Dosya: Militarizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Militarizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Bir savaş düşünün, kimse gitmiyor...” (Burak ÖZÇETİN)

Türkiye dillerine kazandırılmasını dört gözle beklediğimiz Ordu Millet Efsanesi (Palgrave, 2005) kitabının yazarı Ayşe Gül Altınay, Pınar Öğünç’ün Asker Doğmayanlar kitabına yazdığı önsözü şu sözlerle sonlandırıyor: “–Bir savaş düşünün kimse gitmiyor. –Düşünebilir miyiz?”

Erkeğiyle kadınıyla, pek çoğumuz düşünemiyor, lakin düşünemeyenlerin değil, militarizmi reddedenlerin “hikâyeleri” böylesine sarsıcı bir kitabın konusu olabiliyor. Öğünç, kitaptaki sübjektif hikâyelerin uç uca eklenmesiyle Türkiye’de zorunlu askerlik karşıtı, antimilitarist hareketin 1990’lar ve 2000’ler boyunca seyrini izlemenin bir nebze mümkün olacağını söylerken aslında kitabın yazılma amacını ortaya koyuyor.

Gitsen bir türlü, gitmesen bin türlü

Kitap, muhtelif gerekçelerle askere gitmeyi reddeden ve vicdani reddini açıklayan kişilerle yapılmış yüz yüze görüşmelere dayanıyor. Yaşanan acılar, işkenceler, sürekli gözaltılar, askeri mahkemeler, aşağılamalar, toplum tarafından dışlanma, kayıt dışı yaşamak, sürekli tetikte yaşamak zorunda kalmak... bütün bunlar vicdani retçileri “asker kaçağı”, “kolaycı”, “korkak” olarak damgalamanın kendisinin ne kadar kolaycı olduğunu ortaya koyuyor.

Öğünç, derlediği bireysel hikâyelerde vicdani reddin sadece askere gitmeyi reddetmek anlamına gelmediğini; birçok vicdani retçinin temelde bir bütün olarak militarist tahayyülü ve militarizmi tüm hayatlarından kovmak amacında olduklarını bize gösteriyor. Yani anti-militarist bir toplumsal düzenin kuruluşu için devrimi kendi yaşamlarında başlatan, en zor olanı seçen insanların hikâyelerini bize aktarıyor. Bunu yaparken de –dosya konumuzdaki diğer yazılarda olduğu gibi– militarizmin sadece askerlikle sınırlı olmadığını, sivil olanla/askeri olan arasındaki perdenin şeffaflaştığı her uğrakta karşımıza çıkan, gündelik yaşamı örgütleyen ilkelerden biri olduğunu vicdani retçilerin yaşamlarından örneklerle ortaya koyuyor.

Ve hikayeler...

Vicdani reddin insanın tüm yaşamını kapsayan bir duruş, duyuş meselesi olduğunu kitaptaki ilk figür olan Tayfun Gönül’ün şu sözlerinde görmek mümkün: “Birisinin bana emir vermesine çok tepki duyuyorum. Aynı şekilde başka birine bir şey emretmeye de çok zorlanıyorum. Garsondan çay istemeye bile” (30). Vicdani ret aslında yaşamın bu ufak ayrıntılarında yuvalanmış hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerine bir karşı çıkış olmasıyla, alternatif bir dünya tahayyülünün nüvelerini içerisinde barındırıyor. Gönül’ünkine benzer vurguları diğer vicdani retçilerle yapılan söyleşilerde de bulmak mümkün. “Emir alıp vermek benim kişiliğimle, duygularımla hiç bağdaşmayan bir şey,” diyen Vedat Zencir’de olduğu gibi. Bununla birlikte Zencir Türkiye’de muhalif kesimlerin savaş karşıtı bir politikalarının olmadığını, hatta orduyla ilgili bir anlayıştan bile yoksun oldukları belirterek önemli bir eksikliğin altını çiziyor.

Vicdani reddini 13 yıl önce açıklayan Yuri, siyasette bugün var olan sorunların hepsinin birbirleriyle ilişkili olduğunu söyler: “Mesela burada, Ayvalık’ta arıtma tesisinin olmamasının vicdani retle bağlantısı var,” der ve ekler “antimilitarist olmak benim kimliklerimden bir tanesi. Taşıdığım tek kimlik yaşıyor olmam. Bir bitkiden, bir balıktan kendimi ayırmıyorum.” 

Burada Zeytin Müzesi’nin açılışı vardı. Başkan, vali, milletvekili, protokol... Bir tarafta belediye bandosu var, kaç yaşında adamlar hazırolda bekliyorlar. CHP milletvekili çıktı, “Zeytin barış demektir” diye başlayıp Ayvalık, barış, barışa dair, bildiğimi politikacı ne söylerse onları öfkeli bir dille söyledi. Başka birileri daha konuştu. Sonra tam kurdele kesilirken belediye bandosu askeri marş çalmaya başladı. Birden beynim durdu; adam barış dedi, uzun uzuzn barış hakkında konuştu, zaten Zeytin Müzesi’nin açılışı... ve askeri marş çalıyor! Kendimi tutamadım, asker gibi sayıp ellerini kaldırmaya başladım.” (Yuri, s.59)

Eşcinsel vicdani retçi Mehmet Tarhan’ın “Eşcinsel olmam nedeniyle ‘hak’ olarak sunulan çürük raporunu militer düzenin kendi çürüklüğü olarak algılıyorum” diyerek muayeneyi reddetmesi fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldığı uzun tutukluluk sürecinin de başlangıcı olur. Tarhan’ın yaşadıkları Türkiye’de vicdani ret mücadelesinin tarihini yazacak olanlar için şüphesiz akla durgunluk veren ayrıntı ve anlarla doludur. Sağlam raporu dosyasına düşülen “eşcinsel olduğu halde muayeneyi reddetmesi kastının yoğunluğunu göstermektedir” notu gibi.

