Doğuş SARPKAYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğuş SARPKAYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Burjuvanın Edebi Yolculuğu (Doğuş SARPKAYA)

Roman sanatının edebiyatta hegemonyasını sağlamasıyla kapitalizm gelişimi arasındaki bağ sürekli vurgulana gelmiştir. Lukacs, Roman Kuramı’nda epiğin yerine romanın geçişini ünlü “roman Tanrı’nın terk ettiği bir dünyanın epiğidir” cümlesiyle gözler önüne sermişti. Bakhtin, şiirde “sözcüğün doğal diyalojikleşmesi sanatsal kullanıma koyulmaz” diyerek şiirin toplumsal gerçekliği yansıtmada yetersiz kaldığını belirterek, romanın egemenliğinin tarihsel gelişimin doğal sonucu olduğunu savunuyordu. Ian Watt ise Romanın Yükselişi’nde gerçekçiliğin romanı diğer türlere göre daha avantajlı bir konuma sürüklediğini ortaya koymuştu.

Romanın yükselişi ile kapitalizmin muzaffer oluşu arasındaki bağ defalarca vurgulanmışsa da burjuvazinin bu yükselişteki rolü üstüne yeterince durulmadı. Daha doğrusu yeni ortaya çıkan hâkim sınıfın romanlarda ‘yeni bir tarihsel karakter olarak’ geçirdiği evrimin analizi nedense eksik kaldı. Marksist edebiyat kuramcısı Moretti “Tarih ile Edebiyat Arasında: Burjuva” adlı eserinde tam da bu eksikliğin üstünde durarak, roman sanatında burjuvanın ve onun temsil ettiği değerlerin peşine düşüyor. Kitap, Robinson Crusoe’dan başlayıp Viktorya dönemi İngiliz edebiyatına oradan da yarı çevre ülkelerdeki dönüşümlere doğru yolculuğa çıkarken “kapitalizmin muzaffer, burjuva kültürünün ölü” oluşunun sebebine odaklanıyor.


 “Gerçekliğin Kat Yerleri”

Böyle bir çalışmanın ister istemez roman karakterlerine yoğunlaşacağını düşünüyor insan. Moretti, kitabın ilk iki bölümünde roman karakterlerine yoğunlaşsa da, kitabının merkezine roman tarihi boyunca ortaya çıkan anahtar kelimeleri koyuyor. Karakterlerden ziyade roman biçiminin geçirdiği dönüşüm Moretti’yi daha çok ilgilendiriyor. Çünkü Moretti’nin amacı bir ‘burjuva’ figürü yaratıp onu eleştirmek değil:  “Bir edebiyat tarihçisi olarak, belirli toplumsal gruplar –bankacılar, yüksek devlet memurları, sanayiciler, doktorlar ve benzeri- arasındaki fiili ilişkilerden ziyade, kültürel formlar ve sınıfın karşılaştığı yeni gerçeklikler arasındaki ‘kat yerine’” odaklanmak. Kısacası Moretti, defalarca tekrarlanmış ve çoğunlukla “kaba içerik çözümlemesi” yaftası yapıştırılmış karakter merkezli eleştiriyi, biçimsel eleştiri ile diyalektik bir ilişkiye sokarak derinleştiriyor çalışmasında.

Moretti, kitabına Robinson Crusoe’nun değerlendirmesiyle başlıyor. 1600’lü yıllarda, hala aristokrasinin hâkim sınıf olduğu zamanlarda Anglo-Sakson dünyasında yeni orta sınıf adıyla anılan burjuvanın maceracı girişimci ruhu ile sahne almıştı. Maceracı ve ‘çalışkan’ burjuvanın başarı öyküsüdür Robinson. Kapitalizmin muzaffer yıllarında maceracılık her ne kadar sönümlenmeye yüz tutmuş olsa da çalışkanlık mitinin, çalışma ideolojisine katkısını görmezden gelemeyiz. Moretti’ye göre çalışma bu dönemde “sosyal iktidarın yeni meşrulaşma ilkesi haline gelmiştir”. Robinson’un elde ettiği servetin haklı olduğu sonucuna varırız, kitabı okurken, çünkü neredeyse kitabın tamamı Robinson’un adada hayatta kalma yolunda attığı adımları anlatmaktadır. Ama Moretti, dikkatimizi başka bir noktaya çeker: “Yalnız başına harcadığı emek, ona bir pound bile kazandırmamışken Brezilya’daki çiftliğinde isimsiz köleleri sömürerek zengin olur”. Burjuvanın miti bile dezenformasyonla kurulmaktadır. Bu noktada Moretti, ‘endüstri’ kelimesinin dönüşümüne odaklanarak şu sonuca da varır: “Zekice çalışmanın yerini çok çalışma aldı”. Bu dönemin anahtar kelimelerinin ise faydalı, verimlilik ve konfor olması da şaşırtıcı değildir.


“Katı olan herşey daha da katılaşırken…”

1800’lü yıllara gelindiğinde ise kapitalizmin aristokrasi karşısında hegemonyasını tesis ettiğini görüyoruz. Moretti’ye göre dönemin anahtar sözcüğü ‘ciddi’ olmuştur: “Ciddi, burjuvazinin egemen sınıf olma yolundaki adıdır”. Bu dönem ‘tarafsız bir yargıç’ olan anlatıcının ortaya çıkışını sağlayacaktır. Günlük olayların (en bayağı örneklerinin bile) anlatının içine dâhil edilmesiyle roman toplumsal olana ayna tutan bir türe dönüşmeye başlamıştır. Romanın dolgularına sirayet eden betimleyici ayrıntıların çeşitliliği bu dönemin karakteristik özelliğidir. Gündelik hayat romanı ele geçirmeye başlamıştır. “Bildungsroman ve hayal kırıklığı ile olasılığın buruk karışımı: flört hikâyeleri ve dingin bir terbiye anlatısı; tarihsel roman ve geçmişin beklenmedik alışkanlıkları; kent komploları ve hayatın aniden hızlanışı. Bu 19. yüzyıl gündelik yaşamının genel anlamda yeniden uyanışıdır.” 1800’lü yılların başları devrimler çağıdır ve bu dönemin yazarları ani dönüşümün yarattığı baş dönmesiyle yazmışlardır. Burjuva ise bu sürekli dönüşümün merkezi kahramanıdır.

Ama Moretti’ye göre bir kuşak sonra rüzgâr tersine döner. Flaubert’in eserlerinde karşılaştığımız ve daha sonraki yazarları da etkisine alan, düzenli ve sıradan hayatın tehdit edici, baskıcı bir hale dönüşmesidir. Bu dönemin tercih edilen zamanı hikâye bileşik zaman kipi olmuştu:  “Hiçbir sürpriz vaat etmeyen kip; tekrarın, sıradanlığın, arka planın kipi. Fakat öyle bir arkaplandır ki bu, ön plandan önemli hale gelmiştir.” Yine bu dönemde ‘tarafsız bir yargıç’ olan anlatıcı yerine üslupsal bir dönüşüm gerçekleşmiş ve serbest dolaylı üsluba geçiş yapılmıştı. Moretti’ye göre: “Madam Bovary, Avrupa edebiyatını kendi didaktik işlevinden koparan, bilge anlatıcının yerine yüksek dozda serbest dolaylı üslubu getiren yavaş sürecin mantıksal sonucudur”. Burjuva, devrimler çağı sona erdikten sonra, tüm devrimci niteliklerinden soyunarak ciddi, sıkıcı ve sıradan bir bireye dönüşmüştür. Romanlarda öznelliğin azalışı ve nesnelliğin yükselişi burjuva bireyin bu niteliğinin –niteliksizlik de denebilir– ürünüdür. Devrimler çağının sona ermesiyle birlikte “katı olan her şey, daha da katılaşmaya başlamıştır”.


Bir Çağı Kaplayan Sis

1800’lü yıllardaki kapitalist dönüşüm, üslupsal dönüşümle paralel ilerlemiş ve Viktorya dönemi edebiyatının oluşumunu sağlamıştır. Viktorya döneminin anahtar kelimeleri ‘tesir’ (ki Moretti bu kelimenin hegemonya olarak okunabileceğini ima eder) ve ciddinin yerine ikame ettirilen ‘ağırbaşlılık’ olmuştur. Bu anahtar kelimelerin işaret ettiği nokta ise burjuvanın bir bilgi ehlinden duygusal ve inkâra meyilli bilgiden korkan bir anti-entelektüele dönüştürmesidir. Moretti’ye göre Viktoryen çağ, eylem adamının teori adamını yenilgiye uğrattığı bir simgesel gizleme çağı olmuştur. Bütün bir çağı kaplayan sis, 1900’lü yılların başlarına kadar sürerek burjuva edebiyatını örtbas etmeye soyunmuştur.

Moretti, kitabın son iki bölümünü kapitalizmde yarı çevre olarak kabul edilen ülke edebiyatlarına ayırarak, yaşanan bu sürecin çevredeki etkileri üzerine yoğunlaşıyor. Moretti, geç kapitalistleşen ülke edebiyatlarının “ulusal biçim bozuklukları” ile şekillendiğini ve bunun da burjuva bireyin azameti ve felaketinin açığa çıkarılmasında kullanıldığını vurgular. “Hiçbir şeyin doğru ölçüsünün kalmadığı yerde, orantısız bir rahatsızlık hissi gelişmiştir”. Çevre ülkelerin yazarları da metafizik ilkelerle yeni nakit bağı arasındaki ilişkinin bu kadar iç içe geçişini gözlemleyerek ulusal biçim bozukluklarını romanlarına konu etmişlerdir. Moretti, İtalya’dan, İspanya’ya oradan Rusya’ya ve hatta Brezilya’ya uzanan bir coğrafyada bu biçim bozukluklarının üstüne giderek çevre ülkelerdeki dönüşümün dinamikleri üzerinde durur. 

Burjuvanın Acizliği

Kitabın son bölümü ise Ibsen’in burjuvalarına ayrılıyor. Ibsen, ‘iyi burjuva’ ve aç gözlü ilkesiz finansör arasında niteliksel hiçbir fark olmadığını vurgulamış ve bunun üzerine kurulacak çatışmanın gerçek bir çelişki yaratmayacağını fark düşünmüştü. Moretti’nin yorumuyla; “İyi Bürger asla yaratıcı yıkımcıya direnebilecek ve onun iradesine göğüs gerebilecek güce sahip olamayacaktı. Burjuva gerçekçiliğinin bu kapitalist megalomani karşısındaki acizliğinin farkına varmak: Ibsen’den bugünün dünyasına kalan ders bu işte.”

Moretti, 1600’lü yıllardan 1900’lü yılların başlarına kadar burjuvanın geçirdiği dönüşümü anlatırken romanlardaki içerik ile biçim ilişkisini sürekli vurgulayarak bugünün edebiyat eleştirisine önemli bir katkıda bulunuyor. Aynı zamanda birbiriyle bağı koparılmaya çalışılan sanat ile politika ilişkisinin zarifçe yeniden kurulması kitabın önemini daha da arttırıyor. Moretti, bir süre sonra politik bir vaaza dönüşme tehlikesi taşıyan içerik çözümlemesini de biçimin her şeyi belirlediğini öne süren teknik bir lafazanlığın tehdit ettiği biçimsel kuramları da kullanmayı başararak verimli bir eleştirel alan açabilmeyi başarmış Burjuva’da.

TARİH İLE EDEBİYAT ARASINDA BURJUVA, Franco Moretti, Çeviri: Eren Buğlalılar, İletişim Yayınları, 2015.

Acının, Aşkın ve İstanbul’un Romanı! (Burhan Sönmez ile Söyleşi: Doğuş SARPKAYA)

Burhan Sönmez’in Kuzey ve Masumlar’dan sonraki üçüncü romanı İstanbul İstanbul bu hafta yayımlandı. Yoğun anlatımı ve özgün üslubuyla romanın, Burhan Sönmez yazınında önemli bir kavşak noktası olacağa benziyor. “Politikayı anlatır gibi yapıp aşkı anlatan ve insanları anlatır gibi yapıp aslında İstanbul’u anlatan” son romanı üzerine Sönmez’le görüştük.

İşkencehanedeki bir hücrede yolu kesişen dört kişinin öyküsünü anlatıyorsun romanında. Ama işkence betimlemesi yok denecek kadar az. Daha doğrusu, atmosfer, işkenceyi ve acıyı yeterince yansıtmayı başarıyor. Acının pornografisinden kaçmayı nasıl başardın?

Romanın ana mekânı, yani yeraltındaki İstanbul ile yer üstündeki İstanbul zaten acının mekânı gibi dururken, onun iç dilini daha fazla acıya batırmaya gerek yoktu. Acıyı değil, acının nedenlerini ve sonuçta insanda bıraktığı etkileri anlatmak istedim. Öbür türlüsü, yani bir acı gösterisine başvurmak, kolaycılık olurdu.

Felaketin anlatılamazlığı, tanıklık edilemezliği üzerine ciddi bir literatür var. Mesela Agamben, Tanık ve Arşiv’de, Nichanian Edebiyat ve Felaket’te bu konuyu tartışıyorlardı. Bu literatürle birlikte düşündüğünde 12 Eylül sonrası dönemi anlatmanın çetrefilli bir çaba olacağını düşündün mü?

Özel bir zorluğu olduğunu sanmıyorum. Son otuz yıldır bu topraklar, darbesinden kirli savaşına ve şimdi de bölgesel savaşlarına kadar her tür ağır süreçleri yaşadı. Bu koşullarda yazılan her roman, teması, yapısı ve karakter örgüsüyle bir zorluk taşır zaten. Mesele ne anlattığınızdan ziyade nasıl anlatacağınızı bilmekte. İstanbul İstanbul’da ben yeraltını anlatır gibi yapıp yer üstünü anlattım. Politikayı anlatır gibi yapıp aşkı anlattım. Ve insanları anlatır gibi yapıp aslında İstanbul’u anlatmaya çalıştım. Bu bir tercihti, buna çaba harcadım.

İstanbul İstanbul aslında bir şehrin romanı. Ana karakter İstanbul. Kimi zaman daha büyük acıların yanında gündelik acıları gizleyen bir maske, kimi zaman ise insanların düşlerini ve coşkularını hareketlendiren bir masal adası olarak anlatılmış İstanbul. İstanbul’un senin için nerede duruyor?

