Merve TOKGÖZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Merve TOKGÖZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cervantes Osmanlı Sarayında! (Merve TOKGÖZ)

La Gran Sultana, Cervantes’in Türkçeye Yüce Sultan adıyla çevrilmiş, komediyi ve ironiyi içerisinde barındıran tiyatro oyunudur. Oyun hem İstanbul’da geçmesi hem de Cervantes’in edebi dehasının bir ürünü olması hasebiyle oldukça önemliyken, eserin geç sayılabilecek bir tarihte (1995) Türkçeye çevrilmiş olması üzüntü verici. Bu üzüntüyü gideren gelişme ise, oyunun Devlet Tiyatroları’nda seyirci ile buluşmuş olmasıdır. Gerçi unutmadan hemen hatırlatmalı: 2010 yılında bu oyuna, Osmanlı’yı aşağıladığı gerekçesiyle Devlet Tiyatroları tarafından sansürleme girişiminde bulunulmuştu.

Tutsak Cervantes

Peki, Cervantes neden Osmanlı sarayını konu alan bir oyun yazmıştır? Kendisinin, Osmanlı ile ilgili bir oyun yazması tesadüfî değildir. Cervantes, Papa’nın Osmanlı’ya karşı haçlı seferi çağrısında bulunmasıyla İspanyol birliklerine gidip asker olarak yazılır. İnebahtı Deniz Savaşı’nda kolunu kaybeder. Savaşta yaralandıktan sonra İtalya’ya döner ve nekahet döneminden sonra birkaç deniz seferine daha katılır. Ne var ki kolu olmadığı için rütbesi bir türlü yükseltilmez ve Cervantes askerlikten çekilir. Böylece İtalya’dan İspanya’ya doğru harekete geçer ve içinde bulunduğu gemi Türk denizcileri tarafından ele geçirilir. Cervantes artık esir düşmüştür ve sonuç itibariyle beş yıllık tutsak hayatını Osmanlı’ya bağlı Cezayir’de geçirir. Osmanlı topraklarında geçirdiği bu beş yıl boyunca bir yanıyla tutsak hayatının zorluklarına karşı mücadele verir. Öte yandan da bu beş yıllık deneyim yazdığı eserler için kıymetli bir malzeme olmuştur.

Oyuna dönecek olursak; Yüce Sultan’da olaylar ekseriyetle Topkapı Sarayı’nda cereyan eder. Açılış sahnesi dışında, oyunda halkın esamesi pek okunmaz. Bu sahnede, yeniçeri eşliğinde Topkapı Sarayı’ndan Ayasofya’ya Cuma namazı kılmaya giden Osmanlı padişahını iki büklüm durup selamlayan ve bir yandan da fırsat bulabilirlerse dertlerini ifade etmeye çalışan bir halk görülür. Cervantes oyununu saray merkezli kurgulamıştır ve bu kurguda farklı millet ve dinden karakterlere de yer vermiştir. Padişahın âşık olduğu kadının İspanyol ve Hıristiyan olması, zaman zaman Yahudi karakterlerin görülmesi ya da Rum kılığına girmiş casusun oyunda yer alması buna örnek gösterilebilir.

“Hoşgörülü” Osmanlı

Yüce Sultan birbiri ile ilintili üç hikâyeden oluşur. Diğer ikisini sonuca bağlayan ve bu sebepten ötürü oyunun omurgasını oluşturan esas hikâye padişahın Catalina’ya olan büyük aşkıdır. Haremağası Rüstem onu yıllar boyu padişahtan saklamış ve korumuştur. Catalina bu sayede Hıristiyan öğretisinden ve İspanyol olmaktan kopmamış ve Türkleşmemiştir. Ne var ki diğer haremağası Mami’nin Rüstem’in sırrını padişaha ispiyonlaması ile genç kadın, padişahın huzuruna çıkarılır ve o an padişah güzel Catalina’ya âşık olur. O güzellik padişah için tanrısal bir mertebededir. Catalina’nın Türkleşmek istememesi ve Hıristiyanlığından taviz vermemesi dahi padişah için mühim değildir. İlginçtir ki padişah burada gösterdiği “hoşgörü”yü,  İran elçisine karşı pek göstermez. Barış sağlamak için gelen elçiyi, görüşmeler sırasında İspanya kralını övmesinden ötürü idam etmek ister paşalar ve fakat elçilik haklarından dolayı bu idam gerçekleşmez. Tüm bunlar yaşanırken padişah oldukça pasif durumdadır ve neredeyse hiç müdahil olmaz.

Cervantes’in oyunda “Osmanlı hoşgörüsünü” göklere çıkardığını söylemek yanlış olur. Zira diğer iki yan hikâyede de Cervantes köle ve cariyelere dikkat çeker. Oyunda her şeyi “hoşgören” bir saraydan çok, aldatılmaya ve kandırılmaya meyyal saray kurgulanmıştır. Söz konusu yan hikâyelerden birinde Madrigal isminde bir köle vardır ve yan hikâye bunun etrafında dönüp dolaşır. Ana hikâye açısından sonuç bağlamında hayati bir işleve sahip olmasa dahi Köle Madrigal ve şeyhülislam arasındaki diyaloglar dikkat çekicidir. Bir kölenin, bir din adamını anlattığı uyduruk hikâyelerle kandırıp üstüne korkutabiliyor olması oldukça gülünçtür. Köle Madrigal büyük günah sayılan zina suçundan böylece sıyrılabilmiştir. Cervantes şeyhülislama öyle bir rol biçmiştir ki dini gücü elinde bulunduran adam bu gücü hiçbir zaman kullanamamıştır; ne köleye cezasını verebilir ne de padişahın Müslüman ve Türk olmayan bir kadınla evlenmesine engel olabilir.
 
İspanyol Zaferi!

Clara ve Lamberto’nun aşklarının konu edildiği diğer yan hikâyede ise ana hikâyeye tutturuluş bakımından ilgi çekici bir son vardır. Clara sevdiği adam olan Lamberto’nun yanındayken Türkler tarafından kaçırılır ve sonunda cariye yapılıp saraya getirilir. Lamberto’nun da daha sonra aşkı için kadın kılığına girip cariye olduğunu görürüz. Haremdeki bu gizli birliktelik, padişahın hareminden Zelinda’yı  (Lamberto) beğenip erkek evlat vermesi için yanına çağırdığında ortaya çıkar. Kıyamet kopacak gibi olsa da kopmaz zira Lamberto tıpkı Köle Madrigal gibi bir hikâye uydurup hem hünkârı hem de şeyhülislamı kandırır. Küçüklüğünde kız iken erkeklerin kadınlardan daha güçlü olduğunu işitmesi üzerine cinsiyet değiştirmek istediğini ne var ki Hıristiyanlığın buna müsaade vermediğini, böylece Muhammed peygambere yalvarıp yakardığını, inatla dua ettiğini ve dualarının kabul edildiğini ve nihayetinde Muhammed peygamberin onu birdenbire erkeğe çevirdiğini şeyhülislam ve hünkâr karşısında aktaran Lamberto oldukça şanslıdır. Çünkü Köle Madrigal’in anlattığı uyduruk hikâyelere inanan bir şeyhülislamın buna inanmaması söz konusu olamaz. Sonuç olarak padişah da ikna olur. Catalina’nın padişahın ona verdiği her şeye hükmedebilme yetkisi sayesinde sevgililere bahşettiği özgürlük aynı zamanda siyasi bir kazanca da dönüşür. Lamberto, önce Catalina tarafından Sakız Adası’na paşa yapılır fakat padişahın isteği üzerine daha da stratejik bir ada olan Rodos’a paşa yapılır.

