayrılıyor ve bölümlerin sayfa sayıları neredeyse birbirine eşit. Buna rağmen Arif’in diğer karakterler arasında öne çıktığını görüyoruz; zira çalışanı Nazım’ı ve cezaevi arkadaşı Laz Orhan’ı –kurgusal anlamda- birbirine bağlayan o.

Argonun önemli bir yer tutuğu Yüzler’de geri dönüşler, hem karakterleri çeşitli yönleriyle daha yakından tanımamıza, hem de gerçeklik hissinin artmasına yol açıyor. Yazarın gerçeklik hissini artırmak için bölüm başlarında olayın geçtiği mekânla birlikte tarih, hatta saat vermesi de ayrıca dikkat çekici.

Savrulan hayatlar

Umut adlı yetişkin kızları olan Arif ve eşi Zeynep’in yaşamları belli bir rutine binmiştir. Yaşadığı dünyadan kaçışı hayat kadınlarında bulan Arif’in ALKON adlı bir insan kaynakları şirketi vardır. Orta halli sayılabilecek bu şirketin büyümesini isteyen Arif, içten içe bunun gerçekleşmeyeceğini de bilmektedir. Zaten romanda, ikiyüzlülüğün de kaynağını oluşturan bilmekle itiraf edememek arasındaki gerilim sıkça yer tutar.

Arif, romanın neredeyse merkezi mekânı olan Seyranbağları’ndan bir grup arkadaşıyla 1979 yılında girdiği Mamak Cezaevi’nde geçen yılları unutmak ister, fakat çok kolay olmayacaktır bu. Cezaevi arkadaşı Laz Orhan politik olmamasına rağmen sola yakınlığı nedeniyle tutuklanmış, alkolizm sınırında, deli dolu biridir. Nazan’a ölesiye bir düşkünlüğü vardır. Zaten –sürüp sürmediği belli olmayan- bu ilişki de dramatik bir hal almıştır.

Arif, cezaevinden çıkınca ODTÜ’yü kazanır. Hala politik olan Arif’in YÖK’ün kuruluşunun protesto edildiği bir 6 Kasım günü okula ormandan girerken hissettikleri adeta bugün yaşadıklarının habercisidir:

“Karşıda gözüken yola kendini atmak için ormanın kenarındaki ağaçların arasına sindiği o an; bütünüyle farkında olmasa da yaşamında yeni bir yol açacaktı. Artık düşünceleri ve yaptıkları eskisi gibi olmayacaktı. Elbette bu dönüşüm zaman alacaktı ancak eski kabuk yerini yenisine bırakıyordu ve bundan dönüş yoktu.” (s. 59)

Arif’in işyerinde çalışan ’80 doğumlu Nazım da 12 Eylül’ün etkisini hayatında fazlasıyla yaşamış biridir: Annesinin karnındayken darbe olmuş, ileri gelen sol bir siyasete mensup babası yurtdışına çıkmış ve babasından bir daha haber alınamamıştır. Annesiyle de çeşitli sorunlar yaşayan Nazım hep geçici işlerde çalışmaktadır. Özetle onun da pek dikiş tutturamadığını iddia etmek abartılı olmayacaktır.

Ankara, değerlerin bilerek ya da bilmeyerek erozyona uğradığı bir dünyada insandaki ikiyüzlülüğün açığa çıkmasının kaçınılmaz olduğu tezini çeşitli tonlarda işleyen Yüzler için önemli bir yere sahip. Yalnızca fon olarak kalmıyor, aynı zamanda romandaki işlenişiyle insanda pütürlü ve eski bir taşa dokunulduğu hissi veriyor: Seyranbağları, Türközü, Esat…

Bir balık restoranında açılan, bölüm başlarındaki epigraflarla boyutlanan roman beklenmedik ve biraz trajik bir sona doğru ilerliyor. Kısacası, Sel Yayıncılık tarafından basılan Yüzler okunmaya değer.

YÜZLER, Emrah Polat, Sel Yayıncılık, Mart 2013

Aile Albümü (Mehmet Fırat PÜRSELİM)

"Bir daha piç olmayacaktım. Çocuk, hiç."

