‘Bilim Tarihi’nin Tarihi Üzerine (Umut MORKOÇ)

Tarih söz konusu olduğunda, bir anlatı olarak karşımızda duran şey ile bu anlatının aktardığı şey arasında, dinleyici olarak bizlerin aşamayacağı bir bariyer bulunur. Bu bariyerin en önemli ayağı akıp gitmiş olan zamandır; ancak karşımızdaki yegâne engel geri döndürülemez olan zaman değil, geçen zamana dair her bir anlatının bu zamanı yeniden kurmasıdır. Bu sebeple tarih sürekli yazılmaya devam eder. Bu etkinlik sırasında başvurulan kaynaklar, bu kaynaklardan yapılan seçkiyle oluşturulan kompozisyon, bu seçkinin ortaya çıkmasına yol açan kaygılar ve bu kaygıları şekillendiren koşulların çeşitliliği tarihin tükenmeyen bir etkinlik olmasının sebebidir. Ancak bu söylenenler, tarihin güvenilmez ve dolayısıyla başvurulmaması gereken bir etkinlik olduğu manasına gelmemektedir; bilakis, tarihin bu niteliği kazanmasının nedeni, aktarıcısı olduğu deneyimin bilgi açısından kurucu nitelikte olmasıdır. Başka bir ifadeyle, bilgiyi tesis etmek için, dağınık geçmişten düzenli ve örgütlü bir tarih çıkarmak zorunludur. Tarih bu niteliklerinden ötürü, hem mecbur olduğumuz hem de kendisine karşı temkini elden bırakmamamız gereken bir disiplindir.

Son dönemde, tarih yazımının kabaca saydığımız bu niteliklerini ve tarihe nasıl yaklaşılması gerektiğini merkeze alan birçok eser üretildi; ancak Bilimlerin Geçmişinden Tarih Üretmek bu eserler içerisinden ayrı bir yerde duruyor. Esere bu özel konumu veren öncelikle, bilim tarihini tarihe ilişkin bir metodoloji problemiyle beraber ele alıyor olmasıdır. Bu açıdan, Alexandre Koyré’nin bu alanda çalışanlar açısından artık bir klasik niteliği kazanmış önemli eseri Bilim Tarihi Yazıları’yla birçok ortak özelliğe sahip. Eserin ikinci önemli özelliği ise bilim tarihinin tarihi gibi oldukça orijinal ve pek örneği olmayan bir konuya sahip olması.

Eserin bu çok boyutlu yapısı, hitap ettiği okuyucu yelpazesinin geniş olmasını da beraberinde getiriyor. Öncelikle tarihe dair merak taşıyan her türlü okuyucu için önemli bir kitap niteliğinde, ayrıca tarih yazımına dair yürüttüğü soruşturma, tarihçiler için oldukça verimli bir perspektif sunuyor. Bilim felsefesi ve tarihi ile meşgul okur için ise—biraz iddialı olacak belki ama—temel bir eser olduğu kanaatindeyim. Bir disiplin olarak oldukça genç olan  “bilim tarihi”nin tarihini inceleyen eser, ele alınan dönemin ruhuyla o dönemin bilim tarihi yazımı arasında nasıl bir paralellik olduğunu görebilmek açısından oldukça verimli bir kaynak. Bir disiplin olarak bilim tarihi bu açıdan üç döneme ayrılarak inceleniyor: 1800’lerin ortasından 1900’lerin başına kadar olan ve bilim tarihçiliğini olgu ve olayların aktarımı olarak gören 1. dönem, 1930-1960 yılları arasında hakim olan ve bilim tarihine sosyolojik açıdan yaklaşan 2. dönem, 1960 sonrasına denk düşen ve bilim tarihinin bağımsız bir disiplin olarak karakterinin şekillendiği dönem. Ancak tam da tarihleri zikretmeye başladığım şu noktada, eğitim hayatı boyunca tarihle olabildiğince kuru, cansız, tek boyutlu, sıkıcı bir şekilde karşılaşmış olan okuyucu için belirtmeliyim ki, eser baştan sona, olabildiğince canlı ve keyifli bir okuma vaat ediyor. Bu canlılığın temel kaynağı, eserin derdini aktarırken sıklıkla bilim tarihinden ve bilim yazımının tarihinden örneklere başvuruyor olması. Bu örnekler kimi zaman okuyucunun yerleşik ilgi ve kanaatlerini sarsarak merakı diri tutmayı başarıyor.