Herkesin bir İstanbul’u var. Romandaki Küheylan Dayı, İstanbul’u, bir ütopya, bir yitik ada gibi hayal ederken, gelecek dünyaya ve iyiliğe dair düşüncelerini de o kentle birlikte ifade eder. İstanbul’u, bütün dünyanın yansıdığı bir ayna, bütün nehirlerin ulaştığı bir deniz gibi algılar. Her şeyi orada bulmak ya da yitirmek mümkün. Evrenin sınırsızlığı ve kaosu, modern metropole ilham olur. Romandaki İstanbul ile cisimleşen o evrene ait olduğumu düşündüm.

Peki, İstanbul cennet mi cehennem mi?

Bir sokağı cennet, diğer sokağı cehennem. Bir günü cennet, diğer günü cehennem. Onu böyle mi seveceğiz, yoksa bununla yetinmeyip, yarın daha iyi bir İstanbul’a uyanmak için mi çaba göstereceğiz? Ben de bu soruyu sorarım.

İstanbul İstanbul, bir aşk romanı aynı zamanda. Aşk olmadan acıyı veya İstanbul’u anlatmak olanaksız görünüyor sanki?

Roman kahramanları kendilerini sınırda hissederler. Ölüm kadar sınırdadır aşk; bu yüzden aşka yönelir, onu arar ve onun uğruna ölümü göze alırlar.

Dil işçiliği gibi bir kalıba sokmadan, hem dil hem teknik konusunda romanı üzerine düşünen bir yazar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zor tercihlerle karşı karşıya kalmışsın gibi hissettim romanda: Dört anlatıcılı birinci tekil şahıs anlatımı seçmişsin ama bu durum metnin yoğunluğundan feragat etmene sebep olmamış…

Bir zanaatkâr gibi hikâyemize en iyi sureti vermek için çalışırken, elde etmek istediğimiz sonuç da bu. Karmaşıklık içindeki sadelik, kargaşa içindeki düzen.

Okuyucu ile yazar arasında diyalog kuran romanlar yazmayı seviyorsun. Okuyucuya sürprizler hazırlanmış romanda. Metinlerarası göndermeler, birbirine referans veren kaynaklar… Bu tercihinin nedenini anlatır mısın?

Bir şey ancak başka bir şeyle anlam kazanır, duygusuyla yazarım. Bu şeyleri çoğaltmak, elden geldiğince karmaşıklaştırmak, sonra da bir yumağı çözer gibi onları açıp düzeltmek, netleştirmek, hoşuma gider.

Gerçekten de “bir kadının en büyük kötülüğü, daima sizden daha iyi olması” mıdır?

Romandaki Berber Kamo söyler bu sözü. Tahmini bir düşünceyi ifade etmez, kendi yaşamından yola çıkarak kesin bir yargıda bulunur. Berber Kamo’nun hayatına inandığımızda, onun söylediklerine de inanmaya başlarız.

Romandaki Öğrenci Demirtay, gecekondu evinde kalırken iki kitap okur. Biri Dünya Şiiri Antolojisi, diğeri İnce Memed romanıdır. Kitabının yayımlandığı hafta Yaşar Kemal’i yitirdik. Onun anlamı nedir senin edebiyatında?

Edebiyatı ve yaşamıyla, bir kuşağın son temsilcisi ve anlatıcısıydı o. Herkes onu tanıyıp sever, onun sesinde kendisine ait bir söz bulurdu. Sokaktaki insan bu yüzden ona çok inandı. Benim gibi yazarlar da kendi seslerini ararken, Yaşar Kemal en çok inandıklarımızdan biridir.

İSTANBUL İSTANBUL, Burhan Sönmez, İletişim Yayınları, 2015.

Diktatörlüğe Karşı Gökkuşağı (Doğuş SARPKAYA)

Roland Barthes, faşizm için “konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir” der. Faşist diktatörlükte insanın ne düşündüğünün yanında ne düşünmediğini de belirtmesi gerekmektedir. Dahası, egemen olan baskıcı yapı insanların konuşup konuşmamasından çok, iktidarın “övgü dolu monoloğuna” katılıp katılmadığı ile ilgilenmektedir. Bu ilgi ister istemez, iktidarın kendini temize çekmesini amaçlamakta. Halk yeterince bastırılıp, sindirildikten, ardından da istikrar yalanına ikna edildikten sonra diktatörlük kendini sandıkta aklamaya soyunur.

Örneğin, Şili’de 11 Eylül 1973 darbesi sonrası yapılan 1980 Anayasa Referandumunda diktatörlük, istikrar vurgusuyla %67 oy toplayabilmişti. Askeri diktatörlüğün kötülükleri bu yolla aklanmaya çalışılmıştı. 1988’de yapılan plebisit ise Pinochet’nin iktidarını sürdürmesi için yapılan bir seçim oyunu olarak tasarlanmıştı. Ama Şili halkı bu oyunu bozarak Pinochet’ye hayır demiş ve askeri diktatörlük, iktidarı 1990’da terk etmişti. Geçtiğimiz günlerde Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayınlanan Antonio Skármeta’nın, Gökkuşağı Günleri romanı, Şili’de yapılan 1988 plebisitinin öyküsünü, hem o dönemde babası siyasi polisler tarafından tutuklanan Nico Santos’un hem de hayır kampanyasını yürüten reklamcı Adrian Bettini’nin yaşadıkları üzerinden anlatıyor.
Diktatörlüğe Karşı

17 yaşındaki Nico, felsefe öğretmeni olan babasıyla birlikte yaşamaktadır. Nico’nun babası aynı zamanda diktatörlük karşıtı harekette yer almaktadır. Bir gün ders verdiği esnada siyasi polis tarafından tutuklanır ve kendisinden bir türlü haber alınamaz. Eş zamanlı olarak Nico’nun sevgilisinin babası Bettini, içişleri bakanlığına davet edilir. İçişleri Bakanı Fernandez, diktatörlük dönemi boyunca kara listeye alınarak işinden edilmiş, siyasi görüşlerinden dolayı tutuklanarak işkence görmüş Bettini’yi Pinochet’ye evet kampanyasının başına geçirmek istemektedir. En azından Bettini’nin hayır kampanyasında çalışmamasını sağlamayı ummaktadır. Ama olaylar “bir sinekten bile haberi olan” İçişleri Bakanının istediği gibi gelişmez.

Gökkuşağı Günleri, diktatörlük koşullarının hala devam ettiği bir ülkede seçim çalışması yapmanın zorluklarını tarihsel gerçekliklere yaslanarak anlatan bir roman. Bettini’nin “mutluluk” temalı hayır kampanyası sürerken ülkede hala gözaltında kaybedilen-öldürülen muhalifler, tutuklanarak işkenceye alınan aktivistler, kapısında plakası olmayan araçlarla taciz edilen insanlar vardır. Her türlü protesto gösterisi panzerler, göz yaşartıcı bombalar ve polis copuyla bastırılmaktadır. Ülkede askeri diktatörlüğün yarattığı korku kültürü halkı sindirmiş durumdadır. Ülkede askerlerin ilkbaharı yaşanmaktadır: “11 Eylül Salı günü darbe yapan ve şimdi de elim plebisitiyle üniformalarındaki kırmızı lekelerin sihirli bir şekilde temizlendiğini görecek olan askerlerin ilkbaharı”. Bettini, Şili’deki bu havayı kırabilmek için doğru reklam kampanyasını bulmak zorundadır.

Sinematografik Dil
Antonio Skármeta, daha çok senaristliğiyle bilinen bir yazar. Daha doğrusu, oyun olarak yazdığı metinleri romana çevirmeyi seviyor. Aynı Ateşli Sabır oyunun (daha sonra Postacı adıyla filme çekildi) daha sonra romana çevrilmiş olması gibi Gökkuşağı Günleri de öncesinde El Plebiscito adıyla oyun olarak kaleme alınmıştı. Onun için romanda da kurgunun ve diyaloğun ön plana çıkarıldığı bir yapıyla karşılaşıyoruz. Bu tercih, romanı sinematografik bir dile yakınlaşmasını sağlıyor. Romandaki bölümler bir filmin sahneleri gibi tasarlanmış.

Gökkuşağı Günleri’nin sinematografik dilinin olay örgüsü yerine dramatik kurguyu ön plana çıkarması bazı küçük sıkıntılar yaratıyor. Skármeta’nın, olayların vuruculuğunun derinliği kendiliğinden yaratacağına inandığını seziyorsunuz romanı okurken. Yazarın, gereksiz betimlemelerden kaçışı, metnin temposunu bozacak her türlü sarkmalardan uzak duruşu bu tercihinden kaynaklanıyor. Ama yine de roman değil tiyatro metni okuyormuş hissine kapılmadan edemiyorsunuz. Evet, bir roman değil de bir tiyatro metni ya da film senaryosu okusaydık, bırakılan boşlukların görsel malzemeyle dolacağını düşünürdük. Ama roman okuduğumuzun ayırdında olmamız bunu engelliyor. Bu da romanın anlattıklarına derinlemesine nüfus etmesini engellemiş.
Anlatımda Çeşitlilik
Skármeta, derinlik sorununu anlatıcı kişilerinde çeşitlilik yaratarak aşmaya çalışıyor. Kitabı bölümlere ayırırken, Nico’nun birinci tekil anlatımıyla, üçüncü tekil anlatım arasında gidip gelerek, farklı iki gözün devreye girmesini sağlıyor. Böylece, gerçekliği iki farklı yorum ile okuyucuya sunuyor. Romanda farklı anlatıcıların bulunması zorlu bir tercihtir. Birinci tekil anlatımlarda, karakterin dünyası ile yazarın dünyasının birbirinden ayrılması gerekmektedir. Hikâyeyi birinci tekil şahıstan dinlerken, bir yerlerden yazarın sesi duyulmamalıdır. Üçüncü tekil anlatımda ise anlatıcının tüm karakterlerle mesafesini iyi ayarlaması gerekir. İkisini birden kullanıldığında ise yazarın sesi olabildiğince yok olmalıdır. Böylece anlatılan olayların, objektif bir gözle yansıtıldığı hissi yaratılabilir. Skármeta, birinci tekil-üçüncü tekil dengesi ve bu denge içerisinde yazarın kendisini saklaması konularında oldukça iyi bir iş çıkarıyor. Böylece sinematografik anlatımın derinlik eksikliğini anlatım tercihiyle gidermeyi başarıyor.

Şili’de yaşanan olayları okurken aslında öykünün bizim coğrafyamızda geçtiği hissini yaşamadan edemiyorsunuz. Hem darbe döneminde hem de bugün yaşadıklarımız Gökkuşağı Günleri’ni bizim için güncel bir hikâyeye dönüştürüyor. İktidar baskısı altında gidilen seçimlerden,  elindeki kanı sandıkta temizlemeye çalışan diktatörlere, diktatörlüğe rağmen kendi günlük telaşını hayatının merkezine yerleştirmiş insanlardan, mücadele etmekten vazgeçmeyenlere kitapta anlatılan birçok şey bugünü anlatmayı başarıyor. Gökkuşağı Günleri hem diktatörlüğün kötülüklerini anlatma çabası hem de umutlu sonuyla okuyucularını bekleyen bir roman.

GÖKKUŞAĞI GÜNLERİ, Antonio Skármeta, Çeviri: Pınar Savaş, Kırmızı Kedi Yayınları, 2015. 

Mücadeleci Bir Ölümsüz (Doğuş SARPKAYA)

Kırmızı Kedi Yayınları, geçtiğimiz ay içinde Saramago külliyatına yeni bir kitap ekledi. Daha önce Turkuvaz Yayınları tarafından bir bölümü yayımlanan Defterler’in tam metnini okuyucularla buluşturdu. Saramago’nun bitiremeyeceğini düşünüp üzüldüğü Filin Yolculuğu’nu tamamlayıp,  sağlığına yeniden kavuştuğu süreçte bir blog açtığını ve orada günlük yazılar ve değerlendirmeler kaleme aldığını biliyorduk. Kabil’e başlamadan önce bir antrenman turu attığını söyleyebiliriz bu blogda büyük yazarın.

Defterler, Saramago’nun âşık olduğu kent Lizbon için yazdığı bir makale ile açılıyor ve ölüm döşeğinde Filistin’e yardım için giden İsveçli yazar Menkell’e ettiği teşekkürle sonlanıyor. 2008 Eylülünden 2010 Haziranına uzanan süreçte Kabil’i yazdığı dönem haricinde düzenli olarak blogda kalem oynatıyor Saramago. En başta Filin Yolculuğu sonrasında oyalanmak için açılan blog, Saramago için ciddi bir uğraşa dönüşüyor. Bir yazar olarak kendini var etmenin tek yolu yazmak olduğu için kendine ket vurmadan, düşündüklerini pamuklara sarıp sarmalamadan, Umberto Eco’nun sözlerini ödünç alırsak “sözlerini tartmak için zaman yitirmeden” internetin sınırsız sayfalarına gönderiyor.

“Öfkeli ama Sevimli”

Umberto Eco’nun “öfkeli ama sevimli” bulduğu bölümlerin çoğunda Saramago, tüm yazarlık hayatı boyunca dert edindiği meselelere yeniden yeniden geri dönerek, daha önce rafa kaldırdığı konuları tozlu raflardan kurtararak ölümün karşısına dikiliyor. Bush’un “dünyayı bir büyükbaş hayvan sürüsüsüyle karıştıran kovboy” olduğunu söyledikten ya da “insanların ortak yaşamının temel değerleri her gün Berlusconi denen şeyin yapışkan ayakları altında çiğnenirken” diye yazdıktan sonra öfkeli olduğu sonucuna varan eleştirmenlerine “Mevcut koşullarda, eksik olan şeyin tam da bu olduğu bir ülkede aşırı öfkelenmekten nasıl söz edilebilir?” diye soruyor.

