Zahit Atam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zahit Atam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Biyografik Romandan Daha Fazla (Bora ERDAĞI)

Sinema tarihi ve eleştirisi alanında yıllardır fikir üreten bir yazar Zahit Atam. Onu, okurlar Görüntü dergisinden Yeni İnsan Yeni Sinema’ya, Modern Zamanlar’dan Birgün’e değin birçok dergi ve gazete yazısından tanıyor. İlk kitabı Yakın Plan Yeni Türkiye Sineması (2011) yayımlanmasından kısa bir süre sonra tükendi ve genişletilmiş II. Baskısı bekleniyor. Atam’ın sinema yazıları Türkiye’nin politik ve güncel gerçekliğini dikkate aldığı için sosyal medyada Atam hakkında olumlu ve olumsuz çok sayıda “entry” bulunuyor.

Atam’ın bu günlerde üç ciltlik yeni kitabı okurlarla buluştu: Türkiyenin Ruhu: Direnmenin Trajedisi- I, II, III. Direnmenin Trajedisi’nde Atam okurlarına öncelikle roman çerçevesine sıkışmış bir (oto)biyografi sunuyor. Bu (oto)biyografinin kahramanı, son yıllarda Birgün gazetesindeki makalelerinde de Atam’ın sık sık gündeme getirdiği ve tartıştığı isim Yılmaz Pütün, nam-ı diğer Yılmaz Güney. Atam, Güney’in biyografisini “Türkiye’nin Ruhu”nu deşifre eden bir aydınlık olarak görüyor. Bu yüzden hem Güney’i hem de Türkiye Ruhu’nu direnmenin epik doğası ile yeniden okunabilir hale getiriyor. Elbette Güney hakkında şimdiye değin yayınlanmış az da olsa birçok yapıt bulunuyor. Bu yapıtların sahipleri arasında Atilla Dorsay, Avni Bektaş, Turan Feyzioğlu, M. Şehmus Güzel, Ağah Özgüç, Hasan Dönmez, Mahmut Baksi, Ahmet Boğa, Ahmet Kahraman, Hasan Kıyafet ve başkaca birkaçını saymak mümkün. Bu yazarların büyük çoğunluğu ya doğrudan Güney ile ilgili kendi izlenimlerini, anılarını ya da onun sineması üzerine değerlendirmelerini serimliyorlar. Dolayısıyla Atam’ın çalışması önemli bir açıdan bu yazarların çalışmalarından farklılaşıyor. Bu fark, Atam’ın biyografik notlarla Güney’in sinemasal değerlendirmelerinin altında yatan fikirsel bağları ortaya çıkarması ile, deyim yerindeyse tek bir bedende eritmesiyle olgunlaşıyor.

Direnmenin Trajedisi’nde Güney kendi hayatını kendisi anlatıyor fakat her ne kadar anlatıcı Güney olsa da, anlatıcı gerçek Güney değil, gerçeğin bir similasyonu. Bu yüzden roman bir biyografi romanı, aksi olsaydı otobiyografik bir eserden söz edebilirdik. Roman kahramanı olarak Güney hem kendi yaşamını dile getiriyor hem de yaşamının anlarına sıkışmış “Türkiye Ruhu”nun sinemasıyla ilişkisini. Böylece Atam, Güney üzerinden epik bir roman denemesine girişiyor. Bir yandan herkes ve her şey gerçek yine aynı şeyler başka bir açıdan romansal hakikatin parçası. Belki okurlar tam bu yüzden Atam’ın “deneme”ye ya da “yaşam-anlatısı”na yaslandığı yoğun monologlarında, Güney ile özdeşleşmiş başka bir anlatıcıyla karşı karşıya kaldıklarını düşünebilirler. Bunda pek haksız sayılmazlar, fakat burada bir acil çıkış kapısı bulunmaktadır: Direnmenin Trajedisi bir roman. Dolayısıyla Güney’in azlığı ya da fazlalığı tamamen Atam’ın sanatının ölçüsüne ait. Monologlardaki didaktik anlatının ağırlaştığı bölümler, Güney’in gündelik hayatı sanki tamamen bilinçli bir şekilde yaşıyormuş gibi anlatığı kısımlar, direnişin trajikleşmesinin doğrudan Türkiye Ruhu kurgusuymuş gibi olduğu ayrıntılar okur açısından kantarın topuzunun kaçtığı şeklinde yorumlanabilir. Fakat yine de bütün bunlar ifade edilmeden Güney ve sineması nasıl anlaşılabilir ki? Örnek vererek bu kastımı açıklamaya çalışalım:

“Bu düşüncelerle daldığım yerden kalktım, yorgunum şimdi, bir bardak çaya uzandım, Yılmaz biraz köyüne dönsen iyi edersin, kitlen de ve kentin de yerin dibine batsın, yordu seni, onun üzerine düşünmeye ara ver ki zihninin derinliklerinden yeni, fark etmediğin imgeler geldiğinde yeniden düşünesin, hakikat yalnızca yeni şeyleri düşünmekle ve icat etmekle olmaz, biraz da eskinin ve gizli kalanın zihnine gelip bütünüyle gözüne yeni bir biçimde görünmesiyle olur, kendini dinlemek için kendinin konuşmasına izin verecek, bekleyecek sabrın da olmalı, dinlenmek istiyorsan Halil’in Remzi’nin köyüne marş marş!” (s. 178).

Bu alıntının hemen öncesinde Güney, kalabalık ve birey arasındaki varoluşsal kaygılara dair uzunca bir tartışma ve çözümleme yapıyor. Nihayetinde kendisini alıntıdaki gibi teselli ediyor. Aslında teselli ettiği söylenemez, bir noktaya gelip arayışı için yeni bir es veriyor, çünkü bu çözümleme bir ders olarak sonlanıyor:

“Sözün varsa söylemenin yolunu da, üslubunu da öğrenmelisin, nasıl dert ortağı kıymetliyse, ortak dertleri anlatmak da hüner ister, en ortak olanda en ayrıksı karakteri birleştirirsen gerisini gayrı düşünme.” (s. 178).

Güney’in Direnmenin Trajedisi’nde sürekli olarak bu şekilde kendiyle, toplumla, sinemayla didişmesi bir yerden sonra romanın kahramanına hiçbir hareket imkanı bırakmıyor. Güney’in “kendimle konuşmalar” tadında bir anlatısına dönüyor. Açıkçası bu edebi bir sanat olarak romanın giderek niteliğini kaybetmesine ama Güney’in gözünden bir Türkiye Ruhu anlatısı olarak ise başka bir anlamda değer kazanmasına yol açıyor. Enis Batur Nedim Gürsel’e Boğazkesen romanında tarihsel hakikatlere sadık kalacaksın diye tarih yazmışsın, Yalçın Küçük’e de 21 Yaşında Bir Çocuk Fatih tarih kitabında dilsel anlatıya çok yaslanması nedeniyle roman yazmışsın der. Belki okurda Atam’a bu minval üzerinden itiraz edebilir, fakat haksız çıkar, çünkü Direnmenin Trajedisi biyografi roman. Bu yüzden hem Gürsel’in hem de Küçük’ün hassasiyetini içeriyor.

Direnmenin Trajedisi’nin üslubunu açıklayalım derken Güney’i gözardı etmiş olduk. Aslında romanın edebi değeri bir yana konacaksa, ortaya çıkan Güney profili gerçekten direnmenin, isyanın, kendini yaratmanın bir hikâyesi. Atam yoksulluktan, yokluktan, bilgisizlikten, aşağılanma ve ötelenmeden yavaş yavaş varoluşsal olarak bir benlik, kişilik olarak Güney’in nasıl olgunlaştığını net olarak ortaya koyuyor. Güney’in temas kurduğu kişiler, bu kişilerin zamanın ruhuna rağmen Güney ile kurduğu bağlar net olarak çiziliyor. Halit Refiğ’ten Ömer Lütfi Akad’a, Tuncel Kurtiz’den Halil Ergün’e, Orhan Hançerlioğlu’ndan Onat Kutlar’a Türkiye Ruhunun altmışlar, yetmişler ikliminde kimler varsa, hepsi Güney’in anlatısında canlı birer kişilik olarak cisimleşiyor. Çünkü Güney çatlağını arayan su gibi sürekli bireysel ve toplumsal çelişkilerin üzerine gidiyor. İnsanlardaki bireysel varoluşun yüzlerine; rahatlığa, kibre, budalalılığa, çalışkanlığa, teslimiyete, budalalığa önem vermiyor, aksine adaletsizliği, kötülüğü değiştirmek istemelerini önemsiyor ve onların dertlerinin peşindeyken kuracakları kolektif başkaldırının kendisini önemsiyor ve teşvik ediyor. Böylece kişileri değil, kişilerin toplumsal varoluşunu mahkum ederek dostluklar geliştiriyor ya da düşmanlık kazanıyor. Atam’ın Güney anlatısı bu duruşun oldukça gerçekçi ve tutarlı sunumuna sahip.