Vicdani ret askerliği reddetmekten daha fazla bir şeydir

Askerlikle cinsiyet ve yaş nedeniyle ilişiği (henüz) olmayan kişilerin hikâyeleri, vicdani reddin askere gitmemenin ötesinde bir duruş olduğuna dair bariz örneklerdir. İnci Ağlagül’ün “susmak suç ortağı olmaktır, o yüzden susmadım” demesinde olduğu gibi.

“... tam da bana zorunlu olmadığı için, doğrudan değilmiş gibi görünüp aslında bizi de hem doğrudan hem de dolaylı etkilediği için karşı çıkmamız lazım.” (Ağlagül, s. 84)

Feminist zeminde bir antimilitarist anlayışın peşinden giden Ferda Ülker “kadın retçileri, vicdani ret kavramını geliştirme açısından, erkeklerin reddinden daha değerli buluyorum” derken aslında kavramın kapsayıcılığına vurgu yapıyor. Merve Arkun da vicdani reddi antikapitalizmle, otorite karşıtlığı ile birlikte düşünmenin gerekliliğini vurguluyor.

Daha on dört yaşındayken Lice’de koyun otlatırken havan mermisiyle vurulan ve o kocaman güzel gözleriyle hala bizden hesap soran Ceylan Ökol’un ölüm haberinin ardından, onunla aynı yaştaki liseli İlyada Erkuş’un vicdani reddini açıklaması herhalde kitabın en heyecan veren ve yürek burkan hikâyelerinden birisi:
“Ceylan Önkol’un yaşında bir gencim, 15 yaşındayım, ben yaşıtlarımın, arkadaşlarımın ölmesini istemiyorum. Yeni Ceylanların ölmesini istemediğim için askerlik yapmayacağım. Bu militarist kültürün bir parçası olmayacağım.” (İlyada Erkuş, s. 168) 

“Evladını yitirmiş bir asker babası olarak vicdani reddimi açıklıyorum...” 2010 yılında vicdani reddini açıklayan Hayri Kamalak’ın sözleri bunlar. Oğlunun askerliğinin 17. gününde intihar ettiğine dair haberi alan ve buna ihtimal vermeyen, oğlunun şüpheli ölümünün peşine düşünen bir babanın vicdani reddi.

1990’lı yıllarda PKK’ya katılan, yakalanan ve sonrasında da vicdani reddini açıklayan, Roboski için 1300 kilometre yürüyen ve Türkiye’de barış duygusunun ve düşüncesinin gelişmesi ve güçlenmesi için çaba harcayan Halil Savda’nın hikâyesi vicdani reddin diğer bir cephesini göstermesi açısından çok çarpıcı. Diğer cephede Kürt Vicdani Ret Hareketi’nin içerisinden bir figür olan Kemal Acar’ın anlattıkları da kaydedilmeli.

İslam’da zorunlu askerlik mümkün değil diyen ve Enver Aydemir ve İslam’ın heterodoks akımlarından etkilenerek vicdani reddini açıklayan İnan Mayıs Aru vicdani ret hikâyelerinin çeşitliliğini ve ahlaki ve bireysel muhasebelerin çoğulluğunu ortaya koyuyor. Lakin tüm bu çeşitlilik içerisinde tüm hikâyeler vicdani ret ve militarizmle ilgili şaşmaz bir doğrunun altını çiziyor: bu olguların sadece askerle, askere gitmek ya da gitmemek arasında yapılan ayrımla ilgili olmadığını, bir bütün olarak yaşamlarımızın her hücresine nüfuz ettiği gerçeğini. Öğünç çalışmasının giriş bölümünde bunu şu sözlerle belirtiyor:
Peki gözümüzün önünden bir perde kalkar, erkekliğin, şiddetin, milliyetçiliğin büyütüldüğü kışlalardan dışarı sızan militarizm de netleşir mi? Kadınların,  bir savaştaymışçasına erkekleri tarafından üçer beşer öldürülüşlerinin, ‘zorunlu erkekliğin’, ‘zorunlu askerlikle’ hiç mi ilgisi yok? Evlerin küçük ‘vatanlara’, okulların küçük kışlalara döndürülüşlerinin, bir dizi kılıkla aramızda gezen çıplak şiddetin çok başka nedenden görünen katmerli travmaların hiç mi ilgisi yok? Askerlik, sadece askerlikle ilgili bir mesele mi? (s.22)
Öğünç’ün kitabı ve kitapta yaşadıklarını cesurca paylaşan kişiler, kimsenin gitmediği savaşları düşünmemiz için bize ilham veriyor. Bu yüzden de sadece övgüyü değil teşekkürü de hak ediyorlar.

ASKER DOĞMAYANLAR, Pınar Öğünç, Hrant Dink Vakfı Yayınları, 2013. 