Toplumsal körlük ve onun beslediği “kişisel rahatlık, cömertlik eksikliği, gündelik yaşamın küçük korkaklıkların” burnumuzun dibinde gerçekleşen kötülükleri görmemizi engellemesine inanamıyor Saramago. Çünkü tam da bizim bu mülayim halimizin dünyayı bu hale getirdiğini düşünüyor. Umut yerine sabırsızlığı, atalet yerine mücadeleyi, kabulleniş yerine reddetmeyi, suskunluk yerine çığlığı, el pençe divan olmak yerine dimdik durmayı tercih ettiğini vurguluyor günlüklerinde. Filistin’den Guantanamo’ya, Afrika’dan Latin Amerika’ya tüm dünyadaki ezilenlerin yanında saf alıyor Saramago. Yaşamının son yılları olduğunun farkında olarak tüm hayatı boyunca savunduğu değerleri daha sıkı sahipleniyor.

Ruh Ailesi

Diğer taraftan kendisini besleyen kaynakları açık edip, ruh ailesi olarak adlandırdığı kendini etkileyen yazarları da sıralıyor Saramago. Amado’ya, Gabo’ya, Fuentes’e, Sabato’ya, Tavares’e verdiği selamlardan sonra gönlündeki aslanları döküyor ortalığa: Camoes, Peder Antonio Vieira, Cervantes, Montaigne, Voltaire, Raul Brandao, Pessoa, Kafka, Eça de Oueiroz, Borges ve Gogol. “Şu benim tarzım olarak adlandırdıkları şeyin temeli 16. ve 17. yüzyıllarda Portekiz’de konuşulan dile duyduğum hayranlık ve saygı” diyerek de yazın sırlarını ortaya döküyor.

Böylece basılı metinleriyle de konuşarak kendi yazınsal deneyimine yeni bir anlam kazandırıyor Saramago. Defterler’deki metinler, alışveriş merkezleri ile ilgili değerlendirmeleri ile Mağara’yı, Portekiz-İspanya birleşmesi ile ilgili tartışmaları ile Yitik Adanın Öyküsü’nü, İncil’e yeni bir bölüm ekleyerek Kabil’i ve İsa’ya Göre İncil’i, toplumsallaşan körlüğümüzü gözler önüne serişiyle Körlük’ü ve Görmek’i (bu liste uzar gider) daha anlaşılır hale getiriyor.

Ölüm Payını Azaltmak

Defterler, Pilar Del Rio’nun önsözde belirttiği gibi “bir yaşam kitabı, bir hazine”. Saramago’nun Defterler’ini okudukça “İnsan nasıl olsa öleceğine göre, bir şeyler yapmak daha iyi olur” diyen Bilge Karasu geliyor insanın aklına. Bilge Karasu yazınında, insana ve dünyaya karşı sorumluluk duygusunun, ardından bir şeyler bırakma isteğinin, “ölüm payı”nı azaltma çabasının sürekli vurgulandığını hatırlayalım.

Saramago, Bilge Karasu okumuş mu bilmiyoruz ama “hayatım boyunca söylediğim birkaç aklı başında sözün, netice itibariyle, hiçbir önemi olmayışının kesinliği ağzımı acılaştırıyor” derken yanıldığını söyleyebiliriz. “Her bir sözün her zaman kendini açıklayacak en az bir başka söze ihtiyacı olduğunu düşünen” birinin kendi sözünün yarattığı etkiyi gözden kaçırması büyük “talihsizlik”. “Hak bilen herkesin kabul edebileceği gibi” ölüm döşeğinde bile yeni bir cümle kurmak için çırpınan bu büyük yazarın, ölüm payını her cümlesiyle daha da azaltarak ölümsüzlüğe ilerlediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Not: Saramago’nun düşünceleri ile ilgili tek eleştiriyi not düşmem gerekiyor. Bu da Saramago’nun nazar boncuğu olsun: Bush’a karşı Obama’yı desteklediğini açıktan ifade ediyor Saramago. Obama’nın bir siyahi olarak sihirli değneğini çıkarıp tüm dünyayı değiştireceğini düşünmüyor tabi ki. Ama Bush ve Cheney ile birlikte gerçekleşen rezilliklerin bir nebze son bulması umudu bile sıkı bir Obama taraftarı olmasına sebep oluyor.

DEFTERLER, Jose Saramago, Çeviri: Nesrin Akyüz, Kırmızı Kedi Yayınları, 2014.

Filmlerin Politik Okuması (Doğuş SARPKAYA)

Türkiye’de pek çok konuda olduğu gibi sinema kuramı konusunda da yayınların yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Hala çevrilmemiş bir sürü temel eserin varlığı hepimizin malumu. Yine de özellikle 1990’lı yılların sonu, 2000’li yılların başında bu konuda önemli bir atılım gerçekleşti. Bugün pek çok yayınevi önemli sinema kuramı kitabını dilimize kazandırıyor. Bu atılımın ilk işaret fişeği sayılabilecek kitaplardan biri Michael Ryan ve Douglas Kellner’ın Politik Kamera’sıdır.

 Türkiye’de 1997 yılında yayımlanan Politik Kamera, popüler kültür ürünü olan Hollywood sinemasının ideoloji ve politikasını, belirli bir dönemi göz önünde bulundurarak, gözler önüne serer.  Ryan ve Kellner, filmlerin sadece belirli dönemlerin tarihini ya da politik yönelimlerini anlamak için değil, o dönemlerin hayalleri, kâbusları, fantezileri ve umutları konusunda iç görüler elde edebileceğimiz için de eleştirilmesi gerektiğini düşünürler.

Kuramsal Öncüler

Tabi ki de sinemanın toplumsal gerçekle ilişkisini fark eden yalnızca Ryan ve Kellner değildi.“Sinema ile gerçek arasındaki ilişki nasıl kurulacak?” ve “sinemanın yarattığı temsil, gerçekliği ne düzeyde yansıtır?” soruları iki dünya savaşı arası dönemde de önemli bir araştırma konuları oldu. Bu dönemde pek çok önemli düşünür sinemasal ideolojinin işleyiş biçimini anlamayı, sinemasal imgenin gerçeği yeniden sunuş biçimini açığa çıkarmayı görev edinmişti.

Filmlerin gerçekliği olduğu gibi yansıttığını iddia edilmiyordu. Mesela Walter Benjamin’e göre modern zamanlarda gerçekliğin zemininin kaymasıyla birlikte, imge gerçekliğe değil, kendisine göndermede bulunmaya başlamıştı. İmgelerin bu özelliği yaşamdaki şeyleşmeyi çözümlemek için bir imkân yaratmaktaydı: “Günümüz yaşamının gerçekliğinin anlaşılmasında, bu nedenle, fantazyaların ve imgelerin tarih ve kültür açısından doğru bir şekilde açıklanması büyük önem taşımaktadır”. Kracauer da benzer şekilde film motiflerinin yeniden ele alınmasını ve derinlemesine tahlil edilmesini savundu. Kracauer’a göre “filmler mevcut toplumun aynasıydı”, ama bu aynanın toplumu olduğu gibi yansıttığı öne sürülemezdi. Kracauer’e göre popüler sinema örneklerinin doğru yorumlanması, yaşanılan çağı anlamakta bizlere yardımcı olacaktı: “Film motiflerinin özü, toplumsal ideolojilerin toplamıdır aynı zamanda; bu ideolojiler de büyülerinden söz konusu motiflerin yorumlanması sayesinde ayrılırlar”.

Temsil Düzenekleri

Ryan ve Kellner da benzer bir yol izleyerek, piyasa filmleri aracılığıyla 1960’lı yılların sonundan 1980’lı yılların ortalarına kadar ABD toplumunun temsil ediliş biçimlerini ele almışlardır. Ryan ve Kellner’a göre: “Filmler toplumsal yaşamın söylemlerini (biçim, figür ve temsillerini) şifreleyerek sinemasal anlatılar biçiminde aktarırlar. Sinema ortamının dışında yatan bir gerçekliği yansıtan araçlar olmak yerine, farklı söylemsel düzeyler arasında bir aktarım gerçekleştirirler. Bu yolla sinemanın kendisi de, toplumsal gerçekliği inşa eden kültürel temsiller sisteminin bütünlüğü içindeki yerini alır. Bu inşa süreci kısmen temsillerin içselleştirilmesiyle ortaya çıkar.” Filmlerle toplumsal yaşam arasındaki ilişki karşılıklı alışverişi zorunlu kılar. Sinema toplumu yansıttığını düşünürken yeni imajlar yaratır. Bunun yansıması ise beyazperdedeki gibi görünmeye ve konuşmaya başlayan bir izleyici kitlesinin yaratılması olur.

Politik Öngörü

Ryan ve Kellner’a göre filmler politik öngörüye de sahiptir. Daha doğrusu sinema, toplumsal yönelimleri kimi zaman takip eder, kimi zaman öngörür. Hollywood, yetmişlerin başında özgürlükçü bir dili ister istemez kullanmak zorunda kalmıştı. Toplumsal hareketlerin baskısı Hollywood’u muhalif bir dilin kıyılarına kadar sürüklüyordu. Yine de Hollywood içindeki demokrat kanat bunu liberal sınırların içinde gerçekleştirmeyi başarmıştı. Ama yetmişlerin sonundaki muhafazakâr saldırı liberallerin geri adım atmasına sebep oldu.
Ryan ve Kellner’a göre 1970’lerin sonunda çekilen muhafazakâr kahraman filmleri ve iyi-kötü çatışmasını yansıtan yapımlar Ronald Reagan’ın başkan seçilmesini öngörmüşlerdi. Seksenlerin başında ABD topraklarında hegemonik olmaya başlayan muhafazakâr toplumsal hareketler hızla özgürlükçü toplumsal kazanımlara saldırı başlatmıştı: “Feminizme (Sevgi Sözcükleri/Terms of Endearment), savaşa (Rambo), ekonomiye (Rİsky Business) ve toplumsal yapıya (Return of the Jedi) sağ kanattan bakan filmler bu dönemde yaygınlık kazandı”. Seksenlerin ortalarına kadar süren bu eğilim, muhafazakâr değerlerin, kaçış fantezilerinin ve geleneksel toplumsal biçimlere geri dönüşün işaretlerini vermişti.

Politik Kamera, tam da bu toplumsal dönüşümün okumasını yapmayı önüne koyduğu için önemini korumayı sürdürüyor. Ryan ve Kellner, sinema ile tarih, politika ve ideoloji arasındaki ilişkileri popüler kültür bağlamında ele alışları ile bir dönemin katılaşmaya başlayan eleştiri anlayışına yeni bir soluk getirmeyi başardılar.
Hegemonya Savaşı Sürüyor
Politik Kamera, Hollywood sinemasının içindeki hegemonya savaşını da gözler önüne seriyordu. Liberallerle muhafazakârlar arasındaki bu mücadelenin filmlere yansımasını sınıf, ırk, cinsellik politikaları üzerinden yeniden okuyordu. Bu savaşın bugün de sürdüğü malumumuz. Politik Kamera’nın yazarlarından Douglas Kellner’ın Sinema Savaşları kitabı, ABD’de muhafazakâr saldırıların artmaya başladığı Bush-Cheney dönemindeki filmleri değerlendirerek, bu mücadeleyi gözler önüne sermeye çalışıyor. Kellner’ın temel savı: “Terörizm, savaş ve militarizm, çevre, haklar ve daha nice meele etrafında dönen sinema savaşlarının ağırlıklı olarak 2000’li yıllarda Hollywood sineması topraklarında gerçekleştiği”dir.

Kellner’a göre muhafazakârlık, piyasa ve kapitalizmin devlete üstünlüğünü onaylar, eşitlik ve adalet duygusu yerine bireyselliği öne çıkarır, ataerkil aile, din ve gerici kültürel değerleri destekler. Buna karşılık liberalizm düzenleyici devleti savunan, özgürlükleri ve azınlık haklarını gözeten bir yapıya sahiptir. Fakat Kellner liberallerin serbest piyasa ekonomisini desteklediği desteklediğini de not düşmeyi unutmaz.

Liberal Ton
Sinema Savaşları, 2000’li yılların sonunda, Hollywood, Bush-Cheney yönetiminin tahakkümcü muhafazakârlığa karşı sosyal liberal Obama’nın yükselişini öngördüğünü iddia ediyor. Hollywood, doksanlı yılların sonlarından itibaren siyahi bir başkanın Beyaz Saray’a yerleşmesi olasılığını işlemeye başlamıştı. Morgan Freeman Derin Darbe’de (1998), Tommy Lister  Beşinci Element’te (1997) başkanı canlandırmıştı. İkibinli yıllara gelindiğinde ise 24 dizisinde David Palmer, medya kültürünün en popüler siyahi başkanı olmuştu. Bu tarz temsillerin ABD toplumunu siyahi bir başkana hazırlama noktasında etkili olduğunu savunur Kellner. Diğer taraftan “Bush-Cheney” çetesinin geriletilmesi noktasında da filmlerin etkili olduğunu iddia eder.

 Sinema Savaşları, Politik Kamera’nın açtığı yoldan ilerliyormuş gibi gözükse de Kellner’ın dilindeki liberal ton, kitabın eleştirel analizinin zayıflamasına sebep oluyor. Bush-Cheney çetesine karşı siyahi başkan fikrinin Amerikan liberalleri tarafından alkışlanacak bir şey olduğu doğru. Ve fakat böyle bir dil ister istemez ABD’nin sınır ötesi saldırganlığının sadece kabuk değiştirdiğini düşünenler için hayal kırıklığı yaratıyor.

Yine de hem Politik Kamera hem de Sinema Savaşları, film analizinin politik ve ideolojik yönelimleri açığa çıkarmada etkili olabileceğine dair umut taşımaları açısından önemli iki kaynak olma özelliği taşıyor.

POLİTİK KAMERA, Michael Ryan - Douglas Kellner, Çeviri: Elif Özsayar, Ayrıntı Yayınları, 1997.
SİNEMA SAVAŞLARI, Douglas Kellner, Çeviri: Gürol Koca, Metis Yayınları, 2013.



“Haklı Çıkarsam Çok Eğleneceğiz” (Aylin BALBOA ile Söyleşi: Doğuş SARPKAYA)

Edebiyat dünyası yeni bir yazarla tanışıyor şu günlerde: Aylin Balboa. Sıkı blog takipçileri ve nitelikli edebiyat avcıları uzun zamandır tanıyordu zaten kendisini. Oyuncul, komik ama aynı zamanda okuyucuyu ters köşeye yatıran üslubuyla kendi okuyucu kitlesini yaratmayı başarmıştı Balboa. Hayatı, acıları ya da gündelik olanın içine yerleşmiş klişeleri makaraya alırken, okuyucuyu  kendi içine bakması için kışkırtan Balboa’nın  ilk kitabı Belki Bir Gün Uçarız İletişim Yayınları’nca yayımlandı. İlk yazılarından beri takip ettiğim Aylin Balboa ile kitabı üstüne söyleşmek de bana düştü. 