Oyunun sonunda Cervantes tüm İspanyol karakterleri kazanan ilan eder: Catalina, birisini paşa yapabilecek kudrete sahip olmuştur; Lamberto, sevgilisi Clara ile haremdeki gizli birlikteliklerinden ceza almak yerine siyasi otoritede yer edinir; Köle Madrigal idam cezası alacakken şeyhülislamı kandırmayı becerir ve oyunun sonunda İstanbul’dan kaçar; Catalina’yı arayan babası kızını bulur, köle olmaktan da kurtulur böylece. Ezcümle Cervantes Topkapı Sarayı’nda mutsuz hiçbir İspanyol bırakmamış, hepsini oyun sonunda bir şekilde mutlu etmiştir.

YÜCE SULTAN, Miguel de Cervantes Saavedra,  Çev.:Yıldız Ersoy Canpolat, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.



Masalsı Bir Gotik Roman (Merve TOKGÖZ)

Ann Radcliffe on sekizinci yüzyılda yaşamış kadın bir yazardır ve gotik edebiyatın ilk temsilcilerinden sayılır. Yazarın Sicilya’da Bir Aşk Hikâyesi isimli kitabı, gotik romantik tarzda yazdığı erken dönem romanlarından biridir. Kitabın hikâyesine bir göz atacak olursak; hikâye Sicilya’da görkemli bir şatoda geçer. İlk eşinin ölümünün ardından -ki aslında ölmemiştir- iki kızını bakıcısına ve şato sakinlerine emanet eden Mazzini Markisi, ikinci eşi ve oğlu ile beraber Napoli’ye taşınıp uzun yıllar orada yaşar. Şatoda sakin ve huzurlu bir hayatın tadını çıkaran Julia ve Emilia, öldüğünü sandıkları annelerinin dostu ve onları anne şefkatiyle büyüten Madam Menon ile bir gün sohbet ederlerken şatonun kullanılmayan güney bölümünden ışık sızdığını görürler ve dehşete kapılırlar. Akabinde hemen şatoda görevli olan Vincent’a haber verilir ve ışığın nereden geldiğine dair bir araştırma yapılması istenir. Birkaç sefer daha şatonun güney bölümünden ışık sızdığını ve dahi bir adamın ya da siluetin oraya girip çıktığını görürler ancak araştırmalarından bir netice alamazlar. Tüm bunlar yaşanırken Vincent rahatsızlanarak vefat eder ve Marki cenaze için oğlu ve ikinci eşi ile birlikte şatoya döner. Kitabın esasen hikâyesi de karakterler ile beraber buradan sonra hareketlenir: Genç Ferdinand’ın reşit olma şöleninde birbirlerine âşık olan Julia ve Kont Vereza (Hippolitus), bu aşkı umursamayıp kızına talip olan Dük Luovo ile Julia’yı zorla evlendirmek isteyen Mazzini Markisi, iki kız kardeşe annelerinin acı dolu hikâyesini ilk kez anlatan Madam Menon…

Bu gotik roman, kitabın başından sonuna dek iki ana kahraman arasında (Julia - Hippolitus) devam eden, zaman zaman başka karakterlerin hikâyesi ile iç içe geçen, tekrarlayan bir aşk macerası ile süslenmiştir. Öyle ki kitaba konu olan bu romantik macera, gotik unsurların önüne geçerek kitabı neredeyse masalsı bir aşk hikâyesine dönüştürmüş. Masalsıdır zira kitabın başkahramanlarından biri olan güzel Julia, ruhunda kötülüğe dair hiçbir iz taşımaz ve bu bakımdan kitapta iyiliği temsil eder. Babası Mazzini Markisi Ferdinand ise gene masallardan aşina olduğumuz gibi zorba, acımasız, bencil, sefasına düşkün bir babadır ve kitapta kötülüğü temsil eden karakterdir. Radcliffe, aynı zamanda kötü ile kötüyü de karşı karşıya getirir. Buna verilebilecek örnek ise Julia ile zorla evlenmek isteyen Dük Luovo ve kızı şatodan kaçan Marki arasındaki çatışmadır.
  
Ölmeyen İyiler
  
Radcliffe’in okurunu kitapta “ölmeyen ölüler” ile şaşırtmayı sevdiği gayet ortada. “Ölmeyen ölüler” denildiğinde gotik bir temayı çağrıştırsa da esasen iş hiç de öyle değil. Misal; Dük ile evlenmek istemeyen Julia ile Hippolitus, Ferdinand’ın yardımı ile kaçmaya karar verirler fakat Mazzini Markisi onları yakalar ve Hippolitus’u orada öldürür. Sayfalar ilerlediğinde Hippolitus’un ölmediği, ağır yaralarının günler geçtikten sonra iyileştiği meydana çıkar. Bu hadisenin okurla ilk kez buluşmasından dolayı heyecan yarattığı aşikârdır. Ne var ki hikâyenin sonrasında da benzer durumlar ortaya çıktıkça “ölmeyen ölüler” heyecan yaratmaktan ziyade sıradanlaşır. Burada da gene kitabın bir bölümünde öldüğü sanılan Ferdinand ve yıllar önce öldüğü söylenen Marki’nin ilk eşinin aslında ölmediği kitabın sonuna doğru ortaya çıkar. Radcliffe’in “ölmeyen ölüler”inin ortak noktası ise iyilik timsali Julia’dır: Julia’nın aşkı Hippolitus, Julia’nın annesi Louisa, Julia’nın kardeşi Ferdinand. Yazar, iyiliğin tarafında yer alarak “ölmeyen ölüler” ile iyiliğe yeniden ve üst üste hayat verir.
 
Gotik Unsurlar
  
Kitabın ana mekânı bir şatodur. Bu şatonun ön manzarasını deniz süslerken arka cephesini karanlık bir orman kaplar. Şatonun birbirini takip eden kapalı kapılarından mağaralara açılan karanlık dar geçitleri, kullanılmayan ve gizem yaratan odaları ilk dönem gotik romanlarında rastlanabilen ögelerdendir. Bunun yanında gene benzer şekilde sonsuza gidercesine art arda açılan karanlık kovuklara sahip mağaralar ya da insan cesetleri ile dolu mahzenler de kitapta gerilim yaratmak için kullanılan mekânlardandır. Julia ve Madam Menon’un kitabın bir bölümünde sığındığı manastırın mimari yapısı da gotik tarzdadır. Yüksek kemerli, yüksek tavanlı bu mimari yapının başrahibi Abate’dir. Radcliffe Abate’yi de bir gerilim unsuru olarak kullanmıştır zira din adamı olmasına rağmen öyle bir karakterdir ki ne iyiden yanadır ne de kötüden. Madam Menon’un, Julia’yı peşinde olan babasından korumak için ettiği ricalara Abate’nin yanıtı zaman zaman iyimser zaman zaman da hiddetli ve kötücül olmuştur. Karanlık ve dipsiz bucaksız ormanlarda karakterlerin karşısına çıkan haydutlar tam olarak gotik bir unsur sayılmasa da bir gerilim aracı olarak kullanılmıştır. Kitabın dehşet saçan, zalimlik ve zorbalık timsali karakteri Mazzini Markisi de romanda kötü olan pek çok şeyle bir şekilde bağı olduğu için gerilim yaratan en büyük unsurdur.
  
Ve Mutlu Son
  
Radcliffe kitabın ilk kısımlarında şatonun güney bölümünden ışığın sızması, iniltilerin duyulması, geceleri bir adamın siluetinin görülmesi gibi olaylarla okuru şatoda doğaüstü bir şeylerin yaşandığına inandırır. Hatta yazar, oğlunun yaşanan olayları sorması üzerine Marki’yi konuşturur ve yüz yıl önce şatonun o kısmında masum bir adamın öldürüldüğünü, ruhunun hâlâ orada yaşadığını ima eder. Gotik bir kitapta böyle şeylerin olması zaten beklendiği için aslında şaşırtıcı değildir. Ne var ki kitabın son sayfalarında her şey akıl ve mantık çerçevesinde açıklanır. Şatonun güney bölümünde ne olduğuna dair oluşan merak, gerçeklerin ortaya çıkması ile söner. Marki ilk eşini şatonun güney bölümüne hapsetmiştir ve ona yiyecek içecek götürmesi için Vincent’ı görevlendirmiştir. Duyulan iniltilerin, sızan ışığın, o bölüme girip çıktığı görülen adamın artık doğaüstü bir hikâye olmadığı neticelenmiştir. Marki zehirlenerek ölür ve böylece alışıldık bir şekilde iyiler, kötülere karşı bir zafer kazanır. Radcliffe gotikin gölgelendiği bu romantik kitabına masalsı bir son, okuruna da ahlaki bir ders verir.
SİCİLYA’DA BİR AŞK HİKAYESİ, Ann Radcliffe, Duygu Akın, Can Yayınları, 2011.

