Tedi Papavrami: Solo Keman İçin Füg (Sena AKALIN)

Robinson Crusoe 389 kitapevinde, Norgunk Yayınevi’nden birkaç ay önce çıkan keman virtüözü Tedi Papavrami’nin  “Solo Keman için Füg” adlı kitabına rastladım. Kendini müziğe adamış genç bir bateristin, kuvvetli bir dalga gibi bütün benliğini ele geçiren daha iyi olma arzusunun, geriye kalan her şeyin önüne geçişini oldukça çarpıcı bir şekilde anlatan Whiplash’i izleyeli henüz çok olmamıştı. Filmin hala üzerimden bir türlü atamadığım etkisiyle, o gün kitapçıdan çıkarken okumaya can attığım diğer kitapları bir kenara bırakıp Tedi Papavrami’nin kendi müzik serüvenini konu alan kitabına başlamaya karar verdim. Şubatın ilk haftası, çok alışık olmadığımız bir bahar havasında Solo Keman için Füg’ü bir solukta okudum. 


Tedi Papavrami kitabına, yaşamını şekillendiren kemanla olan ilişkisini en yalın haliyle tarif etmek için Blaise Pascal’ın sözüne atıfla başlıyor:

“Belirsiz olan uğruna çabalamak, denizleri aşmak, bir tahtanın üstünde.”

Sonrasında kitap, ilk sayfadan itibaren güçlü bir hafızanın kağıttaki pürüzsüz akışına eşlik etmemizi sağlayan oldukça doğal bir anlatı tekniğiyle ilerliyor. Okuduğunuz sayfaları dolduran kişi, artık kitabın kapağına kocaman harflerle ismi yazılmış olan ünlü keman virtüözü Tedi Papavrami değil. O artık Tedi, ufak bir çocuk.

Bazı şanslı yetişkinlerin çocuklarla gerçekleştirdikleri görünüşte çok sıradan gözüken konuşmaların ertesinde, bazen hayatı algılayış şekillerinin derinden sarsıldığına tanık oluruz. Çocukları basmakalıp bir ifadeyle sadece naif olarak tanımlamak büyük bir haksızlık olur. Onların hareketlerinde ve konuşmalarında insanlara, eşyalara ve olaylara karşı her zaman ön yargısız bir merak ve heyecan hakimdir. 1971 yılında Arnavutluk’un başkenti Tiran’da doğan Tedi’nin de etrafını saran insanlar, nesneler ve şehirde gezdiği yerlere ilişkin sıraladığı anı ve detaylarda da, bir az önce bahsettiğim o çocuklara has büyüleyici merak ve heyecan çok yoğun bir şekilde kendini hissettiriyor. Tedi’nin cümlelerini takip ederken adım adım, 70’lerin ortalarında, dünyanın geri kalanından kendini soyutlamış bir ülkede hayatlarını idame ettirmeye çalışan Arnavutların günlük yaşamlarına ait görüntüler bütün netliğiyle zihninizde canlanıyor.

“Yedi yaşındayım ve şu öteki-dünya hakkında en ufak bir fikrim yok, bir aile dostunun getirdiği inanılmaz bir çilek aroması yayan bir sakız (onu minik parçalar halinde tüketmeden önce haftalarca özenle saklamıştım) ya da en ince ayrıntısına hakim olana kadar yorulmadan kurcalayıp durduğum bir paket banyo köpüğü. Uzun tereddütlerin ardından, sonunda, haftalık sıcak banyo vesilesiyle annemin izniyle onu açmıştım ve bir anda her şey bir şölene dönüşmüştü.”

Sayfaları çevirdikçe, ufak bir çocuğun ailesinden, çevresindeki insanlardan işittikleri ve okuduklarıyla beslenerek bir mitolojik kahraman gibi kurguladığı Enver Hoca’yla karşılaşıyoruz. Bu öyle kolay sıradan bir karşılaşma değil. Çünkü daha ülkesinde olup biten zulümlerden ve haksızlıklardan haberdar olmayan Tedi’nin gözünde Arnavutluk’u 1941’den ölümüne kadar yöneten Enver Hoca adeta etrafına ışık saçan yaşlı bir adam.

“O bizim hepimizin koruyucu babasıdır, muzaffer vatanımızın Yüce Rehberi, sevgili Enver Amca’mız. Televizyonda haber bültenleri neredeyse bütünüyle ona ayrılmıştır. Orada şık bej kostümüyle belirir, genç olduğu kadar muhteremdir de, yüzü eşsiz masumiyetinin kıvancıyla doludur. Güzelim beyaz saçlarını, ışık saçan bakışlarının bal gibi tatlılığını içimizde yaşatırız. Yaş ve cinsiyet farklarının çok ötesinde o, zarafet ve güvenlik  bakımından mutlak referans noktasıdır.”

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Tedi’nin, babasıyla, merkezinde her zaman müziğin olduğu ilişkisini takip etmeye başlıyoruz. Tedi’nin Güzel Sanatlar Lisesi’ nde keman öğretmeni olan babası; siyasi nedenlerden ötürü hayatı tepetaklak olan bir müzisyen. Fakat Tedi’nin kemana olan yeteneği sayesinde kendi hayallerini elinde olmayan sebeplerden ötürü gerçekleştirememenin yarattığı öfke ve mutsuzluğun yerini büyük bir umut almış. Umut babanın itici gücü. Bu güç sayesinde hayata dört elle sarılan bir keman öğretmeni var karşımızda. Ve bu sefer kendi başına gelen talihsizlikler, oğlunun müzikteki başarısına her ne pahasına olursa olsun engel olamayacak. Kulağa ilk başta mükemmel gelen bu fedakarlık örneği nedeniyle, Tedi’nin çok şanslı bir çocuk olduğunu söyleyip kestirip atabilirdik. Ama kitapta ilerledikçe, başta babasının ve ailesinin geri kalanının bunca fedakarlık ve çabalarının, Tedi’nin bünyesinde yarattığı o gerilimli ve karmaşık hisleri görme fırsatı yakalıyoruz. Tedi’nin babasıyla olan ilişkisinin zaman içerisindeki değişimi bizlere okuduklarımızı içselleştirme olanağı da sağlıyor. Çünkü Tedi’nin cümlelerinde de fark edebileceğimiz gibi çoğu insanın kendi ailesiyle kurduğu, sanki sadece ona özgüymüş gibi gözüken ilişkisinde hakim dinamikler er ya da geç hep suçluluk, korku, onaylanma, örnek alma, beğenilme ve nihayetinde birey olarak kabul görmeye duyulan özlem gibi en temel hisleri açığa çıkarıyor. 