Öncelikle kitabın türü konusunu sormak istiyorum. Bir öykü kitabı elimizdeki. Ama kolaylıkla roman ya da otobiyografik anlatı kategorisine de sokulabilir. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Ben parçalı hikâyeler yazdığımı biliyorum. Bunları sıraya sokmaya çalışırken de bir devamlılık ve bütünlük gözettiğimi. Akışa uygun olmadığı için kitaba koymadığım hikâyeler var mesela. Öykü, roman, anlatı her neyse. Ortaya çıkan teknik sonuca insanlar ne diyorlarsa odur. Kimsenin işine karışmak istemem doğrusu.

Öykülerinde kişisel acıları mizah kalkanıyla savurmaya çalışan günümüz kadını var. Mizah yaşananları savuşturabilir mi sence?

Gayetiyle savuşturuyor bence. Yani meseleyi yok edemiyor tabii ama onunla mesafe açmanı sağlıyor. Ne bileyim işte, kolaylaştırıyor yani. Evreni tek düzlemden düşünmek gibi bir defomuz var. İnsan ölçeğinden başka ölçek bilmiyoruz. Oysa Satürn’ün halkasından ayaklarımızı sallandırarak dünyaya bakmak gibi bir şansımız olsaydı o koca göbekli gezegenin üstünde bırak yaşadıklarımızı, kendimizi bile seçebilmemiz mümkün olmayacaktı. Bu bana çok komik geliyor. Tam ağlayacağım beni bi gülme tutuyor yani. Olan bitenlerin arasında komik şeyler bulursak ölmeyiz. Biz atalarımızdan böyle gördük.

Kitapta en çok kullanılan kelimelerden biri zaman. Diğer taraftan bir derdin de var zamanla: Mesela bir yerde:  “Takvimlere bakarak tayin edilen zaman sadece buz gibi bir matematiktir” derken zamanı  önemsediğin hissediliyor. Lakin  “Oysa ben zamana güvenmem, ne bok yiyeceği hiç belli olmaz” ya da “Zamanı o kadar sevmiyorum ki, bir insan olsa kesin bıçaklardım” cümlelerini okurken düşman kesiliyorsun bariz bir şekilde. Zamanla  derdin ne?

Zamanı çok ciddiye alıyorum ve saygı duyuyorum. Ama onu sevmiyorum. Yatay eksendeki o sabit ve şaşmaz ilerleyişi beni deli ediyor. Bir mekiğin içinde, onun hızına mahkûm bir biçimde hareket etmek zorunda olan canlılarız. Oysa bazen sağa çekip manzarayı izlemek, sevmediğim yerlerden geçerken de gaza basabilmek isterdim. Bunu mümkün kılmaması, bu kadar katı kurallarının olması canımı çok sıkıyor. Sanıyorum kendi zamanım dolana kadar zamanla hep kapışmak zorunda kalacağım. Çünkü yani bi sevimlilik yaptı da ben mi kaçırdım?

Anlatında klişelerden, dilimize yerleşen popüler zırvalardan da yararlanıyorsun. Ama dilin kıvraklığı içinde eriyip gidiyor ve mizah malzemesine dönüşüyor çoğu. Meltem Gürle, acıların etrafında sıkı ayak hareketleriyle dolanıp, okuyucunun böğrüne sıkı yumruklar indiren bir boksöre benzetmiş seni. Ne dersin bu konuda?

Dilin hareketliliğini ve enerjisini çok seviyorum. Kelimelerin birtakım sert manevralara uysallıkla karşılık verebilmesi gücüne hayranım. Bunu arayarak yazıyorum. Gözümün önüne getirdiğim şeyin tam karşılığını vermeyen cümleleri çatır çutur siliyorum. Karşılaştığım kötü metinlerden ders çıkarmaya çalışıyorum. Acının da mizahın da argonun da ölçüsünü korumaya çalışıyorum. Uğraşıyorum yani, eşşekler gibi çalışıyorum. Meltem Gürle yazdıklarım hakkında berbat şeyler de söyleseydi zerrece itiraz etmezdim. Çünkü onun edebi yetkinliği karşısında boynum kıldan incedir, o ne diyorsa oyumdur.

Yekta Kopan, birinci tekil şahısın ciğerini söktüğünü söylemiş. Birinci tekil şahıs anlatımında en çok karşılaşılan şey ise yazılanla yazarın özdeşleştirilmesi sorunu sanırım. Yaşamınla öyküler arasında bağ kuran sorularla karşılaşman kaçınılmaz gibi. Bu tip sorulardan sıyrılma stratejisi geliştirdin mi?


Kitabı okuduğunda annem beni aradı ve Çiş hikayesi için bir kamyon azarladı. Dedi ki ayıp değil mi kızım, çişim geldi yazana kadar tuvalete gitseydin de başka şeyler yazsaydın ya. Mantık gibi mantık valla. Ama ben orada bambaşka bir şey demeye çalışıyorum aslında. Bakın bunlar benim başıma geldi perişan oldum sefil oldum hadi bu yüzden beni çok sevin demiyorum ki. Maruz kaldıklarımız hiçbirimize ayrıcalık tanımaz. Herkes baş etmenin bir yolunu bulur çünkü. "Ben" diliyle yazıyorum diye kendimden bahsettiğim zannedilsin istemiyorum. "Ben" üzerinden birtakım duygu durumlarını anlatmaya çalışıyorum. Mevzulara bakabileceğimiz alternatif açılar göstermeye çalışıyorum. İnsanlar beni ne kadar sevdiklerini anlatan mailler yazmaya başladılar. Teşekkür ederim, ben de sizi seviyorum. Ama metinle ilgili şeyler söylendiğinde daha çok memnun oluyorum.
İronik dil ve kullanılan mizahi kalıplar bir süre sonra yaratıcılığın önünü tıkayabiliyor.

Sonraki çalışmalarına nasıl bir yön vermeyi düşünüyorsun?

İstikametim belli. İkili duygular oluşturan metinler yazmaya devam etmek istiyorum. Kullanılan mizah araçları eskiyebilir ama mizah eskimez sonuçta. Şibumi’yi her okuduğumda gülecek bir şey buluyorum örneğin. Bakınca kitap benim yaşımdan büyük. Ama tutup da Trevanian’a “o esprinin modası geçti moruk” diyemeyiz di mi? Geçmeyecek şeylerin peşindeyim. Becerebiliyorum beceremiyorum ayrı, ama ben bunun peşindeyim. Edebiyatın asık suratlılığına itirazım var. Evet korkunç şeyler oluyor, evet dayanabilmek çok zor oluyor bazen ama eh be kardeşim, yaşıyoruz işte, ölmedik. İnsanlar, kitabın adının bir metafor olduğunu düşünüyorlar ama bu beni deli gibi gösterecek olsa da söylemek zorundayım; ben gerçekten bir gün sırtımızda kanatlarımızın çıkacağına ve uçabileceğimize inanıyorum. Haklı çıkarsam çok eğleneceğiz.



BELKİ BİR GÜN UÇARIZ
, Aylin Balboa, İletişim Yayınları, 2014.

Güzelliğin Tuhaflığı (Doğuş SARPKAYA)

Büyük anlatıların dönemi bitti söyleminin yarattığı yanılsamalardan biri büyük edebi eserlerin yazılamayacağı fikridir. Çağın ruhuna nüfuz etmek, toplumsal gerçekliği yansıtmak ve bunu estetik kaygıları göz ardı etmeden gerçekleştirmek olanaksızmış gibi bir hava yaratılıyor. Hızın ve değişimin egemen olduğu bir dönemde kalıcı edebi eserlerin verilebileceğine inanmak ise düpedüz safdillik olarak kodlanıyor.  Oysa çağdaşımız pek çok yazar, bu önyargının kırılmasını sağlayacak çok önemli eserler verdiler. 2010 yılında aramızdan ayrılan José Saramago bu yazarlar içinde önde gelen isimlerden.

Peki,  Saramago’nun özgün ve kalıcı eserler verdiğini düşünmemizi sağlayan ne? İlk cevap, Harold Bloom’un bakış açısını ödünç alırsak, eserlerinin tuhaflık sınırlarını epey aşıyor oluşu. Çağımızda “güzelliğe tuhaflık ekleme” konusunda uzmanlaşmış yazarların başında José Saramago’nun geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bloom, Batı Kanonu eserinde mükemmellikle yüzleşmesinde sıklıkla karşısına çıkan cevabın tuhaflık olduğundan bahseder. “Kanonsal bir eseri ilk kez okuduğunuzda beklentilerinizin karşılanmasından ziyade tuhaf, tekinsiz bir şaşkınlıkla karşılaşırsınız… - Kanonsal eserlerin- ortak noktası onların tekinsizliğidir, sizi alışık olduğunuz yerde, evinizde yabancı hissettirmeleridir”.

Saramago öncelikle biçim konusunda kendine özgü bir tarz yaratarak okuyucunun okuma alışkanlıklarına bir saldırı düzenledi. Uzun paragraflar, sonu gelmeyen ve virgülle ayrılan diyaloglar çok satarların kısa paragraflı yapısına ve derinlik özürlü cümlelerine bir cevaptı. Biçim konusundaki bu özgünlüğün üsluba yansıyışı ise yazardan bağımsız bir anlatıcının metne dâhil edilmesi oldu. Saramago’nun tüm romanlarında karşımıza çıkan anlatıcı, roman karakteri gibi metnin içine sızmayı başarıyordu. Kimi zaman metne mesafeli bir raportörün sesini duyduğunuzu hissederken, kimi zamansa hayat tecrübelerini okuyucu ile paylaşan, anlık olaylara yorumlarını katmaktan çekinmeyen bağımsız bir roman karakterine dönüşüyordu bu anlatıcı.

“Bana bir tekne ver”

Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yeni baskısı yapılan Bilinmeyen Adanın Öyküsü Saramago’nun yazma serüveninin kısacık bir özeti olarak okunabilir. Roman, basit bir olay örgüsünün nasıl çok katmanlı boyuta taşınabileceğini ve alışkanlıklar evrenimizden uzaklaştırılabileceğimizi gösteriyor. Kitap, daha ilk cümleden alt-üst, hükümdar-tebaa ilişkisini ters yüz eden bir cümleyle başlıyor: “Bir adam kralın kapısını çalmış ve ona demiş ki, Bana bir tekne ver.” Kitap ilerledikçe kahramanımızın bilinmeyen adayı bulmak için tekne istediğini öğreniyoruz. Ama bu isteği iletmek için kralı ayağına çağırıyor ve kral  isteğini ‘’bürokrasinin işbilir kanalları aracılığıyla iletmeyi reddeden densizin ne istediğini bizzat öğrenmeye karar veriyor. ‘’

Bilinmeyen Adanın Öyküsü  aynı zamanda yaratıcı yazarın, “artık yeni bir şey yazılamaz” diyen kiniklere verdiği güçlü bir yanıt. Saramago, kahramanını bilinmeyen adanın peşine düşürürken, kendi yazarlık serüvenini de masaya yatırdığını hissettiriyor okuyucuya. “Saçma, bilinmeyen ada kalmadı artık… haritalarda bütün adalar var” diyen krala karşı “bilinmeyen ada kalmadığını nereden biliyorsun, kral efendi… bilinmeyen bir adanın olmaması imkansız” diye cevap verirken, özgün bir eserin olanaksızlığını vaaz edenlerle de polemiğe giriyor sanki.

“Kendinden çıkıp kendine bakmak”   

Bilinmeyen adaya doğru yapılacak yolculuk aynı zamanda “kendinden çıkıp kendine bakma” çabasının ürünü,  çünkü “kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir”. Yine de Bilinmeyen Adanın Öyküsü bireysel bir keşif eylemine doğru ilerlemiyor. Bilinmeyen adayı arayacak kişinin bunu tek başına başarması olanaksız; çünkü kahramanımızın koca tekneyle yolculuğa çıkabilmesi için kendisine yardımcı olacak tayfalara ihtiyacı var. Tayfa toplamaya çıktığında aldığı tepkilerin kahramanımızı pes etme noktasına sürüklemesi ile yazarların yaratıcılık buhranları arasında bağlantı kurmamak mümkün değil. Teknesine kavuşan adamın tayfa bulamayınca yaşadığı kararsızlık, inanç kaybı ve umutsuzluk, yeni bir adım atmanın yarattığı korkuyu imliyor diğer taraftan. Çünkü her yeni adımın yaratacağı bu belirsizlik, bilinen dünyanın konforundan uzaklaşmaya sebep olur.

Saramago, bilinmeyenin evrenine tek başına göndermiyor kahramanını. Sarayda çalışan temizlikçi kadının kararlar kapısından çıkıp adamın peşine düşmesiyle öykü başka bir boyut kazanıyor. Bu boyut Saramago romanlarında kadınların hep ayrıcalıklı bir konumda olmasıyla da bağlantılı olarak gelişiyor. Kadınların yaşam karşısında daha dik durduğu ve pes etmeme konusunda daha kararlı olduklarına yapılan bu vurgu çoğu Saramago romanının merkezi olmuştur. Örneğin Körlük ve Görmek’i düşünelim: Her iki romanda da doktorun karısı insanlığın vicdanı haline dönüşerek, tüm yaşananları takip etmişti. Bilinmeyen Adanın Öyküsü’nde ise kahramanımızın yolculuğa tutunmasını sağlayan bir güç haline dönüşüyor temizlikçi kadın. Saramago eril söylemin öngörülemez, dengesiz, hezeyan içindeki kadın klişesini baş aşağı ederek okuyucuyu ters köşeye yatırıyor.

Bilinmeyen Adanın Öyküsü kısacık bir roman olmasına rağmen yazarının dehasını okura gösterebilen bir kitap. Bir masal okuduğunuzu düşünürken;  iktidar, toplumsal cinsiyet, varoluş gibi konular hakkında düşünmeye başlıyorsunuz. Kitabı elinizden bıraktığınızda hissettiğiniz şey ise başka bir dünyanın mümkün olduğu umudu oluyor.

