Cemil KAVUKÇU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemil KAVUKÇU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Üs-Tü Kal-Sın (Fadime USLU)

Cemil Kavukçu’nun yeni öykü kitabı Üstü Kalsın’ın senfonik bir yapısı var. Elbette yazarın kurduğu dil atmosferinden, öykülerin sıralanışından kaynaklanıyor bu. Anlatım biçimiyle dilin temposu her metni kendi yapısı içinde derinleştirirken usulca birbirine ilmek atan dokuz öykü dingin akan hüzünle neşeyi kamçılayan coşkunun iç içe geçtiği çok sesli uzun bir müziği duyumsatıyor.
Müzikte parçanın yorumlanma hızı olan tempo, edebi eserlerde sadece anlatımın akıcılığıyla değil;  seçilen sözcüklerin ahengiyle, sesle, sessizlikle; anlattıklarıyla birlikte anlatmayıp susmayı tercih ettiği o özel durak yerleriyle gerçekleşir. Ağırdan alınan yürüyüş ya da varış noktasına ulaşmak için atağa kalkmış bir koşucu gibi tavır alabilir anlatı. Süratin ve yavaşlığın dengesini kuran, yarattığı anlamı kapatıp giz perdesini açan, sahnelerdeki anlam bağlantısının işaret taşlarını döşeyen yazar, hikâyesinin biricik malzemesi dili hikâyenin özüne göre işlettiğinde, yani, sözcükleri notalar gibi düzeneğin işleyişine uygun biçimlediğinde anlatıda müzikal tempo, aynı zamanda dil atmosferi belirir. Okurken, yazar mesafe koysa bile içine dâhil olduğumuz öykülerin çekiciliği de bununla ilgili; atmosferine kapıldığımız anlatı başta görüntüyle, somut duyulara hitap ettiği sahnelerle belli bir kesinlik yaratmış, sonra da o görüntünün, kesinliğin içindeki bilinmeyeni, anlam katmanlarını sezgilerle bulmaya davet emiştir. Görüntünün içindeki müzikal devinimi bulup o devinimle hikâyelerini biçimleyen bir yazar Cemil Kavukçu.  Sözcükleri dokuyarak yarattığı sahnelerde düşüncenin elçisi dili, dilin düşüncesi temsili görüntüleri enstrümanlar biçiminde kullanıyor. Hikâyeyle var olan anlam örüntüsü metnin her zerresine nüfuz ederken etkiyi güçlendiren detaylar bir süre sonra konuşmaya, kendi seslerini duyurmaya başlıyor.

İlk öyküsü 1981’de Sesimiz Dergisinde yayımlanmasının üzerinden otuz üç yıl geçmiş. Bu sürede yüzlere varan öyküsü yayımlanmış Kavukçu’nun.  Eserleri hakkında da birçok çalışma yapıldı. Bu çalışmalar dönüp dolaşıp aynı yere; kasaba gerçeğine, taşra sıkıntısına kilitleniyordu. Kavukçu’nun eserlerinin ilk bakışta görünen yüzüydü bu. Sonuçta, yazar mekân ruhunun biçimlediği insanları; kasabalıları, gemi adamlarını, büyük kent yalnızlarını anlatıyor; kasaba ortamındaki özgün, sıra dışı, kimseye benzemez kişiler ise yazın sanatımızın Kavukçu tipleri diye yorumlanıyordu. Böylece, anlattıkları genel okur gözünde Kavukçu kaleminin kimliğine de büründü.  Yazar, söz konusu tipleri, tanıttığı özellikleriyle farklı öykülerde yeniden ele aldı, öyküler arasında bağlantı köprüleri attı. Bunları yaparken öykü dışındaki anlatı ve romanlarında da kasabaya değiniyordu.  Tasmalı Güvercin kitabı okurla buluştuğunda yazarın başka bir yöne, fantastiğin öne çıktığı öykülere yöneldiği belirtildi. Oysa, Kavukçu 1983 yılında yayımlanan Pazar Güneşi kitabında ve ardından gelen pek çok öyküsünde fantastiği, büyülü gerçekliği ve grotesk unsurları kimi zaman belirleyici bir ana eksen, kimi zaman da anlatıyı saran bir aura olarak çeşitli tonlarda ele almıştı. Pazar Güneşi’ndeki “Gecenin Ardında Kuyruk”, Yalnız Uyuyanlar İçin’deki “En Eski Güvercin”,  Gemiler de Ağlarmış kitabındaki aynı öykünün “Balık” başlıklı bölümü, yine aynı kitaptaki “Özel Yaşam Hırsızları”, Temmuz Suçlu’da “Önlem” bu kanalın ilk akla gelen benzersiz öyküleri. Yazarın sanatının temel felsefesinden biri de gerçeklik denilen şeyin sürekli değişebileceği üzerineydi ve bu felsefeyi kurgu yöntemine taşıdı. Dört Duvar Beş Pencere kitabında yer alan “Haber ve Haberci” öyküsü bunun en çarpıcı örneklerinden. Parçalı kurguda yabancılaştırma efektini kullanarak gerçekliğin odağını kaydırıp değiştirmişti.  Maddi duyulara hitap eden detaylarla kesinlik yaratıyor, kesinliğin içinde durumun hakikatini işliyor, sonra hakikati belirlenen durumu bir anda ters yüz ediyordu. Yine aynı kurgu tekniğinde aynalar yöntemini geliştirdi Kavukçu. Tek çatı altına aldığı bölümlerin birindeki bir detayı bir başka bölümün esas meselesi haline getiriyor. Süreklilik bir olgu olmaktan çıkıp öykü kişilerinde yaşamsal bir duyguya dönüşüyordu. Fantastik ve büyülü gerçekliği de yine gerçekçi öykü kişilerinin bakışıyla değerlendirdi Kavukçu. Kişiler aykırı ya da fantastik âlemin tipleri değil, onların rastladıkları sıradan düzenin aykırı olaylarıydı.  