Kitapta, Tedi’nin Fransa’da eğitim bursu kazanıp Paris’e yerleşmesiyle okuyucu müziğin beraberinde bir çok farklı yükü ve değişikliği getirdiği yeni bir yolcuğa çıkıyor. Yapılan bir çok fedakarlık ve ödenen bedellerle küçük kemancı hızlı bir şekilde anlattıklarıyla gözümüzün önünde yavaş yavaş büyüyor. Tedi için Paris, Tiran’dan sonra korkutucu derecede karmaşık, Fransızca adeta ellerine dolanan düğümlerle dolu bir ip yığını. Yenilikleri sindirmeye çalışan Tedi’nin mücadelesi artık babasının ona verdiği günlük keman egzersizlerini  gerçekleştirmek ve salt babasını tatmin etmekten ibaret değil. Aslında ergenliğe giren Tedi’nin her gün kendi içerisinde yaşadığı çırpınışları en iyi yansıtan şey karmaşasına tanık olduğu Paris sokakları ve yeni yeni alışmaya çalıştığı Fransızca.

“Ertesi gün, iki memurun bize tarif ettikleri yolu izleyip yürüyerek Büyükelçiliğe gidiyoruz. Nasıl bir hareketlilik! Kesintisiz bir gürültü içinde görülmedik tipte araçlar akış gidiyor, dört tarafa yayılmış, hepsi binbir değişik şekilde ama hepsi de bizim ülkemizdekilerden ayan beyan farklı biçimde giyinmiş yayalar, onları çevreleyen sersemletici evrene karşı tam bir kayıtsızlık içindeki kendinden emin, işi başında insanlar. Onların görmediği ne varsa benim dikkatimi çekiyor. Örneğin, üst tarafı çıplak bir adamın bize gizemli bakışlar fırlattığı o afiş, file çoraplara bütünmüş iki kadın bacağı omuzlarına dayanmış. Adam ne yapmakta? İkisi ne yapıyorlar? Bu resim her yerde. Bu müstehcen fotoğrafa yönelik ilgimi babama fark ettirmeden , kocaman yazılmış ismi içimden heceliyorum: Patritsk Dévéaré: Herr-kess i-içiin ceeen-net


Tedi’nin Paris deneyimi boyunca kemanda gösterdiği başarılar, kazandığı yarışmaları sırasıyla okurken bir anda bütün bunların Tedi’nin gözünde arka planda kaldığı hissine kapılmamak mümkün değil.. Tedi büyüdükçe kemanla olan ilişkisini açıklarken cevabını ne babasında ne öğretmenlerinde ne de kendisinde bulabildiği bir sürü bilinmezliklere yer veriyor. Saatlerce süren keman egzersizlerinin ertesinde, yorgunluğunu, kaygılarını yansıttığı cümleleri arasında aslında okuyucuya içinden geçtiği o çetrefilli süreci tarif ediyor. Bu süreç içerisinde gitgide Tedi’nin babası ve hocalarıyla olan mücadelesinin sonlandırıp, artık tek bir mücadeleye odaklandığını görüyoruz. Tedi, artık müzikte yakalamaya çalıştığı şeyin teknik bir üstünlüğün çok ötesinde olduğunun farkında, o artık belirsizlik uğruna çabalıyor.

“Bütün tatil boyunca Francescatti’yi dinleyip duruyorum ve aklımdan sorular geçiyor. Sadece onlarla başbaşa kaldığımda yakaladığım bu rengi elde etmeyi nasıl başarıyorlar? Bazen onlardan üstün, bilge, esere sadık da kalan bunca çalgıcı nasıl oluyor da çalışlarına sadece onlara has olan o benzersiz şeyi üfleyemiyorlar? Tam tamına oturduğunda benim kişiliğim neye benzeyecek? Peki ya, talihsizlik sonucu, küçük gördüğüm o yavan, daha fenası basit, bön, kendinden emin seslerden birine dönüşürse? Bunun farkında olmak mümkün müdür? Bundan kaçınmak insanın elinde midir, yoksa genetik kodumuzda mı yazılıdır bu? Nasıl öngörebiliriz bunu?”

Tedi Papavrami’nin her bölümün sonunda paylaştığı Violon Seul albümündeki eserler size bu kitapta müziğin aslında her şeyi yuttuğu ve her şeyin müzikle şekillendiği izlenimi verebilir. Ama bence bu hikayeyi, sıradan bir müzik biyografisinden öteye taşıyan tam da müziği her şeyin merkezinde gösterme iddiasını taşımadan yazılmış olması. Cesaretle, eşsiz bir hafızayla ve en önemlisi her cümleye sinen o dürüstlük hissiyle.



SOLO KEMAN İÇİN FÜG, Tedi Papavrami, Çev. Deniz Yetkin Norgunk Yayınları, 2014.



0 yorum:

Yorum Gönder