Hakkı İnanç, gerek dergilerde yayımlanan öyküleriyle gerekse de yarışmalardan kazandığı ödüllerle son dönemin dikkat çeken yazarları arasına girmeyi başarmıştı. Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda dosyasıyla kazandığı ödül adeta kitabın habercisi gibiydi. Nitekim bu dosyası Selçuk Baran Öykü Ödülü’nü de kazanarak Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından Bozuk adıyla yayımlandı ve beklentileri boşa çıkartmadı.

Hakkı İnanç’ın ödülünü elinden aldığı İnci Aral’ın deyimiyle Selçuk Baran, ‘bir yazma kırgını’dır. Kitaplarında da, Tayfun Topraktepe – Tomris Sakman’ın, -Bir Solgun Kadın: Selçuk Baran yazısında- belirttikleri gibi “…şimdiyle geçmiş arasından doğan çatışmaları, kaybedilen, biten sevgileri, hayatın yorduğu umutsuz insanların iç sıkıntılarını, geçmişle hesaplaşmalarını anlatmayı tercih etmektedir.” Aslında Bozuk’ta da benzer şeyler anlatılmış, ancak Hakkı İnanç’ın alaycı, dik başlı ve erkeksi dili aralarındaki farkı oluşturmaktadır. Bu vesileyle yazıya küsecek denli kırılan Selçuk Baran’ın gönlünü düzenlediği öykü ödülüyle alan kadirşinas Galapera Kültür ve Sanat Derneği’ne de tüm kalemlerini kıranlar adına teşekkür etmeliyiz.

Bozuk iki bölümden oluşuyor, birbiriyle bağlantılı dört öykünün yer aldığı ilk bölüm, Böyle ile açılıyor. Üniversiteyi bitirdiği, askerliğini yaptığı halde hiçbir işte dikiş tutturamamış ailesi tarafından sürekli “Sen niye böylesin?” diye sorgulanan Mehmet’in sıkıntılarını anlatan öykü aktarda son buluyor. “Bayram namazına gitmedim diye anneannem bana “Senden adam olmaz” dediği için böyleyim. Askerde emrime verilen erlere söz geçiremediğim için böyleyim ben. Geceleri annemin ölümünü düşünüp ağladığım için böyleyim. İki yıldır işsiz olduğum, babam bile beni yanında çalıştırmak istemediği için böyleyim. Gökyüzünün niçin mavi olduğunu düşündüğüm için böyleyim. Pantolonlarımın paçalarını kıvırdığım için böyleyim.” Mehmet, yaşadığı yeri fiziken terk edemeyince ruhen terk etmek amacıyla farklı bir kokunun peşine düşünce, karşımıza üç kapı üç kilit çıkıyor.

Böyle’nin satır arasında öldüğünü öğrendiğimiz komşu Sadıka Hanım’ın hayatı kızına anlattıkları üzerinden kuruluyor, Baban Gelecek’te. Uzak yol kaptanı kocasının yokluğunu kızı Derya’ya hissettirmemeye çalışırken, geliştirdiği, ‘Baban Gelecek’ oyununun ölümüyle ‘Annem Gelecek’e dönüşmesi anlatılıyor. Sevgili Azrail, aktarda gördüğümüz Lütfü’nün Azrail’e mektubu ve ailesiyle diyaloglarından oluşan trajikomik bir öykü. Üçüncü kapıyı açan kilit ise Annem Gelecek. Dünyayı dolaşıp sıfırı tükettikten sonra, mecburen kürkçü dükkânına dönen Kaptan ve kızı Derya’nın karşılaşmaları anlatılıyor bu öyküde.

Oyunbaz, bağlantılı öykülerden oluşan bölümün ardından, on bağımsız öyküden mürekkep ikinci bölüme geçiyoruz. Kapakta da adı yazan Bozuk, bence hayli iyi öykülerden kurulmuş olan kitabın en iyisi. Rıza’nın piçlikten kurtulmak için tek yol olarak gördüğü katilliğe ‘terfi’ etmesi anlatılıyor. Okuyanın uzun süre etkisinden kurtulamayacağı yoğunlukta, sokak argosuyla bezeli, sert bir metin, Bozuk. “Öldürmeye bir enikle başladım. En az benimki kadar düzüşgen anasının, sıçar gibi kunladığı, düzinelerce itten biriydi. Yolu ilk kez bizim sokağa düşenler, karı değil de it pazarlanıyor sanırlardı. Halbuki it beleşti! Annemi bile karşılayamayacak denli kokozlar, kaçmaya feri olmayan hayvanları koltukladıkları gibi sokağın dibindeki hurdalıkta alırlardı soluğu. Eğer şanslıysak!”