Galileo, Pisa Kulesi’nde filozofların, bilimcilerin ve halkın önünde o efsanevi deneyini yaparak Aristotelesçi bilim anlayışı karşısında zafer kazanan bir bilimci miydi? Ya da Newton’un yer çekimi yasasıyla ilgili söylediklerini, kafasına düşen bir elmaya mı borçluyuz? Bu soruların naif sorular olduğu oldukça açık; ancak bu soruların altında yatan anlatılara ilişkin bir soruşturma, bilim tarihi yazımı etkinliğinin, çağının aklıyla olan ilişkisine dair önemli ipuçları barındırıyor. Yazar kitabın son bölümünde tarih yazımının nasıl olması gerektiğinden bahsederken, ele alınacak kaynağın yazarının ve yazıldığı dönemin her zaman göz önünde bulundurulması gerektiğinden söz ederek, bu ilişkiselliğin ne şekilde sağlanabileceğine dair de ipucu veriyor.

Eserin sunduğu bu çok boyutlu bilim tarihi okuması, sadece Pisa Kulesi ve elma örneğindeki gibi zararsız mitleri deşifre etmekle sınırlı değil. Aynı zamanda Ortaçağ’ın bilimsel açıdan hiçbir gelişmenin yaşanmadığı karanlık bir dönem olduğu ya da pozitivizmin, bilimi kuram ve gözlem ilişkisine indirgediği gibi zararlı mitlerle de uğraşılmakta. Bu bakımdan kitap, yazarın kendi ifadesiyle “geçmişin sezgisel bir anlayışla yargılanmasından kaynaklanan çarpıklıkları” ortaya çıkarıyor. Eser bir yandan geçmişe ilişkin bu çarpıklıları hedef alırken, bir yandan da bilimlerin geçmişinden ne şekilde tarih üretildiğini tarihsel örneklerle ortaya koyarak her türlü bilim felsefesi ve tarihi incelemesinde aklımızın bir kenarında tutmamız gereken şu fikri ortaya koyuyor: “Doğanın yapısı ve işleyişine ilişkin düşüncelerinin doğruluğuna inanmaları için, insanların yüzyıllar boyunca, her döneme özgü farklı ve güçlü kanıtları vardı” .

Atina Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Kostas Gavroğlu birçok dilde yayınlanmış sayısız bilim tarihi çalışmasına imza atmış bir akademisyen. İstanbul doğumlu olan Gavroğlu’nun “Türkiye’de yayınlanmış olmasının kendisi için akademik tatminden daha fazlasını ifade ettiği” kitabı, kendisinin de mezun olduğu lisede öğretmenlik yapan Ari Çokona tarafından Yunancadan çevrilmiş. Çevirmen ve yazarın iletişim halinde olması, çeviri sürecinde konuyla ilgili yetkin isimlerden destek alınmış olması çevirinin başarısına fazlasıyla yansımış. 2006 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanan ve Türkiye’de hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğüm bu değerli kitap, yalnız tarihçiler, bilim tarihçileri ve felsefeciler için değil, her türlü disiplinle ilgili geniş bir okur kitlesi için ufuk açıcı bir potansiyel taşıyor.
 
BİLİMLERİN GEÇMİŞİNDEN TARİH ÜRETMEK, Kostas Gavroğlu, Çev. Ari Çokona, İletişim Yayınları, 2006.

0 yorum:

Yorum Gönder