James Joyce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
James Joyce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Yaz Allahın Belası, Yaz” (Murat ÖZBEK)

Novella eserlerin etkileyiciliği ilk satırdan başlayarak okuyucunun o yaşına dek hayatına etki etmiş tüm kitapları, olayları çağrıştırmasında yatar. Bunun nedeni de salt bir olayı ya da durumu az sözcükle alabildiğine geniş bir yelpazede sunma çabasından kaynaklanıyor olsa gerek. Bu çaba okuyucuya sınırsız bir hayal dünyası sunar. James Joyce’un Giacomo Joyce isimli romanı da böyle bir etkiyle okuyucuyu kuşatıyor.

Giacomo’nun kendinden yaşça genç bir kadınla karşılaşmalarını konu edinen kitap, bu karşılaşmaları belirli bir uzaklık üzerinden sürdürürken bir süre sonra karşılaşmaların zamansız ve uzamsız -sadece sözcükler aracılığıyla- gerçekleşmesini dramatik bir şekilde anlatır. Joyce’un, Giacomo için yer yer Jamesy ya da Jim gibi ifadelerini kullanması kendi hayatından ipuçları vermektedir. Joyce, kitapta Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi ve Ulysses eserlerine değinir. Buradan belki de şu sonucu çıkarmalıyız: Joyce, Giacomo Joyce’u yazarken Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi ve Ulysses’in hazırlıklarını yapmaktaydı. Bunu, spekülasyondan ve yazarın niyetinden bağımsız ele alırsak; Giacomo Joyce bu iki kitapla birlikte düşünüldüğünde on altı sayfalık metnin aslında çok şey barındırdığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.
Giacomo Joyce’un karşılaşmalar üzerinden ilerlediğini söylemiştim. Bu karşılaşmalar erotik çağrışımlar da içerir. Edip Cansever, Ben Ruhi Bey Nasılım isimli kitabının başlarında, Ruhi Bey’in erotik duygularıyla arasındaki mesafesini şöyle ifade eder: “O ben ki / Bir kadında bir çocuk hayaleti mi / Bir çocukta bir kadın hayaleti mi / Yalnızca bir hayalet mi yoksa.” Ruhi Bey üvey annesi ile birlikte olmuştur. O andan sonra Ruhi Bey’in üvey annesi bir hayalete dönüşür onun için. Ama Ruhi Bey hayaletin gelmesi için oturup beklemez, sürekli bir çaba içerisindedir. Lakin bu çaba beyhude bir çabadır çünkü hayaletin nereden geleceği belli değildir. Shakespeare’in Hamlet oyunundan sonra  “nereden?” sorusunun hem mekanı hem zamanı kapsadığından eminiz. Hayalet geçmişten mi gelecek yoksa gelecekten mi gelecek? Ama her halükarda geleceği an “şimdi” olacaktır. Giacomo, Ruhi Bey’den farklı olarak bu belirsizliğin bilincindedir. Kitabın cezbedici özelliği ise Joyce’un bu belirsizliği zamansız ve uzamsız bir düzlemde alt edebileceğinin farkında olmasıdır.
Giacomo Joyce, “Kim?” sorusuyla başlar. Kitap boyunca söylenecek her söz bu soru adına bir cevap içerir. Elbette bu cevaplar karşılaşmalar neticesinde elde edilir. Joyce, karşılaşmaları sürekli tasvir eder. Bu tasvirleri de somut biçimlerde sunar ama daha önemlisi sürekli bir mistisizm vurgusunun kendini hissettirmesidir. Örneğin, yüksek topuklardan, solgun çehreden, el yazısından, gözlerin renginden söz edilirken araya Swedenborg, Areopagos, Molinos’lu Miguel, Aziz İgnatius, Juggernaut gibi mistik çağrışımlarda bulunun isimlerin serpiştirilmesi, Giacomo’nun aşık olduğu genç kadınla arasındaki mesafenin bir türlü kapanmayışını bir sarsıntının ötesine taşır. Bu bir sarsıntı olsaydı eğer, muhtemelen erotik bir sarsıntı olurdu. Çünkü Joyce, sürekli bir beden tasavvuru yapmaktadır ve bir noktadan sonra kıyafetlerine dokunduğunu söyler ve “portakal rengi iç gömleğin sardığı kıvrak gövdeyi görüyorum” ifadesini kullanarak mistik çağrışımların sağladığı olanaklar sayesinde mesafenin erotizme engel olmadığını çağrıştırır.

Kitabın, Joyce’un kendi numaralandırış biçimiyle, onuncu sayfasında yazar bir eşiğe varmıştır. Joyce eşikte iyi yürekli Hamlet’in Polonius’a karşı kaba olduğunu söyler. Kadının bedeninin silikleştiği yerde –eşikte- Joyce’un hayal gücü devreye girer. Burası eşiğin geçildiği yerdir. Dolayısıyla artık mevcut olan tek şey sınırsızlıktır. Yazar, tam eşikteyken okuyucuya Hamlet aracılığıyla iki uyarıda bulunur. Uyarılardan biri yazarın niyetiyle ve biyografisiyle ilgilenen okuyucu kitlesinedir ki, bunlar Polonius ile temsil edilir. Zira Polonius, Hamlet oyununda tek başına silik bir karakterdir. Onun önemi Ophelia’nın babası olmasından gelir. Kendi varlığıyla ortada yoktur. O, ancak ve ancak bir başkası aracılığıyla mevcutlar içinde mevcut olabilen bir karakterdir. Peki, Polonius’un durumunun Joyce’ın eseriyle ne ilgisi var? Bu soruyu cevaplayacak olan, Joyce’u endişelendiren bir başka sorudur: Giacomo Joyce’un okuyucusu, James Joyce olmadan kendi başına var olabilecek mi? Eşikte Joyce’u endişelendiren şey, eşiğin geçilip geçilmemesi değildir. Yazar için endişe verici olan okuyucunun eşikte ne yapacağıdır. Dolayısıyla burada Hamlet üzerinden ikinci bir uyarı devreye girer. Bu ikinci uyarının yaptığı çağrışım baba Hamlet’in hayaletidir. Çünkü eşik aşıldıktan sonra Joyce’un hayal gücü devreye girecektir. Burada hem zaman hem uzam sınırsızdır. Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri isimli kitabını hatırlayalım. Hayalet geçmişten mi gelir yoksa gelecekten mi gelir? Derrida şöyle der; “Geçmiş-şimdiki zaman, şimdiki-şimdiki zaman, gelecek-şimdiki zaman...(s. 69)” Tüm bunların arasında gerçek bir şimdiki zaman var mıdır? Eğer ortada bir hayal gücü varsa, şimdiki zamanın varlığından şüphe edilmelidir. Anlaşılan, Giacomo Joyce, “şimdi”nin bir sonlu olduğunun farkındadır. Yazı denilen mefhum, Giacomo Joyce’un aşkı ile arasındaki mesafenin ölçütüdür. Mesafenin bir sınırsızlığa dönüşmesi Giacomo için o mefhumu vazgeçilmez kılar. Onu vazgeçilmez kılarken zamanı vazgeçilir kılar.
“Gençliğin de sonu vardır: işte son geldi. Asla olmayacak. İyi biliyorsun bunu. Ee, o zaman? Yaz Allahın belası, yaz şunları! Başka ne işe yararsın?
    ‘Niçin?’
    ‘Çünkü başka türlü sizi göremezdim.(s.44)’”
GİACOMO JOYCE, James Joyce, Çev. Zeynep Avcı, Sel Yayınları, 2011.