“Şimdi işi rast giden herkes bir yabancı gibi geçiyor yanımdan, sanki beni unutmuş ve varlığım yokluğa dönüşmüş gibi, hiç aldırış etmeden, kayıtsız bakışlarla geçiyorlar yanımdan, bazıları yolunu değiştiriyor, bazıları buna bile lüzum duymuyor, sözümüzün kıymeti az. Diyorum ki ne oluyor bu soğuk bakışlar diye kendime, çünkü sorarsam, onların soğukluğuyla kibirleri arasında kaybolan hallerindeki suçluluk yarasını kanatmış olurum daha da kötü olur.” (s. 327).

Atam, Yılmaz Güney ve Türkiye tarihi meraklısı okurlar için üç ciltlik anlatı boyunca okuru hem kendisiyle yüzleşmeye hem de Türkiye Ruhunun bazı derin hastalıklarından kurtulmanın yolunu arıyor. Güney bağlamında yeniden Türkiye’yi tartışmak açısından mutlaka okunmalı.

Zahit Atam, Türkiyenin Ruhu: Direnmenin Trajedisi- I, II, III, İstanbul: Cadde Yayınları, 2013.

Yeni Sinema Yeni Tarihçilik (İdris OĞULTARHAN)

Türkiye sineması, Hüseyin Cöntürk’ ünü nicedir arıyordu. Sonunda buldu. Zahit Atam, Yakın Plan Yeni Türkiye Sineması (İstanbul: Cadde Yayınları, 2011) ile Türkiye’de sinema eleştirisinin, tarihçiliğinin nasıl yapılacağına dair üniversitelerde okutulması gereken bir kitapla bunu gösteriyor. Hüseyin Cöntürk, boşuna yapılmış bir benzetme değil. Cöntürk Çağının Eleştirisi ve Çağının Şairi kitaplarıyla nasıl bir çıkmazı sonlandırmışsa, Zahit Atam da benzer bir misyonu sinema için üstleniyor. Burada nesnel eleştirinin sınırlarından bahsetmiyoruz. Söz konusu benzetme nesnellikten çok, entelektüel alt yapı ile ilgilidir. Türkiye’de sadece şiir ve sinema değil, sanatın birçok alanında aynı sıkıntı öteden beri zaten bilinen bir şeydi. Bu sorun, iki farklı temel üzerinde şekillenir. Birincisi, eleştirinin kısırlığı yani entelektüel darlığı, ikincisi ise nesnel yanıdır. Cöntürk, her iki bağlamda şiir eleştirisine büyük imkanlar sağlamıştı. Eleştirinin çıkmazdan kurtulması, işte tam bu noktada ortaya çıkıyordu. Cöntürk öncesi eleştiri, ne nesneldi ne de entelektüel bakımdan güçlüydü. Zahit Atam ise, özellikle birinci sorunda büyük bir değişimin kapısını aralıyor. İkinci meselede Cöntürk ’ün nesnel eleştirisinden daha farklı hatta daha geniş bir imkân yaratıyor. Bir kere, eleştiri ya da tarihçilik bilimsel bir söylemden çok felsefi bir söylemle ortaya çıkıyor. Fakat bu felsefi söylem içinde, gerek kavramlar, gerek tarihsel yerleşim, gerek film analizinde görülen duyarlılık son derece güçlü bir temellendirme sunuyor. Bilimsel nesnellikten burada söz etmemiz mümkün değil en azından Cöntürk’ ün anladığı biçimde. Fakat sinemanın ve şiirin kendi özel yapılarından kaynaklanan farklar dolayısıyla Zahit Atam’ın sinema için seçtiği yolun son derece akıllıca olduğunu kabul etmek gerekir. Bu bize daha güçlü bir entelektüel imkan sunduğu gibi kitabın dilini nesnel eleştirinin sıkıcı taraflarından da kurtarıyor. Belki de bu nedenle Zahit Atam ile Eser Gürson’u karşılaştırmak daha sağlıklı olur.