BİLİNMEYEN ADANIN ÖYKÜSÜ, José Saramago, Çeviri: Emrah İmre, Desenler: Birol Bayram, Kırmızı Kedi Yayınları, 2014.

Kikulacho Kimo Nguoni Mwako (Doğuş SARPKAYA)

“Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim elimizdeydi. Topraklarımız ise beyazların olmuştu.” Jomo Kenyatta.

Afrika, uzun sömürgecilik dönemi sona erdikten sonra unutulmaya yüz tutan bir kıta oldu. Yüzyıllar boyunca hem işgücü hem de hammadde deposu olarak görülen, kapitalizmin ilk dönemlerinde vahşice uygulamalarla alt üst edilen bir kıtadan bahsediyoruz. 20. yüzyılın ikinci yarısında bağımsızlıklarını kazanarak sömürge olmaktan kurtulan Afrika’daki pek çok ülke, sömürgecilerin yarattığı etnik ayrımcılık, toprak gaspı gibi sorunlar yüzünden savaşların, kıtlığın, açlığın, bulaşıcı hastalıkların ve afetlerin mekânı oldu. Afrika, hem sömürülmenin hem de unutulmaya terkedilmenin yarattığı travmaları tek başına sarmaya çalışıyor.
Afrika’da yaşananlar konusunda ülkemizde yayımlanan akademik ya da edebi metinlerin azlığı hepimizin dikkatini çekecektir. Ayrıntı Yayınları geçtiğimiz sene Sudanlı yazar Tayeb Salah’ın Kuzeye Göç Mevsimi romanını yayımlayarak Afrika Edebiyatı’nı Türkiyeli okurla buluşturacağının sinyallerini vermişti. Kenyalı yazar Ngũgĩ wa Thiongo’nun geçtiğimiz günlerde yayımlanan Bir Buğday Tanesi romanı da Afrika’da yaşananları anlamamıza olanak sağlayacak bir kaynak olma özelliği taşıyor.

Kurtuluş Gününü Beklerken

Bir Buğday Tanesi Kenya’nın kurtuluş gününe odaklanan bir roman. Ngũgĩ wa Thiongo, geçmişten geleceğe mekik dokuyarak, Kenya ulusal kurtuluş mücadelesini ve bu süreçte yaşananları Kenya’nın iç bölgelerindeki Thabai köyünü mercek altına alarak anlatıyor. Romanı kısaca özetlemek gerekirse: 1952-1960 döneminde uygulanan olağanüstü hal günlerinde tevkif kampına kapatılan ve orada bir kahramana dönüşen Mugo’nun Uhuru (Özgürlük) gününde bir konuşma yapması beklenmektedir. Mugo ise tüm yaşadıklarının ağırlığını omuzlarında hissettiği için köyde yalnız yaşamayı tercih etmektedir. Olağanüstü hal döneminde bir ihanet sonucu sömürgecilerce yakalanıp, katledilen devrimci komutan Kihika’nın silah arkadaşı General R. ise haini bulmak için çaba göstermektedir.

Ngũgĩ wa Thiongo, romanı yarattığı karakterlerin geçmişi üzerine kurgulayarak, uluslaşma sürecinin sancılarını masaya yatırıyor. Köyün önde gelenleri Mugo’yu ikna etmeye çalışırken geçmişlerini de öğrenmeye başlıyoruz. Köyün zengini ve ailesine dönmek için tevkif kampında birlik yemini ettiğini itiraf eden Gikonyo, onun güzel ama mutsuz karısı Mumbi, OHAL döneminde yeminini itiraf edip sömürge polisi olan Karanja ve 1920’lerdeki ilk isyan dalgasında yer almış Warui’nin öykülerini öğrendikçe Kenya’da yaşananları daha iyi anlıyoruz. Sömürgecilikten kurtuluşun dördüncü yılında -1967- yayımlanan roman, hamaset ve kahramanlık öyküleri anlatmaya gönül indirmeyerek, Kenya’da yaşanan gerçekliği tüm yönleriyle ele almaya çalışıyor.

Vahşetin Prova Mekânı: Sömürgeler

Bir Buğday Tanesi’nde sayfalar ilerledikçe Hannah Arendt’in sömürgelerde yaşanan insanlık dışı tecrübelerin her iki dünya savaşında yaşanacakların provası olduğu tespitini hatırlıyoruz. Bu tespite ek olarak Achille Mbembe’nin sözleri de kulaklarımızda çınlıyor: “Sömürgeler, savaşın ve düzensizliğin, siyasalın içsel ve dışsal figürlerinin yan yana durduğu ya da birbirinin yerini aldığı yerlerdir. Sömürgeler, hukuksal düzenin denetimlerinin ve garantilerinin askıya alınabilirliğinin mükemmel örneği durumundaki yerlerdir – istisna halinin şiddetinin ‘uygarlığın’ hizmetinde işlediğinin varsayıldığı yerler.”

Romanda, ormanda saklanan gerillalar ile yapılan savaşta tüm halkın nasıl terörize edildiğini; suçlu-suçsuz tüm halkın uygarlığı sindirememiş barbarlar olarak nasıl etiketlendiğini; tevkif kamplarında yargılanmadan tutulan binlerce insanın nasıl işkencelerden geçirildiğini; köylülerin gerillalara yardım ettikleri öne sürülerek nasıl fişlendiklerini; kadın erkek demeden tüm köy halkının köy etrafına açılacak hendek için nasıl insafsızca, kırbaçlanarak çalıştırıldıklarını okudukça istisna halinin nasıl gündelik bir deneyime dönüştüğünü görüyoruz. Bu insanlık dışı uygulamalara rağmen Kenyalıların özgürlük mücadelesine nasıl tutundukları da cisimleşiyor romanda. Ama bu noktada bile Ngũgĩ wa Thiongo, bir kahramanlık destanı yazmaktan uzak durmaya çalışarak roman karakterlerini zaafları, arzuları, eksiklikleri ve güçlü yönleriyle “insan” olarak yansıtmaya özen göstermiş.

Erken Bir Uyarı

Bir Buğday Tanesi’ni iyi bir roman, hatta bir başyapıt yapan şey Ngũgĩ’nin edebi sezgilerinin metnin uluslaşma güzellemesine dönüşmesini ve ülke içindeki iktidar kliklerinden herhangi birinin militanı olmasını engellemesi. Kenya’da sömürgecilik sonrası dönemde yaşananlar sömürge döneminde yaşananların yansıması oldu. Sömürgeciler tarafından el konulan ve beyaz yerleşimcilere tahsis edilen topraklar, bağımsızlık sonrası dönemde siyasi elitlerin ve büyük işadamlarının eline geçmeye başladı. Sömürgecilik öncesinde kolluk kuvvetinde yer alanlar ise polis gücü ve orduda etkinliklerini korudular. Bağımsızlık savaşı sırasında sömürülen, mülksüzleştirilen, işkenceye maruz kalan halk ise yeni dönemde iş güvencesinden ve insanca yaşamdan mahrum bırakıldı. Her seçim döneminde toprak reformu sözleri verilse de topraksız köylülerin kendilerinden gasp edilen toprakları geri alma şansları hiç olmadı. Ngũgĩ wa Thiongo, ülkesinde yaşananları ve gelecekte yaşanacak olanları doğru bir şekilde analiz ederek erken bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmiyor.

Bir Buğday Tanesi, “uygarlık” adına uygulanan denetimsiz ve insanlık dışı şiddetin, barbarlığın dışa vurumu olduğunun belgesi bir yanıyla. Aynı zamanda siyahların mücadelesinin sadece beyaz güce karşı verilmediğinin, kendi bedenleri içine yerleşen beyaz düşünceye karşı da verilmesi gerektiğini hatırlatıyor roman. Onun için ezilenlerin -bu yazının da başlığı olan-  Kihika'nın sözlerini her daim akılda tutması gerekiyor:  “Sizi tüketen şey giysilerinizin içindedir.”

BİR BUĞDAY TANESİ, Ngũgĩ wa Thiongo, Çev. Gül Korkmaz, Ayrıntı Yayınları, 2014.





Zehir Hepimizin İçinde (Doğuş SARPKAYA)

Modern zaman geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalmış bir şimdiyi işaret ediyorsa, modern sonrası dönem sıkışıp kalmış bu şimdinin atomize edilmesini vurgular. 1990’larda ortaya çıkan öykücülüğümüz, bu atomize olma durumunu biraz geç kalmış bir şekilde ele alarak, toplumdan kopan bireyin öykülerine yönelmişti. Oysa parçalanma, sadece bireysel bir durum değildi ki. Kişi, toplumsal kötülük damarlarına zerk edilirken, küçük olaylarla bu zehri dışa vuruyordu. Bunun anlaşılması ve hâkim bir tema olarak öyküde yer bulabilmesi için 2000’li yılları beklememiz gerekti. 2000’li yıllardaki bu yönelimi izlemek için hem toplumsal olarak yaralanan bireyin travmalarının dışavurumu nasıl anlatılabilir sorusuna verilen mütevazı cevapları ele almak; hem de travma dışavurumunda ortaya çıkan kötülüğü anlamaya çalışmak gerekiyor.

Zehir Akarken

Melike Uzun’un yeni çıkan öykü kitabı Kürar, tüm hayatımızı saran travmaların patlama noktalarına işaret etmeye çalıştığı için incelenmeye değer. Kürar, epigraf öykü Rüzgârın Estiği ile başlıyor. Masal-öykü formundaki epigrafta Ebu Turab’ın üvey oğlu Mülcem, “Ölümüm, iyilik yaptığımın elinden olacak” diyen koruyucusunu zehirli bir kılıçla öldürdüğü an, kâbus dolu bir uykuya dönüşüyor. Uykudan uyanmak için gözünü kapayan Mülcem kendi geçmişine dönüyor. Uzun’un kitaptaki diğer öyküleri de kötülükten uyanmak isteyen günümüz insanının gözünü yummaya çalışması ile karakterize edilebilir.

İlk öyküden –Üzgün Balık Başları- başlayarak, küçük zaafların ve bunların yol açabileceği kötülüklerin peşine düşüyor Uzun. Kendi halinde namuslu bir esnaf olan Selo’nun Azra’ya karşı zaafı, Azra’nın içindeki yaranın kabuğunu aralıyor mesela. Üzgün Balık Başları’ndaki kimse iyi ya da kötü olarak etiketlenemiyor. Selo “Bir günah işlemiştim, birkaç saniyelik bir günah” derken aslında erkeklerin asırlardır işlediği bir günahın vebalini ödemek zorunda olduğunu unutuyor. Azra için ise kendine yönelen bu “masum” kötülük büyük bir tepkiye dönüşüyor. Öykünün sonunda suçlanacak ya da aklanacak bir karakter kalmıyor ortada. Öykünün gücünü ortaya attığı sorulardan aldığını hissediyorsunuz.

Bu noktada Melike Uzun’un birbirini tamamlayan ya da birbiriyle konuşan öyküler yazdığını söylemek zorundayız. Kitabın ilk bölümü Zehir, kendi içimize yayılan kötülüğün nasıl toplumsal kötülüğe hizmet edebileceğini de anlatıyor aslında.

Kimse Susturamadı Rüzgârı…

İkinci bölüm Zemberek ise toplumsal kötülüğün yayılışını betimleyen Rüzgârın Getirdiği epigrafıyla açılıyor: “Ebu Turab’ın laneti tüm zamanları, tüm toprakları tuttu. Rüzgâr kötülüğü her yere savurdu. Sokaklara, ev içlerine... Fareler çoğaldıkça rüzgâr arttı, rüzgâr arttıkça kötülük yayıldı. Kediler dönüp dursa da farelerin peşinde, kimse susturamadı rüzgârı.”

 Zemberek’in ilk öyküsü Sığ, rüzgârın sesini susturmak için kendi iç müziğine sığınan ben-anlatıcının çaresizliğini anlatıyor. Günlük hayatın bunaltıcılığı içinde debelenirken viyolonsel sesine sığınan anlatıcımız her nereye giderse gitsin rüzgârın sesini susturamayacağının ayırdına varıyor. Kendi kıyısının sığlığını fark edememek büyük bir sorun Uzun’a göre. Belki de insanı kendisiyle hesaplaşmaya çağırmanın ötesinde bir yere davet etmesi bundan. Uzun, bizden bir itiraf bekliyor gibi. Çünkü kendi sığlığımızı itiraf etmediğimiz zaman, Sığ’ın ben-anlatıcısının tespitine -“Nasılsa, herkes kendi kıyısında boğuluyor”- kurban olacağımız kesin.

Karanlık, Yoğun, Sarsıcı

Kürar, karanlık öykülerden oluşuyor. Kullanmayı sevmediğim ama kaçınılmaz olarak içine çekildiğim bazı kelimelere sığınmam gerekirse Kürar’ın yoğun ve sarsıcı oluşunu bu karanlığa borçlu olduğunu söyleyebilirim.  İşkencede konuşmaktansa belleğini boynuna sabitleyen tutsağın, kuru ekmeği baldıran otuyla tatlandıran çocuğun, evin içine yayılan rüzgârın sesiyle birbirini öldürmeyi isteyecek kadar körleşen anne-kızın öyküsüyle karşılaşıyoruz Kürar’da. Okuru iki arada bir derede bırakan bir okuma deneyimi bekliyor. İyilik nedir? Kötülüğün kaynağı nedir? İyimserlik neden kötülüğe kapı aralama potansiyeline sahiptir? gibi sorular yankılanıyor kafanızın içinde. Her öykü farklı bir soru yarattığı için yavaş yavaş bir yoğunluğun içine çekildiğinizi hissediyorsunuz. 

Melike Uzun, yüzeyde görülen çatlak ve yarılmaların gerçekliğin görünen başka yüzleri olduğunun farkında. Bu farkındalık O’nu yarık ve çatlaklarda oluşan yıkıcı eylemleri yeniden yorumlamaya yönlendiriyor sanki.  Uzun, bir olasılık olarak umuttan bahsetmiyor. Daha çok yaratıcı yazarın gündüz düşlerinin peşine gittiği hissine kapılıyorsunuz. Bu noktada Bloch’un ifadelerini hatırlamakta fayda var: “Umut etmek düzensiz gündüz düşünden ve onun kurnaz suiistimalinden çıkarılıp alınabilir, uçup gitmeden aktif kılınabilir”. Melike Uzun Kürar’da, umudun uçup gitmeden aktif kılınması için öncelikle kendi gerçeklerimizle yüzleşmemiz gerektiğini; bu gerçeklerin ise toplumsal olandan koparılamayacağını anlatmayı amaçlamış. Okunmalı, okunsun diyorum.