Keşke... (Kerem GÖRKEM)

Aforizma yazmak büyük mesele...

Cesaret ister; öyle her babayiğidin harcı değildir. Sosyal medyada 140 karaktere sığdırılan süslü laflara benzemez. Aforizma yazacak kişinin çoğa karşın azın gücüne inanması, fevkalade bir gözlemci olması ve genel geçer kaidelere dokunmadan haklılığını koruması gerekir.

Örneğin James Joyce bunu başarabilecek bir yazardı: Azın kıymetini biliyor, okuyucuya gözlemlerinden ve yazdığı gerçekliklerden şüphe ettirmiyordu. Ama aforizma yazmadı. İstemedi – ya da başarabileceğinin farkında değildi, bu yüzden cesaret etmedi.

Ölümünden yıllar sonra Türkiye’de, birileri James Joyce’un aforizmalarını bastı – olmayan aforizmalarını. Yoktan aforizma yaratmanın aforizma yazmaktan daha büyük bir mesele olduğunu düşünmemiş olacaklar ki, böyle bir şeye kalkışabildiler. İşbu yazı o kalkışmaya eleştirel bir bakış olarak okunabilir.

Hayal edin, siz bir yayıncısınız, basacak kitap arıyorsunuz ve birden aklınıza dahiyane bir fikir geliyor: Rüştünü ispatlamış bir yazarın külliyatından, ilgi çekici bölümleri cımbızlayıp aynı baskının içine yerleştirelim, altbaşlığa da “aforizmalar” diye yazalım... Çeviri iyi olsun, düzeltiler o kadar da mühim değil.

Henüz çiçeği burnunda bir yayınevi Zeplin. James Joyce’un sözümona aforizma kitabı, Gözünü Kapat ve Gör ise onuncu yayınları. Sözümona diyorum, çünkü bahsettiğim kitabın hazırlanışındaki toplama – bir araya getirme niteliğinin “aforizma” kelimesine yakışmadığı kanısındayım.

Tanıtım yazısında, “James Joyce’un Finnegans Wake de dahil tüm eserlerinden özenle derlenmiş olan Gözünü Kapat ve Gör; sizleri bambaşka bir James Joyce ile tanıştırırken, büyük yazarın daha iyi anlaşılmasında da önemli bir kılavuz olacaktır,” deniyor. Bu uzun cümlenin başından sonuna muhalifim.
Aslında ilkin, kitabı elime alıp incelemeye başladığımda onunla anlaşamayacağımı anlamıştım.
Çünkü... hiç de “özenle derlenmiş” gibi görünmüyordu.
Çünkü... bu kitabı Joyce hazırlamadı, öyleyse beni “bambaşka bir Joyce” ile tanıştıramazdı.
Çünkü... bu bir “kılavuz” değildi.
Yine de aldım ve okudum. Elbette, üzerine tartışmanın bile anlamsız olduğunu düşündüğüm Joyce’un büyük yazarlığını gördüm cümlelerde, lakin ben onları zaten duymuştum. Farklı zamanlarda, farklı yerlerde kulağıma çalınmıştı birçoğu. Fakat şimdi, böyle bir araya geldiklerinde pek de bir anlam ifade etmiyorlardı sanki.
İşitmediklerimden biri şöyle diyordu: “Çoktan göçmüş birisinin yazdığı bu tuhaf satırları okudukça insan kendini bir zamanlar var olmuş o biriyle bir olmuş gibi hissediyor.” Çarpıldım!

Fakat ardından alakasız başka bir şey geldi ve ben de kendime geldim. Bari, dedim kendi kendime sonra, hani o kadar “özenle hazırlanmış” diye yazıyorlar ya, bari bunun bir nizamı olsaydı... Hayattan aşka, edebiyattan ölüme atlayan ve birbiri ardına tıpkı birer tren vagonu gibi pürtelaş ilerleyen cümleler, keşke beni bu kadar yormasaydı!

Birer antitez olarak Franz Kafka’nın aforizmalarını ele alacak olursak, yazarın bizzat oturup aforizmalar üzerine çalıştığını görürüz. Kafka aforizmalarını, “Günah, ıstırap, umut ve doğru yol üzerine aforizmalar” ve “O: 1920 günlüğünden aforizmalar” başlıklarından oluşan iki bölüm halinde yazmış, yazık ki çalışmasını tamamlayamadan ölmüştür.

Bu bağlamda, Gözünü Kapat ve Gör, “Joyce’un en esaslı sözleri” gibi bir altbaşlıkla basılsa belki bunların hiçbirini düşünmezdim. Çünkü ortada “aforizma” diye bir iddia olmazdı. Kaldı ki, kitabın halihazır içeriği, hakikaten de, bu altbaşlıkla birebir örtüşüyor.