Gotik Edebiyat (Bulut YAVUZ, Barışcan DEMİR, Merve TOKGÖZ, Deniz YAVUZ, Murat ÖZBEK)

Barbar, vandal, yabancı, çapulcu; sabitliği, mutlaklığı, iktidarı veya kanonu yerle bir etmeye girişen her çaba benzer adlarla anılır. Her zaman şeytanidir, her zaman tahrif eder ve her zaman bütün hesapların dışında belirir. Biz burada onun görünümlerinden birisini, gotiki ele alacağız.

Goth kelimesi aslında barbarlık ile eşdeğer bir kullanıma sahiptir; yerleşik olan Roma kültürünü gelip talan eden ve Roma’nın yıkımının başlangıcı olan kavmin adıdır. Roma’nın kendisini sonsuzluğa yerleştirdiği yerde, demonik bir şekilde gelip o sonsuzluğu paramparça etmiştir. Gothlar tarihin dekadan unsurudur.

Nietzsche’nin öğretisinde dekadan kavramı bir yandan olumsuzlanırken, bir yandan da yeninin ortaya çıkışı için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Apollon-Dionysos ilişkisinin sürekliliği, dekadanı bir zorunluluk olarak ortaya koyar. Gotik mimaride yaygın olan yüksek tavanlı kiliseler; içeride insanı sonsuzlukla ezerken, yapının dışının bitimlerinde yer alan sivri uçlar, içerideki sonsuzluk hissini yaratan o yüksek tavanların devamına tekabül eden bir yerdedir ve sanki o sonsuzluğu delip geçmeye çalışıyor gibidir.

Rönesans ile devreye giren yeni, Rönesans klasisizm ile sabitlenmeye ve Apolloncu bir parlatmaya maruz kalmıştır. Dolayısıyla ortaya çıkmış olan “yeni”, artık insana Apolloncu bir düşten başka bir şey sunmaz hale gelmiştir. Gotik edebiyat bu Apolloncu parlatmaya karşı olarak, Dionysosçu bir çığlığa başvurmuştur. Bu çığlık üç farklı görünüme sahiptir; demoniklik, sonsuzluk ve dekadanlık. Bu görünümler birbirlerine bulaşan cinstedir.

Demonik olanın en iyi açıklamalarından birini Kierkegaard’un düşüncelerinde buluruz. O, demonik olanı kapalılık ve anilik üzerinden tanımlar. Kapalılık bir dilsizlik hali olarak kendi içine kapanmadır. Bu kapanma sonucu iletişim ortadan kalkar.  İnsanı, iletişimin birleştirdiği o kollektif ağdan çıkartır. Bu durumdayken insan artık bir özgür-olmayandır (iletişimsizliğin Kierkegaard’daki karşılığı budur). Aniliği ise Faust’un balesindeki Mephistopheles örneği ile açıklar Kierkegaard. Mephistopheles bu balede pencereden sıçrayıp bir “sıçrama” olarak kalır diye aktarır bize düşünür. Aynı anda içe doğru çöken ve birden patlayan bir dehşettir demonik olan.

Sonsuzluk ve dekadanı bir arada ele alındığında bağlamını daha iyi verecektir. Burada sonsuzluk edebiyatta sabitleşmiş Apolloncu bir düşün yansımasıdır, dekadan ise; bu düşü tahrif eden ve sonsuzluğun kurduğu sabitin maya perdesini indirendir. Çünkü Gotikin sonsuzu, mekânın düzenlenmesi sonucunda ortaya çıkar. Grotesk bir figür olarak geçit – ki daha sonra Alice’in hikâyesi ile en güçlü örneğini vermiş olacaktır bu geçit olgusu -, dehlizler, labirentler, tepeden düşen şeyler, yapıları birbirine bağlayan tüneller; kısaca mekanları birbirine bağlayan bir sonsuzluktur kastımız.

Bizi Gotik edebiyat üzerine bir dosya hazırlamaya, yalnız edebiyatı değil, iktidarın sözde kusursuzluğunun ve sonsuzluğunun yayıldığı her alanı, tıpkı Goth’ların Roma’nın sözde yıkılmazlığına yaptıkları gibi, iktidarı yarıp atabilecek bir silaha duyduğumuz ihtiyaç itti. Biz, edebiyatın gizil doğasında bu ya da buna benzer silahları barındırdığına inanıyoruz. İster Kierkegaard’un demonik aniliğiyle, ister Nietzsche’nin Deccal anlatısının gösterdiği dekadanla ele alınmış olsun, gotik edebiyatın da, edebiyatın bu türden silahlarından biri olduğunu ortaya koymak istedik.


Kitaplarla Örülen Kaderler (Merve TOKGÖZ)

Arjantinli yazar Carlos Maria Dominguez’in dünya çapında yirmi dile çevrilen novellası Kâğıt Ev, Türkiyeli okurlarla henüz buluştu. Jaguar Kitap sayesinde ve Seda Ersavcı’nın çevirisi ile Ocak ayından itibaren raflardaki yerini aldı.

E-kitapların, PDF’lerin, sanal kütüphane ve kitap depolama programlarının hızla yaygınlaştığı böylesi bir zamanda Kâğıt Ev matbunun, mürekkebin, sert ciltlerin, kütüphanelerin ve bunlara değer veren tutkulu insanların kıymet-i harbiyesini gözler önüne seriyor. Hacimce küçük olan kitap, sayfalarında akıp giden kurgusuyla oldukça uzun bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Kimi zaman kıtalararası kimi zaman ise kitap düşkünü insanların kaderleri arasında olan bu uzun yolculuk sarsıcı bir cümleyle başlıyor: “1998 ilkbaharında Bluma Lennon, Soho’daki bir kitapçıdan Emily Dickinson’ın Şiirler’inin eski bir baskısını aldı ve ilk köşe başında, tam da ikinci şiiri okumaya başladığında bir arabanın altında kaldı.” Akabindeki cümlede ise, “Kitaplar insanların kaderlerini değiştirir.” diyen yazar esasen, her sayfaya kitaplar ve insan kaderi arasındaki bu güçlü ilişkiyi işlemiş.