Devletler Neden Savaşır? (Cem ORHAN)

Siyasal angajmanların ve üniversitelerde kendi disiplinlerine fazlasıyla bağlı kalmanın en belirgin sonucu, sosyal bilimlerin dünyayı açıklama çabası verirken, büyülü terimlere takılıp kalarak kör noktalara sapmasıdır. Basit misaller olarak vermek gerekirse, toplumu, siyaseti ve tarihi anlamak için mucizevi terim takviyesiyle teknolojiyi ön plana koyarsanız teknolojik determinizme saplanabilir (Milton Friedman gibi), doğa bilimleri temelli disiplinlere bağlılığınız sebebiyle çevre ve doğayı, toplumsal dönüşümde ön plana yerleştirirseniz de naturel determinist olabilirsiniz (Jared Diamond). Eğer tarihte bir özne arar ve toplumsal dönüşümün temel öğesi olarak işçi sınıfını teorik hokus pokuslarınız için merkeze alırsanız, bu kez de işçi-determinist olarak (otonomistler, John Holloway) açıklayıcı gücü katiyen bulunan, ama fazlasıyla indirgeyici olmaktan kaçamayan, toplumun muazzam karmaşıklığını tek bir çizgiyle basitleştiren bir sıradanlığa saparsınız. Eğer bu kısıtlı terminolojiniz içindeki kuramsal savunmaya dayalı literatüre de hakimseniz, rahatlıkla çalışmanızı savunabilir, teorik açıkları yamayabilirsiniz. Yeterli ölçüde empirik veri ile desteklenen bir kurgu inşa etmek, yorumbilimin sayısız nimetleriyle fevkalade mümkündür. Zihinde bir ölçüt/sınıflandırma kategorisi belirleyerek topluma ve tarihe baktığınızda, şeylerin ta kendisi, özü gibi görünen sayısız veri ile karşılaşarak, bir yandan kurama olan inancınızı tazelerken öbür taraftan her neyi arıyorsanız onu bulabilirsiniz. Ancak bu şekilde elimizdeki efsunlu terim ister sınıf, ister çevre, ister ekonomi olsun, verileri seçerek oluşturduğumuz bu kuramla-barışık nedensellik ağının, teneffüs ettiğimiz yaşamın başarılı bir modellemesi olabilme olasılığı düşüktür.

Zengin bir teorik inşa

Daha önce temel metni olan İktidarın Tarihi’nin (The Sources of Social Power) ilk iki cildi Türkçeye kazandırılan Michael Mann’i birçok noktada gelenekten ayıran da biraz önce bahsettiğimiz epistemolojik tuzakları en aza indirmek için çalışmasını oturttuğu kapsamdır. Güney Çeğin editörlüğünde hazırlanan ve Mann’in çeşitli dönemlerde kaleme aldığı makalelerden oluşan ve yazımızın konusu olan Devletler, Savaş Ve Kapitalizm derlemesinde de örnekleri görülebileceği gibi, Mann, içinden çıktığı Weberci geleneğin epistemolojik sınırlarını zorlamaya çalışan bir sosyal bilimcidir. Mann, kuramsal kör noktalardan kurtulmak için ekonomik, ideolojik, askeri ve politik alanların teorik inşasına dayanırken, sosyolojik ortodoksinin “toplum” nosyonunun bizzat kendisini sorunsallardan uzak bir totalite olarak görme eğilimini eleştirir. Sosyal İktidarın Kaynakları’ndaki topluma yaklaşım, özellikle de Türkiye gibi tarihsel sosyolojinin görece yeni tomurcuklanma imkanı bulabildiği –ve halen ortodoksiye ait tabuların emperyalizmi altında bulunan- sosyal bilim çevreleri için sunulabilecek en berrak patikalardan birini sunar:

“Toplumlar bütünsel değildirler. (Açık ya da kapalı) sosyal sistemler, totaliteler değildirler. Bir coğrafi ya da sosyal uzayda asla tek başına, sınırları olan bir toplum ile karşılaşmayız. Çünkü ortada bir sistem, bir totalite yoktur ve böyle bir totalitenin “alt-sistemleri”, “boyutları”, ya da “seviyeleri” bulunmaz. Çünkü bir bütünlük yoktur, toplumsal ilişkiler “nihai olarak”, “son tahlilde” kendisinin sistemik bir niteliğine indirgenemez – “maddi üretim biçimleri”, ya da “kültürel” veya “normatif sistem”, yahut “askeri organizasyon biçimleri” ifadeleri gibi. Çünkü sınırları olan bir totalite yoktur, toplumsal dönüşümü ya da çatışmayı “iç kaynaklı” ve “dış kaynaklı” varyantlarına göre bölmenin bir faydası yoktur. Çünkü içerisinde bir sosyal sistem, bir “evrimsel” süreç yer almaz.” (Mann, Michael, 2005, The Sources of Social Power, Cambridge, New York, s:1)

Michael Mann’in Devletler, Savaş ve Kapitalizm derlemesinde yer alan makaleleri de bu hassas epistemolojik problemi dikkate alır nitelikte keskin belirleyicilerden ve çabuk nedensellik ağları ören sözcüklerden uzak. Soyut kuramdan ziyade empirik verilere dayanan kuramı tercih ettiğini söyleyen bir sosyolog olarak Mann, derleme içerisinde yer alan metinlerde Marksist sınıf kuramlarını, kapitalizm-militarizm ilişkisini, devlet alanının genişleme çizgilerini, nükleer savaşın devletler üzerindeki etkisini, jeopolitik ilişkilerin dönüşümünü bu eksen üzerinden değerlendiriyor.