Keşke Zeplin, Joyce’u böyle bir eleştiri metnine malzeme etmeme fırsat vermeseydi. Keşke biz okurlar, aşağıdaki alıntıyı Ölüler kitabından okumayı sürdürebilseydik. Belki o zaman söyleyecek fazla bir şey kalmazdı ve biz yine suskunluğa sığınabilirdik.

“Neden kelimeler sıkıcı ve soğuk geliyor? Senin adın olacak kadar şefkatli bir kelime olmadığı için mi?”

GÖZÜNÜ KAPAT VE GÖR, James Joyce, Çeviri: Fuat Sevimay-Nil Sakman, Zeplin Kitap, 2014.

Joyce ve Atay: Modernliğin Destanı (Meltem GÜRLE)


Tutunamayanlar, tamamen kendine has ve hiç bir şüpheye meydan bırakmayacak kadar Türkiyeli bir romandır. Ancak, daha geniş bir perspektiften bakmak istersek, Oğuz Atay’ın romanını James Joyce’un Ulysses’ine bir cevap olarak da okuyabiliriz.

Aslına bakarsanız, her iki roman da çok zengin çağrışımlara ve birbirinden çok farklı okumalara açık metinlerdir. Onun için Ulysses gibi Tutunamayanlar’ı da, farklı seslere ve üsluplara açık olduğu için postmodern bir metin, karaktere odaklandığı ve onun bilincini okuyucuya açmayı ön planda tuttuğu için modernist anlayışla yazılmış bir roman, ya da dünyayı eksiksiz bir bütün olarak algılama ve ifade etme arzusunu taşıdığı için bir “modern epik” olarak değerlendirmek mümkündür.

Ben bu sonuncusunu tercih ediyorum. Çünkü bu okumanın, iki metin arasındaki benzerlikleri en kapsamlı haliyle ortaya koymaya yaradığı gibi, onları birbirinden ayıran en temel özelliği de açık bir şekilde görmemizi sağladığını düşünüyorum.

“Modern epik” tabiri İtalyan edebiyat kuramcısı Franco Moretti’ye ait. Bu tanımla Moretti, dünya metinleri dediği bir grup yapıttan bahsediyor. Aralarında Faust, Moby Dick, Niteliksiz Adam, Ulysses gibi büyük eserlerin bulunduğu bu metinler, Moretti’nin deyimiyle “fosillerde geleceği yaratmak” gibi önemli bir görevi üstlenmişlerdir. Bu yapıtların her biri, yazıldığı çağın ruhunu yansıtmış ve edebiyatta yeni bir dönemecin, evrimsel bir dönüşümün ya da bir sıçramanın habercisi olmuştur. Ancak bir yandan da, hepsi toplumun kendi kültürünün “hakiki bir ansiklopedisi” “temel bilgisinin deposu”dur. Onun için, Moretti’ye göre, bir toplumun bağlı olduğu kültürün özü, modern epikler üzerinden taşınır ve aktarılır. Yeninin geçmişin üzerinden yaratılması, “tıpkı bir yapbozdaki gibi: eski malzemeye, yeni muamele,” diye tanımlar bunu Moretti.

Ulysses gibi Tutunamayanlar da, belli bir zamanın ruhunu yansıttığı için elbette bir dönem romanı sayılır. Joyce, romanını yazarken yüzyılın başında İrlandalı olmanın ne anlama geldiğini hep aklında tutmuştur. Bu açıdan bakarsanız, Atay da 1970’lerde “Türklüğün Ruhu”nu anlatmaya soyunmuştur. Ancak bu iki roman, ilk bakışta böyle bir ulusal bir meseleyi merkeze alıyor gibi görünseler de, bundan çok daha eski çok daha derin bir tema üzerine kuruludurlar. Başka bir deyişle, bu iki romanın (hatta bu romanları yazmış olmaları nedeniyle bu iki yazarın) kardeşliğini teyit eden şey, sadece toplumsal ve siyasi hayata yaptıkları göndermeler değil, bir dönemin ruhunu ait oldukları kültürün esasını belirleyen birer arkaik hikaye üzerinden aktarıyor olmalarıdır.

Tutunamayanlar da Ulysses gibi, geçmişle diyalog halindedir. Aslına bakarsanız, iki kitap arasında ilk göze çarpan benzerlik belki de şudur: Atay’ın anlatısı da Joyce’unki gibi, ölülerle konuşmak üzerine kuruludur. Her iki yazar da, kahramanını bir ölünün peşinde yolculuğa çıkarır: Ulysses’de Bloom, oğlu Rudy’nin ölümünün üstesinden gelememiştir. Tutunamayanlar’da ise, hikaye Selim’in intiharıyla açılır ve Turgut’un onun ölümüne anlam vermeye çalışması ile devam eder. Joyce ve Atay da, bu iki romanda, kendi yarattıkları karakterler gibi, geçmişle hiç bitmeyen bir diyalog içindedirler: Onlar da kendilerinden önceki edebi geleneğin temsilcileri ile konuşur, onlarla hesaplaşırlar.

Ulysses, adının da işaret ettiği gibi, Odissea’dan beslenir. Homer’in destanı, kahramanlık hikayeleri ile örülü bir eve dönüş yolculuğudur. Tutunamayanlar ise, Mezopotamya’nın topraklarını binlerce yıldır belirlemiş olan bir yas ve ağıt geleneğinin parçası olduğu gibi, bir yandan da sarsıcı bir “tutunamama” hikayesi anlatır. Bu açıdan, varoluşsal bir arayışı konu alan ve kaçınılmaz bir yenilgi ile sonuçlanan Gılgamış Destanı’nı andırır.

Ulysses’de, Bloom’un yolculuğu, Homer’in destanında olduğu gibi, bir eve dönüşle biter. Leopold Bloom, gün boyunca ayrı kaldığı evine, hatta karısının yatağına, geri döner. Romanın son iki bölümü, Ithaca ve Penelope, bu açıdan bakıldığında çok anlamlıdır aslında. Soru-cevap şeklinde düzenlenmiş olan Ithaca (aslında bir kateşizm, yani Hristiyanlıkta dini kural ve uygulamaların öğrenildiği bir ders havasında yazılmıştır), ağırlıklı olarak evdeki bütün eşya ve mobilyaların uzun listeler halinde sunulduğu bir kataloglardan oluşur. Bir orta sınıf zevkler tapınağı olan Bloomların evi, böylece neredeyse dini bir ritüelle karşımızda açılır.