KÜRAR, Melike Uzun, İletişim Yayınları, 2014.

"Asıl Hikâye Kilitli Sandıklarda" (Nermin Yıldırım ile Söyleşi: Doğuş SARPKAYA)

Geçmiş bugün arasında gidip gelen, geçmişin günahlarını bugünün gündeliğe dönüşen gaddarlığıyla harmanlayıp toplumsal gerçekliği anlatmaya çalışan romanların artmaya başladığı bir dönemdeyiz. Geçmişle bir tür hesaplaşmaya girişen bu kitaplar, aynı zamanda bugünü anlamanın anahtarını taşıyor. Bugünün parçalanmış dünyası, bu tarz romanlarla daha anlaşılır olabiliyor. Nermin Yıldırım’ın Doğan Kitap’tan çıkan Saklı Bahçeler Haritası geçmişle bugün arasına mekik dokuyan sıkı bir roman. Yıldırım ile kitabını konuştuk.
Daha önceki romanlarınızda olduğu gibi, Saklı Bahçeler Haritası’nda da geçmişle bugün arasında bir bağ kurmaya, bugünü geçmişin vasıtasıyla anlamaya çalışıyorsunuz sanki. Sizi sürekli geçmişe yönelten şey nedir?

Kişisel ve toplumsal hikâyelerimizde, taşıdığımız olumlu ve olumsuz hissiyatların, bilhassa da marazların kökünün geçmişte saklı olduğuna inanıyorum. Kilitleyip kaldırdığımız sandıklara bakmadan; ayıplarımızla, günahlarımızla, bizi biz yapan heveslerimizle yüzleşmeden, yola devam etmenin zor olduğunu düşünüyorum. Geçmiş, kaçmaya çalıştığımız ama bir biçimde saplanıp kaldığımız bir bataklık gibi. Hal böyle olunca, sadece esaretinden kurtulmak için bile olsa, onunla yüzleşmemiz, ilişkimizi düzenlememiz gerekiyor. Romanlarımda gerek karakterlerin kişisel hikâyelerini, gerekse içinde yaşadıkları toplumun hikâyesini anlatırken, geçmişe eğilmemin temel sebebi bu.

Romanınızda iki farklı zamanda, iki farklı hikâye akıyor. Bugünün dünyasında orta yaşa gelmiş Rıdvan’ın hikâyesi Suad ve Behiye’nin mektuplarıyla bölünüyor. Bu iki farklı dünyayı birbirinden ayırırken iki farklı dil kullanmışsınız. Bu dili kurarken nelere dikkat ettiniz ya da daha doğru bir ifade ile farklılaşan üslupların birbirini etkilemesinden çekinmediniz mi?

Bu bahsettiğiniz, romanda beni en çok zorlayan noktalardan biri oldu. Dolayısıyla epey özendim ve üzerine çalıştım. Günümüzde yaşayan Rıdvan’ın dilini kurmak Behiye ve Suad’a oranla daha kolaydı. Bildiğim, içinde yüzdüğüm sulardı zira. Ama Behiye ve Suad’a geçince, onların dillerini oluştururken hem yaşadıkları dönemin dilini, hem de doğal olarak farklı psikolojilere ve günlük deneyimlere sahip iki ayrı insan oluşlarını gözetmem gerekti. Bu zaten her romancının yaptığı bir şeydir. Fakat zaman ve anlatıcı çokluğu bir araya gelince işim bir parça zorlaştı. Bunun için daha önce denemediğim bir yönteme başvurarak bu iki karakter için birer sözlük oluşturdum. Sadece kullandıkları sözcükleri değil, metaforları dahi ayırdım. Psikolojilerine uygun olarak bir tanesi, misal doğa metaforları kullanacaksa fırtınalardan, depremlerden, ürkütücü doğal afetlerden dem vururken; bir diğeri bahçelerden, günebakanlardan, meltemlerden dem vursun istedim. Başlangıçta biraz endişe ettiysem de, işin doğrusu roman bittiğinde sonuç içime sindi.

Günümüzü ele alırken kaleminiz biraz tutuklaşıyor gibi… Bugünün insanını anlatırken yarım kalmışlık hissini vurgulamanın bir yolu muydu bu?

Bunun üç sebebi var. İlk sebep, bugün üçüncü tekil ile yazılıyor, yani dışarıdan. Behiye ve Suad ise hikâyelerini birinci tekil olarak anlatıyorlar, yani içeriden. Dahası, bunu mektup tekniğiyle yapıyorlar. Mektuplar ve günlükler, belki de kalben en kolay temas kurabileceğimiz, en sıcak metinler. Bir hikâyeyi içeriden ve hele mektupla anlatmak bambaşka bir şey. İkinci sebep, geçmişten bahsetmenin çoğu zaman daha derinlikli bir iş olması. Çünkü durup bakacak, anlayacak zamanınız var. Oysa bir şeyi hâlihazırda yaşarken anlamak zor. Tercihen, yaşarken anlatmanın ritmi de diğerine kıyasla daha farklı bu yüzden. Rıdvan’ın başına gelen bu. Rıdvan, günümüz insanı gibi hem bir tür yarım kalmışlıktan hem de garip bir hızın müptelası olmaktan mustarip. Öyküsü de, o öykünün anlatılış biçimi ve dili de bunu bir biçimde yansıtıyor sanırım.

1930’lardan başlayıp, 1960’lara uzanan mektuplaşmalarda Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki toplumsal ve kültürel değişim, varlık vergisi, Demokrat Parti iktidarı, 6-7 Eylül olayları gibi konuların yanında Avrupa’da yaşanan savaşın getirdiği felaketleri ele almışsınız. Aslında kötülüğün sınırlarında dolaşmışsınız. Sizi kötülüğü anlatmaya yönelten şey neydi?

Romandaki Behiye karakteri, Suad’a yazdığı mektuplardan birinde “İnsan dediğin melanetten ve iyilikten, alçaklıktan ve faziletten, zorbalıktan ve merhametten, korkaklıktan ve cesaretten, nefretten ve sevgiden karılmış bir hamurdur. İyilik, fıtratın mutlak kararı değil, ancak içimizdeki aydınlıkla karanlığın giriştiği savaşın ganimeti olabilir” gibi bir laf ediyor. Bu konuda kendisiyle hemfikirim. İnsanı anlamaya çalışırken elbette bütün renklerine bakma ihtiyacı duyuyorum. Ama asıl hikâyenin ışık vurmayan yerlerde, kapalı kapılar ardında ve kilitli sandıklarda olduğuna inanıyorum. Oraları kurcalamak, insanın insana ve kendine yapabileceklerinin sınırlarında gezinmek daha çok ilgimi çekiyor bu yüzden.

Rıdvan, mektupları okudukça hem kendi acılarını düşünmeye hem de günlük hayatını sorgulamaya başlıyor. Okuyucuda benzer deneyime sürükleniyor. Geçmiş ile yüzleşmenin doğrudan bir sonucu mudur bu?

Bence öyle. Geçmiş her zaman bugüne dair ipuçları taşıyor. Başkalarının hikâyesi de bizim hikâyelerimize dair... Çünkü her ne kadar farklı biçimlerde yaşasak yahut öyle saysak da, aslında bütün hikâyelerin tek bir ortak hikâyeden doğduğuna inanıyorum ben. Ve bütün insanların öyle ya da böyle birbirine benzediğine... Dolayısıyla birimizin hikâyesi aslında bir biçimde hepimizin hikâyesidir bana kalırsa. Zaten bu yüzden, yani biraz da orada kendimizi bulmak ve anlamak için, başka hikâyeleri, başkalarının hikâyelerini merak ederiz.

Walter Benjamin “Geçmişin gerçek imgesi uçucudur. Geçmiş ancak, bir daha görünmemek üzere kendini gösterdiği an, birden parlayıp aydınlanıveren bir resim olarak yakalanabilir” diyor. Romancının uçucu olan bu imgeyi yakalama şansı nedir sizce? 

Herhangi bir şeyi yahut birini anlama ihtimaliniz ona ne kadar uzun baktığınızla ilgilidir. Kime, neye uzun bakarsanız onu bir biçimde sevmeye, ya da en azından anlamaya başlarsınız. Aslında biz buna tanımak da diyebiliriz. Geçmiş olup bitmiş, yanıp sönmüş olması itibariyle bize bu şansı pek vermiyor gibi görünebilir. Ama bir yandan da tam da bugünle bağından ötürü bitmediğini, her an uç uca eklenerek sürdüğünü, devam ettiğini de düşünebiliriz. Yani geçmiş belki de olup biten değil, gittikçe büyüyerek devam eden, süren bir şeydir.

SAKLI BAHÇELER HARİTASI, Nermin Yıldırım, Doğan Kitap, 2013.

Karnaval ve Direniş (Burak ÖZÇETİN-Doğuş SARPKAYA)

Gezi direnişi boyunca sürekli olarak gündeme gelen konulardan biri “isyancıların” ve “direnişçilerin” ortaya koyduğu mizahi performans oldu. Afişlerle, duvar yazılarıyla, şarkılarla, sloganlarla, Twitter temaşasıyla, sosyal medya paylaşımları, web siteleri ile direnişin mizahi yönü öne çıktı. Direnişçiler İstanbul sokaklarını, Gezi Parkı’nı ve Türkiye’yi bir eylem ve karnaval mekânına çevirdiler. Gelişmeler, toplumsal hareketlerin mizahi ve ayrıksı yönleri ile ilgili tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Özellikle 1980’lerin ortalarında Batılı akademik çevrelerde fazlaca bir ilgiye mazhar olan (“Bahtin endüstrisi” deyişinin ortaya çıkmasına yol açacak kadar yaygın bir ilgiydi bu) Mikhail Bahtin’in karnaval imgesine sıkça başvuruldu. Gelişmeler, iktidarı alaşağı etme ve iktidara karşı direnmenin farklı yönlerini öne çıkaran James Scott ve Barry Sanders gibi figürlerin de çalışma ve kavramlarını gündeme getirdi.

James C. Scott’ın Tahakküm ve Direniş Sanatları (1995, Ayrıntı) adlı kitabı, “Akıllı köylü büyük efendinin karşısında yerler kadar eğilir ama sessizce osurur” diyen Etiyopya atasözünü aktarırken aslında kitabın ruhunu ve temel iddiasını ortaya koyar. Ezilenlerin “yanlış bildikleri”, “kandırıldıkları”, “uyutulduklarını” iddia eden egemen ideoloji tezinin eleştirisinden hareketle tahakküme karşı geliştirilen farklı direniş türlerinin varlığına işaret eder. Malezya yerlileri üzerine yaptığı antropolojik çalışmalarıyla bilinen Scott, kapitalizm öncesi direniş biçimlerinin modern dünyada da karşılık bulduğunu savunuyor. Scott, doğrudan devrimci bir biçimi olmayan pasif direniş biçimlerinin sadece köylülüğe özgü olmadığını, pek çok yer ve zamanda tahakküm altındaki birçok grubun eylem repertuarında farklı direniş biçimlerinin gözlemlendiğini bildirir: İş yavaşlatma, mizah ile eleştirme, dedikodu, arkadan sövme vb. gibi eylemlerin çoğunun aslında ezilenlerin baskı karşısında tepkisi olarak görmek gerekir. Scott’a göre hâkim ve tabi gruplar, iki tarafın da bildiği bir senaryoya uyarak mücadele içerisine girişirler. Gündelik olanda gizlenen bu senaryolar, karşı tarafın kararlılığını sınayan ve kendi mücadele alanının sınırlarını genişletmeye çalışan bir niteliğe sahiptir. Hâkim gruplar iktidarını normalleştirip doğallaştırmaya çalıştıkça, tabi gruplar bu iktidarı aşındırmanın yolları üzerine çalışır. Benzer bir izlek görece daha yakın zamanda Türkçeye kazandırılmış olan Gündelik Hayatın Keşfi (1. ve 2. Ciltler 2009, Dost) adlı çalışmalarıyla Michel De Certeau’da da görülür. De Certeau, madunların taktiklerini muktedirin stratejilerinin karşısında “idare etme” sanatına, kullanımlar ve taktiklere odaklanır. Bu arada, Tahakküm ve Direniş Sanatları’nın baskısının tükenmiş olduğunu not ederek Ayrıntı Yayınları’na durumu arz edelim.

Scott’ın gündelik hayat içerisinde gerçekleştiğini varsaydığı mücadelenin bir ayağı mizahtır. Bu açıdan Scott’un direniş sanatları ve “gizli senaryolar”a yaptığı vurgu Bahtinci karnaval kavramı ile etkileşimli olarak okunabilir. Karnaval toplumsal sınırların yıkıldığı, alaşağı/altüst edildiği, gerçeklerin ve gerçeklerin sapkın yorumlarının dolaysız bir şekilde ortaya serildiği ve farklı dillerin, aksanların bir arada konuşulabildiği bir ortamı anlatır. Bakhtin’e göre karnavalın belirleyici öğelerinden biri gülmedir. Sahici gülme ciddiliği yadsımaz, onu kapsar. “Gülme dogmatizmden, hoşgörüsüz ve korkutucu olandan arındırır; fanatiklik ve ukalalıktan, korku ve sindirmeden, öğreticilikten, toyluk ve yanılsamadan, tekil anlamdan, tekil düzeyden, duygusallıktan kurtarır.”

Bakhtin, özellikle Rönesans döneminde ortaya çıkan ve ortaçağın ikili dünyasını -ciddi kilise retoriği ve gülme ile kendini yansıtan karnaval yaşamının- gülme yönünde büken, dönüştürücü gülme eyleminin, dünyayı sorgulama ve değiştirmede büyük rolü olduğunu savunur. Karnaval, komik olanla eşzamanlı ortaya çıkan küçük düşürülmeler, rezaletler ve aşırılıklarla gerçekliği ortaya çıkarma potansiyeline sahiptir. 2001 yılında, Sibel Irzık’ın bilgilendirici önsözüyle ve Cem Soydemir’in akıcı çevirisiyle Ayrıntı Yayınları’ndan yayımlanan Karnavaldan Romana, Rabelais ve Dünyası (2001, Ayrıntı) ve Dostoyevski Poetikasının Sorunları (2004, Metis) başlıca Bakhtin çevirileri. Aynı zamanda Bakhtin uzmanı Craig Brandist’in Bahtin ve Çevresi (2011, DoğuBatı) adlı çalışması da kayda değer.