Ekonomik indirmecilik ve devlet kuramı

Marksist kültür içerisinde Ernest Mandel gibi devlet alanının genişlemesiyle empirik anlamda ilgilenen kişilerin varlığına rağmen doğrudan devletin oluşumu ve işleyişini anlamaya yönelik bir kuramsal çabanın azlığı dikkat çeker. Buna karşın devlet üzerine söylem üretilmekten geri durulmamış olması, bu söylemin indirgeyici olma riski hep dile getirilmiştir. Derlemede devlet alanını yapılan harcamalarıyla birlikte değerlendiren Mann, Marksizmden çoğulculuğa kadar devletin işlevlerini ekonomik ve iç işlere indirgeyen devlet kuramlarının, kendisinin sunduğu basit mali verilerle geçersiz kılınabildiğini gösteriyor. Özellikle de üçüncü bölümde yer alan, Büyük Britanya’nın iç harcama verilerinin incelenmesi bu açıdan dikkate değer nitelikte.

Derlemenin belki de en önemli kısımlarından birisi, modern savaş tekniklerinin gelişmekte olduğu bir sırada sınıflar, uluslar ve devlet elitleri arasındaki yakın karşılıklı ilişkilerin, Mann’in iktidar analizi çerçevesinde incelenmesi. Yirminci yüzyılın, insan türünün kendisini yok edebilecek ölçekte tehlikeli bir yer haline gelmesinde bu üç aktörün (sınıf, ulus ve devlet elitleri) rollerinin incelendiği metinde, dünyayı daha güvenli bir yer haline getirmek için ne yapılabileceğine yönelik normatif reçeteler de sunuyor Mann. Nükleer çağdaki militarizm, vatandaşın savaşa iştirakinin sağlanması ve yığınların “taraftar militarizmine” nasıl dönüştürüldüğünün incelenmesi de genişletilmiş Weberci repertuarın iktisadi-ideolojik-askeri ilişkileri anlayabilmedeki kapsamını görmek açısından önemli.

Türkçeye daha önce yakın tarihlerde çevrilmiş olan İktidarın Tarihi ve Demokrasinin Karanlık Yüzü, eserlerine ek olarak bu derleme, hem içerisinde yer alan makalelerden bazılarının bu iki eserin yazıldığı dönemin öncesinde ve sonrasında kaleme alınmış olması, hem de bu şekilde Michael Mann’in düşünsel güzergahını göstermesi açısından da sosyal bilim literatürü için oldukça değerli. Mann’in 2012’de yayımlanan ve henüz Türkçeye çevrilmeyen İktidarın Tarihi’nin üçüncü cildi yayımlanmadan önce özellikle de global imparatorluklar üzerine çok şey barındıran bu derlemenin incelenmesi güzel bir hazırlık sunacaktır.

DEVLETLER, SAVAŞ VE KAPİTALİZM, Michael Mann, Çeviri: Semih Türkoğlu, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2013.

Militarizmin Halleri (Haldun ALKANAT)

Güven Gürkan Öztan’ın geçtiğimiz ay yayımlanan Türkiye’de Militarizm: Zihniyet, Pratik ve Propaganda adlı çalışması, Türkiye’de siyasal, kültürel ve iktisadi hayatın önde gelen problemlerinden biri olan militarizme odaklanıyor. Bunu yaparken konuyu hem kuramsal açıdan ele alıyor hem de Türkiye tarihi boyunca konunun farklı tezahürlerini ele alarak tartışıyor. Öztan, kitabının temel tezini daha ilk sayfada açık bir şekilde şu sözlerle ortaya koyuyor: “militarist zihniyetin ve tutumların, Türkiye’nin politik gramerinin yapılandırılmasında ve idamesinde etkin; ayrıca sosyo-kültürel yeniden üretim mekanizmalarıyla birlikte gündelik yaşamın içinde de merkezi sayılabilecek bir rol oynadığı fikri, bu çalışmanın genel iddiası.” (s.1)

Tanımlanması zor bir kavram: “Militarizm”

Militarizm, Öztan’ın da belirttiği üzere tanımlaması çok zor bir “-izm” türü. Militarizmin eklektik ve dağınık doğası, kolayca kavramsallaştırılmasının önündeki temel engel niteliğindedir. Kitaptaki örneklerde de görüldüğü üzere, bir ideolojiden ziyade bir eklemleyici ilke olmasından kaynaklanmaktadır.

Kitabın ilk bölümü, sıralanan zorluklara karşın militarizmi farklı veçheleri ile kuramsallaştırma girişimlerine ayrılmış ve yazar bu bölümde zengin bir literatürle tanıştırıyor okuru. Militarizmi Türkiye’nin modernleşme sürecinin yapısal belirleyenleri etrafında tartışan “yapısal militarizm” çalışmaları ile başlayan bu bölümü “militarist zihniyet ve performanslar” alt bölümü takip ediyor. İşte tam da bu “militarist zihniyet” ve “performanslar” (“diskur”, “tutum”, temsiller) militarist zihniyetin toplumsal yaşamın karmaşık dokusuna veçhelerine zuhur edişini temsil ediyor.  Bu yüzden de tespit edilmesi ve anlaşılması güç bir olguya dönüşüyor. Öztan, militarist pratikler ve zihniyetin her daim “düşman” ve “işbirlikçi” imgelerine ihtiyaç duyduğunu; bu öğelerin militarizm için kurucu bir nitelik taşıdığının altını çiziyor: “Zira militarizm sürekli olarak “düşmana” karşı “teyakkuz halinde” olan bir kuvvetin mevcudiyetine ihtiyaç duyar.” (s. 23). 