Romanı okuyanlar, benzer bir bölümün Tutunamayanlar’da da karşımıza çıktığını hatırlayacaklardır. Ancak bu bölüm, romanın sonuna değil başına yerleştirilmiştir. Tutunamayanlar’ın ilk bölümünde, Turgut’u kendi orta sınıf evinin mabedinde görürüz. Tek bir farkla: Turgut bu evden, pembe puflardan, yaprak şeklindeki sigara tablalarından, müzik kutusu şeklindeki sigaralıklardan, sıkış tıkış yerleştirilmiş mobilyalardan boğulmaktadır. Onun meselesi başkadır. Turgut’un hayatı, arkadaşının kaybıyla sekteye uğramıştır. Selim’in ölümüyle darbe almış bu hayatın içinden çıkmaya çalışmaktadır.

Ulysses’de son bölüm, Bloom’un karısı Molly’ye ve onun bir nehir gibi akıp giden bilincine ayrılmıştır. Joyce’un son sözü ona bırakması ilginçtir. Bir anda Bloom’u dünyayı tasnif edip aşmak isteyen zihninden Molly’nin onu olduğu gibi kabul eden bilincine geçeriz ve hikayeyi bambaşka bir ağızdan dinleriz. Bu son iki bölümle Bloom, gün içindeki serüvenini tamamlayıp orta sınıf hayatının konforuna ve karısının koynuna geri döner. Başını Molly’nin göğsüne (hatta romanın sonsuz ironisi içinde mabadına) dayayıp uykuya dalar.

Turgut içinse bunları söylemek mümkün değildir. Onunki tümüyle bir kopuştur. Medeniyetten, toplumdan, orta sınıf hayatından ve ailesinden. Roman açıldıkça anlarız ki, ne kadar uğraşmışsa da Leopold Bloom gibi bir “homo economicus” olamamıştır, Turgut. Ne bu terimin ima ettiği gibi bir “ekonomik insandır”, ne de sözcüğün kökeninde kastedildiği gibi “evcil” bir yaratıktır. O, arkadaşı Selim gibi, bir tutunamayan yani “disconnectus erectus” olacaktır en nihayetinde. Oğuz Atay, dostunun ölümü üzerine yola çıkan ve zorlu maceralardan geçen kahramanını, eve (yani medeniyete) geri getirmek yerine, bozkırda boşluğun ortasında bırakır. Tutunamayanlar’ın öyküsünü bu isme layık bir şekilde bitirmeyi tercih eder.

Sonuç olarak, edebi akrabası Leopold Bloom gibi, Turgut Özben de modern bir epiğin kahramanıdır. Bloom yüzyılın başında İrlanda’da yeniden vücuda gelmiş bir Odysseus ise, Turgut da günümüzün bir Gılgamış’ıdır. Odysseus önüne çıkan engelleri aşarak evine döner. Onunki bir akıl ve beceri hikayesidir. Dünyayı alt edenlerin anlatısıdır. Gılgamış’ınki ise yalnızca bir kaybın değil, kaybedenlerin de öyküsüdür. Mezopotamya’nın güçlü kralı, metafizik bir soruya yanıt aramak üzere yolculuğa çıkmış ve yenilmiştir. Onun hikayesi, en temelinde, insanın dünyadaki evsizliğinin hikayesidir. Aynı Tutunamayanlar’ınki gibi.


Dilin Monologu ve Ulysses (Abdurrahman AYDIN)

Lewis Carroll’ın Through the Looking Glass’ında, Alice’in Humpty Dumpty’ye ‘slithy’ sözcüğünün ne anlama geldiğini sorduğu yerde Humpty Dumpty tarafından verilen yanıt oldukça ünlüdür: “Eh! ‘Slithy’, ‘lithe ve slimy’ [kolay eğilip bükülen ve sümüksü] anlamına geliyor. ‘Lithe’ ‘etkin’in aynısıdır. Görüyorsun ya, bu sözcük bir portmanto gibi – bir valize konulur gibi tek bir sözcüğe yerleştirilmiş iki anlam”. Finnegans Wake’de, bu türde sözcük kullanımı çok daha yoğundur, fakat Ulysses de yazıdaki ‘sözün’ ritimlerini yakalamaya girişerek, fonetik yazma tarzının yanı sıra kaynaşıklığı da üstlenir. Bu olgu, Agamben’in Joyce’un kitaplarını ‘dilin monologu’ olarak tanımlamasının zeminini oluşturmaktadır. ‘Bilinç-akışı’ monologdan, dilden başka bir gerçekliğe sahip değildir. Dil, kendi kendisiyle konuşmaktadır.

Joyce’un edebiyat tarihindeki Devrimini de belki dille ilgili bu konumda aramak gerekir. Joyce’un ‘dil’i, deneyimle dolamamaktadır ve bu nedenle bu dilin başka bir eklemlenme mantığı vardır. Bu dilin okunmaz oluşu, okurları bir şifre çözme sürecine, bir anlam arayışına itmektedir. Pek çok yorumcu, bir haritayı (zaman, mekân ve karakterler) yeniden inşa etmeye ya da bir sembolik birlik çerçevesi üretmeye girişmiştir. Öyle görünmektedir ki böyle davranarak, yalnızca anlam ile düzenin olanaklı olduğunu değil, ayrıca bunun arzulanır bir şey olduğunu da ileri sürmektedirler. Bunun en ünlü örneklerinden biri, Joyce’un dilindeki ‘biçimsizliğe’ bir biçim vermek adına, Homeros’un Odysseia’sına yapılan başvurulardır. Ulysses adının, Homeros’un Odysseia’sının başkişisi Odysseus’a Romalıların verdiği isim olduğu ve Leopold Bloom karakterinin de kaynağını oluşturduğu, Odysseus’un yirmi yıl süren epik yolculuğuna karşılık Bloom’un yolculuğu bir gün sürse de, her iki karakterin de dönüş sırasında benzer şaşırtmacalarla ve düşmanlarla karşılaştığı zaten bilinmektedir. Ayrıca buna, Joyce’un, her ne kadar kitabın baskısından çıkarmış da olsa, kimi dostlarına vermiş olduğu ‘şemalar’ın Odysseia’nın kurgusundan alınmış olduklarını da eklemek gerekir. Böylelikle, yukarıda sözü edilen yorumların güçlü dayanaklarının bulunduğu açıktır; fakat bu yorumlar, Joyce’u gönderen-gönderilen bağlamındaki klasik dil görüşünün ufku içerisine yerleştirmekte ve böylelikle Joyce’un yapıtını, bir olay oluşundan uzaklaştırarak ele almaktadırlar.