Ülfer Hanım, gencecik erkek yazarın, yaşlı bir kadının ağzından anlattığı ters köşe bir hikâye. Cami avlusuna bırakılan bebeklere inat, bu sefer avluda bulunan geçmişini unutmuş bir kadındır. Annesinin boşluğunu bu ‘kayıp’ kadını evine getirerek gidermeye çalışan kahramanın, Ülfer Hanım’ın gidişinin ardından kendini cami avlusuna terk etmesiyle öykü son buluyor.

Hakkı İnanç diyalogları çok fazla kullanan bir yazar. Atmosferini konuşmalar üzerinden kurmakta oldukça başarılı. Yargılar Önden de benzer teknikle yazılmış eserlerden biri. Hastanede muayene sırasını beklerken gerçekleşen konuşmalar ve anneannesinin yanında refakatçi olarak gelen işsiz gencin kafasından geçenler, öykü kitaplarında artık neredeyse görmez olduğumuz mizahi bir dille anlatılıyor.

Tolstoy, Anna Karenina’nın meşhur başlangıç cümlesinde, “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; ama her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine özgüdür,” der. Büyüklerin İşi’nde o mutsuz ailelerden biri anlatılmakta, oysa -kendileri dâhil- herkes onların mutlu olduğunu sanmaktadır. “Mutlu gibiyiz. Mutluyuz ya da. Annemle babam konuşup gülüşüyorlar. Bir dürüm daha yemek istiyorum. Şişkoyum ya. Babam kızıyor. (Yemeğin suyuna ekmek basınca da kızıyor.) Annem dayanamayıp alıyor. Babam fena bakıyor. Önce kendi göbeğine baksa ya… Dürümün yarısını yiyememiş gibi yapıyorum. Sarıp çantama koyuyor annem. Yürüdükçe sırtımda soğan tütüyor. Gene acıkıyorum.”

Güvercinboyun, Bulancak’tan İstanbul’un işçi odalarına uzanan sonu mutsuz biten bir aşk hikâyesi. Sinematografik kurgusu ve anlatımıyla dikkat çekiyor. Yazarın senaryo konusunda aldığı eğitimlerin ve sinema sevgisinin etkisi kitaba sinmiş durumda; bol diyaloglar, yalın anlatım, görsellik taşıyan metinler hemen fark ediliyor. Ancak yazar sinemasal dilini kurarken has edebiyattan da asla ödün vermiyor.

Sade ama etkileyici kapakta Egon Schiele’nin bir resmi kullanılmış. Kitabın tamamına işsizlik sıkıntıları, taşra kentlerinin herkesin birbirinin yanlışını gözleyen baskısı ama en çok anne, baba, anneanne, dayı vs. uzak - yakın akrabalar sinmiş durumunda. Buna rağmen boğucu kasvetli bir kitap değil; yazar kahramanlarıyla, kahramanlar kendileriyle dalga geçiyor, ironik, alaycı bir dil hâkim. Hakkı İnanç, gözlem gücü yüksek, okuruna samimiyetini aktaran, güçlü karakterler yaratan bir yazar. Kitabı tek kelime ile özetlememi isterseniz, bakmaya (okumaya) doyamayacağınız bir ‘Aile Albümü’ derim.

Tayfun Topraktepe – Tomris Sakman’ın yukarıda anılan yazılarında belirttikleri üzere, “Selçuk Baran edebiyat dünyasında coşkuyla karşılanmış ve ödüller almıştı ama o, okuyucularına yakın duramamanın mutsuzluğunu yaşıyordu. Yazdıklarını edebiyat çevrelerinin ve ödüllerin değil okuyucuların tartmasını istiyordu.” Pek çok ödül kazandıktan sonra Selçuk Baran Öykü Ödülü’yle taçlanan ve öyküleri kitaplaşan Hakkı İnanç’a, okuyucuların kayıtsız kalmayacağına ve bu iyi yazara sahip çıkacağına inanıyorum.

BOZUK, Hakkı İnanç, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013.