Militarizmin “gündelik” hali: “banal militarizm”

Militarizmin belki de çözümlenmesi ve çözülmesi en güç yanlarından biri gündelik yaşamın içerisine gömülü karakteridir. Öztan burada Billig’in “banal milliyetçilik” kavramından hareketle “banal militarizm” kavramını önermektedir. “Banal militarizm” militarizmin sıradanlaşmasını, doğallaşmasını ve gündelikleşmesini anlatır. Çocuklara, sokaklara, apartmanlara verilen adlarda; en masum dilsel pratiklerde; bayramlar, törenler ve mitinglerde, her yerde militarist tema ve sembol enflasyonu ile karşı karşıyayızdır. Öztan, militarizmin eğitim sistemi ve popüler kültüre yazılı tezahürlerinin de altını çizer.

Öztan, kitabın ikinci bölümünde, ilk bölümdeki kuramsal mülahazalar eşliğinde Türkiye’de militarizmin gelişimini tarihsel bir çerçeveye yerleştirir. Bu bölümde “ideal” kadın-erkek kimliğinin kurgulanmasında ve “milli pedagoji”nin tesisinde militarist öğelerin ağırlığının altını çizer. Kitabın ilk bölümünde bahsettiği “yapısal militarizm” açıklamalarına paralel şekilde Türkiye’de “devleti kurma telaşı ve buna bağlı olarak da modernleşme süreciyle çakışan milliyetçiliğin gelişiminin militarizmden ayrı düşünülemeyeceğini vurgular. Bu bölümde militarizmin gündelik yaşamın farklı veçhelerinde de zuhur edişini ortaya koyar.

Öztan, üçüncü bölümde literatürde daha ziyade Demokrat Parti dış politikası başlığı altında değinilip geçilen Kore Savaşı’nı ve “Soğuk savaş ikliminde militarist pattern’in oluşma serüveni”ni inceler. Öztan’ın iddiası Kore Savaşı’nın Türkiye’deki izdüşümlerinin Türkiye’de militarist ve milliyetçi söylemlerin inşasında hayati bir rol oynadığıdır. Aynı zamanda Soğuk Savaş boyunca Türk sağının şemsiyesi olarak anti-komünizm propagandasının buluştuğu örnek bir vaka özelliği taşır. Daha önceki dönemlerden farklı olarak militarist propagandanın modern iletişim araç ve tekniklerine yansıması savaşın bir toplumsal seferberlik meselesine dönüşmesini kolaylaştırır. Sivil halk Türkiye’nin dahil olma sebebinin çok da anlaşılır olmadığı bir savaş için seferber edilir, cepheye desteğe çağrılır. Şimal Yıldızı (1954, y. Atıf Yılmaz, o. Ayhan Işık, Hulisi Kentmen, Atıf Kaptan) gibi filmlerle, Kore Savaşı popüler anlatıların bir parçası olur.

Kitabın dördüncü bölümü, Türkiye’de militarizmin olmazsa olmazı olan anti-komünizme ayrılmıştır. Türk sağının farklı fraksiyonlarının meşruiyetlerini ve ittifaklarını inşa ederken başvurdukları şemalardan bir tanesidir komünizm karşıtlığı. Komünizm karşıtlığı ordu içerisinde, ordu için ve ordu tarafından itinayla işlenen ideolojik bir öğedir aynı zamanda. Öztan bu bölümde Genelkurmay Başkanlığı ve önde gelen komutanların komünizmi tarif ve tasnif eden, orduyu ve halkı her daim komünizme karşı tetikte olmaya çağıran metinleri ayrıntılı bir şekilde ele alır. Bu metinler militarist ideoloji ile antikomünizmin iç içe geçtiği örnekleri oluşturur.

“Milli dava” Kıbrıs ve Kıbrıs meselesi 1974 öncesi ve sonrasında Türkiye’de milliyetçi ve militarist anlatının en temel yapıtaşlarından birini oluşturur. Ada’daki siyasi kriz derinleştikçe ve çatışma ihtimali arttıkça Kıbrıs gitgide daha fazla oranda Türkiye’nin bir iç meselesi haline gelir. Bir kurtuluş reçetesi olarak “taksim” tezinin ortaya atılması, “Ya Taksim Ya Ölüm” mitinglerinin düzenlenmesi, Kıbrıs Türktür Derneği benzeri devlet himayesindeki kuruluşların ortaya çıkması Kıbrıs meselesini militarist-milliyetçi değer ve pratiklerin kolayca yeşerebileceği bir alana dönüştürmüştür.

Kitabın son bölümü Türkiye siyasal hayatının belki de en karanlık dönemi olarak adlandırılabilecek olan 1980-2000 yılları arasına ayrılır. 12 Eylül şiddet ve vahşeti ile başlayan bu süreç, ordunun siyasal, ekonomik ve kültürel alanlar üzerindeki denetim ve kontrolünün en açık ve en hudutsuz olduğu bir dönemi imler. Dost ile düşman, bizden olanla olmayanın sınırlarının sürekli olarak asker tarafından çizildiği ve yurttaşların gündelik hayatta sürekli olarak bu sınırlarla test edildiği bir dönem. Militarizmin “dış” düşman vurgusu malumunuz, dış düşman tehdidi karşısındaki teyakkuz halile iç düşman enflasyonunun eklendiği bir dönemi ele alıyor Öztan bu durumda. Ezeli tehdit “Moskof uşağı”na bölücü Kürt ve Şeriatçı eklenir ve bir güvenlik devleti inşa edilir. Bir güvenlik devletinin yeniden üretilmesi sürekli olarak tehdit ve tehlikelerin (komünizm, irtica, Suriye, bölücülük...) altı çizilir.