Dilin monologundan söz ediliyorsa, dilin nesnesi bir gönderilen ya da hatta bir gösterilen olarak değil de dilin kendisi olarak okunmalıdır; Joyce’ta anlamlama örüntüsü çöktüğü, sözcükler anlamlamayı keserek kendileri hakkında konuşmaya başladıkları zaman dil kendisine yaklaşabilmektedir. Dilin deneyim tarafından doldurulmuş boşluğundan deneyimin çıkarılması, söz konusu ‘boşluğu’ açar ve bu açıştan sonra, söz konusu ‘boşluk’, ötesine uzanmamız gereken bir şey olarak konumlanır. Joyce, dili gösterici-olmayan olarak sunmak yoluyla, okurlarını, anlamı değil ortamı sorgulamaya itmektedir. Örneğin karakterler arasındaki karşıtlıklar (Stephen Dedalus-Buck Mulligan karşıtlığı ya da Stephen Dedalus-Mr. Deasy karşıtlığı vs.), aslında, anlatı tarzları arasındaki karşıtlıklardır ve Joyce karşıt anlatılar aracılığıyla, gerçekçi kurguya egemen olan anlatıcının her-şeyi-bilen ve dolayısıyla da kadir-i mutlak konumunun altını oymakta, böylelikle de sözün uçuculuğuna ve karmaşıklığına uygun bir denkliği bulunmayan yazının egemenliğine meydan okumaktadır. Fakat salt bununla da kalmamakta, dilin özneler arasında açığa çıktığı haliyle gerçekleşimine, yani söze de meydan okumaktadır. Genel olarak dil (langage ve langue) söz konusu olduğunda, sözün bunun içindeki yerinin ne kadar da küçük olduğunu ortaya koyuvermektedir. Sayısız, sonsuz imgelerden ve simgelerden oluşan bir uzamda, insanın işitilebilir ve anlaşılabilir sözü ne kadar da az bir yer kaplamaktadır!

Joyce’un anlatıya ve dile müdahalesi genellikle sözdizimsel eksenden hareketle ele alınmış ve böylelikle de Joyce’un anlatıcının konumunu iptal etmeye dönük girişimine rağmen Joyce anlatıcı olarak düşünülegelmiştir: Dilin seçimsel ekseninde işleyen ve sözdizimsel ekseninin mantığını değiştiren, hatta tersine çeviren bir anlatıcı olarak. Bu da elbette dilin seçimsel veya paradigmatik ekseniyle sözdizimsel ekseninin iki ayrı çizgide işlemekte olduğu biçimindeki yanlış kabule dayanmaktadır. Dilin sözdizimsel eksenine yapılan her müdahale paradigmatik eksende de karşılığını bulur ve tersi de geçerlidir. Bu nedenle Joyce langue içerisinde söz alarak sözün sınırlarını değil, gerçekte söz almayarak dilin sınırlarını zorlar. Ya da daha doğru bir ifadeyle, söz almayış, dilin zorlanmasına ve abuklamasına yol açar. Abuklamanın belirdiği yerde açığa çıkan şey, insanın deneyimi değil, dilin deneyimidir.

Dilin kendi deneyimi, ne yazma düzeyinde ne de anlatı düzeyinde deneyime yer bırakmaz. Dil çatallanır, söz kayar ve bizden kaçar. Bu başarısızlık uğrağında açığa çıkan şey bilinçdışıdır. Elbette yazarın ya da karakterlerin bilinçdışı değildir söz konusu olan. Bunu açık kılmak için Ulysses’te söylenen, söylenmeyen ve söyleyen bağlamında en azından iki düzeyi birbirinden ayırmak gerekir. İlkin karakterlerin söyledikleri vardır, fakat Joyce onların söylediklerini söylemedikleri bir yığın şeyin içerisine yerleştirir. İkinci olarak da Joyce’un yazar olarak söyledikleri vardır ve o, söylediklerinin nasıl bir söylenmeyen evren içerisinde konumlandığını okura anlatı içerisinde sunar. Bu iki düzey, birbirini olumsuzlayarak ilerler. Karakterlerin konuşmaları, birinci düzeyde ele alındıklarında söz (parole) olarak belirir, fakat ikinci düzeyde ele alındıklarında, tam da sözü iptal etme işlevini üstlenirler. Böylece karşı karşıya olduğumuz şey dilin sürekli bir hareketidir.

Joyce’u anlamadığınız duygusuna kapılabilirsiniz; önemsemeyin, çünkü Joyce imzalı metinler, bu sürekli hareket içerisinde, sizinle değil, bilinçdışınızla konuşmaktadır.