Kitabın başkarakteri olan yazarın kaderinin değişmesine müsebbip olan ilk adım; Bluma Lennon’ın ölümünün ardından yazarın eline geçen bir postadır. Posta, merhum meslektaşına aittir ve kuma çakıla bulanmış, eski, toz içinde bir kitaptır. Kitap, Joseph Conrad’ın Gölge Hattı isimli eski baskı bir kitabıdır ve bu da Bluma’ya aittir zira 8 Haziran 1996 tarihli kendi imzasıyla Carlos isimli birisine ithafta bulunmuştur. Bluma’nın aynı zamanda eski sevgilisi olan ve onunla ilgili pek çok şeyi bildiğini sanan yazar, kitabın neden bir sene sonra döndüğü, eskiden nerede olduğu ve neden çimentoya bulanmış şekilde yollandığına anlam veremez. Yazar, aklındaki bu sorularla beraber kitabın peşine düşer. Öncelikle, Bluma’nın eski klasörlerini karıştırmakla işe başlar ve Carlos’un bir kitap koleksiyoneri olduğu, Bluma ile bir konferansta tanıştığı bilgisi ile yaşadığı ülke olan İngiltere’den, memleketi Arjantin’e ve sonunda sorularına cevap bulabileceği Uruguay’a kadar uzanan bir yolculuğa çıkar. Yolculuğu sırasında bol bol gözlem yapma imkânı bulan yazar, kapitalizmin yozlaştırdığı toplumsal hayat ve edebiyatta popülerleşme aşkının geldiği noktaya da değinmeden geçmez. Buenos Aires’te insanların kulaklarından cep telefonunu hiç ayırmadıklarından; arabada, markette, toplu taşımada durmaksızın cep telefonu ile konuştuklarından yakınır. Yazara göre edebiyat “piyasası”nın içine düştüğü durum da hiç iç açıcı değildir: Yayınevlerinin pazarlama taktikleri ile bir gecede yıldızı parlayan, edebiyat ödülleri ile pohpohlanan, romanları kepaze filmlere uyarlanan rezil kitaplar; editörlerin iyi kitap yokluğundan, yazarların büyük yayınevlerinin yayımladığı kötü kitaplardan şikâyetçi olduğu bir edebiyat ortamı… Şimdilerde de kitaplarla haşır neşir olan iyi okurların genelde rahatsız oldukları ortak bir derttir bu. Edebiyat ürünü bile sayılamayacak olan kitapların “bestseller” olması, çarpıcı kapaklarla edebi nizamdan uzak bir şekilde yalnızca görsel olarak bir değer taşıması ya da yazarların AVM süsü olup imza günleri düzenlemeleri… vb. edebiyatı gerçek anlamda seven kimin hoşuna gider bu durum?

Kitabın en önemli bölümünde yazar, Carlos’a direkt olarak ulaşamasa da nihayetinde onu oldukça iyi tanıyan yakın bir arkadaşına ulaşır. Delgado isimli bu kişinin, Carlos ile ilgili anlattığı pek çok şey hayret vericidir yazar için. Carlos ve Delgado; ikisi de kitap koleksiyoneri ve aynı zamanda yakın dostturlar. Carlos’un salonundan yatak odasına ve hatta banyosuna kadar evinin her yerini kitaplar doldurduğu için bir şifreleme sistemi üzerinde çalıştığından ve bu sürecin Carlos üzerindeki, deliliğe varan etkilerinden söz açar Delgado. Örneğin, Carlos’un arkadaşına, Don Quijote’un eski bir baskısı ile karşılıklı şarap içerken yakalanması ya da yatak odasında yatağının üzerine kitapları insan bedenine benzeterek dizmesi gibi… Delgado, Carlos’un kitaplarla arasındaki rutin ilişkiden de bahseder yazara; yalnızca 19.y.y. romanlarını mum ışığında okuması ya da okuduğu her kitapta muhakkak bir iz bırakması ve bunu insanın kitapla sevişmesi olarak nitelemesi bu rutinin bir parçasıdır. Günümüzde artık format değiştiren ve tabletlerden okunabilen kitaplar ile Carlos’un kitaplarla kurduğu ve uç bir noktada bulunan bu ilişkiyi kıyaslamak mümkün değildir. Zira Kâğıt Ev okunduğunda görülecektir ki, Carlos gibi bir kitap tutkunu için kitaplar yalnızca okumak için yokturlar. Kitaplar, okumanın çok ötesinde çok daha aşkın anlamlar barındırır.

Kitabın ilk bölümünde yer alan “Kitaplar insanların kaderlerini değiştirir” cümlesi gene aynı yazar tarafından son bölümde “İnsanlar kitapların kaderlerini de değiştirir” cümlesine evrilir. Zira haklıdır da, Carlos’un kitaplardan ibaret hayatı Delgado’nun aktardığına göre bir yangınla altüst olur. Haftalardır üzerinde çalıştığı ve artık kitaplarını büyük ölçüde belli bir düzene sokan şifreleme sistemi kül olur. Yangında kitaplar zarar görmese de hangi kitabın nerede olduğu bilgisini yitiren Carlos büyük bir yıkım yaşar ve evini satıp bir sahil kasabasına taşınır. Yazarın esas derdi olan Gölge Hattı’nın akıbeti de artık ortaya çıkmaya başlar. Yine Delgado’nun aktardıklarına göre sahilde kendine küçük bir ev yaptırır Carlos. Görüldüğünde bir kitapseveri kedere boğacak cinstendir ev; çimentoyla birlikte tuğla niyetine eski evindeki kitapları dizdirir Carlos duvarları ören işçiye. Kâğıttan bir evdir artık inşa ettirdiği ev. Okunan ve kütüphanelerde titizce saklanan kitaplardan, duvar örülen tuğla kitaplara… İşte Carlos’un yaşadığı bu durum, kitapların kaderinin yalnızca okunmaktan ibaret olmadığının ve aksini düşünmenin naiflik olduğunun göstergesidir. Yazarın da hatırlattığı gibi, Arjantin’de askerî diktatörlük döneminde rejim için tehlike unsuru olan pek çok kitap sahipleri tarafından yakılmak zorunda kaldı. Türkiye’de de darbe dönemlerinde insanlar kitaplarının cellatları ve kitaplar da sahipleri tarafından maktul oldular. Bunlar da insanlar tarafından kaderleri değiştirilen kitaplara acı birer örnektir.

Aklındaki soruların cevabını bulmuştur artık yazar. Bluma’ya yollanan Conrad’ın Gölge Hattı’nın kaderi de nihayet ortaya çıkmıştır. Bluma bir bahane ile kitabı Carlos’tan geri istemiştir ve Carlos sırf bu sebepten balyoz ile evin duvarlarını yıkıp Bluma’nın isteğini yerine getirmiştir. Yazar da son olarak delice bir kitap tutkunu olan Carlos ile iyi bir edebiyat okuru olan Bluma’yı, Bluma’nın mezarına Gölge Hattı’nı bırakarak ikisinin kaderini bir kitapta buluşturur.

KÂĞIT EV,Carlos Maria Dominguez, Jaguar Kitap, (Çev.) Seda Ersavcı, 2015.

Ahlâk ve Mantık Arasındaki Sarkaç (Merve TOKGÖZ)

Modern Japon edebiyatının mihenk taşlarından biri olarak kabul edilen Natsume Soseki’nin Küçük Bey adlı kitabı 2003 yılında Oğlak Yayınları tarafından basıldı. 2003’e dek Japon edebiyatına ait diğer kitaplar İngilizceden çevrilirken, bu kitap Mariko Erdoğan ve Hüseyin Özkaya’nın emekleriyle Japoncadan Türkçeye çevrilmesi hasebiyle bir ilk olma özelliğini de taşıyor.

Kitaptan önce kısaca Soseki’den ve içinde bulunduğu toplumsal konjonktürden bahsetmek gerek. Natsume Soseki modern Japon edebiyatının ilk ve en kıymetli yazarlarından biridir. Soseki’nin 1867 yılında doğması, Japonların hayatını tümüyle değiştiren Meiji Restorasyonu’nun yarattığı reaksiyona tanık olmasına olanak sağladı.Kapitalist dünyaya ayak uydurmaya çalışmanın, kendi coğrafyasında emperyalist hamlelere girişmenin, devlet yapısını ve anayasayı değiştirmenin haliyle hem toplumsal alanda hem de edebi alanda yankısı derin oldu. Sosekibu bağlamda Japon toplumunun o dönemde yaşadığı sıkıntıları, acıları kitaplarına ustaca dökmüş, üstelik bunu yaparken mizahı ve ironiyi kaleminden eksik etmemiştir. Kendisi aynı zamanda İngiltere’ye eğitim için gitmiş, Japon toplumunun dönüştürülmek istendiği Batı kültürünü ve ahlâkını gözlemleme fırsatı bulmuştur fakat psikolojik rahatsızlığının şiddetlenmesi nedeniyle erkenden ülkesine dönmüştür. Soseki, Uzakdoğu ve Batı medeniyetleri arasındaki farklılıkları bizzat tecrübe ettiğive bu farklılıkları eserlerinde işlediği için önemli bir isimdir.