Burak Cop'un Kumarı: AKP'nin Düşüşü (Canberk BEYGOVA)

Mart ortasında “AKP’nin Yükselişi ve Düşüşü” adında bir kitap, raflarda yerini aldı. Şüphesiz ki adında “ve Düşüşü” olmasa on kat fazla basılıp tüm kitabevlerinde zorunlu olarak “çok satanlar” kısmına konarak fazladan reklamı yapılacak olan kitap, siyaset bilimci Burak Cop’un imzasını taşıyor.

Kitap, bir yaşını doldurur doldurmaz katıldığı ilk genel seçimden tek başına iktidar olarak çıkan ve üst üste üç genel seçimde de oylarını arttıran AKP’nin istisnai başarısının kodlarını, 2002’den günümüze sosyoekonomik, kurumsal ve siyasal olmak üzere üç alanda hegemonyanın nasıl kurulup pekiştirildiğini, detayları da kaçırmayarak çözüyor. Ancak doğal olarak en çok ilgi çeken kısım, basında yer alan her seçim anketinde %50’nin altına düşmeyen bir partinin düşmeye başladığı iddiası.

Gerek AKP yöneticilerinin, gerek embedded kalem erbabının sürekli dillendirdikleri “AKP’nin zirvede, muhalefetin perişan olduğu” söyleminin gözden kaçırdığı çok önemli iki nokta var. Birincisi, zirve tektir. İkincisi ve görülmek istenilmeyeni, zirveye çıktıktan sonra aşağıya iniş kaçınılmazdır: Bir gün mutlaka. Sürekli zirvede kalınamayacağını ve bir hareketin zirveye ulaştıktan sonra inişe geçeceğini bildikten sonra karşılaşacağımız sorun, Kadri Gürsel’in kitaba yazdığı önsözde de belirttiği üzere, zirvenin neresi olduğu sorunudur. Zirvenin tespiti yapıldıktan sonra, oraya nasıl çıkıldığı ve nasıl inileceği soruları kolaylıkla cevaplanabilir. Amma velâkin süreğen bir olayda zirvenin tespiti zordur.

Yazar da kitaba bu zorluktan hareketle “Bu kitabı yazarak risk alıyorum. Ama yanlış anlaşılmasın, ‘başa iş almak’ tarzında bir risk değil bu. Öngörüde yanılma riski” diyerek başlıyor ve AKP’nin zirvesinin 2012 olduğunu ve iktidarın mevcut haliyle sonun başında olduğunu iddia ediyor. AKP’nin neden ve nasıl zayıflayacağına dair tezlerin anlatıldığı bölümde Cop, düşüşten ne anlaşılması gerektiğini de açıklıyor: “Burada AKP’nin gerilemesi veya düşüşüyle kastedilen, gelecek seçimleri kaybetmesi değil elbet. İktidarın şu ana kadarki koalisyon görünümlü kompozisyonuyla ve hareketi 10 yıldan uzun bir süre taşıyan lider kadrosuyla artık devam edemeyeceği, iç çatışmaların, ayrışmaların, hatta bölünmenin ufukta bir siluet olarak belirdiği kastediliyor.”

Yazar kitabın son kısmında, geçtiğimiz yıla kadar Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekonomi danışmanlığını da üstlenen Chicago Loyola Üniversitesi’nden Prof. Vefa Tarhan ve periferi ülkelerinde kapitalist üretim biçiminin nasıl geliştiğini ve etkilerini Meksika ve Türkiye üzerinden okuyan çalışmasıyla Nottingham Üniversitesi’nden doktorasını alan akademisyen Ertan Erol’la yaptığı söyleşileri sunuyor. Özellikle ikinci söyleşinin “TSK kendinden menkul bir aktör değil, Türk kapitalizminin bir ürünüdür.” önermesinin kışkırtıcılığını da not edelim.

Erdoğan’ın, Abdülmecid’in kendisinin dedesi olduğunu söylemesi gibi kahkaha attıracak ifadelerin dahi altını kazıyan kitap, Osman Ulagay’a Başbakan’ın yazdırdığı “Türkiye Kime Kalacak?”tan tam bir yıl sonra yayınlandı. Bu yönde yayınların artmasının da, yazarın iddiasını desteklediği söylenebilir. Son olarak, siz alıp okumasanız da AKP yöneticileri tarafından notlar çıkarıla çıkarıla okunacak bir çalışma olduğunu belirtelim.