Bu kapsamlı kitap, birçok bakımdan bize Türkiye sineması hakkında geniş bir birikim sunarken büyük oranda bunu Yeni Türkiye Sineması üzerinden yapıyor. Yeni Türkiye Sineması veya Yeni Sinema ismi belki Zahit Atam’ a ait değil ama bu kitapla Zahit Atam, bu sinemanın kaşifi olmak zorunda kaldı veya asıl amaç zaten budur. Türk şiirinde İkinci Yeni’nin benzer bir kaderi vardır. Muzaffer İlhan Erdost’un isim babası olması bu açıdan örnek gösterilebilir. Fakat ikinci Yeni, Yeni Sinema kadar şanslı değildir. Çünkü bu kadar güçlü bir eleştirmen ya da tarihçileri hiç olmadı. Fakat burada bir soru geliyor aklıma, Yeni Sinema Zahit Atam’ın kavrayışı kadar yüksek bir sinemadır. Yoksa Zahit Atam yüksek sinemanın yüksek eleştirmeni tarihçisi ve/veya kaşifi olmak için mi bu kadar yüksek bir perdeden girdi konuya. Bu birçok bakımdan cevaplandırmaya muhtaç bir soru. Ama aynı zamanda bunu böyle kabul etmek zorunda da bırakıyor bizi. Çünkü Yeni Sinema konumlanışı gereği eski sinemanın devamı ya da karşıtı olmadı. Hatta Yeni Sinema eski sinemaya bir cevap vermek zorunda bile kalmadı. Bir anlamda Atam’ında belirttiği gibi öncü olarak Yeni İran Sinemasını kabul etti. Tüm bu tarihsel süreç içerisinde öyle ya da böyle keşfedilmek zorundaydı da bunun için keşfedildi. Yeni Sinema neden yenidir ve yenilik bir tarihsel çizginin son halkası mıdır? Yeni Sinema yeni ise eski sinema hangisidir ve Yılmaz Güney burada nasıl bir konum üstlenir. Bu sorulardan çoğuna dikkatli bir okuyucu birçok cevap bulabilir. Fakat Yılmaz Güney’e yer yer değinilmiş olsa da tam olarak cevap almamız mümkün olmuyor. Yeni İnsan Yeni Sinema ve Birgün’den takip ettiğim kadarıyla Zahit Atam muazzam bir Yılmaz Güney uzmanı, büyük ihtimalle tüm bu birikimini kitaplaştıracaktır fakat burada asıl önemli olan ya da cevap verilmesi gereken, neden Türkiye sinemasının hala Yılmaz Güney’in bıraktığı yerde cevaplanmadan kaldığına Yeni Sinemanın vereceği/verdiği cevaptır.

Zahit Atam kitabı genel olarak sekiz başlıkta toplamış, fakat kitabı iki bölüm halinde okumak mümkün. Birinci bölüm, sinema tarihçiliği ve sinema tarihini dönemlere ayırma ile ilgili. Bu bölümde Atam’ın daha çok sinema tarihçileri ve sinemanın dönemleri, bir başka değişle dönemlendirme kriterleri üzerine fikirlerini okuyabiliyoruz. Yine bu bölümde, Atam’ın diğer tarihçilerinden farklı olarak sinemayı nasıl dönemlere ayırdığını görmek mümkün. Bu bölümün en etkileyici tarafı bana göre Atam’ın hassasiyeti. Bu hassasiyet takdir edilecek bir çabayı doğuruyor çünkü. Yakın takipçi bir okuyucu tüm bu metinlerde sadece sinemanın değil felsefenin ,tarihin, iktisadın, psikolojinin, sosyolojinin, siyasetin de çok derin bir biçimde işlendiğini görecektir. İkinci bölüm ise dört kurucu yönetmen (Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaimağaoğlu ve Yeşim Ustaoğlu) üzerinden Yeni Sinemanın yapısı ele alınıyor. Bu bölüm okuyucu için birçok açıdan son derece doyurucu. Bunu iki nedene bağlamak mümkündür. Birincisi yazarın yönetmenlerle olan yakın ilişkisi. İkincisi ise bu dört yönetmenin Türkiye izleyicisi tarafında yakından takip edilememesi veya zor izlenmesidir. Kitap sayesinde okuyucu, yönetmenlerle çok daha yakın ilişki kurabiliyor. Bu bölümün tartışma götürür en önemli tarafı yorumların yoğun bir biçimde öznel olması. Fakat yukarıda belirttiğimiz gibi bu yorumlar sinema estetiği açısından gerekli ve son derece de temellendirilmiş yorumlar.

Yakın Plan Yeni Türkiye Sineması, birkaç cilt kitabın birinci cildi gibi duruyor. Çünkü Yeni Türkiye sinemasını bu dört yönetmen üzerinden açıklamak meseleyi kısır bırakır. “insanokur.org”da Zahit Atam’ın; Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem gibi yönetmenleri de içine alan ikinci bir ciltin üzerine çalıştığı ile ilgili bir yorum okudum. O yorum eğer Zahit Atam’a aitse iki ciltlik bu güçlü kaynak sinema okurları için büyük bir imkan olacak.

YAKIN PLAN YENİ TÜRKİYE SİNEMASI, Zahit ATAM, Cadde Yayınları, 2011