Barry Sanders Kahkahanın Zaferi (2009, Ayrıntı) kitabında Bakhtinci gülmeyi tarihsel bir bağlama yerleştirir. Gülmenin yıkıcı bir tarihini yazma iddiasıyla yola çıkan Sanders, gülmenin direnişi tetikleyen etkilerini ve egemenlerin buna karşı aldığı pozisyonu masaya yatırır. Sanders’a göre nesnelere tek bir bakış açısıyla bakmamak, onlara ilişkin kurgusal ve imgesel dünyalar yaratmak mizahın ya da genel olarak estetik deneyimin beslendiği alandır. Hayal gücünün beslediği mizah, nesnelerin yeni bir biçimde görülebilmesini sağlar. Bu da günlük yaşama ile mesafe alınmasını sağlayarak, gerçek olana karşı uzaklığın oluşturulmasına, umudun ve düşlerin alanının genişletilmesine olanak verir. Konuyla ilgili çarpıcı çalışmalardan biri olan The Politics and Poetics of Transgression’da (İhlalin Polititası ve Poetikası, 1986) Peter Stallybrass ve Allon White Bahtinci karnaval kavramını ideolojik repertuarların ve kültürel pratiklerin çalışılmasında kullandılar. Ayrıntılarına giremeyeceğimiz bu çarpıcı çalışmanın yakın zamanda Türkçeye kazandırılması dileğimizi burada not edelim.

Son olarak, gülmenin, mizahın, karnavalın iktidar ilişkilerini alaşağı etme potansiyeli ile ilgili şüphelerin altını çizmek mümkün. Scott’un “gizli senaryolar” argümanında neler olup bittiğinden “haberdar olan”, ne olup bittiğini “bilen”, kamusal senaryonun bir parçası olarak itaat eden, ama aslında itaat edermiş gibi yapan, direngen maduniyet konumları tanımlanır. Bu, “bilmiyorlar, ama yapıyorlar” sözleri ile formüle edilen yanlış bilinç tezlerini açık bir şekilde yadsımak anlamına gelir. Yanlış bilen öznenin yerini, rol yapan öznenin gizli senaryosu alır. Oysa Gramsci’nin madun sınıfların tarihlerinin zorunlu olarak parçalı ve episodik olduğuna dair yaptığı vurgusunu hatırlamak; bunu, Althusser’in ideolojinin maddiliğine yaptığı vurgu ile birlikte düşünmek belki birkaç soru işaretinin doğmasına katkıda bulunabilir.

TAHAKKÜM VE DİRENİŞ SANATLARI, James D. Scott, Çev. Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, 1995.

GÜNDELİK HAYATIN KEŞFİ I-II, Michel De Certeau, Çev. Lale Arslan Özcan (Cilt I), Ç. Eroğlu, E. Ataçay (Cilt II), Dost Kitabevi Yayınları, 2009-2010.

KARNAVALDAN ROMANA, Mikhail Bakhtin, Çev. Sibel Irzık, Ayrıntı Yayınları, 2001.

KAHKAHANIN ZAFERİ, Barry Sanders, Çev. Kemal Atakay, Ayrıntı Yayınları, 2009.

Yetişkinlerin Ulaşamayacağı Yerde Saklayınız (Doğuş SARPKAYA)

Edebiyatta çocuk karakterler deyince aklımıza hemen çocuk kitapları ve onların efsane isimleri gelir: Alice, Küçük Prens, Küçük Kara Balık, Fedor Amca… Sıradan hayatı parçalamayı göze alan bu çocukların hepsi varolan dünyanın dışına taştıkları için çocukluk kahramanlarımız olmuşlardır. Büyüdüğümüzde ise yavaş yavaş uzaklaşırız onlardan. Okul, iş, kredi kartı borcu, buzdolabı taksiti derken kendi çocukluğumuzla savaştığımızı anlamayız bile. Yaşadığımız hengamenin içinden kafamızı kaldırmadan yaşamamızın sebebi çocukluğun masumiyetinden korkmamızdan mıdır? Bunun da etkisini göz ardı edemeyiz; fakat daha çok çocuksu açık sözlülük ve cesaret asıl geri adım atmamızı sağlayan şey. İktidar karşısında kendi eğilip bükülen imgemizi yansıttıkları için çocukluğu düşman bellemiş olabiliriz. Yetişkinlere yönelik romanlarda çocukların sıklıkla kahraman olarak görülmemesi, görüldüğü zamanlarda ise alegorik ya da didaktik bir işleve hapsedilmeleri bundan sanırım. Yine de bazı romancılar çocuk karakterlerine ihanet etmemeyi başarmışlardır.

Ağaç Yaşken Eğilir

Çocukluğun kurgu âleminde karşımıza çoğunlukla büyüme döneminin resmedildiği zamanlar çıkar. Edebiyat büyüme dönemini çocuksu cesaretin kırılmasını, açık sözlülüğün ketumluğa evrilişi ile birlikte yansıtabildiği ölçüde başarılı olmuştur. Fadime Uslu’nun dosyada yer alan yazısında üzerinde durduğu, James Joyce’un ‘Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ romanı, bu anlamda en önemli kitaplardan biridir. Daha sonradan Ulysses’te karşımıza çıkacak Stephen Dedalus’un büyümesi anlatılır kitap boyunca. Ailenin, okulun, dini kurumların ve dahası toplumun boğuculuğunu yırtmaya çalışan bir karakter olan Stephen, ne istediği gibi sanatçı olabilecek ne de üstüne karabasan gibi çöken kurumların etkisinden tümüyle sıyrılabilecektir.

Joyce, Stephen özelinde İrlanda toplumundaki çarpıklıkları da tüm çıplaklığıyla anlatır. Bu açıdan bakıldığında Meksikalı yazar J. E. Pachedo’nun ‘Çöl Savaşları’ kitabının kahramanı Carlos ile Stephen akrabadırlar. Carlos, arkadaşı Jim’in annesi Mariana’ya âşık olur. Karşılığını alamayacağı bir aşka tutulması ise hem öğretmenlerince hem de ailesince garipsenecek; Carlos’un çocuksu aşkı önce doktorların devreye girmesiyle bilimin, daha sonra rahiplerin devreye girmesiyle dini kurumların konusu haline dönüşecektir. Toplum Carlos’u çocuksu aşkından kurtarabilmek için seferber olmuş durumdadır. Pachedo’nun kısa romanını basit bir olay örgüsüne teslim eder. ‘Çöl Savaşlarını’ derinlere sürükleyen şey ise Carlos’u kurtarma çabasının, Meksika modernleşmesinin yıkıcı etkilerini örtmenin bir aracı olduğunun özellikle vurgulamasıdır. Carlos imkânsız aşkını yaşarken, ülke adım adım değişmektedir. Meksika ulusal mutfağı yerini hamburgere ile kolaya bırakır ve okulun penceresinden görülen dağların önüne kocaman binalar dikilmektedir. Bunların sonucunda ise “Yetişkinler enflasyondan, döviz kurundan, trafikten, ahlaksızlıktan, gürültüden, suç oranından, aşırı nüfustan, dilencilerden, yabancılardan, yolsuzluktan, bir azınlığın elinde toplanmış sınırsız refahtan ve geri kalan neredeyse herkesin içinde olduğu fakrı zaruretten şikâyet ederler.” Lakin bu şikâyetleri ortadan kaldırma iradesi, modernleşmenin çarkları arasında erimiştir.

Yeraltına Sığınan Çocuklar

Son dönemde çocuk karakterin yaşadığı toplumun arazlarını açığa çıkarması durumunu anlatan hikâyelerden biri ise Craig Silvey’in “Tanrı’nın Unutulan Çocukları” romanı olmuştur. Avustralya’da küçük bir kasabada yaşayan iki çocuğun –Jasper ve Charlie – dostluğunu anlatan roman, burjuva toplumunun kendi içine kapandığı anda nasıl çirkinleşebileceğini anlatır. Jasper, sadece Charlie ile paylaşabileceği bir sırla gelip kahramanımızın penceresini tıklatır. Derslerinde başarılı bir kitap kurdu olan Charlie’nin, kasabanın günah keçisi olarak görülen Jasper ile sır dolu bir cinayeti çözmesi gerekecektir. Romanın omurgasını Ursula K. Le Guin’in Omelas hikâyesine yaslayan Silvey, burjuva refah ve mutluluk yalanını çocuk kahramanları aracılığıyla ortaya çıkarır.

Çocuk karakterlerin yetişkin dünyasına karşı giriştikleri mücadele bazı durumlarda geri çekilmeyi ya da yeraltına sığınmayı beraberinde getirir. Meltem Gürle’nin bu dosyadaki yazısında belirttiği gibi, bazı durumlarda çocuklar erken kaybedenler olduklarının farkına varırlar ama yine de kendi dünyalarını korumak için çaba sarf ederler. Niccolo Ammaniti’nin ‘Sen ve Ben’ romanı, burjuva ailesini endişelendirecek kadar konuşmayı sevmeyen, asosyal bir karakter olan Lorenzo’nun “ötekilerden” kaçma macerasını anlatır. Lisede yaşıtları ile kaynaşsın diye daha kalabalık olan devlet okuluna yazdırılan Lorenzo, ailesine hafta sonu tatilini okuldan arkadaşlarla geçireceği yalanını atarak kendi apartmanlarının bodrumuna sığınmaya karar verir. Ama planında küçük bir aksaklık olacaktır: Uzun zamandır görüşmediği üvey ablası 23 yaşındaki Olivia, bodrumdaki sığınağa gelecektir. Hem yaşıtlarından hem de ailesinden kaçmak için geldiği mekânın bir başka yetişkince işgal edilmesi Lorenzo’nun canını sıkar ama babası tarafından ihmal edilen, uyuşturucu bağımlısı olmuş, hastalıktan adım atacak hali olmayan Olivia ile kader birliği içinde olduğunun farkına varır. İkisi de yaşadıkları toplumun dışına çıkmayı ve ondan uzaklaşmayı seçmiş, bunu da ahlaki bir sorumluluk olarak görmüşlerdir.

Edebiyatta daha çok başı okşanacak karakterler olarak arzı endam eden çocukların son yıllarda yeniden hatırlanması ve çocukluk halleri üzerine romanların yazılmasında şaşılacak bir şey yok. Romancı, topluma ve insanlara yüzünü döndüğü zaman kendi geçmişiyle hesaplaşmayı göze alması gerekir. En yakın ve yakıcı geçmişimiz ise masum, cesur, sözünü sakınmayan çocukluğumuzda gizlidir. Yine de yetişkin dünyaya tümüyle kulak tıkamak pek mümkün değil. Naçizane önerim çocuk karakterleri işleyen yazarların kitapların görünen yerlerine şu uyarıyı basmaları: “Yetişkinlerin ulaşamayacağı yerde muhafaza ediniz”.

ÇÖL SAVAŞLARI, J. E. Pachedo, Çev. Deniz Torcu, Dedalus Kitap, 2013.

TANRI’NIN UNUTULAN ÇOCUKLARI, Craig Silvey, Çev. Selim Yeniçeri, Martı Yayınları, 2013.

SEN VE BEN, Niccolo Ammaniti, Çev. Şemsa Gezgin, Can Yayınları, 2012.

Direnişi Selamlayan Kitaplar (Doğuş SARPKAYA)

Gezi Parkı eylemleriyle birlikte birçok şeyi yeniden düşünme olanağı yakaladık. Bunlardan biri kurumsallaşmış vahşiliğin örnekleriyle yüz yüzeyken, insan yaratıcılığının inanılmaz yoğunlaşabileceğiydi. Polis saldırılarının en acımasız olduğu zamanda bile insanlar orantısız mizah, zekâ ve yaratıcılıkla, oldukça sıkı bir direniş söylemi yaratmayı başardı. Bu sürecin diğer kazanımı da başka bir dünyanın mümkün olduğuna insanların ikna olmasıydı. Polis müdahalesi kesildikten sonra Gezi Parkı içerisinde filizlenen alternatif yaşam pratiği, devlet elinin değmediği durumlarda paylaşım ve dayanışmayla insanların bir arada yaşayabileceğinin açık kanıtıydı. Gezi Parkı eylemleri aynı zamanda, Arap baharı ve daha birçok örnekte gözlemlediğimiz bir duruma canlı olarak tanık olmamızı sağladı: İnternet hem iletişim kurmada hem organize olmada hem de alternatif medya işlevi görmede kullanılan yeni bir mücadele aracı oldu.

Edebiyat kimi zaman bu tarz toplumsal hareketlerin nüvelerini önceden görebilecek ve betimleyebilecek bir güce sahip. Bazen yaşadığımız şeyin sanki önceden yazılmış olduğunu düşünüp şaşırdığımız olur. Sanki o insanlık durumu ya da toplumsal olay yazar tarafından öngörülmüş gibidir. Gezi Parkı direnişiyle birlikte aklıma düşen iki kitap, yakın zamanda başka bir mecrada* üzerine yazdığım José Edmundo Paz Soldán’ın Turing’in Hezeyanı ve José Saramago’nun Görmek romanları, az önce bahsettiğim şaşkınlığa sebep oldu. Paz Soldán yeni toplumsal hareketler ve internetin aktif kullanımının yarattığı direniş olanaklarını ele alırken, Saramago devletin bir yerden elini çekmesinin orayı daha güzel hale nasıl getirebileceğini anlatıyor bizlere.

Diktatörlüğe Karşı Siber Direniş

Turing’in Hezeyanı, darbe marifetiyle iktidara gelen hükümetlerin yarattığı terör ortamını ve neoliberal politikalar sonucu gün geçtikçe yoksullaşan, yaşam alanları sınırlandırılan insanların hikâyesini anlatıyor. Mekan Bolivya… Elektriğin özelleştirilmesi, elektrik faturalarının gün geçtikçe şişkinleşmesi ve elektriklerin sürekli kesilmesi üzerine halk sokaklara dökülür. Aslında bu sokağa dökülüş yıllardır sürdürülen neoliberal politikalara karşı ayaklanmadır. Darbe ile iktidara gelen Montenegro hükümetine karşı, muhalefet ve halk birleşir. Aynı zamanda bugün FRP adıyla bilinen sanal bir gerçeklik oyununun parodisi olarak romanda yer alan Playground üzerinden örgütlenen hackerlar hareketin bileşenlerindendir.