AKP'nin Yükselişi ve Düşüşü, Burak COP, Destek Yayınevi

Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmak (Selim ÖZBEN)

2000’li yılların başından bu yana küreselleşme karşıtı hareket çeşitli eylemler ve protestolarla önemli ölçüde gündem yarattı. Bu eylemlerin doğrudan ve dolaylı etkileri halen devam ediyor. Çeşitli ülkelerdeki kriz karşıtı eylemler, başka ülkelerdeki eylemciler tarafından destekleniyor. Sermayenin küreselleşmesine karşı direniş ve mücadeleler de küreselleşiyor. Keza İşgal Et eylemleriyle ekonomik işleyişe karşı toplumsal öfkenin yayıldığını gözler önüne serdi. Yakın bir tarihte de 26-30 Mart arası düzenlenen Dünya Sosyal Forumu ile dünyanı farklı yerlerinden küreselleşme karşıtları bir araya geldi. Bu sürecin sınıfsal boyutu tartışmalı olsa da toplumsal hareketin 21. Yüzyılda önemini koruduğunu söylemek mümkün.

Bu alandaki gelişmeleri özetleyen ve toplumsal hareketlerin gelişimini inceleyen bir kitap süreci anlamak açısından yararlı olabilir: Sosyal ‘Forum’dan Öfkeliler’e adıyla İletişim Yayınları’ndan çıkan çalışmanın yazarı Yavuz Yıldırım. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki doktora tezini çeşitli değişikliklerle kitaplaştıran Yıldırım’ın bu çalışması Türkçe’de bu alandaki en kapsayıcı çalışmalardan biri.

Kitap, toplumsal hareket kavramının analizi ile başlıyor ve öncelikle bu alandaki teorik ayrımlar inceleniyor. Amerikan ve Avrupa ekollerinin hareketleri yorumlamadaki farklarından yola çıkarak 1968’in yarattığı kırılma ele alınıyor. Avrupa kanadındaki reform-devrim tartışmalarının 20. Yüzyılın ilk yarısında hakim olduğunu Ancak 68 sonrasında sürecin yeni toplumsal hareketler adıyla devam ettiğini belirten yazar, 2000’li yılları küreselleşme karşıtlığı ve Sosyal Forum’un gelişmesi üzerinden aktarıyor. Sosyal Forum’lar ekonomik, kültürel, çevresel boyutlarda eyleyen çeşitli hareketleri bir araya getirerek önemli bir işi başarmıştı. Çeşitli düşünürlerin yeni bir Enternasyonel’in doğuşu olarak müjdelediği Sosyal Forum’lar özellikle sınıfsal boyutunu eksik kalmasıyla da eleştirilmişti. İvme kaybetse de halen devam eden bu süreç, yakın zamanda Tunus’ta hayata geçen Forum ile 13. Yılına girdi. Hakeza Avrupalı muhalifler de Kasım ayında ortak bir grev düzenlemişlerdi.

Sosyal forum’dan Öfkeliler’e kitabı, özellikle Avrupalı hareketlerin başka bir Avrupa yaratma çabasına odaklanıyor. Neoliberal Avrupa’ya karşı tabandan ve sosyal bir Avrupa arayışı, Avrupa sosyal Forum’undaki işbirliğinde kendini göstermişti. Burada da Forum’un devrimci rolünün artırılmasını isteyenlerle reformistler arasındaki tartışmanın devam ettiğini görüyoruz. Forum 10. Yılını doldururken sendikalar, partiler ve taban hareketleri arasındaki tartışmanın devam ettiğini görüyoruz. Kitapta bu gerginliğin nedenleri özetlenmiş ve Avrupa Sosyal Forum’unun bileşenleri arasındaki farklar ortaya konmuş.

Kitap güncel bir mesele, Öfkeliler hareketinin gelişimi ile tamamlanıyor. Çalışmanın yazarı, Öfkeliler hareketinin alternatif küreselleşmecilerin devamı olduğunu vurgularken, yarattıkları demokratik hedeflerin desteklenmesi gerektiğini söylüyor. Bu noktada hareketin devrimci bir güce yöneltilmesi gerektiği ön plana çıkarılabilirdi ancak çalışmanın bu konuya çekimser kaldığını söylemek mümkün. Hareketlerin Berlin Duvarı sonrasında genellikle sınıfsal boyutla değil kültürel alanla ilişkilendirilmesi sonucu bu alana ait literatürün sınıfsal analizlerden eksik kaldığını söylemek mümkün.