Soseki’nin yukarıda söylenenler bağlamında incelenebilecek kitaplarından biri 1906 yılında basılan Küçük Bey’idir. Küçük Bey, çok düz bir şekilde ifade edilecek olursa, hayatında taşraya dair hiçbir deneyimi olmayan genç bir öğretmenin taşrada öğretmenlik ifa etmeye çalıştığı süreci ele alan bir romandır. Küçük Bey (Botchan), lakabını dadısı Kiyo’nun koyduğu isimsiz kahramandır.Kiyo aristokrat bir ailede yetişmiş ancak Restorasyon sonrası hizmetçilik yapmak zorunda kalmıştır. Yaramaz ve uslanmaz bir çocukluk geçiren Küçük Bey’e, annesinin ölümünün ardından dadısı Kiyo sahip çıkar. Abisi ve babası ile hiçbir zaman anlaşamayan Küçük Bey’in babası da vefat edince yaşadıkları ev satılır ve abisi ona bir miktar nakit para verir. Bu parayı üniversite eğitimine ayırır Küçük Bey. Çok sevdiği dadısı Kiyo ise hizmet ettiği ev satıldığı için yeğeninin yanına taşınır. Küçük Bey eğitimini tamamlayıp, bir iş bulduktan sonra Kiyo’yu yanına alacağı günü beklemektedir.
Genç Öğretmen Küçük Bey
Kitabın en hareketli bölümü, Küçük Bey’in taşrada bir ortaokulda öğretmenlik yaptığı süreçtir. Görev alacağı ilk gün okula adım atar atmaz, “ahlâk abidesi” bir müdür ile tanışır. Müdür kendisi ile nasihat dolu bir konuşma yapar. “Gerçek eğitim”in ruhundan söz ettiği konuşmasında öğretmenin çocuklara örnek olması, erdem timsali bir tavır takınması, ders vermesinin yanında kişiliğine de dikkat etmesi gerektiği konusunda uyarılarda bulunur. Küçük Bey kafa sallayıp onaylamak ve kendisinin erdem timsali yüce bir şahsiyet olmadığının bilinciyleyalana başvurmak yerine bu konuda asla başarılı olamayacağını söyler. Daha göreve bile başlamadan istifa edip Tokyo’ya dönmek ister. Müdür başta afallasa da, hiç kimsenin bütünüyle başarılı olamadığını, söylediklerinin yalnızca ideal olanı vurguladığını ve kaygılanmaması gerektiğini dile getirir. Akabinde diğer öğretmenlerle tanışır ve roman buradaki öğretmenler ile Küçük Bey arasındaki ilişkiler çerçevesinde ilerler.

Ahlâk mı Mantık mı?

Küçük Bey özellikle içerdiği kültürel kontrastlar bağlamında Japonya’da yaşanan büyük değişime dair gözlemler sızdırır okura. Kent-taşra kıyası bu anlamda ele alınabilir fakat çok daha dikkat çekici olan ve yazarın maharetini ortaya koyan esas kontrast ahlâk-mantık çatışmasıdır.Meseleye iki ana karakter üzerinden devam edecek olursak, bunlardan biriKüçük Bey’in, Kırmızı Gömlek olarak lakap taktığı müdür yardımcısı bir edebiyat öğretmenidir. Kırmızı Gömlek’tir, zira haftanın her günü alımlı, göz boyayan ve kadınları etkileyen bir renk olan kırmızı gömleği tercih etmektedir. Soseki’nin, Kırmızı Gömlek için Japon kimonosu yerine gömlek tercih etmesi, Batı’ya yönelik sembolik bir göndermedir.Kırmızı Gömlek, elitist maskesinin ardında okuldaki iktidarı ve çıkarları için yalan söyleyen, dalavereci ve aynı zamanda korkak bir tiptir. Diğer karakter ise sert mizaçlı, fiziken güçlü, gururlu, sözünün eri matematik öğretmeni nam-ı diğer Oklu Kirpi’dir. Küçük Bey, okuldaki ilk günlerinde Kırmızı Gömlek’in kibarlığına aldanır gibi olsa da çok geçmeden aralarında yaşanan ilişkiden çıkarcı ve sahtekâr bir kişiliğe sahip olduğunun farkına varır. Kırmızı Gömlek, Machiavelli’nin tatlı dilli prensi gibidir;Küçük Bey’e iyi davranır lakin esas gayesi kendi çıkarlarıdır.Kırmızı Gömlek’in kışkırtmaları neticesinde Oklu Kirpi ile araları açılır Küçük Bey’in. Ne var ki aralarının bozuk olmasına karşın, öğrenciler ile Küçük Bey’in karşı karşıya kaldığı bir hadise ile ilgili müdür, öğretmenleri konu hakkında görüş almak için topladığında Küçük Bey’e hak veren yalnızca Oklu Kirpi olur. Kırmızı Gömlek’in diğer öğretmenleri tarafına çekmeye çalıştığı “yağcı” diline karşın, Oklu Kirpi haklı olmanın verdiği kuvvetle dimdik ve lafı evirip çevirmeden olduğu gibi söyleyen gür bir dil kullanır. Oklu Kirpi için güç ve çıkarlar önemsizdir;adaletin temini için gerekirse güçlü pazılarını kullanmaktan çekinmez. Soseki, Batı giyinimli Kırmızı Gömlek gibi elitist, sahtekâr, güç tutkunu, ahlâk yoksunu bir karakterin karşısına adaletten ve haktan taviz vermeyen, bunların temini için kendinde savaşma gücünü barındıran ve bir bakıma “samuray”ı anımsatan bir karakter koymuştur. Küçük Bey, bu iki karakter arasında git gel halindedir; “mantıklı” davranıp Kırmızı Gömlek’in tarafını seçerse terfi alıp maaşı artacak fakat “ahlâk”tan yana olup Oklu Kirpi ile beraber hareket ederse yalnızca aşağılık bir insan olmamayı seçecektir.
Küçük Bey’in ahlâk ve mantık arasındaki bu buhranlı git gel haliyle, Japon toplumunun ahlâki ve kültürel değerleri ile Restorasyon’un ülkede estirdiği Batı rüzgârları arasındaki buhranlı arada kalmışlığı oldukça benzerdir. Burada şunu da vurgulamak gerek:Soseki, Küçük Bey’e kitapta bir seçim yaptırsa da bu yazarın doğrudan Japon ve Batı kültürleri arasında bir seçim yaptığı anlamına gelmez. Modernite sorunu yaşayan toplumlar için sarkaç salınımına devam eder.

KÜÇÜK BEY, Natsume Soseki, Mariko Erdoğan-Hüseyin Özkaya, Oğlak Yayınları, 2003.

Japon Edebiyatı (Barışcan DEMİR, Bulut YAVUZ, Deniz YAVUZ, Merve TOKGÖZ, Murat ÖZBEK)

Yamamoto’nun Hagakure’sinde geçen, “Bir şeyi okurken içinizden okuyunuz, sesli okursanız devamı gelmeyebilir.” deyişi, gnosisle praxisin kesişebileceği bir alan açan Japon edebiyatının, okuma mefhumuna bakışı hakkında gerekli ipuçlarını vermektedir. Japon edebiyatının tümünü bir kenara bırakalım, Yamamoto’nun alıntısından yayılan düşünsel uzam bile bizim kültürümüze mesafelidir. Kendi geçmişine olan mesafesi ise bizimkine uzaklığını komik hale getirir niteliktedir: Savaşamamaktan korkarak doğan bir edebiyatın, artık kalem olan kılıcını yönlendirmek için aradığı tinsel katharsisle birlikte kendine aldığı mesafe –işte Japon edebiyatı.