Türkiye’de Militarizm, Türkiye’de militarizmi anlamamızı sağlamak ve bu musibeti hayatımızdan def etmek için önemli ipuçları sunuyor. Tarihsel örneklerle militarizmin düşmanlıklardan, şiddetten ve tahakküm ilişkilerinden beslenen yapısını ortaya koyuyor. Bununla birlikte, kitap birkaç yönden de eleştirilebilir. Sonun bölümünde kısaca değinmekle birlikte 2000’li yıllarda militarizmin ve militarist ideolojinin toplumsal ve siyasal hayattaki tezahürlerini araştırma dışında bırakıyor. Araştırmaların sınırlılıklarını eleştirmek, araştırmalar bu sınırlılıkların farkında olduğu sürece, çok makul olmayabilir. Lakin gönül, siyasal İslam’ın ve militarizmle imtihanının ele alınabilmesini isterdi. Sadece bir temenni tabii bu. İkinci olarak, benzer bir şekilde, militarizm-merkez/sosyalist sol arasındaki ilişkini de kitapta yer alması resmi tamamlayabilirdi. Bu şekilde son dönemin mitinglerinde ve eylemlerinde bir yandan “paralel yapıya karşı ikinci bir Kurtuluş Savaşı” açan iktidarın; diğer yandan da Gezi’de yitirilen hayatları şehitlikle tamlayan, ya da “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganlarıyla iktidara “savaş açan” söylem ve yapıları daha iyi anlamamıza katkıda bulunurdu. Bu eksiklikler elbette ki birer temennidir: yazarın ve diğer araştırmacıların ileride sorabileceği sorularla ilgili birer öneridir. 

TÜRKİYE’DE MİLİTARİZM: ZİHNİYET, PRATİK VE PROPAGANDA, Güven Gürkan Öztan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2014.

Militarizmin Görünmez Ayrıcalığı (Nurseli Yeşim SÜNBÜLOĞLU ile Söyleşi: Burak Özçetin)

Militarizmi merkeze alan sayımızda konuyla ilgili en kapsamlı çalışmalardan birine –Erkek Millet Asker Millet (2013, İletişim)– imza atan Nurseli Yeşim Sünbüloğlu ile bir söyleşi yaptık.

Kitabın adından başlayalım istersen. “Erkek Millet Asker Millet: Türkiye’de Militarizm, Milliyetçilik ve Erkek(lik)ler”. Buradaki “ve” tesadüfi bir yan yana gelmekten ziyade köklü bir rabıtayı anlatıyor sanırım?

Kesinlikle. Kitabın temelini oluşturan bu üç kavramın birbirine ne denli bağlı olduğunu anlamak için “Egemen bir erkeklik anlayışına dayanmasaydı militarizm meşruiyetini nasıl kurardı?” ya da “Militarist idealleri benimsemek ve militarist pratikleri gerçekleştirmek erkeklere hangi ayrıcalıkları sağlıyor?” gibi soruların cevaplarını düşünmemiz yeterli. Üstelik bu üçlü birbirini hayatın çok farklı alanlarında besliyor ve bu faaliyet her alanda aynı derecede göze çarpmayabiliyor. Militarizm, milliyetçilik ve normatif erkeklik bu topraklarda hegemonik bir konuma sahipler ve hegemonik olmak zaten öncelikle doğallaştırılmış hale gelmek, dolayısıyla da “görünmez” olmak demek. Bize düşen iş de, bu alanları tek tek irdeleyip gün yüzüne çıkarmak. Kitapta yer alan makalelerin bu anlamda önemli bir katkı sağladığını düşünüyorum. Tanıl Bora, Arus Yumul ve Nazan Üstündağ’ın katkıları olan makaleler sırasıyla futbol, mizah ve beden-şiddet-direniş konuları bağlamında erkekliğin ve cinselliğin milliyetçi militarist kodlar aracılığıyla hangi şekillerde düzenlendiğini irdeliyor. Tahmin edileceği üzere, askerlikle doğrudan ve dolaylı ilişkili kavramlar ve deneyimler derlemede önemli bir odak noktası. Ayşe Gül Altınay, Ömer Turan ve Barış Çoban’ın makaleleri doğrudan kışla deneyimi üzerine. Altınay’ın makalesi disipline edici bir pratik olarak zorunlu askerliğe ve bu pratiğin eğitimle ilişkisine dair kapsamlı bir bakış niteliğinde. Turan’ın makalesi çatışma bölgesi dışındaki zorunlu askerlik deneyimlerine odaklanarak kışlanın ne derece ideolojik bir mekan olarak ele alınabileceği sorusuna yanıt arıyor. Çoban ise kışladaki iktidar işleyişini, “gösteri iktidarı” kavramı üzerinden bir okumaya tabi tutuyor. Derlemede yine zorunlu askerliği merkeze alarak militarist ideolojinin çeperinde konumlandırılmış grupların deneyimlerini irdeleyen makaleler de bulunuyor. Bu irdelemeyi Senem Kaptan asker anneleri, Alp Biricik erkek eşcinseller, Can Açıksöz ve ben de Güneydoğu gazileri üzerinden gerçekleştiriyoruz. Meselenin tarihsel boyutunu da ihmal etmiş değiliz. Yaşar Tolga Cora Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı dönemlerinde beden terbiyesi ve ulus-devletin ideal erkek kurgusunu, Güven Gürkan Öztan ise ordu-millet mitinin milli kimlik yaratma sürecindeki kritik rolünü inceliyorlar. Tebessüm Öztan ve Şafak Aykaç’ın makaleleri sırasıyla Kore Savaşı dönemi militarizminin sinemaya yansımasını ve 1990’larda şehitlik fenomeninin yükselişini ele alıyor. Bu tarihsel izlekteki son noktayı Murat Belge’nin 2010 yılında gündeme gelen profesyonel ordu sistemine geçişin mümkün olup olmadığına yanıt arayan makalesi koyuyor.   
  