Sosyal Forum’dan Öfkeliler’e kitabı, bu alanda yazılmış birincil kaynaklara ulaşması açısından değerli. Son dönem gelişmeler anlamak, yorumlamak ve eksiklilerini tamamlamak adına önemli bir çalışma.

SOSYAL FORUM’DAN ÖFKELİLER’E, Yavuz Yıldırım, İletişim Yayınları, 2013.

Şiirsel Yoğunlukta Öyküler (Mustafa EMRE)

Şair – yazar Özcan Öztürk’ün ‘Davetsiz Misafir’ adlı ‘ minimal öykü’ kitabı ‘bencekitap’ yayınları arasından çıktı. Öztürk, daha önce yayımladığı Çocuk su ve Hüzünlü Kadınlar Sokağı adlı şiir kitapları ile ilgi çekmişti. Gerçekte şiir ve öyküler arasında önemli bir ayrım olmadığını hemen belirtmek gerek. Çünkü şair, öykücülerinde de şair; ince bir kanaldan akıp gidiyor. Öztürk’ün başarısı, yaşamın ve insanın kimi ayrımlarını bularak lirik bir biçimde dile getirmesi. Bir şair-yazar için en önemli öğeler bunlar olmalı. Üstelik doğal, yalın ve içten bir bakış ve yaklaşım okurla buluşuyor.

Öztürk, kendini yazmaya adamış bir genç şair-yazar olarak görüyor. Yazmaya yüreğini ve beynini vermiş. Sanırım, başka türlü olmuyor ya da yetmiyor. Sivas gibi kültür-sanat kaynağı bir kentin Divriği gibi çekici bir ilçesinden gelen şair, yaşamını başkentte sürdürüyor. Bir yandan yaşam uğraşı verirken öte yandan da yazıya eğiliyor. Bu çabası ödüllendirilmiş, altı yarışmada değerlendirilmiş.

Bu ödüllerden biri 2004 yılında Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Adnan Yücel Şiir Yarışması üçüncülük ödülü. O yarışmada seçici kurul üyesiydim. Öztürk, yayımlanmamış beş şiiri ile dikkatimi çekmişti. Ondan sonra izlediğim şairler arasında yer aldı. Gönderdiği iki şiir kitabını tat alarak okumuştum. Çünkü kendine özgü bir şiir eğilimi geliştiriyordu.

Şairin ‘Davetsiz Misafir’ adlı minimal öyküleri de yaşamdan besleniyor, insanın derinliklerine iniyor; kısa olduğunca çarpıcı bir biçimde karşılığını buluyor. Mini öyküler, kimi zaman bir dize, kimi zaman bir özdeyiş, kimi zaman çelişkileri, ayrımları belirleyen bir çizgide anlam ve değer kazanıyor. Ne yazdığını, nasıl yazdığını bilen bir yazarla karşı karşıya geliyoruz: Yazar, hem tiyatro hem de sinemaya götürüyor okurları.

Minimal, çok kısa, kısacık, minicik de denilen bu tür öykü anlayışında ‘şiirsel dil, yoğunluk, sürpriz’ler zamanın sıkıştırıldığı’ değil de zamanın ve yaşamın özleştirildiği bu yapıtları döne, döne okuyoruz.

Yazarın Acilen aradığını ‘soylu’ her yazar aramaz mı?

‘‘- söylenecek sözüm var, insan arıyorum.’’

DAVETSİZ MİSAFİR, Özcan Öztürk, Bence Kitap, 2012.