Bu mütevazı Japon edebiyatı dosyasını bize hazırlatan iki tetikleyici unsurdan söz açalım: Bunlardan ilki, üstte bahsi geçen, hem bizimkine hem de kendi geçmiş kültürüne mesafe almış bir edebiyatın, omurgası olan modern dönemini Türk okuruna tanıtabilmek ve ikincisi ise, Türkiye’nin beslendiği edebi kanallara, ikincil dilden olmaksızın yapılmış çevirilerden oluşan yeni bir kültür damarı ekleyebilmektir. Tam da bu ikinci unsur dolayısıyla, dosyada ele alınmış kitapların tümü, yalnızca özgün dili olan Japoncadan çevrilmiş metinler arasından seçilmiştir.

Dosyayı oluştururken sırtımızı yasladığımız kaynaklara değinmek gerekirse, Şuiçi Kato’nun Japon Edebiyatı Tarihi, Kojin Karatani’nin Derinliğin Keşfi ve Oğuz Baykara’nın Modern Japon Edebiyatının Doğuşu ve Shiga Naoya isimli kitapların adlarını özellikle vurgulamamız gerekir. Aynı zamanda bu kitapların, Türkçedeki konuyla ilgili en güçlü kaynaklar olduğunu düşünüyoruz. Umarız ki, hazırladığımız dosya bu kaynaklardan bir diğeri olarak kullanılıp, yakacağımız ateşi körüklemek için gelecek diğerleri adına, potansiyel bir çıra işlevi görebilir. İyi okumalar…


Mutluluk Diktatörlüğüne Bir Başkaldırı: Mutsuz Olmak (Merve TOKGÖZ)

Kişisel gelişim kitaplarının yok sattığı, yaşam koçlarının mutlu ve başarılı olmak üzerine formüller saçtığı, gazetelerin mutlu olmanın on kolay yolunu listelediği, çikolata reklamlarının dillerine mutluluk pelesenk ettiği, herkesin çılgınca mutlu olmak peşinde koştuğu bir çağda Wilhelm Schmid tüm bunları tersyüz eden bir kitap yazdı: Mutsuz Olmak. Tanıl Bora’nın çevirisiyle Türkiyeli okurlarıyla buluşan kitap 21. yüzyıl insanının durmaksızın peşinden koştuğu ebediyen mutlu olmaya çalışma hâlinin aslında insanı içten içe mutsuzluğa nasıl sürüklediğini, “mutluluk diktatörlüğü”nce dışlanmış mutsuz insanların hayatla nasıl başa çıkabildiklerini ve modern dünyada mutsuz olmaktan yana taraf olmayı ele alıyor.

Kültür endüstrisinin çarkından çıkıp insanların yaşam alanlarını işgal eden reklam panolarının, TV programlarının, popüler dergilerin, seyahat acentelerinin, alışveriş merkezlerinin, “yaşam mimarları”nın yarattığı konut sitelerinin bir ağız olup dikte ettikleri bir söz var: Mutlu ol! Bu tıpkı John Carpenter’ın They Live filmindeki gibi tezahür ediyor. Filmde insanların çıplak gözle göremedikleri ve sistemin ürettiği “itaat et”, “tüket”, “uyu”, “düşünme” şeklindeki emirler; caddelerde, duvarlarda, panolarda, ürün ambalajlarında, paranın üzerinde kısacası görünür olan her şeyde insanların zihinlerine onların farkında olmaksızın yükleniyordu. Ne var ki karşıt gruplar keşfettikleri özel bir gözlükle, kendilerine bilinçsizce dikte edilmek istenen, oraya buraya yazılmış emirleri görebiliyorlar ve tüm bunlara karşı sistem tarafından itilmiş insanları uyarıyorlardı. Schmid’in kitabı tam da bu görevi üstleniyor. Kitap, Carpenter’ın filmindeki gibi, bir çeşit gözlük olup insanlara emredilen “mutlu ol!” diktesine karşı uyarıyor. Bu uyarılar ile birlikte Schmid bizatihi sonsuza dek mutlu olma fikrini, buna inandırılan 21. yüzyıl insanının mutsuzluğunun esas müsebbibi olarak karşımıza çıkarıyor. “Mutluluk diktatörlüğü”nün tahakkümü altında yaşamaya zorlanan modern insanın karşısında duran Schmid; mutsuzluğu ile başa çıkabilen, mutsuzluğunun bilincinde olan, hayatın gerçekleri ile yüzleşmiş mutsuz insan ile hemhâl olmanın yollarını gösteriyor.  

Schmid, insanların mutluluğu elbette ellerinin tersiyle itmesinden yana bir tavır takınmıyor ancak mühim bir ayırtıma gidiyor: “Mutluluk önemlidir ama anlam daha önemlidir” (s. 11). Hayattaki amaçlarını kariyer odaklı belirleyen ve at gözlüğü takmışçasına çevresinde hayata dair diğer hiçbir şeyi görmeyen modern insan bu haletiruhiye ile hayatının anlamsızlığını mutlak mutluluk ile takas edebileceği sanısına vardı. Ancak anlamı olmayan bir hayatın müdavimi olan modern insanın unuttuğu ve Schmid’in hatırlattığı bir şey var: “Mutluluğun sınırları vardır ve hayattan haddinden fazlasını istemek anlamsızdır” (s. 11).

Pozitif düşünme ise yine çağın insanının ayarını kaçırdığı bir diğer husus. Schmid, pozitif düşünme fikrinin öncelikle olumlu tarafları olduğunu belirtiyor. Örneğin her yeni güne felaket haberleri ile uyandığımız şu çağda bunların yalnızca bir kısmını görmek iyidir. Yine Schmid’e göre her şeyi tamamen negatif görmeyip pozitif düşünebilmek insana dirilik hissi verir. Fakat iş çığrından çıkıp salt pozitif düşünmeye dönüştüğü anda sıkıntılar baş gösterir. Kendini pozitif düşünmeye şartlamış biri için en ufak sıkıntılar gittikçe büyür. Her şeyi pozitif düşünebilmek adına insan kendini öfke harbinin içine sürükler. Schmid’in de dediği gibi, “insanlar pozitifte ne denli ısrar ederlerse, o denli negatife batarlar” (s. 42).  Bunların yanında Schmid’in 20. yüzyıl totalitarizmi ile pozitif düşünme arasında kurduğu bağ önemli bir noktaya dikkat çekiyor:   “Nasyonal sosyalist ‘Neşeyle Kuvvet’ programının niyeti de insanları pozitif bir ruh haline sokmaktı. (…) Ne için kuvvetleneceğiz? Nasıl bir neşeyle? Neşesini bulamayacak durumda olanlar ne olacak?” (s. 43).

Schmid kitabında “mutluluk diktatörlüğü”nün boyunduruğuna girmiş insanların, mutsuz insanları cüzamlıymışçasına, vebaya yakalanmışçasına ötelediklerini dile getiriyor. Peki, kim bu mutsuzlar? Bu noktada Schmid sanat ve bilim tarihine katkıda bulunan isimlere dikkat çekiyor. Hayranlıkla okunan edebi eserlerin, dünyayı değiştiren fikirlerin ya da insanlığın kaderini değiştiren keşiflerin yaratıcıları için hayatlarını hoşnutluklar içinde sürdürdükleri pek söylenemez. Hatta bir genellemeye gidilecek olursa çoğunun yaşamlarının büyük kısmını zorluklar ve ciddi sıkıntılar ile devam ettirmeye çalıştığı söylenebilir. Schmid tüm bu eserlerin ve keşiflerin mutluluktan değil, tersine mutsuzluktan doğduğunu dile getiriyor ve başı darda olan, çaresiz ve mutsuz insanların entelektüel anlamda çok daha yaratıcı olduklarını da ekliyor. Belki de bu yüzden kitabının alt başlığına “bir yüreklendirme” şerhini düşüyor Schmid.

