Yeni Bir Okuma Deneyimi: Güneş Çavması (Ayten SÖNMEZ)

Kitabı elime ilk aldığımda 200 sayfalık romanlara “çok uzun” diye burun kıvıran öğrencilerimi anarak “bu kitabın hiç ama hiç okunma şansı yok” demiştim içimden ancak kitabı okuma sürecinde bu görüşüm tam tersi bir istikamette seyretti. Çünkü bu kitabın yeni kuşakların sevebileceği bir yalınlığı var.

Senaryo tekniğini kullanan bu metin oldukça yalın bir şekilde insan ilişkilerine, ölüme ve hayata dair insan hikâyeleri sunuyor. Aslında yalınlığı bir yana bence gençlere çok cazip gelecek bir okuma deneyimi de sunuyor, roman boyunca karakterlerin dinledikleri şarkıları duymak üzere okumayı bölüp adı geçen müzikleri internette tıklama ihtiyacı hissediyorsunuz. Kitapta karakterlerin ruh haline ve olaylara eşlik eden bu müzikler oldukça çeşitli bir müzik zevkini yansıtıyor. Bu müzik listesinin yanı sıra metinde doğrudan gönderme yapılan film ve kitaplar da merak uyandırıyor. Dolayısıyla bu metin gençlere oldukça rafine okuma, izleme en çok da dinleme listeleri sunuyor.

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz öncü yazar Doris Lessing “Ben başlangıçta yazarlığı düşünmedim, sadece nasıl kaçacağımı planlıyordum” demiş. Güneş Çavması ise bir kaçıştan ziyade yüzleşmek, kaçmamak, kaçmadan karşılaşmak için yazılmış bir metin. Öyle ki yazmak adeta bir ferahlama, kendini açma ve ortaya koyma. Bu nedenle de yazarın “Dünya Varmış” mahlası yazarı temsil ettiği kadar romanın alt başlığı gibi de okunabilir. Güneş Çavması’nı okuyup bitirince sanki “bu metni yazdım, oh dünya varmış” gibi bir hisle yazıldığını hayal ettim. 1909 Adana Olayları sonrasında “yazmazsam çıldıracağım” diyerek tanıklıkları kaydeden Zabel Yesayan’ı; “yazmasaydım deli olacaktım” diyen Sait Faik’in ben-anlatıcısını; 1980’nin o travmatik günlerinde yazmanın iyileştirici etkisine atıfta bulunan Latife Tekin’i hatırlayarak …

Bu metin çok güçlü ve canlı gözlemler içeriyor, hep başkalarını gözetleyip onlar hakkında konuşan komşu teyzelere dair gözlemler özellikle başarılı. Adeta bu teyzeler tarafından hayatı boyunca gözetlenmiş ve hakkında konuşulmuş birinin intikamı söz konusu. Ancak bu intikamın karikatürize etmeden, yargılamadan alındığını belirtmek gerek. Dedikodularıyla en çok da başka kadınları inciten bu kadınlar aynı zamanda içinden küsen, küsmelerini içine saklayan, incinen kadınlar. Yegâne iktidar konumunun birinin karısı, birinin annesi olmak olduğunu belleyen ve var gücüyle bu iktidarsız iktidar koltuğuna oturmak için kaynanayla, görümceyle, öteki kadınla sürekli ve sürekli kavgaya tutuşmaya hazır bunu yaparken de sürekli kendini reddeden, kendini ancak “bir erkekle var eden” yani kendini yok eden kadınlar.“Mış gibi yaşayan kadınlar”ı ve tabii erkekler. Böyle yaşayan kadınlar ve erkekler tarafından büyütülen çocuklar. Sevilmek için kendini kabul ettirmek için kendini reddedenler. Bu dünyada “kendine uğramadan” yaşayıp gidenlere dair hikâyeler içeriyor bu roman. Bununla birlikte çok umutlu; “ezber dolu hayatlar”ımızı sorgulamaya, ezber bozmaya davet eden ve bunun için de cesaret veren bir kitap. Birbirine ayna tutan dostlukları hatırlatan; ölüme, mutluluğa, özgürlüğe dair düşündüren ve hayatımızı yaşama biçimimize farklı pencerelerden bakmamızı sağlayan bir kitap.

Çocuksu saflığı, doğallığı, hesapsızlığı ve en önemlisi mizahı barındıran bu kitap, çocuklara yönelik söylemlerin içerdiği şiddeti, masallar yoluyla belletilen ezberleri, “Büyüklerin gücünü…Küçüklere kendilerini ne kadar güvensiz, ne kadar suçlu hissettirebileceklerini” eleştiriyor ve bunlara alternatifler öneriyor. Özellikle kitabın ana karakteri Handan’ın anneannesinin uydurduğu ama çok ünlü uydurma yazarlara atfettiği çocuk masallarının sayısının arttırılarak çocuk kitabı olarak yayımlanmasını şiddetle arzu ediyorum. (Yazara ve yayıncıya öneri!)

Kitabı okurken romandaki karakterlerle içten içe tartışmamda en çok sesimi yükselttiğim yer ideolojilerin tartışıldığı kısımlardı. Bu naifçe edebiyatı (sanatı) ideolojiler üstü bir yere koyup bunun da ideolojik bir tavır olduğunu görmeme yanılgısına denk düşüyor. Örneğin kitap kapitalizm eleştirisi barındırsa ve adeta feminist bir kişisel bilinçlenme romanı işlevi görse de kitaptaki ana karakterlerden Mecnun üzerinden tüm “izm”ler tek bir sepete konarak toptan reddediliyor. Tabii bu noktada metin “izm”leri eleştirirken aslında bunlara dayalı örgütlü yapıları, örgütlülüğü de eleştiriyor. Bu yapıların bireyi yok eden ve baskı altına alan, bazı ezberleri yıkarken başka ezberler dayatabilen yönüne dair çok doğru göndermeler var metinde, ancak örgütlülüğü reddetmek yerine alternatif örgütlenme biçimlerini hayal etmek de mümkün olabilir. Çünkü birçoğumuz için “ezber dolu hayatları”mızdan sıyrılıp başka kapıları açmanın yolu belki de ancak örgütlenmekle mümkün. Baskıcı söylemlerin gayet örgütlü ve sistematik bir biçimde hayatlarımıza, bedenlerimize ve bireyselliğimize saldırdığı bir dünyada yaşıyoruz. Ve dolayısıyla bu ahval ve şerait içinde ancak örgütlenerek, birbirimize dayanarak hayatlarımıza, bedenlerimize, kendimize sahip çıkabiliriz. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanla değil kendimizle, birbirimizle barışmayla, dayanışmayla mümkün. Bu kitabın benim açımdan çok umutlu bir kitap olması ihtiyaç duyduğumuz dayanışma ve örgütlenme modellerine ilham verecek hayatlar, hikâyeler, bakışlar içermesinden kaynaklanıyor( Oh! Korsan bildirimi de sundum. Dünya Varmış!)

Hayata dair düşünmeye ufak ufak cesaret edenlere önerilebilecek bir kitap, yeni bir okuma deneyimi. İyi seyirler…

GÜNEŞ ÇAVMASI, Dünya Varmış, Epsilon Yayınevi, 2013

0 yorum:

Yorum Gönderme