Üstü Kalsın, Kavukçu’nun bugüne kadar kurduğu öykü dünyasında anlam, teknik ve biçem olarak farklılaşan yönelimlerinin bir arada olduğu, kurduğu kanalları kendi derinliğinde doğallıkla dile getiren zengin bir kitap.

Kitaptaki ilk öykü  “O Bakış”ın dingin ve kasvetli müziği, kasveti artıran yağmurla, otel odasına tıkılıp kalan kişilerle, sobaya atılan odunun yanarken çıkardığı çıtırtı ve öteki ayrıntıların ses vermesiyle oluşuyor. Otel odasının penceresinden dışarıya bakan kişinin gördükleriyle açılıyor öykü. Pencere pervazından sızan dingin yağmurun damlaları taşlarda patlayan sağanağa dönüştüğü birkaç saatlik süreyi içeriyor. Bu kesitteki tüm olaylar yağmurun perdelediği trajik boşlukta geçiyor. Trajedi  öyküyü anlatan kişinin mi, hikâyesi dinlenen kişi mi, hikâyedeki olaydan etkilenen öteki varlığın mı, gerilimi hepsine aşama aşama, mekân da dahil olmak üzere her nesneye ve kişiye bölüştürerek anlatıyor yazar. 

Birbirinden güç alarak topluluk olmayı kutsallaştıran, kendilerinden olmayanı baskılayıp dışlayan kişilerin zayıf bulduğu varlık üzerindeki etkisini sıkça işlemişti Kavukçu. Öyküsüyle aynı adı taşıyan Demokor bunun prototipi adeta. Kasabadaki yetişkinlerin deli yakıştırması yaparak  gülüp eğlendiği, çocukların maskarası olan Demokor’un hayaleti, bir başka ifadeyle, onun maskesinin ardındaki yüzü “O Bakış”ta da çıkıyor karşımıza; vurduğu ayının yavrusunu ormandan alıp besleyen avcının ayıyla ilişkisinde ortaya çıkan, trajedi ve gerilimden doğan bir hüzne açılıyor: Demokor’un ve onun duygusunu taşıyan öykü kişilerinin dinmeyen hüznüne.

Kavukçu öteki öykülerinde olduğu gibi ayrıntı işçiliğiyle kuruyor öykülerinin atmosferini. Mekân yazarın anlatıcı kişileri için de hikâyesi anlatılan kişiler için de yönlendirici bir unsur. Öykü kişilerini harekete geçiren anlatı zamanındaki alanın koşulları mıdır, kişilerin bakışıyla mı mekân biçimlenmiştir, belli değildir. Sonuçta yazar, öykü kişilerinin iç dünyalarıyla mekânın ruhunu örtüştürerek mekânı bir dekor olmanın ötesine taşır ve yaşayan bir organizmaya dönüşür. Suskularda boşluklar bırakır Kavukçu. Boşluğu dolduracak olan okurun düş dünyasından çok öykünün suskusundan önce ve sonra söyleyip gösterdiği işaretlerdir. 