Schmid son yıllarda iyice popüler olan bir başka meseleyi daha kitabına dahil ediyor. Mutluluğu uzak diyarlarda arayan ve bunun için “mutluluk turizmi”ne başvuran insanların gittiği bir yer Bhutan Krallığı. Schmid bunun bir tuzak olduğunu ve Budist kültürün mutluluk anlayışı ile modern kültürlerin mutluluk anlayışının tamamen farklı olduğunu dile getiriyor. Zira birinde kendini kadere teslim etmek varken diğerinde kaderi tanımama olduğunu anımsatıyor Schmid. Son olarak, mutluluğu denizaşırı memleketlerde arayan modern insanlara, Benjamin’in çok da uzaklara gitmemelerini hatırlatan şu sözünü salık vermek gerek: “Mutlu olmak demek ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir.”*

* Walter Benjamin, Tek Yön, Çev. Tevfik Turan, Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2011, s. 42. 

MUTSUZ OLMAK, Wilhelm Schmid, (Çev.) Tanıl Bora,  İletişim Yayınları, 2014.

Rönesans’a “Türkçe” Yolculuk Zamanı (Merve TOKGÖZ)

Bir kitap düşünün ki Rönesans sanatçılarının hayat hikâyelerini konu edinsin ve bu kitap sanat tarihine kaynaklık etsin. Üstelik yüzlerce yıllık yaşına rağmen önemini yitirmeyen ve sanat tarihçileri için elzem olan bu kitap Türkiyeli okurun raflarında yer bulamasın. Durum böyleyken Sel Yayıncılık’ın kısa süre önce yayımladığı, “sanat dizisi” kitapları arasındaki yerini alan Giorgio Vasari’nin mevzu bahis Sanatçıların Hayat Hikâyeleri kitabı Türkçeye kazandırıldı. Bu vesileyle Elif Gökteke’nin çevirmenliğiyle ve Uşun Tükel’in kitaba ve kitabın yazarına dair ayrıntılı sunuşuyla birlikte kitap, sanat tarihinin kökenleri, gelişimi ve doruğa ulaştığı döneme ilişkin okurun kütüphanesindeki boşluğu gidermiş olacak.

İlk baskısını 1550, ikinci ve daha kapsamlı olan baskısını 1568 yılında yapan kitaba Vasari pek çok sanatçının biyografisini dahil etmiş. Sel Yayıncılık’ın bize ulaştırdığı Sanatçıların Hayat Hikâyeleri versiyonu ise Vasari’nin kitabına dahil ettiği tüm sanatçıları içermekten ziyade, seçkilerden oluşturulan George Bull’ın İngilizce çevirisi Lives Of The Artists’i esas almış.

Vasari’nin sanatın kökenlerine dair görüşlerine yer vererek başladığı kitabı, ilkçağdan ortaçağa kadar sanatın halipürmelalinin değerlendirmesini içeriyor. Kitap üç bölümden ve her bölüm için yazılmış üç önsözden oluşuyor. Vasari önsözlerde ele aldığı dönemin ekseriyetle sanata yaklaşımını, sanatsal yapıtların geçmiş dönemlere kıyasla biçemlerini, sanatçıların kendi dönemlerini ve gelecek dönemleri nasıl etkilediklerini dile getiriyor. Unutmadan şunu da eklemek gerek: Vasari kitabını kronolojik bir sıralamadan ziyade ekollere ve üsluplara göre ele aldığını belirtiyor. Bunun bir tür mükemmellik sıralaması olduğu da söylenebilir. Zira yaratıcılığını yitirmiş olan sanat, Vasari’nin de kitabında birinci sırayı verdiği yeniden doğuşa ilk katkıyı sunan Cimabue ile yavaş yavaş ışıldamaya başlar. İkinci bölümde Uccello, Brunelleschi, Donatello, Mantegna gibi isimlerle daha büyük bir atak yapan sanatın hızla gelişmekte olduğunu ve üçüncü bölümde ise Leonardo Da Vinci, Raffaello ve Michelangelo gibi dehalarla nasıl doruğa ulaştığını Vasari zaman zaman şiirsel bir anlatıya kayan kendine has üslubuyla dile getiriyor. Ezcümle Vasari’nin kendi deyimiyle dönemler “iyi, daha iyi ve en iyi” olacak şekilde birbirinden ayırt ediliyor.

Vasari’nin ilk sanat tarihi kitabı olma niteliğine sahip bu yapıtı salt kuru bir tarih anlatısından ibaret değil. Bu tarih anlayışı kitabın tümüne tesir etmekle kalmamış, Vasari’nin ikinci önsözünün giriş bölümünde de açık ve seçik bir biçimde kendine yer bulmuş. Georgio Vasari sanatçıların biyografilerini ele alırken çıplak ve dümdüz bir üslubu hiç benimsememiş, zaman zaman anekdotlarla anlatısını renklendirmiş. Kendisi de bir sanatçı olan Vasari, ele aldığı isimlerin mimar, heykeltıraş ya da ressam olmaları fark etmeksizin yapıtları kendi sanatçılığına yaraşır bir dille yazıya dökmüş ve hatta okuyucunun hafızasında yüzlerce yıllık heykelleri, tabloları canlandırabilmeyi başarmış. Bu anlamda Michelangelo’nun yapıtlarını betimleyişindeki heyecan, haz, sürükleyici anlatım, poetik dil zirveye çıkmış. Öyledir ki Vasari, Michelangelo’yu tanrısal bir konuma yerleştirir. Michelangelo’nun cenaze merasimi hazırlıklarını anlatırken Vasari bu tanrısallaştırmanın salt betimleme olmadığını ortaya koyar. Oradakilerle birlikte tabuttaki cesedi gördüklerinde bedenin yirmi beş gündür hiç çürümediğini ve hatta pırıl pırıl göründüğünü belirten Vasari’nin gerçek bir ilahileştirmeden dem vurduğunu anlıyoruz. Öğrencisi ve dostu olan Vasari için hocası Michelangelo’nun zekâsı ve yapıtları kusursuz, mükemmelliğin ötesinde, yaratıcı bir güce sahiptir. Rönesans’ın da isim babası olan Vasari’ye göre Michelangelo sanatı yeniden doğurandır. Sayfalarca, tüm detaylarına kadar anlatılan yapıtların dışında Michelangelo’nun hayatına dair de pek çok bilgiye kitaptan ulaşmak mümkün. Michelangelo ile Vasari arasındaki mektuplar ve papalarla olan diyaloglar da anekdotlar halinde biyografide yer buluyor.

Vasari’nin her bir sanatçı için özenerek yazdığı sunuşlar da es geçilmemeli. Okurun kitaptan uzaklaşmasına, soğumasına sebep vermeyecek bir akıcılıkta kaleme alınan sunuşlar, Vasari’nin kitabını kupkuru bir anlatımdan uzak kılmış. Sunuşların yanı sıra, biyografi içinde sanatçılara dair yer verdiği ilginç bilgiler de okurun ilgisini, merakını yitirmemesi adına önemlidir. Burada bir örnek verilebilir: Leonardo Da Vinci’nin sanatçı kişiliğinin yanında sanatçının insani tarafına ilişkin ufak tefek bilgiler verir Vasari. “Sözgelimi, sık sık, kuş satılan yerlerden geçerken, istenen ücreti ödeyip kuşları kafeslerinden çıkarıyor, yitirdikleri özgürlüğü onlara geri vererek hayvancıkları havaya salıyordu.” (s. 221) diyerek Leonardo Da Vinci’den söz eden Vasari, bunun gibi küçük ama ilgi çekici bilgilerle okur ile arasındaki bağı canlı tutmayı başarmış. Büyük isimlerden yine Leonardo’nun doğaçlama şiir okuyuşu, Michelangelo’nun hazır cevaplılığı ya da bunların yanında sanatçıların mezar kitabeleri de bu canlılığa katkı sunmuş.

Son olarak, Sanatçıların Hayat Hikâyeleri’nin konuyla çok içli dışlı olmayan ama bir yandan da Rönesans’a ve dönemin büyük sanatçılarına dair ilk elden bilgi edinmek isteyen meraklı okur için seçki olması bir kolaylık sağlıyor. Ne var ki akademik anlamda böyle bir yapıtın tamamının Türkçeye çevrilmemiş olması da giderilmesi gereken bir eksiklik olarak hâlâ karşımızda duruyor.