Romanın vurucu noktalarından biri yeni bir mücadele alanı olarak interneti önermesi. Hackerlık ya da bilgisayar korsanlığı aslında bir çeşit eşkıyalığın önünü açtı. Siber korsanlar, internet üzerinden yapılan ticaretin yolunu keserek ve ağ üzerinden hırsızlığı başlatan yeni bir eşkıyalığın yolunu bulmuştu. Eşkıyanın yol keseni olduğu gibi mücadele edeni de olduğunu bilen bizlerin, hacktivistleri yeni dönem sosyal eşkıyalar olarak anması doğaldı. Dünyanın birçok yerinde aktif olan kızıl hackerlar, bilgisayar sistemlerini kırarak, hem halkın bilgilenmesini sağlıyorlar hem de egemenlerin kırılmaz sandıkları sanal kalelerinde büyük yarıklar ve çatlaklar açıyorlar. Paz Soldán 2000’li yılların kendine özgü bu hareketliğini anlatarak, yeni binyılın gerçekliğine nüfus etmeye çalışmış.

Paz Soldán, 2000’li yılların yarattığı toplumcu ve politik dalgayı iyi özümseyerek yeni bir gerçekçilik ile anlatıyor hikayesini. Yeni iletişim kanallarından ve özellikle internetin sanal ortamından sokaklara akan, bunu yaparken kendi ülkesinin tarihi ile hesaplaşan bir roman var karşımızda. Aynı zamanda çocuk istismarı, işkenceler, eylemlerde öldürülen insanlar “görülebilir gerçekler” yöntemiyle anlatılarak okuyucunun sarsılması hedeflenmiş. Ama Paz Soldán’ın asıl marifeti gerçekliği doğrudan anlatma konusundaki cüretinden kaynaklanıyor. Bolivya’da yıllarca hüküm sürmüş darbe mirasçısı iktidarların, küreselleşen kapitalizmin çıkarları uğruna kendi halkını sömürmesini, ekonomik geri kalmışlığın egzotik anlatımı tehlikesini savuşturarak, doğrudan doğruya anlatmış Paz Soldán.

Devlet Şehri Terk Ederse

Saramago ise Körlük’ün devam kitabı da sayılabilecek Görmek romanında umutlu bir hava çiziyor. Bilinmeyen bir ülkenin başkentinde gerçekleşen seçimlerde mahşeri bir yağmurun sonunda bütün seçmenler saat dörtte sandıklara giderler. Seçim sonuçları açıklandığında seçmenlerin %70’inin boş oy kullandığı öğrenilir. Demokrasiye olan inancın sarsılması olarak değerlendirilen seçim bir hafta sonra tekrarlandığında sonuç daha vahim bir noktaya ulaşır: Boş oy oranı %83 çıkmıştır. Bunun bozguncular tarafından örgütlenen bir eylem olduğu varsayımı üzerinden olağanüstü hal ilan edilir ve boş oy kullanma cüretini gösteren şehir lanetlenerek, devlet tarafından kaderine terk edilir. Devlet iradesinin, ordunun, polisin şehri terk etmesiyle bir kargaşa ortamının oluşacağını ve en sonunda bu lanetli şehrin dize geleceğini öngören yöneticiler bir süre sonra yanıldıklarını anlarlar. Çünkü lanetli kent, devlet olmadan da kendi düzenini kurabilmiştir. Burjuvazinin seçim oyunuyla insanları yönetmesinin demokrasi olarak adlandırılmasının saçmalık olduğunu her fırsatta dillendiren Saramago, Görmek ile bakan köre dönüştürülmüş toplumun, görmeye başlamasıyla birlikte, başka bir yaşamı kurabileceğine dair inancı canlandırıyor. Belediye Başkanı’nın sekreterinin temennisi gerçekleşiyor kentte: “Rahat olabilmek için uyumak zorunda kalmamak ne iyi olurdu”.

Görmek, sadece burjuva demokrasisini tartışmakla bırakmamış işi. Kapitalist sistemin, iktidar kliklerine dair genel bir çözümlemeyi de önüne koymuş. Medya’dan orduya, büyük patronlardan hükümete bütün iktidar bileşenleri eleştirilmiş metinde. Olağanüstü halin anlamsızlığından, dezenformasyonun çirkinliğine, polisin görevinin suçlu yaratmak oluşundan, ordudaki tartışılmaz hiyerarşinin anlamsızlığına kadar birçok iktidar eylemi gözler önüne serilmiş. Üstüne üstlük bu kör göze parmak sokularak yapılmamış; ayrıntılı betimlemeler, yerinde diyaloglar, metnin içine işlenmiş imgeler ve metine karşı belirli bir mesafeyle gerçekleştirilmiş.

Bu Daha Başlangıç…

Hem Paz Soldán’ın hem de Saramago’nun romanları, yaklaşık bir aydır ülke topraklarında yeşeren direniş kültürünü önceden öngörebildikleri için yeniden okumamız gereken kitaplar. İki romanın ortak noktası ise ülkelerinde geçmişte iktidarda olan diktatörlükle hesaplaşma arzuları diyebiliriz. Türkiye’deki otoriter ve diktatörlüğü aratmayan uygulamalar karşısında kıvılcımlanan, Gezi Parkı direnişinin oluşturduğu yaratıcı enerjinin bizim sanat dünyamızı da yeniden hareketlendireceğini söylersek aşırı yoruma kaçmış olmayız. Duvar yazılarında, sosyal medyada ve eylemlerde orantısız zekânın yüzlerce örneğiyle karşılaştık bu süreçte. Ben bu hareketliliğin bundan sonrası için daha başlangıç olduğunu düşünme eğilimindeyim.

Saramago Körlük’te, “Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük…” der. Bu cümleyi ülkemize tercüme edersek; Gezi Parkı eylemleri öncesinde sesini çıkarmayan yüzbinler, kendi gündelik hayatlarının prangasına mahkûm şekilde, toplumsallaşan körlüğe teslim olmuşlardı. Bölümün devamında ise şu diyalogla karşılaşırız: “Biz şimdiden yarı yarıya ölüyüz dedi doktor, hayır, yarı yarıya canlıyız, diye karşılık verdi karısı”. Direnişi, yarattığı heyecan, umut ve coşku kadar bunun için de sahiplendik sanırım: Yarı yarıya ölü olduğumuzu vaaz edenlere, kendi körlüğümüzü sevdirmeye çalışanlara karşı sesimizi daha güçlü çıkarabildiğimiz ve yaşadığımızın farkına vardığımız için kucakladık direnişi.

TURİNG’İN HEZEYANI, José Edmundo Paz Soldán, Çev. Zeynep Öztekin, Ayrıntı Yayınları, 2012.

GÖRMEK, José Saramago, Çev. Aykut Derman, Can Yayınları, 2008.


* Büyüden Gerçeğe Dönüş, Redaksiyon Sayı:2. Turing’in Hezeyanı’nın değerlendirildiği bölümde bu yazıdan faydalandım.

Felaketler Yüzyılının Romanı (Doğuş SARPKAYA)

Bütün bir sınıflı toplum tarihi örgütlü felaketler tarihidir. Yirminci yüzyıl ise bu felaketlerin daha bilimsel ve programlı bir şekilde gerçekleştirildiği bir dönem olarak anılabilir. Bosnalı yazar Aleksandar Hemon’un, Lazarus Projesi kitabı, yirminci yüzyılın başı ve sonundaki iki felaketi ve bunların yarattığı toplumsal travmaları ele alarak, insan kötülüğünün sınırlarına doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu. Roman yüzyıl başında Rusya’daki pogromdan kurtulmayı başarmış Lazarus ile yüzyıl sonunda Bosna Hersek’te gerçekleşen soykırımdan önce ülkeden ayrılarak kurtulan Brik’in yaşamları üzerinden savaş, ırkçı nefret, önyargıların kurumsallaşması gibi konulara değiniyor.

Romanı Kısaca özetlersek: Bosna Hersek’teki savaş çıkmadan önce ABD’ye göçmüş olan genç yazar Brik, 2 Mart 1908’de meydana gelmiş bir olayın peşine düşmeye karar verir: Ukrayna’da yaşanan pogromdan kaçmayı başararak ABD’ye göçen Lazarus Averbuch, Chicago polis müdürünün evinde öldürülür. Olay Lazarus’un anarşist bir suikastçı olduğu iddia edilerek kapatılır. Brik, olayın iç yüzünün farklı olduğunu düşünmektedir ve bu olayı anlatacağı bir çalışma yapmak için bir ödenekten yararlanır. Bu planları yaparken, çocukluk arkadaşı Rora ile karşılaşır. Çoğu zaman kendi uydurduğu hikâyeleri gerçekmiş gibi yutturmayı seven bu yaşam dolu adam ile birlikte, hem Lazarus’un hem kendi kişisel tarihinin peşine düşen Brik, ABD’den Ukrayna’ya, Ukrayna’dan Bosna Hersek’e uzanan bir yolculuğa çıkacaktır.

Keşmekeş ve Kronotop 

Hemon, Lazarus Projesi’nde altından kalkması zor bir yükün altına girmiş. Çünkü anlatılması oldukça güç olan insan trajedilerini gevşek kurguya dayanan bir üslup ve mizahi bir dille yazmaya çalışmış. Lazarus olayının anlatıldığı bölümlerde daha çok bir tarihçinin devreye girdiğini hissediyorsunuz. Ama roman bir anda şimdiki zamana dönüp, Rora’nın bir hikâyesi sayesinde mizahi bir boyuta taşınabiliyor. Aynı anda pek çok konuya değinen kitaplarda bir keşmekeş oluşmasını bekleyebiliriz. Farklı zaman ve uzamların bu kaos ortamını körüklediğini eklemeliyiz. Genelde ilk romanlarda görülen bir yazar hastalığıdır bu. Romanı bir bütün olarak kurgulayamamanın yarattığı gerilim, yan öykülerin bağımsızlığını ilan etmesine sebep olur. Bu durum Lazarus Projesi için geçerli değil ama. Sürgünlüğün insan ruhunda açtığı yaralardan savaşın anlamsızlığına, ırkçılıktan ahlaki düşüşe, anarşizmden “gücün ahlaksızca kullanılmasına hizmet eden” kanunlara, pek çok tema romanın omurgası içinde kendine yer bulmuş. Hemon, bu keşmekeşi özellikle besleyerek, gevşek kurgu ile ironiyi birleştirerek kendi derdinin etrafından dolaşmayan, tam da anlatmak istediğini dillendiren bir roman yazmayı başarmış.

Lazarus Projesi’ni okurken, Mikhail Bakhtin’in kronotop üzerine söyledikleri çınlıyor kulağınızda. Bakhtin’e göre kronotop “edebiyatta sanatsal olarak ifade edilen zamansal ve uzamsal ilişkilerin içkin bağlantılılığına” işaret eder. Sanatsal zaman ve uzam, kendi bulunduğu çağın değer ve duygularını yansıtır. Zamanı ya da uzamı ayrı bütünlükler olarak düşünüp ele almak bilimsel düşünce açısından mümkün olsa da sanatsal açıdan mümkün değildir. Bakhtin, bunu açıklamak için karşılaşma ve yol kronotopunu örnek gösterir. Karşılaşma duygu ve değerlerin yoğun olarak yaşandığı zamansallığın ağır basmasıyla karakterize edilir. Lakin yol uzamsallık ile açıklanır. Romanlarda çoğu karşılaşmanın yol ile karakterize olması ise uzam ve zamanın birlikte ele alınmasını zorunlu kılar. Böylece uzam ve zamanı birbirinden ayrı düşünmeye alışık olan bilimsel dogmatizm aşılır ve rastlantısalın evreni gerçeğin açığa çıkarılmasında yeni bir işlev görür.

Hemon romanı yazarken Bakhtin’in sözlerini dinledi mi bilmiyoruz ama iki farklı zaman ile uzamı tek bir hikâye içinde eritmeyi başardığı ve anlatı içerisinde rastlantısal karşılaşmalar ile yol eğretilemelerini dengeli bir şekilde bir araya getirebildiği için iyi bir roman yazdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Brik’in Rora ile bir toplantıda karşılaşması, birlikte bir yolculuğa çıkmaya karar verişleri, bu yolculuk esnasında karşılaştıkları insanlar ile birlikte iç dünyalarında oluşan değişimler, rastlantısalın, gerçeğin açığa çıkmasında oynadığı rolü işaret etmesi açısından önemli.

Felaketi Anlatabilmek 

“Felaketin anlatılabilmesi mümkün mü?” sorusu edebiyatçılar arasında sıklıkla sorulur. Diğer taraftan felaketler, katliamlar, soykırımlar son iki yüz yıldır edebiyatın, özellikle de romanın ana konularından biri olmuş durumda. Mark Nishanian “Felaket edebiyatı’ türünün örnekleri, sadece gaddarlığı sömürüyorlar” diyerek, felaket anlatılarının, yaşananları edebiyatın boyunduruğu altına alarak bir kurgu öğesine çevirmesi tehlikesini vurgulamıştı. Nishaian’ın edebiyat ve felaket üzerine yazdıklarının tümüne – özellikle felaketin anlatılamazlığı varsayımına- katılmasak da gaddarlığın sömürüsü üstüne söylediklerini rahatlıkla iyi edebiyatın turnusol kâğıdı olarak kullanabiliriz. Aleksandar Hemon, Lazarus Projesi’nde insan gaddarlığını basit bir kurgu öğesine indirgemediği için önemli bir yazar. Özgürlüğü “otoritelerin elinde kullanışlı bir düşman olarak” görmeyen, “serbestçe gezen havadan ürken” bir ülkenin çocuğu olduğu için üzülen ve cephede uçan halı gören insanların hikâyelerini anlatan Hemon’un, Nishanian’ın sınavından geçebileceğini söyleyebiliriz.

LAZARUS PROJESİ, Aleksandar Hemon, Çev. Seda Çıngay, Everest Yayınları, 2013.