Umut Karşı Kıyılarda Şimdi (Funda DEMİR)

Geçtiğimiz hafta çiçek açan ağaçlar kandırmasın bizi. Doğa uyanırken çocuklar uyur mu hiç? Çocuklar ölürken gelmez ki bahar. Kanser değil biber gazı öldürdü bugün Mehmet’i. Ali’m mahkeme salonlarında fotoğraf çerçevelerinde sarılırken anasına mayıslar bayramla mı anılır? Göçük altlarında “kadere inat!” nefes bekleyen, ölüme direnen madenciler varken, evinde huzursuzluk içinde yazılan bir yazıdır gözünüze takılan. Haberiniz ola.

Bu akşam bu kitabı yazmasam olmazdı… Öyle herkeslere bahsetmemeli. Ama siz, “sevgili anneler, babalar, teyzeler, dayılar ve kuzenlersiniz” ya, pek şahane insanlarsınız. O yüzden tanımanız lazım “Vitrindeki Kaplan
ı ya da yeniden yayımlandığı haliyle “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan” ı…

Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan‘dan bahsetmeden önce, onunla ilk tanıştığım zaman hissettiklerimi paylaşmak istiyorum. 8-9 yaşlarında olmalıydım. Uzun bir yaz tatilini geçirmek için gittiğim köyde, babannemin torunların ıvır zıvırlarını sakladığı bir kutuda buldum onu. Kuzenlerden biri unutmuş olmalıydı. Kitabı okumaya başlamamla bitirmemin arası kaç gün sürdü bilmiyorum ama o dönemki okuma hızımı ikiye katlamıştı... Darbe nedir bir fikrim yoktu, sadece TRT’nin açılışını yapan askerlerden korkup saklanmam gerektiğini biliyordum o yıllarda. Ama okuduğum satırlarda sıkça rastaladığım,  kalabalık bir ailenin, arkadaşlığın ve harika kuzenlerin ne demek olduğunu çok iyi biliyordum. Sonlara doğru bitmesin diye kıvranışlarım ama meraktan kendimi tutamayışlarım dün gibi aklımda. Gözümden süzülen yaşlar da…

Çocukken pazar günlerinden nefret eden herkesi daha ilk satırlarla kendine çeken, büyülü bir kitap “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan”… Tıpkı kitapta bahsedilen, vitrinde sergilenen bir gözü siyah, bir gözü mavi olan o kaplan gibi. Yunanlı yazar Alki Zeis tarafından kaleme alınıp, 1963 yılında yayımlanan kitap, 1989 yılında Boyut Yayınları tarafından Türkçe’ye çevirilerek “Vitrindeki Kaplan” adıyla Türkçe’ye çevrilmiş... Mart 2007′de ise Arion Yayınevi tarafından “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan”vadıyla yeniden yayınlanmış durumda.

Bilseniz, nasıl sıcak, nasıl bizden bir hikaye.

Hayatınızı tümüyle değiştirecek uzun bir yaz tatili düşünün. İki kız kardeş Mirto ve Melya. Kalabalık ve birbirine bağlı bir aile… İçinde destanları, Yunan bilgelerin masallarını anlatan bir büyükbaba, evin telaşe memuru Despina Hala, hayatın tüm getirdiklerini koşulsuz kabul eden bir anne ve baba, karşı kıyıdan -yani bizim memleketimizden- yüzerek karşıya geçtiğine inanılan ve hakkında sayısız masal uydurulan, bir gözü mavi, bir gözü siyah vitrinde sergilenen doldurulmuş bir kaplan, evin olmazsa olmaz yardımcısı Stamatina, hayranlıkla izlenen kahraman kuzen Niko… Sonra İkarus’un uçsuz bucaksız lacivert denizi, denizdeki mercanlar, o minicik balıklar, kıvrımlı deniz atları, güzel dostlar; Artemi, Nolis, Avgi, Odiseus, Aleksis ve hain Pipiça. Hepsi toplamda yüz kırk sayfa olan ve bitmesini hiç istemeyeceğiniz bu kitabın içinde.