“O Bakış”ın mevsimi sonbahar. Birbirine bağlanan “Hangi Dala Bakalım Baba”, “Karga Bayramı” ve “Piyes” adlı öyküler ise yaşamsal döngünün sonsuzluğunu sezdiriyor. İlerleyen zamanın bir noktasından geriye dönüp bakılıyor “Hangi Dala Bakalım Baba”da. Görülen alanda anlatılan birkaç mevsim birden; kişinin zihninde donup kalan, zig zaglar çizip sonra sarmal hale gelen, olaylarıyla günümüze aralanan bir zaman. Kıpır kıpır, hiç düşmeyen ritmiyle neşeli bir müziği var bu üç öykünün. “Şerare”nin alçalıp yükselen tınılarıyla kitaptaki son öykü “Üstü Kalsın”ın gürül gürül akan bir nehri çağrıştıran dili birbirine çok yakın.  Bilinç kaymaları, hezeyanlar, öfke ve durulma anlarının çok sesli yansıması olan “Üstü Kalsın” kitabın final vuruşu aynı zamanda. 

Kitaptaki bir başka güzellik, desenler. Çizeri Melih Kavukçu, öyküler gibi etkiyi birkaç çizgiyle aktarıyor. Kimi zaman kalın ve sert çizgiler, uçarı hareketler, hareketin sürekliliğini pekiştiren dalgalanmalar, hafif fırça darbeleri, mizahla alegorik anlamı öne çıkaran çizgilerle betimlenmiş figürler… desenler bir yandan konuşan kurmacalarla diyalog kuruyor, bir yandan da kitabın estetik tarzını bütünlüyor.  

Üstü Kalsın, Cemil Kavukçu’nun öyküde dil hassasiyeti ile kurgulama yöntemindeki doğallığı gösteriyor bize, estetik tavrını hikâyenin özünden gelen sese teslim ederek.


ÜSTÜ KALSIN, Cemil Kavukçu,  Can Yayınları, 2014.

"Gençlerin Hayatlarını Kararttılar" (Cemil Kavukçu ile Söyleşi: Gülşah ELİKBANK)

Cemil Kavukçu özellikle eşsiz öyküleriyle, son dönemde bir de çocuk kitaplarıyla ilgiyle takip ettiğim, örnek aldığım yazarlardan biri. Kendisiyle ilk olarak İzmir’de bir edebiyat etkinliğinde aynı oturumun konuğu olarak tanıştım, fakat öyküleriyle tanışmam bunun çok öncesine dayanıyordu. En iyi yazar, tanışılmamış olandır, sözünü tersine çeviren yazarlardan biri Kavukçu. Bu nedenle Kavukçu’nun ilk gençlik romanı Yolun Başındakiler’i duyar duymaz, hemen alıp okudum ve oldukça keyifli olduğuna inandığım bu röportajı gerçekleştirdim. 

Yolun Başındakiler, ilk gençlik romanınız. Ustalıklı öykülerinizden sonra, çocuklar için de yazarak bizleri mutlu etmiştiniz. Acaba o çocuk romanları Yolun Başındakiler romanına zemin hazırlamış olabilir mi?

Bakın, bunu düşünmemiştim. Bir yazı yolculuğunun neyi nasıl tetiklediğini, neyin buna zemin hazırladığını bilmiyorum. Çocuklar için yazmaya da yeni başladım sayılır. Bunun için geç kaldığımı düşünmedim. Kendimi hazır hissetmem gerekiyordu. Beş çocuk kitabının ardından şimdi de bir gençlik romanı geldi. Büyük bir keyifle, kendimi o yaşlardaki bir okur yerine koyarak yazdım.

Edebiyatımızda gençlere yönelik yeterince kitap yayınlandığını düşünüyor musunuz?

Hayır, yeterince yayımlanmıyor. Çocuk edebiyatına yönelik geniş bir alan oluşmuşken gençlik edebiyatı oldukça sınırlı kalıyor. 7-12 yaş grubu çok iyi kitap okuyor da ergenlik döneminde ciddi bir düşüş oluyor. Bunun birçok nedeni vardır kuşkusuz. Biri de, onlar için yeterince bir şeyler yapılmadığı gerçeği. Kendimden biliyorum, sancılı ve zor bir ilk gençlik dönemi yaşadım. Beni ya da benim gibileri anlatan her şeye nasıl büyük bir gereksinim duyuyordum. “Batı Yakasının Hikâyesi” filminden, Steinbeck’in “Sardalya Sokağı”, “Uğurlu Perşembe” kitaplarından çok etkilenmemin nedeni buydu.