Kitabın ve giriş yazısının temel iddiası militarizmin askeri alanla sınırlı olmadığı, aksine askeri ile sivil arasındaki sınırların silinmesi ya da bulanıklaşması anlamına geldiği. Bu bulanıklaşmayı günümüzde en çok hayatın hangi alanlarında gözlemliyoruz?

Biliyorsun, militarizm en basit tanımlamayla askerî değerlerin yüceltilmesi ve bu değerlerin sivil hayatın düzenlenmesinde önemli bir yere sahip olması demek. Bu tanımlamadan yola çıkarak zorunlu askerliğin ve onu teşvik eden söylemlerin militarizmin temel direği olduğunu görebiliyoruz. Militarizmi aynı zamanda askerî-sivil ayrımının bulanıklaşması olarak düşünmek ise gündelik hayata biraz daha yakından bakmayı gerektiriyor. Birkaç gün önce sosyal medyada rastladığım bir ilan buna iyi bir örnek bence. Bahsettiğim, bir evcil hayvanı sahiplendirme ilanı, dolayısıyla militarizmle doğrudan hiçbir ilgisi yok – ta ki “askerliğini yapmamış olanlara sahiplendirme yapılmayacaktır” notuyla karşılaşana kadar! Başka bir açıklama yapılmadığı için ilan sahibinin askerliğe yüklediği anlamlarla ilgili ancak tahminde bulunabiliyoruz. Türkiyelilerin askerliğe yükledikleri anlamlarla ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Elbette bu konuda çok kıymetli çalışmalar var; aklıma ilk olarak Pınar Selek’in Sürüne Sürüne Erkek Olmak kitabı geliyor mesela. Senem Kaptan’ın derlemede yer alan çalışması da bir başka örnek. Ayrıca halihazırda Kürt erkeklerinin kışla deneyimlerine dair bir çalışma yapıldığını biliyorum. Toplumun içindeki farklı grupların askerliği nasıl algıladıklarını ve doğrudan ya da dolaylı nasıl deneyimlediklerini daha çok örnek üzerinden bilirsek Türkiye’de militarizmin haritasını daha gerçeğe yakın çıkarma şansımız olur. Oysa halkın askerlikle ve askerlerle ilgili ne “düşündüğünü” biz en çok sivil ve askerî iktidarın ağzından duyuyoruz. Askerliğin bu denli yüceltildiği bir memlekette profesyonel orduya başvuru neden bu kadar az ya da neden muazzam sayıda asker kaçağı var sorularını göz ardı etmemek gerekiyor .  
        
Militarizmin bu topraklara ve insanlarına böylesine nüfuz etmesinin temel sebepleri nelerdir sence?

En başta zorunlu askerlik. Askerlik her şeyden önce toplumun içindeki politik, ekonomik, etnik, topumsal cinsiyete dair hiyerarşileri toplumun bir yarısına iyice belletme amacı güden bir pratik. Zorunlu askerin kendiden kudretli olanlara boyun eğmeyi öğrenmesi karşılığında özellikle toplumsal cinsiyet üzerinden iktidardan pay almasına dayalı bir pratikten bahsediyoruz burada. Bu yönüyle diğer kurumların, mesela eğitim sisteminin, temel amaçlarıyla örtüştüğü çok nokta var. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hepimiz her an devletin dirliği ve düzenliğine hizmete çağrılmaya alışığız zaten. Dolayısıyla hala bir ölçüde geçerliliği olan feda kültürü militarizmin varlığını sürdürmesi için elverişli bir zemin oluşturuyor. Yalnız son dönemde özellikle orta sınıflar nezdinde feda kültürünün etkisinin zayıflamaya başladığı gözleminin yapıldığını da belirtmek gerek. Bu da askerlik yükümlülüğünün giderek daha fazla alt sınıflarla ilişkilendirilmesi sonucunu doğuruyor. Militarizmi besleyen bir diğer etken de askerliğin romantize edilmesi. Güneydoğu gazileriyle yaptığım mülakatlarda zaman zaman karşıma çıkan bir ifade, “Askerlik bize oyun gibi geliyordu”. Burada toplumun şiddetle ilişkisinin askerlik algısını şekillendirdiğini söylemek mümkün. Şiddet ve fiziksel güç uygulamanın yüceltildiği bir toplumda askerliğin silaha erişim ayrıcalığı olarak da algılanıyor olmasına şaşırmamak gerek.     
        
Kitaptaki yazılarda militarizmin daha ziyade resmi ideoloji ve sağ siyasal ideolojiler ile bağlantısına değinilmiş. Bu tercihin sebebini sorayım ilk olarak. İkinci olarak solun militarizmle imtihanı hakkında neler söyleyebilirsin?