Hikayemizin çoğu -dünyanın en güzel yerinde- Lamagari’de geçiyor. Mirto ve Melya (Melissa) birbirlerinden hiç bir şeyi saklamayan iki küçük kız kardeş… En çok Despina Hala’nın vitrininde sergilenen kaplanından konuşmayı seviyorlar.  Kaplanla ilgili en güzel masalları da kuzenleri Niko anlatıyor. O yaz yine kaplanla ilgili yeni masallar dinleyeceklerini uman iki kız kardeş uzun süre eve dönmeyen Niko’yu, darbenin ne demek olduğunu, faşizmin bir çocuğun hayatını nasıl değiştirebileceği gerçeğini öğrenmek zorunda kalıyor ve Alki Zeis tüm bunları Melya’nın gözünden anlatıyor. Baştan sona bitmeyen bir heyecan, sürükleyici ve hüzünlü ama bir o kadar da umut dolu bir öykü sizi bekliyor…

“1930′larda Yunanistan’ı kaplamış olan ağır, korkunç, her şeyi ve herkesi sindirmeye ve silmeye çalışan faşist diktatörlük devrinde, çevrelerinde olup biten olayları algılamaya çalışan iki küçük kız çocuğu… O iki kız çocuğu, belki de sizlersiniz… Sinenler… sindirenler ve sindirenlerle birlikte olanlar… düşünenler… baş kaldırmaya çalışanlar… tümümüz varız o cehennemin içinde… ve tümümüz bir şeyleri anlamaya çalışıyoruz… Küçük bir kız çocuğu rüyası saflığında, güzelliğinde, eşsizliğinde bir kitap… Gözlerinizde bir ıslaklık hissedebilirsiniz…” diyor arka kapakta.

 “MUT ÇOK-ÜZ ÇOK? ÜZ ÇOK, ÜZ ÇOK, dedi inatla yorganın altından. Bunlar Bizansça değil, ikimize ait sadece bizim anladığımız bir dildi. MUT-ÇOK: Çok mutluyum demek. ÜZ-ÇOK: Çok üzgünüm. Bunu her akşam birbirimize sormazsak uyuyamazdık. Bilmem neden ama pazar günleri hemen her zaman ÜZ-ÇOK, ÜZ-ÇOK diye yanıtlardık. Şu an İkarus’unki gibi kanatlarım olsa ülkeden ülkeye uçup dünyadaki bütün çocuklara sorabilsem: MUT-ÇOK, ÜZ-ÇOK?


…Hayır, bizler kitapta anlatıldığı üzere geçtiğimiz yaz bir darbe yaşamadık. Ama bugünlerde her gece aklıma Gezi direnişi geliyor, kaybettiğimiz kardeşlerimiz, bizden çaldıkları hayatlar geliyor, yokluk geliyor, yoksulluk geliyor, tacizi görmezden gelen hırsızın sırtını sıvazlayan katilleri sokaklara salan adalet geliyor, anneleri sokak ortasında dayak yiyen, öldürülen çocuklar, eften püften sebeplerle cezaevlerine tıkılan öğrenciler, çocukların geleceği için sokağa çıkıp dayak yiyen öğretmenler geliyor… Gözlerimi kapattığımda ben de Melya gibi sıklıkla “ÜZ-ÇOK, ÜZ-ÇOK” diyorum son günlerde… Ama elbet bir gün yağmur yağacak Berkin’in gözlerinden… Hem gökkuşağı görebilmenin en önemli şartı yağmurdan kaçmamak değil midir zaten? Islanalım şimdi, gözyaşlarımızla, öfkemizle, acımızla ıslanalım. Sonra, sonra inanın, karşı kıyıdan bir kaplan gelecek ve biz onu gördüğümüzde “MUT-ÇOK MUT-ÇOK” diyeceğimiz günlerimiz de olacak elbet.

KARŞI KIYIDAN GELEN KAPLAN, Alki Zeis, Arion, 2007.

0 yorum:

Yorum Gönder