Yolun Başındakiler romanınızda, aynı mahallede oturan, hatta aynı okuldan mezun olan çocukların büyüme sürecine tanık olurken, çocukların hayata başlama noktaları benzer olsa da farklı yönlere gidebildiklerini görüyoruz. Sizce yolun başı, hangi açıdan önemli?

Yolun Başındakiler, altmışlı yıllarda bir kasabada geçiyor. O yıllarda yolun başı, ilkokul bittikten sonra başlıyordu. Ailelerin sosyal, kültürel ve ekonomik yapıları çocukların geleceğini belirleyen ölçütlerdi. Ortaokul ara bir basamaktı. Durumu iyi olanlar çocuklarına bir şans daha tanıyordu sanki. Yetişkinlerin belirlediği bu yaşam haritası çok önemli. Ziyan olmuş birçok yaşama tanık oldum; hem okumaya zorlanan hem de okuması engellenenler.

Roman kahramanlarından İsmet’in okulunda her şey yasak, yüzü gülen öğretmen yok. Çizginin dışındakiler de hemen mimleniyor zaten. Bu yasakçı zihniyeti sizce aşabildik mi? Her yıl değişen eğitim sistemi, size neler düşündürüyor?

Aşmak ne kelime, yasakçı zihniyet gittikçe ağırlaştırıldı. Son on yıl içinde adlarını bile bilmediğim eğitim bakanları gelip gittikçe, bir ideoloji uğruna onlara dayatılan, hiçbir temele oturmayan sistem denemeleriyle gençlerin geleceğini kararttılar.

“Elli Yıl Sonra Durum Çok Daha Kötü”

Romanda, kızların okutulmadığı, küçük yaşta evliliğe hazırlandığı bir dönemi anlatıyorsunuz. İsmet okumaya devam ederken, ablasının okul hayatı ailesinin kararı ile bitiyor. Bu konuya değinmeyi neden tercih ettiniz?

Bu konu önemli. Ben romanımda elli yıl öncesini anlatıyorum ama sorun bugün de sürüyor. Okula gönderilmeyen kız çocukları, çocuk gelinler günümüz Türkiye’sinin yüzkarası. Elli yıl önce böyleydi, ama elli yıl sonra durum çok daha kötü diyorum.

İsmet ve içten içe sevdiği Hatice, ailelerinden gizli gizli çizgi roman okuyorlar. Bu sırları adeta onları birbirine bağlıyor. Çizgi roman okumak ülkemizde hala dışlanan bir durum mu sizce? 

Bilmiyorum. Ama dışlandığını da sanmıyorum çünkü artık klasiklerin bile çizgi roman versiyonları yapılıyor.

Siz öykülerinizde fantastiğe, büyülü gerçekçiliğe de yakın duruyorsunuz. Fakat veliler ve öğretmenler türü kendilerine yakın bulmadıkları gibi okunmasını da pek tasvip etmiyorlar. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

Bu bir vizyon ve açı sorunudur. Çocuklar bu konuda velilerin de öğretmenlerin de çok ilerisindeler. Hatta, estetik düzeyde onlara örnek olacak düzeydeler.

Sizin öyküleriniz keskin sonlarla bitmez genelde, insan kendince devam ettirmek ister o güzelim öyküleri. Yolun Başındakiler de son sayfalarda duyulan havadislerle, devam edecek hissi bıraktı bende. Böyle bir ihtimal var mı?

Ucu açık öyküler okurun zihninde devam etmekle kalmaz onları sürece de katıp yaratıcı dünyalarını kışkırtır. Her okuyanda başka sonlara doğru açılır öykü. Ben de hep bunu amaçlamışımdır. Benim bittiğini düşündüğüm ama bitmeyen o nokta okuru nereye götürecektir? Yazmak ve okumak bir kağıdın iki yüzü gibidir; onu okurken yeniden yazarız aslında.

Siz Ankara’da yaşıyorsunuz ama edebiyatın kalbi İstanbul’da atıyor. Ankara’da olmakla İstanbul’da olmak arasında mesleki açıdan sizce bir fark var mı? Ya da yeni yazarlar için, fark eder mi?

Benim için bulunduğum mekanın bir önemi yok. Yazmak için deniz kıyısına, dağ başına vs. gerek duymuyorum. Düş gücünüzle istediğiniz her yere ve zamana gidebiliyorsunuz.