İçimizdeki İrlandalılar İçin Dublin ve Dublinliler Hikâyesi (Bora ERDAĞI)

Dublin’i boydan boya arşınlayan Liffey nehrinin kıyısındaki SIPTU’nun (Endüstri ve Teknik İşler Hizmet Sendikası’nın) genel merkez binasının yakınında, Birleşik Krallık askerleri tarafından vurularak öldürülen İskoçya doğumlu İrlandalı bağımsızlık savaşçısı ve devrimci işçi sınıfı önderi James Connolly’nin (1868-1916) bir heykeli bulunur. Connolly’nin heykeli altında şu yazar: “Emeğin nedeni İrlanda’nın nedenidir, İrlanda’nın nedeni emeğin nedenidir.” Bu heykelin biraz ilerisinde Gümrük Binası İskelesi’ne doğru “Kıtlık Anıtı” bulunur. “Kıtlık Anıtı” bir dizi heykelciğin oluşturduğu kompozisyondan ibarettir: Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, yoksullar, köpekler hep birliktedirler. Onlar aslında İrlandalıların Manchester’daki fabrikalardan, Cardiff’teki madenlerden, New York’taki umut arayışlarından Dublin’e düşen kıtlık damlalarını temsil etmektedirler. Connolly Heykeli ve “Kıtlık Anıtı” içimizdeki İrlandalıları anlamak ve Dublinlilerin hikâyelerini anlamlandırmak için iyi bir başlangıç olmalı.

James Joyce (1882-1941) Dublinliler’de (1914) bu başlangıcı ıskalamaz. Çünkü böyle bir başlangıç olmadan bir kent, Dublin ve o kentin insanları, Dublinliler nasıl hikâye edilebilir? Bir başka ifade ile böyle bir başlangıç olmadan bir kent ya da bir kentin insanları ne kadar nev-i şahsına münhasır olabilir? Sanırım Joyce bu sorulara bir modernist olarak daha en başta cevap vermiş olmalı: Zamana ve mekâna yerleşen insanlık halleri, özgünlüğün ve otantikliğin kendisidir, diye düşünmüş olmalı. Tıpkı ilk modernistlerden Leibniz gibi.

O halde birkaç tarihsel gerçeği hatırlatarak Dublinliler’deki hikâyelere odaklanmak en iyisi gibi. Birleşik Krallık, özellikle 17. yüzyıldan sonra kıta Avrupası ile giderek acımasızlaşan bir ekonomik yarışa girmişti. 18. ve 19. yüzyıl boyunca Birleşik Krallık ile kıta Avrupası arasındaki bu yarış, tüm dünyanın tarihi, coğrafi, toplumsal dokusunu dönüştürmeye başlamıştı. Nitekim İrlanda da bundan nasibini aldı. Çünkü Birleşik Krallık’ın bu yarışta başarılı olması, İrlanda gibi yakın sömürgelerine ve ucuz emek-gücü kaynaklarına bağlıydı. İngiltere’deki büyük sanayi kuruluşlarındaki ucuz işçi sınıfı kitlesine bakıldığında ne kastetmeye çalıştığım kolayca anlaşılabilir. Kolayca anlaşılabilecek bir başka gerçek ise, hem emek hareketleri için hem de İrlanda’nın ulusal kurtuluş hareketleri için söz konusu yoksulluğun belirleyici bir faktör olduğudur. İşte bu gerçekler tüm İrlanda yazınını etkiler. Joyce’un hikâyelerinde de benzer şekilde bu gerçekliklerin etkisi vardır.

Joyce’un hikâyelerinde görünenle yetinmek, yukarıda ifade edilen gerçeklikleri damıtan bir anlayışı iptal etmek olur. Belki günümüz edebiyat dünyası bunu hemen kabul edebilir ama Dublinliler’in satırları arasına sıkışan hayatların kasvetli ama bir o kadar da kanlı canlılığını bilen okur, görünenle yetinmeyi asla kabul etmez. Birçok Joyce okuru ya da edebiyatçı onun çalışmalarında büyük harflerle tartışılagelen toplumsal ve kültürel konuları göremeyince, hemencecik Joyce’un “sıradan insanların hikâyelerine” odaklandığını ifade eder. Anlatımındaki yerel tematiğe, benzer konular etrafında dönen serüvenlere, metnin akışındaki çağrışımsal zenginliğe, anlatıların art arda gelmesiyle oluşan romansı havaya ya da biyografik düzenlenmeye dikkat çeker. Sonra da Joyce’un edebiyat anlatısına kazandırdıklarını hesaplar, dökümünü yapar. Oysa ortada duran şey elbette bunlardan ibaret değildir. Çünkü edebiyat çoğu zaman, ama Joyce gibi biri her zaman daha fazlasıyla ilgilenir.

Joyce’un daha fazlası nedir? Daha fazlası anlatılmadan kalan Dublin’in diğer mekânlarındaki olaylardır. Daha fazlası işaret edilemeyen, zapta geçirilmeyen auradır, gerçektir ve hakkı yenirse kötürüm kalacak hayattır. Bu yüzden Dublinliler’den sonra gelen bütün çalışmalarında da Joyce, sıkılmadan ve usanmadan Dublin’i ve Dublinlileri anlatmaya devam eder.

Joyce bu tutumunda haklıdır, çünkü İrlanda nüfusunun (5 milyon civarı) 3-4 katı İrlanda toprakları dışında yaşamaktadır. Yani İrlandalıların onca deneyimi mevcut yaşayan Dublin’e rağmen her zaman melankolik, nostaljik ve dramatik bir öğe olarak varlığını dışarıda korumaktadır. İrlanda edebiyatının çözmesi gereken empati düzeyi, işte bu dışarıya çıkmış ya da çıkarılmış olanlarla içeride kalmış ya da bırakılmış olanların empati düzeyinde bile olsa ortaklıklarının yaşatılmasıdır. Bu durumun kendisi bile, Joyce’un hikâyelerinin neden görünmeyeni görünür kılmak için bir başlangıç olduğunu, sokak sokak Dublin haritasına sadakat gösteren hikâyeler kurduğunu anlamamıza yardımcı olabilir. Bir başka ifade ile Mr Duffy için nasıl “Basmakalıp laflar, içtenliksiz duygudaşlık edebiyatları, sıradan ve bayağı bir ölümün ayrıntılarını gizlemek için para yedirilmiş bir muhabirin dikkatli sözleri mide bulandırıyor” (s.120) ise aynı şekilde Joyce için de, Dublin’de tamamen kasvetli bir ortamda gezinmeden neşeli şeylere yüzünü dönmek, aynı derece mide bulandırıyor olmalı. Hani haksız da sayılmaz. Dışarı da içeri de hep aynı yoksullukla terbiye edilmekte, din ile politik ayak oyunları ile idare edilmektedir. Bu yüzden Joyce okurken iki şeyi yapmamak gerekir: Birincisi alışkanlıkların ve gündelikliliğin basmakalıp olduğuna aşırı bel bağlayıp, bu hikâyeler sıradan insanlara odaklanmaktadır demekle yetinmemek, ikincisi her işaretin belirliliğine kanıp, işaretin açık edemediklerini aramaktan vazgeçmek.