SANATÇILARIN HAYAT HİKÂYELERİ, Giorgio Vasari, Çev. Elif Gökteke, Sel Yayıncılık, 2013.

Bir Siyasi Düşünce Kanonu (Merve TOKGÖZ)

Jeffrey Abramson’ın 2010’da Harvard Üniversitesi Yayınları tarafından basılan Minerva’nın Baykuşu kitabı, geçtiğimiz günlerde Dipnot Yayınları’ndan İbrahim Yıldız’ın çevirisiyle Türkiyeli okurlara sunuldu. Abramson, bu kitabı ile bizi 2500 yıllık bir söyleşiye –Batı siyasi düşünce tarihi üzerine bir söyleşiye– davet ediyor.

Abramson, siyaset üzerine yapılan bu söyleşiyi kanona benzeterek işe koyuluyor. Buradaki kanon göndermesi, siyasi düşünce tarihini oluşturan klasik metinlerin birbirinden bağımsız ele alınamayacağı, hatta tam tersine bu metinlerin kuşaktan kuşağa aktarılan bilgilerin farklı perspektiflerle oluşturulduğunu göstermek için. Kitapta Sokrates’in ölüme mahkûm edilmesiyle başlayan kanon Platon’a, Aristoteles’e, Augustinus’a, Machiavelliye’e, Hobbes’a, Locke’a, Rousseau’ya, Kant’a, Mill’e, Hegel ve Marx’a oradan da Rawls’a uğrayıp günümüz siyasasına kadar ulaşıyor. Abramson izlediği metot ile ismi geçen düşünürlerin salt kendi kuramlarını analiz etmiyor. Filozofları, kanonu oluşturan o tarihsel süreçten hiç ayırmadan ele alıyor. Kitabı baştan sona okuyup bitirdiğimizde hangi filozofun ne söylediğini, farklı zamanlarda yaşamış olan filozofların hangi noktalarda ortak görüşleri olduğunu, birbirlerinden etkilenip sonrasında nasıl kendi özgünlüklerini yarattıklarını, aralarındaki hesaplaşmaları çok rahat bir şekilde görme imkânına kavuşuyoruz.

Anfide Ders Dinler Gibi

Kendisi akademisyen olan Abramson kitapta da adeta üniversite amfisinde ders veren bir öğretim görevlisi gibi karşımıza çıkıyor. Abramson, derste kimi zamanlar geçmişteki öğrencilerinin kimi zamanlar da kendi üniversite hocalarının deneyimleri ile anlattığı konuya katkı sunuyor. Genç okurları için uygun bir dil kullanmayı başaran Abramson, onları hiç sıkmadan siyaset kuramının içine sokuyor. Evet, dersini anlatırken hiç sıkmıyor Abramson; zira verdiği örneklerle milattan önce cereyan etmiş düşüncelerin hâlâ güncelliğini koruduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu örneklerden bazıları üzerinde biraz durmak istiyorum. Abramson, Platon’un Devlet’inin ortaya çıkışını irdelerken o dönemde yaşayan gençlerin doğruluk hakkında düşünmeye yanaşmadıklarını, çünkü nasılsa ileriki yaşamlarında bu tür konuları dert etmeye ve yanlışlarını düzeltmeye zaman bulacaklarını söyler (s. 26). Akabinde milattan 2000 yıl sonrasına “uzun atlama” yapan Abramson, George W. Bush’un gençliğinde uygunsuz davranışlarda bulunsa da bunların geçmişte kaldığını söyleyerek kendisine başkanlık yarışında avantaj yaratmaya çalıştığını bizlere hatırlatır. Abramson yalnızca milattan öncesi ile değil, masaya yatırdığı bütün düşünürlerin kuramlarıyla ilgili mümkün mertebe güncel örnekler sunmaya çalışıyor bize. Misal kitapta, Rönesans düşünürü Machiavelli’nin ortaya koyduğu “iyi şiddet”in “kötü şiddet” karşısında sağladığı tasarrufun anlatıldığı “Şiddetin Ekonomisi” adlı pasajda yine çağımızdan örnek verilir. Abramson, Irak konusunda ABD askeri politikasını sağ ve sol cenahtan eleştiren kişilerin, Birleşik Devletler’in ya daha fazla asker göndermesi ya da ülkeden bütünüyle çekilmesi gerektiği noktasında nasıl da aynı Makyavelci görüşü paylaştıklarını söyler (s. 192).

Sistematik Bir Eser

Kitabın sistematik bir şekilde ilerlediğini söylemek yanlış olmaz; zira Abramson filozofları bize anlatırken onların artık birer klasik haline gelmiş metinlerinden yola çıkıyor. Öncelikle Platon’un Devlet’i ile okurun zihnine sağlam bir temel atan Abramson, akabinde Aristoteles’ten Augustinus’a, Machiavelli’den Hobbes’a, Rousseau’dan Marx’a pek çok filozofun başyapıt haline gelmiş eserleri ile temel olan Devlet’in üzerine katlar çıkarak, hiç zorlanmadan devasa bir yapıyı zihnimizde inşa ediyor. Abramson’ın zihnimizde inşa ettiği yapının oluşumuna katkı sağlayan başka isimlerle de tanışıyoruz zaman zaman. Örneğin Marx’ın irdelendiği bölümlerde Bakunin ile ya da Augustinus’un ele alındığı pasajlarda Cicero ile kısa süreliğine de olsa tanışma fırsatı buluyoruz. Ancak Abramson, zihnimize inşa ettiği o devasa yapıda ne yazık ki ütopyacı fikirlere –Platon dışında- hiç değinmiyor. Çokça meşhur olan More’un Ütopya’sına ya da Campanella’nın Güneş Ülke’sine kitapta rastlamak mümkün değil. Abramson, siyasi düşünce tarihinin tamamını ele alıp incelemediğini, yaptığı seçimlerin kendine özgü olmaktan çok herkesçe tanınabilir nitelikte olduğunu söylüyor (s. 10). Ütopya’nın ya da Güneş Ülkesi’nin tanınabilirlik açısından tartışılmayacak derecede üne sahip olduğu kanaatindeyim. Abramson’a göre ütopyacı fikirlerin siyasi düşünce tarihi içerisinde hiç mi kıymeti harbiyesi yoktur?

Abramson kitabında siyasete kafa yoran, bu minvalde uğraşan herkesi düşünce çabasına çağırıyor. Siyaset kuramının iç rahatlatıcı ve tatmin edici olmaktan çok tahrip edici olabileceği uyarısında bulunarak bizi bu düşünce çabasına hazırlıyor. Adaletten, eşitlikten ve özgürlükten yana olan pek çok insanın siyasi ideallerinin demokrasi temelli olduğu su götürmez bir gerçektir. “Gelişmiş” ve “gelişmekte” olan ülkelerin liderleri de hep demokrasiden dem vururlar. İlkokul çocukları bile demokrasinin en iyi yönetim biçimi olduğunu söylerler. Kendisinin de demokrasiden yana olduğunu dile getiren Abramson herkesi demokrasinin olabilirliği ile ilgili olarak iç sorgulamaya davet ediyor. Türkiye’de yaşayanlar “ileri” demokrasi deryasında yüzsek dahi Abramson’ın çağrısına kulak vermeliyiz; zira zaman zaman demokrasinin bile olabilirliği üzerine sıkı soruların yöneltildiği kitaptan “ileri” demokrasinin nasıl olup da gerçekleştiğini belki öğrenme fırsatı bulabiliriz. Hegel’in Hukuk Felsefesinin Prensipleri’nde dediği ve kitabın da adını o sözden esinlendiği gibi “Minerva’nın baykuşu alacakaranlıkta uçar”. Hepimiz o baykuşun artık kanatlanıp uçmasını bekliyoruz.

MİNERVA’NIN BAYKUŞU, Jeffrey Abramson, Çev. İbrahim Yıldız, Dipnot Yayınları, 2013.