GİO’lar Sahibini Buldu (Utku ÖZMAKAS)

Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) tarafından, fantastik edebiyatın duayen yazarlarından Giovanni Scognamillo onuruna düzenlenen GİO ödülleri sahiplerini buldu. Murathan Mungan “Şairin Romanı” ile En İyi Roman Ödülü’nün sahibi oldu. GİO Ödülleri ismini, elli yılın üzerindeki gazetecilik, sinema yazarlığı ve araştırmacı yazarlık hayatında eserlerinin büyük bölümünü fantastik edebiyat, korku ve bilimkurgu gibi türlerin gelişimine adamış Giovanni Scognamillo’dan alıyor. Bu yıl ilki düzenlenen GİO Ödülleri roman, öykü ve illüstrasyon dallarında verildi. Öykü dalında birinciliğe “Balanka Olmak” öyküsüyle Gülbike Berkkam layık görülürken, illüstrasyon dalındaki ödülünün sahibi, Yıldıray Çınar'ın “Karabasan” çizgi-romanından esinlendiği çizimiyle Mehmet Özen oldu.

Mayıs ayında her gün bir öykü (Balca CELENER)

Nisan ayının Amerika’da Ulusal Şiir ayı olarak tanınmasından ilham alarak, öykülerin de unutuldukları köşeden kurtulma zamanının geldiğine karar veren öyküseverler, Mayıs ayının da öykü ve kısa hikâye ayı olarak kutlanmasını sağlamayı başardılar. İletişimin de hızlanarak kısaldığı (yüz kırk karaktere kadar inebildiğini unutmayalım) bu dönem kısa hikâyelerin altın çağı olacak mı, hep beraber göreceğiz. Fakat Mayıs ayında her gün bir hikâye yazma davetiyle genç ve amatör yazarları destekleyen storyaday.org, e-kitap okuyucuları ve akıllı telefonların yarattığı ortamın öykülerin muhteşem geri dönüşüne katkı sağlayacağını ileri sürmekte. Mayıs ayı etkinliklerinin takip edilmesi, daha da önemlisi her gün güzel bir öyküye ulaşılabilmesin için twitter’da “#ShortReads” başlığının takip edilmesini tavsiye ediyorlar.

Mayıs ayının öykü ve kısa hikâye ayı olarak tanınması eski kıtada, en azından Fransa’da henüz fazla taraftar bulmasa da kısa hikâyelerin babalarından sayılan Maupassant’nın vatanında bütünüyle unutulmuş oldukları da söylenemez. Her ne kadar edebiyat alanında romanlara verilen desteğe yetişemese de her yıl dağıtılan Goncourt Ödülleri öykü kategorisini de sahipsiz bırakmıyor. Geçtiğimiz yıl bu ödülün sahibi Fransa’nın kara romanlarıyla ünlü yazarı Didier Daeninckx oldu. Yazar, bol toplum eleştirisi yaptığı eserleri kadar sol politik kimliği ile de tanınıyor. Eserleri yirmiye yakın dile çevrilen yazarı Türkiyeli okurlar da “Geçmişin Ayak Sesleri” adıyla dilimize çevrilen kitabıyla hatırlayacaktır. (Fransa – Balca Celener)

Yunus Nadi Ödülleri Verildi (Utku ÖZMAKAS)

2013 Yunus Nadi Ödülleri’ni kazananlar belirlendi. Böylece roman, öykü, fotoğraf, şiir, karikatür ve sosyal bilimler olmak üzere altı dalda on bir ödülün verildiği yarışmanın altmış yedincisi sonuçlandı. “Roman” dalında Sibel K. Türker “Hayatı Sevme Hastalığı”; “öykü” dalında Bora Abdo “Öteki Kışın Kitabı”; “şiir” dalında Hulki Aktunç ve Gültekin Emre’nin birlikte yazdıkları “Opus” adlı kitap ile Arzu K. Ayçiçek’in “Talidomit” adlı kitap dosyası arasında paylaştırdı.

“Karikatür” dalında ödül Hicabi Demirci ve Halit Kurtulmuş’un karikatürleri arasında paylaştırdı.“Fotoğraf” dalında ise ödül Hasan Hulki Muradi ve Ömer Yağlıdere’nin yapıtları arasında paylaştırdı.

“Sosyal Bilimler Araştırması” dalında ödül Doç. Dr. Hüner Tuncer’in “Metternich’in Osmanlı Politikası (1815-1848)” adlı kitabı ile Mustafa Solak’ın “Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya ve Cumhuriyet Devrimi” adlı kitap dosyası arasında paylaştırıldı.