Belki bütün bu açıklamalarımızı derleyecek bir iddia ortaya koyabiliriz. Joyce’un Dublinliler’inde kurguladığı bütün hikâyelerin kendi içinde bir bütünlüğü ve birbiri ile karşılıklı bakışımlılığı vardır. Bu yüzden her hikâye biraz monad gibi bir şeye benzemektedir: Hem tikel hem evrensel, hem öznel hem nesnel, hem sıradan hem sıradışı, hem anlaşılır hem anlaşılmaz, hem kendi içine kapanık hem tamamen birbirini tamamlar bir uyum içinde... Joyce’un Dublinliler’indeki hikâyelerin monad benzeri bir yapı olmasını biraz daha somutlayalım. Örneğin James Connolly’i ya da kıtlık yıllarını bilmeden de, Liffey nehrinin kıyısından yürüyerek Temple Bar’a gitmenin ne anlama geldiği hissetmeden de, Cornell caddesinde bir yürüyüşe katılıp, Postane binasının önünde polisle çatışmadan da Dublinlilerin hikâyesi anlaşılabilir ama her mesafenin gerçeklik duygusunu zedeleyeceği unutmamak gerek. Joyce işte bu mesafeyi, gerçeklik duygusunun korunması için ayarlamaya çalışıyor. Mesafe arttıkça acıların, sevinçlerin, her tür deneyimin tamamen soyut olarak kavrandığını bildiği için bir yandan siyah İrlanda birasından bir yandan Flynn, Eveline, Jimmy Doyle, Mooney, Doran, Lenehan, Corley, Chandler, Ignatius Gallaher, Farrington, Duffy, Sinico gibi İrlandalı isimlerden bir yandan da İrlandalıların sanki İrlanda’ya özgü gerginliklermiş gibi yaşadıkları kültürel ve sınıfsal çatışmaları anlatmaktan vazgeçmiyor. Bunlara sığınarak sadece gerçekliği korumaya çalışmıyor, aynı zamanda modernite ile baş edecek bir ortak deneyim ve/ya hafıza alanı yaratmanın yolunu deniyor ve böylece zamanı parçalayan bir yerelliği kurarak modern epik bir anlatıya sıçramaya çalışıyor. Bu yüzden Joyce’un akli fikri Homeros’ta. Bilindiği gibi Joyce, öyle bir Dublin anlatısı kuracağım ki, Dublin birdenbire ortadan kaybolursa benim çalışmam asıl o zaman yazılmış olacak, der.

Aslında Joyce’un bu isteği biraz farklı şekilde de olsa gerçekleşir. Şöyle ki, Homeros’un İlyada ve Odysseia’sını iyi etüt eden Alman asıllı amatör arkeolog Heinrich Schliemann Troya’yı ilk ziyaretinden sonra, Troya hazinesinin yerini doğru tahmin eder. Çünkü çoçukluğundan beri aşkla bağlanarak okuduğu bu eserler, Troya savaşının ve hazinelerin nerede olduğunu tahmin etmesini kolaylaştırır: Önce Pınarbaşı ile Hisarlık Höyüğü’nü inceler, ardından Pınarbaşı’ndaki kayalıkların Homeros’ta okuduğu Akhilleus’un Hektor’u kovaladığı şehre benzemediğini düşünür, Hisarlıktepe’nin ise İlyada destanında anlatılan Troya’ya en benzer yer olduğunu tespit eder. Tepenin büyüklüğü, ovaya hâkimiyeti ve İda Dağı’nın görünümü onu bu inanca sevk eder. Neticede Troya hazinelerini bulmayı başarır (1873). Dolayısıyla Joyce’un tüm çabası sanki Heinrich Schliemann gibi meraklı okura yöneliktir. Bir kenti, Dublin’i ve o kentin sakinlerini, Dublinliler’i her yerde ve her zamanda tanıdık kılmaktır, görünenle yetinmeyen okur için Dublin’i kolayca keşfedilebilir hale getirmektir. “Hayatta yürüdüğümüz yol böyle birçok acılı anıyla döşelidir: eğer hep bu düşüncelere dalıp gidecek olsaydık yaşayanlar arasında işimizi cesaretle yapacak yürekliliği bulamazdık: hepimizin yaşayan ödevleri ve yaşayan sevgileri var ve bunlar, haklı olarak, bizim zorlu çabalarımızı talep ediyor” (212).

James Joyce, Dublinliler, çev. Murat Belge, İstanbul: İletişim Yayınları, 2011.


İleri, evet evet İleri! (Savaş ERGÜL)

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi romanının dördüncü bölümünde, önce iki defa, sonra aynı sayfada artarda ikişer kez olmak üzere dört defa “ileri” sözcüklerini okur veya duyarız. Evet, dört defa ileri! Romanın temel sözü bu dört tekrar içinde yinelenir. Milliyetçiliğin, dinin ve dışarıdan gelip buyuran egemen gücün kuşatıcı ağlarını delip geçmek isteyen bir ileridir bu. Joyce’un kalemi, İngilizlerin ve dinin sunduğu sahte evrenselliğe karşı olduğu kadar evin taşralı boğuculuğuna karşı da yekinir. Daima taşan, çoğalan ve çok katmanlı bir dili kullanan bir edebiyatı keşfetme arzusu. “İleri” sözcüğü, aynılık içinde farklılaşarak genişleyen bir alanı kurar. Tekrarlayan üç ileri, Stephen Dedalus’un üç ayrı romanda görünmesidir: Stephen Hero, Portre ve Ulysses. Üç Stephen’a ve onların “ileri”lerine, dördüncü olarak, Joyce’un tıpkı bir tanrı gibi kendisini merkeze aldığı “edebi ileri”si ve son romanı Finnegans Wake eşlik eder veya tamamlar. Joyce’un İleri buyruğu, sona varmaktan ziyade bir başlangıcı başlatan adımdır; tamamlanmayan başlangıcı başlatma buyruğudur. Kelime oyunlarından hoşlanan Joyce, son romanı Finnegans Wake’de -“fin” (son), “again” (yine/bir daha) ve “wake” (uyanıyor)- hiç vazgeçilmeyen bu başlatma ve dönüştürme temasını bir kez daha beyan eder.