Militarizmi sağ ideolojiler çerçeveside ele almanın çok bilinçli bir tercih olmadığını itiraf edeyim. Sol ve militarizm ilişkisine bakmamış olamayı kitabın önemli bir eksiği olarak not etmiş olalım. Behice Boran başkanlığındaki Türk Barışseverler Cemiyeti’nin Kore Savaşı’na karşı çıkması gibi yüz akı örnekler olmakla birlikte biraz önce tarif etmeye çalıştığım iklimden solun etkilenmemiş olması elbette düşünülemez. Solun militarizmle ilgili tarihsel tutumunu analiz etmek de şüphesiz çok önemli ama benim esas dikkatimi çeken, bu kadar yoğun militarizm ve askerî vesayet tartışmalarının yapıldığı bir dönemde yaygın diyebileceğimiz bir sıklıkta kullanılan “Gezi şehidi” tanımlaması. Bu tanımı kullandığına çok şaşırdığım sol tandanslı kişiler oldu. Muhtemelen üstüne fazla düşünmeden kullanılıyor ama önemli olan tam da bu zaten. Gezi direnişi ve onu takip eden süreçte devletin büyük bir aymazlıkla insanları öldürmesinin kahrediciliğini ve yitirilen canların kıymetini ifade etmenin tek yolunu hala “şehitlik” kavramında buluyorsak, onca tartışmaya rağmen militarizm capcanlı varlığını sürdürüyor demektir. Ya da biz militarizm tartıştığımızı zannederken aslında tartışmalarımız çoğunlukla Silahlı Kuvvetlerin siyasetteki rolü ile sınırlı kalmış demektir.   
    
Son on yılın gözde konularından biri askeri vesayetin ve militarizmin geriletilmesi ve sivilleşme iddiası. Bu konuda neler söyleyebilirsin? Değişen ve süreklilik arz eden şeyler neler?

Bu ülkede militarizmi tartışmak uzun sürecek netameli bir süreçten geçmek demek. Askerlikle ve askerlerle ilgili varsayımlarımızla yüzleşmek, militarizmin şekillendirdiği değer yargılarımızın yerine yenilerini koymak demek. Elbette askerî vesayetin geriletilmiş olması bu yüzleşme sürecini kolaylaştıracak bir gelişme. Ancak biliyoruz ki, sona erdirilmesi gereken askerî vesayetin çerçevesi Silahlı Kuvvetler ve AKP ilişkisi üzerinden çizildi ve bunun dışına taşmaması için azami çaba gösterildi. Bunun için Ergenekon davası sürecine bakmak yeterli. Bu dava esas yapması gereken şeyi, yani askerlerin Kürtlere karşı işledikleri suçları yargılama işini yapmadı. Kürt mağdurların davaya müdahilliği kabul edilmedi. Dolayısıyla devlet sürecin en başında özellikle 1990’lı yıllarda yürürlükte olan askerî çözümün meşruiyetini tartışmaya açmaya niyetli ve istekli olmadığını göstermiş oldu. Nitekim geldiğimiz nokta Roboski katliamı oldu. Ahmet İnsel’in zamanında dikkat çektiği gibi, Roboski ile birlikte iktidar partisi ve Silahlı Kuvvetler aynı iktidar bloğunun içinde yerlerini almış oldular. Bu durum ortada dururken askerî vesayet ve militarizm tartışmalarının iddia edildiği kadar etkili olduğunu düşünmek pek mümkün görünmüyor. Ancak şunu da atlamamak gerek: Asker Hakları İnisiyatifi’nin çabalarıyla dolaşıma giren “asker hakkı” kavramının, yani askerliğin etrafındaki kutsallık halesinin zayıflamasının ve kötü muamelenin askerliğin doğal bir parçası sayılmasının sorunsallaştırılmasının görünürlük kazanması ve toplumsal ve siyasi kabul görmesi askerî vesayetin güçlü olduğu bir ortamda mümkün olmazdı.   
   
Kitabın özgün katkılarından biri erkeklik hallerini ve hegemonik erkeklik söylemini irdelemesi. Görece yeni bir çalışma alanı. Erkeklik hallerini çalışmak neden önemli?

Toplumdaki birçok eşitsizlik normatif cinsiyet pratikleri ve söylemleri ile bağlantılı. İktidar ilişkilerini temeline alan her çalışma alanında önceliğin görece güçsüz kesimlere verildiğini görüyoruz, ki bu çok anlaşılır bir tercih. Özerk bir disiplin olarak erkeklik çalışmaları da uzun bir kadın çalışmaları/feminist araştırma geçmişini takiben ancak 1990’larda ortaya çıkıyor ve hegemonik erkeklik de bu disiplinin ürettiği en etkili kavram. Hegemonik erkeklik temelde, kadın/erkek kategorik yaklaşımının tüm erkekleri erk sahibi olarak kodlamasına karşı çıkan ve erkeklerin erkeklik iktidarıyla farklı ve eşitsiz şekillerde ilişkilendiklerini savunan bir kavram. Dolayısıyla bu teorik yaklaşım eril iktidarın hangi koşullarda sürdürüldüğü, bu iktidarın sürmesi için kadınlardan ve erkeklerden hangi yollarla rıza devşirildiği, özne- eril iktidar ilişkisinin çelişkileri ve kırılganlıkları gibi konuların incelikli analizine olanak sağlıyor. Türkiye’de oldukça yeni sayılabilecek bir çalışma alanı olmasına rağmen erkekliğin çeşitli veçhelerini konu alan giderek artan sayıda nitelikli çalışma yapılması sevindirici. Eylül ayında düzenleyeceğimiz 1. Uluslararası Erkekler ve Erkeklikler Konferansı’na tahminimizin üstünde bir sayıda başvuru gelmesi de Türkiye’de bu alana artan ilginin kanıtı. Bu konferansta erkekleri ve erkeklikleri yeni toplumsal hareketler, militarizm, beden ve cinsellik gibi birçok farklı konu bağlamında tartışmaya açacağız. Bu vesileyle konuyla ilgili herkesi 11-13 Eylül’de İzmir’e davet etmiş olalım. Konferansla ilgili ayrıntılı bilgi için internet adresi, http://icsmsymposium.org.

ERKEK MİLLET ASKER MİLLET, Der. Nurseli Yeşim Sinbüloğlu, İletişim Yayınları, 2013.