Kitap Okumak İçin Ne Yapmalı? (Utku ÖZMAKAS)

Bir kitapçıya gitmek, internetten sipariş etmek, bir dosttan ödünç almak, kütüphaneye gitmek? Peki bunların hiçbiri kâr etmiyorsa? İşte Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde olup biten tam da bu. Tutuklular diledikleri kadar kitap okuyabilme haklarına yeniden kavuşabilmek için açlık grevine başladılar. Hücrelerinde on kitapta fazlasını bulundurmaları yasaklandı ve “Deli Dalgalar” bunun için bir kampanya başlattı. http://www.delidalgalar.com sitesinden su kadar, hava kadar doğal bir ihtiyaç olan kitapları tutuklulara ulaştırmak için gereken bilgiler var. Hepinizi bir kitap da armağan etmek için almaya davet ediyoruz.

Kocaeli Kitap Fuarı Başlıyor (Utku ÖZMAKAS)

Beşinci Kocaeli Kitap Fuarı “Kâğıttan Dünyaların Keşfi” temasıyla 11-19 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilecek. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek ve Türkiye’nin en büyük ikinci fuarı olma özelliğini taşıyan fuara pek çok isim konuşmacı olarak ya da imza günüyle katılacak.

11-19 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan ve sadece Kocaeli değil, Doğu Marmara ve İstanbul’un Anadolu yakasından da ziyaretçi bekleyen Beşinci Kocaeli Kitap Fuarı, İstanbul’un Anadolu yakasından fuara servis hizmeti verecek.

Her yıl bir konuk ülke belirlenen fuarda bu yıl konuk ülke Kırgızistan. Bu bağlamda Türk sinemasının efsanevi filmi Selvi Boylum Al Yazmalım’ın yazarı Cengiz Aytmatov’un kızı Şirin Aytmatova ile Türk sinemasının sultanı Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ı buluşturacak olan fuar, sayısız etkinliğe de ev sahipliği yapacak.

Ayrıca 2012’deki fuarda gerçekleştirilen “Bir Bana Bir Van’a” kitap bağış kampanyasının benzer bir uygulaması bu yıl görme engelliler için düzenlenecek. Kitap bağış kampanyası şeklinde organize edilecek projenin amacı, engellilerle ilgili duyarlılık oluşturmak. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin öncülüğünde toplumsal dayanışmanın güzel bir örneğini sergileyerek toplanacak kitaplar Van/Merkez Abdurrahman Gazi İşitme Engelliler İlkokulu’nda bağışlanacak.

Öteki, Düşman, Olay

Levinas, Schmitt ve Badiou… Duygu Türk, her biri çok çetrefil yazabilen bu üç düşünürün temel argümanlarını inanılmaz bir berraklıkla ve kendi özgün argümantasyon hattını oluşturup kendi meselesini kurarak anlatabilmeyi başarıyor. Etiğin “ilk felsefe” olduğunda ısrar eden “Öteki’nin filozofu” Levinas ile önceliği “siyasal”a veren ve bu kavramı da “dost-düşman” ayrımı üzerinden tanımlayan Carl Schmitt’in bu öncelikleri koruyabilmek adına girdikleri çıkmazlara işaret eden Türk, Badiou’nun “olay” kavramı etrafında geliştirdiği ontoloji sayesinde bu çıkmazlardan kurtulunabildiğini ileri sürüyor.

Öteki, Düşman, Olay
Yazar: Duygu TÜRK
Yayınevi: Metis Yayınevi

Sivil Toplumu Yönetmek

Bu kitap, devlet kuramına dönük önemli çalışmalarıyla uluslararası planda tanınan ve İngiltere’de Brunel Üniversitesi Siyaset ve Tarih bölümünde ders veren Marc Neocleous’un devlet kuramıyla ilgili en derinlikli çalışması olarak göze çarpıyor. Neocleous kitabında Hegel’i yeniden yorumlamakta; Gramsci’nin olumlu katkılarını eleştirel bir süzgeçten geçirmekte; Foucault, ve Althusser’e yönelik önemli eleştiriler yöneltmekte ve konuya ilişkin pek çok düşünürü ele alarak, onları yeniden anlamlı bir çerçeveye oturtmaktadır.

Sivil Toplumu Yönetmek
Yazar: Mark NEOCLEOUS
Çeviri: Bahadır AHISKA
Yayınevi: Nota Bene Yayınları