YOLUN BAŞINDAKİLER, Cemil Kavukçu, Günışığı Kitaplığı, 2013.

Edebiyatın Arka Bahçesi (Cemil KAVUKÇU)

Cumhuriyet sonrası öykücülüğümüzün yelpazesini genişleterek büyümesi 1980 yılına kadar düzgün doğrusal bir çizgide olurken, 80 sonrasından günümüze durgunluklar ve niteliksel sıçramalarla inişli-çıkışlı bir yol izlemeye başlamıştır. Bu dalgalanmalar biraz da, öykünün roman gibi popülizme kapılarını açmayıp bu alanın tamamen dışında kalmasından kaynaklanır. Sanatın değişik alanlarda ünlenmiş birçok kişi bir de roman yazmaya kalkışırken genellikle öyküden uzak durmuşlardır. Çünkü öykü ile moda konulara yoğunlaşamayacaklarını ve gündeme gelemeyeceklerini bilirler. Okurunu belirleyen değil, seçen bir türdür öykü. Süslü, gösterişli ama içi boş, gelip geçici moda akımlarla işi olamaz. Frank O’Connor: “Romanla karşılaştırıldığında tek başınalığa dayanan kişisel bir sanattır kısa öykü; insanoğlunun yazgısına yöneltilmiş içli bir çığlıktır. Roman sanatının gereklerini yerine getirip tiplerle, güncel sorunlarla ilgilenmez. Yaşamın derin ortak çıkarlarıyla ilgilenir,” der.

80’li yılların başından 90’ların ortalarına kadarki dönemde kendi yatağına çekilip gündemden düşmüştü öykü. Bir gerileme değildi o suskunluk. 1995-2005 arasında yaşanan öykü coşkusu (bazı romancı ve şairlerin de öyküler kaleme aldığı bir süreçti bu) on beş yıllık bir hazırlık döneminin ardından gelmişti. İlk Ankara’da başlatılan “öykü günleri” kısa sürede başka illere de yayıldı. Adam Öykü, Düşler Öyküler, İmge Öyküler gibi dergilerin ortaya çıkması bir arz-talep sonucuydu. Öykü masaya yatırılıp coşkulu bir biçimde tartışılıp irdeleniyordu. Bu on yıllık dönemin ikinci yarısında ivme düşmeye başlamış, parlak çıkışlar yaparak edebiyat dünyamızın dikkatini çeken birçok genç öykücü romana yönelmiş, sessiz sedasız öykü bahçesinden çekilmişlerdi. Bu da yeni bir suskunluk döneminin başlangıcı olmuştu. Durağanlığı yaratan, genç öykücülerin çekilmesi değildi kuşkusuz. Önceki kuşağın yazarları da o dönemde yazıyorlardı. Benim için durağanlığın ölçütü, önceki kuşak yazarlara yeni katılımların olup olmadığı, öykücülüğümüzü bir adım daha ileri götürecek yeni solukların edebiyat dünyasına katılıp katılmadığıydı. Üç-dört yıl öncesine kadar öykü edebiyatımızda bir yorgunluk gözlüyordum. Aralarında pek ton farkı bulunmayan, aynı kalemden çıkmış izlenimi veren öyküler çoğalmaya başlamıştı. Okunarak edinilen birikim sağlanmadan, özensiz bir dille ve aceleyle yazılmış, birçoğu öyküleşememiş içsel metinler kişisel çabalarla kitaplaşma yolunu da buluyordu. Bir başka sorun da –ki bu gerçek yeteneklere bile zarar vermiştir- zoraki özgünlüktü. Isaac Singer bunu şöyle açıklıyor: “Başkalarına benzememek, kendine özgü olmak için biçem, biçim, kurgu ve söylem yönünden zorlanmadır. Çoğu kez, anlatım cafcaflı, tumturaklı, içi boş sözlerle doldurulur. Yani, sözü köpürtmektir, sıfatların albenisine, sözün şehvetine kapılmaktır, kendi sesine vurgun olmaktır.” Mehmet Fuat da Özgünlük Avı’nda (YKY 1996) “Saltık bir özgünlük yoktur. Ama belli bir çerçevede ‘özgün’ görünülebilir.” der (s.168) ve şu çok önemli saptamayı yapar: “Son yıllarda yeni yetişen yazarların değişik, aykırı, alışılmamış şeyler yazma özlemleri, özgün olmak için çırpınmaları, ille de patlama yaparak ortaya çıkmak istemeleri bence, büyük yanılgı. Sanatta köklü, sürekli başarılar, gerçek özgünlükler, sanatın gerekleri dışındaki kaygıları en aza indirmeden sağlanamaz kanısındayım.” Genç öykücülerin bir bölümünde de bu tehlikeli “özgünlük” arayışını görüyorum.

Son yıllarda öyküye ilginin gittikçe arttığını görüyorum. Bu, okumaktan çok yazmaya yönelik bir ilgi. Başta İstanbul ve Ankara’da olmak üzere çok sayıda yaratıcı yazarlık atölyeleri, öykü atölyeleri ve yazma seminerleri var. Bursa’da Nilüfer Belediyesi bünyesinde yıllardır sürdürülen bir öykü atölyesi olduğunu biliyorum. Aynı biçimde İzmir’i de sayabilirim. Dergilere, yarışmalara gönderilen, internet ortamındaki edebiyat sitelerinde yayımlanan, Can Yayınlarına gelen dosyalardan bu ilginin boyutlarını az çok kestirebiliyorum. Değişik kanallar aracılığıyla okurla buluşanların dışında henüz bu olanağı bulamamış binlerce öykü var. Bulunduğum seçici kurullardan, 7 yıldır um:ag’da sürdürdüğüm yazma seminerinden, üniversiteler ve liseler arası düzenlenen öykü yarışmalarından öykünün arka bahçesini, henüz gün yüzüne çıkmamış ürünleri ve güçlü kalemleri de tanıma olanağım oluyor. Bence öykücülüğümüzün geleceği de arka bahçelerde filizleniyor. Bu süreçte tanıdığım, o an için kendi gücünün farkında olmayan ama bugün edebiyat dünyasının dikkatini çekmiş, kabul görmüş, kendi yolunu açmış, ödüller almış birçok genç yazar var. Onların gücü de, iyi öykü yazabilmek için iyi bir öykü okuru olmak gerektiğini bilmelerinden geliyor. Ama ne yazık ki, yazıldığı oranda okunmuyor öykü. Her zaman roman okuru büyük farklarla önde olmuştur. Örneğin Sabahattin Ali öykücülüğü; öbürünü Sait Faik’in çizdiği iki ana damardan biridir. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna romanı aylardır en çok satanlar listesinde yerini korurken (bu çok sevindirici bir durum kuşkusuz) aynı yazarın öykü kitapları gündemde değildir. Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Memduh Şevket Esendal, Vüs’at O. Bener ve öykücülüğümüzün kilometre taşı birçok yazar bugün yeterince okunmuyorsa ilk kitabı yayımlanan genç öykücü nasıl bir beklenti içinde olabilir ki? Semih Gümüş de, Radikal Kitap’ın 10 Haziran 2011 tarihli “On Yılın Öyküsü” başlıklı yazısında haklı olarak şunu soruyor: “Bu arada özellikle yeni yazarları yeterince okumamak gibi önemli bir eksiğimiz olduğunu da belirtebilir miyiz?” Belirtebiliriz. Böyle bir eksiğimiz var çünkü. Seyrek de olsa, yazarların, edebiyatçıların bir araya geldiği ortamlara katılırım. Okuyup beğendiğim yeni bir yazardan söz ettiğimde boş boş bakan gözlerle karşılaştığım çok olmuştur.

Öykünün arka bahçesinin de arkasında bir bahçe var: Liseli gençler. Beş yıldır AB Liselerarası Öykü Yarışması’nın ulusal seçici kurulundayım. Ayrıca, bu yarışmaya katılabilecek illerde de “öykü semineri” başlığı altında buluşma, onları tanıma olanağı buluyorum. Öyküde yeni bir yükselme sürecine girdiğimizin muştusu bir de arka bahçenin arkasındaki bahçeden geldi. İçlerinde çok yetenekli öğrenciler var. Edebiyat dergilerinde kendilerine rahatlıkla yer açacak olgunlukta öyküler okudum.

Truman Capote lisede bir öykü yarışmasına katılır ve eyaletinde birinci olur. Kısa süre sonra da önemli bir yayınevinin yetkilisi kapısını çalıp kendisini kutlar ve bundan sonra yazacağı her şey için bir sözleşme yapmak istediğini söyler.

Arka bahçeler bu açıdan çok önemlidir, çünkü edebiyatımızın geleceği oralarda biçimlenir.