Beş bölümden oluşan Portre, çocukluktan gençliğe uzanan “tinsel bir serüveni ve keşfi anlatır.” Her bölümün sonu, Stephen’ın bir dönüşme deneyimini verip yeni bir başlangıç için bir geçidin açıldığını gösterir. Birinci bölümün sonunda, haksız yere cezalandırılması üzerine Rektör’le konuşur ve bu cesareti sayesinde arkadaşlarından takdir görür; ikinci bölümün sonunda, Stephen ilk cinsel deneyimini yaşar; üçüncü bölümün sonunda, günah çıkartıp kendini sert ve basit bir din hayatına hazırlar; dördüncü bölümün sonunda, düş-gerçek karışımı sahnede, derede yürüyen bir kızla karşılaşması görüntüsü, onu yeniden dünyevi hayata ve edebiyata yöneltir; beşinci bölümde ise, Stephen’ın ilk defa yazdığını görürüz. Böylece, romanın başındaki epigraf anlaşılmış olur. Genç bir sanatçının, ruhsal doğuş ve ilerleme anlarıdır bu deneyimler.

Elbette bu dönüşümler ve ilerlemeler, düz bir uzamda gerçekleşmez. Stephen’ın dönüşüm süreci de bir ağ olarak gördüğü yüklemler içinden geçerek gerçekleşir “Bu ülkede bir adamın ruhu doğunca uçmasını önlemek için ağlar atıyorlar üstüne. Sen bana ulusçuluğun, dilin, dinin sözünü ediyorsun. Bense bu ağlardan kaçmaya çalışacağım” (s. 219) Ama bu kaçış, tek bir koşulla mümkündür: kaçan kişinin, kaçtığı yere dönüp onları anlatması gerekir. Tinsel olan ancak mekânın belirlenimleri içinden geçerek kendisini gerçekleştirebilir. Hazırlık Sınıfı öğrencisi küçük Stephen, coğrafya dersi çalışırken kitabın başındaki “boş sayfaya” şunları yazar:

Stephen Dedalus
Hazırlık Sınıfı
Clongowes Wood Okulu
Sallins
Kildare İli
İrlanda
Avrupa
Dünya
Evren (s. 14).

Stephen, yüklemsiz bir özne olarak kendisinden başlayıp Evren’e varmak ister. Evren’den sonra ne geliyor: hiçbir şey. Joyce, İrlanda’nın basit ve sıradan insanlarının gevezeliğinin “hiçbir şeyliği” içine “her şeyi” dâhil edecek bir edebiyatın peşindedir. Kendisi ve evren arasında zorunlu ama geçmesi gereken tikel noktalar bulunur. Romanın sonundaki her dönüşümde bu noktalardan bazıları geçilmiş olacaktır. Listede dikkati çeken şey, romanın yazıldığı ve anlattığı dönemde, İrlanda’nın siyasal bir birim olarak bağlı bulunduğu Büyük Britanya’nın bu tasnifte yer almamasıdır. Bu Joyce’un -romanda Stephen Dedalus’un- sömürgeci güce reddiyesidir. Arkadaşı Fleming ise, aynı kitabın öteki sayfasına şakayla şunları yazar:

Stephen Dedalus benim adım,
İrlanda’dır vatanım.
Clongowes’da yaşarım
Cennet ise umudum (s. 14).

İki çocuğun tasnif ettiği adlar ve yerler arasındaki farkta, bir gedik ortaya çıkar. Bir yanda, Fleming’in doğal ve uyumlu addettiği yerler, bu yerlerin tahsis ettiği kimlikler -bir yerli olma, bir ulusa ve bir dine ait olma-; öte yandan, Stephen’ın kendisi ve evren arasında yüklem olmaksızın kurmak istediği bir ilişki tarzı yer alır. Stephen’ın tasnifinde, anılan adlar arasında yer olmayan tek ad, tek özne kendisidir: bütün yüklemler onun etrafında döner. O adeta durumun bir istisnası olarak ortaya çıkar: “tuhaf ve yadırganan bir ada sahip.” (s. 7, 24). Ön adı Katolik bir azizin, soyadı ise, Yunan mitolojisinde eli her sanata yatkın olan ve labirent çıkmazını bulan mucidin adıdır. “Adı hayatında ilk olarak bir kehanetmiş gibi göründü güzüne” (s. 180). Bu iki adı, ruhunun özgürlüğünü ve gücünü göstermek, yeni ve edebi olanı yaratmak için bir özne olarak yeryüzüne fırlatacaktır. Bir düşüş ama günahkârlık addedilebilecek bir düşüş değil, yeryüzünün yollarını ve tarzlarını keşfedecek, onlara ruh verecek bir düşüş.

Peki, ama nasıl? Joyce, tekil ve evrenselin, edebi olmayan adına her şeyin ve edebi olan adına hiçbir şeyin buluştuğu bir yerel nokta olarak tasarlar. Farklı romanlarında bir özne olarak Stephen’ı bu aralığın içine yerleştirir. Joyce, çokluğu ve farklılığı barındıran, pek çok dilin, söylemin ve üslubun uzamı olan bir edebiyatı yaratmak ister. Bu yöntem asıl olarak Ulysses ve Finnegans Wake romanlarında gerçekleştirilir. Portre ise, başlangıç öncesi karşılaşmalara odaklanır. Stephen’ın öğrencisi olduğu Cizvit okulunun İngiliz Dekan’ıyla yaptığı konuşma, bu karşılaşma sorunsalını açığa çıkarır: “Konuştuğumuz dil benim olmadan önce onun dili. Ev, İsa, bira, usta kelimeleri ikimizin ağzından ne kadar bambaşka çıkıyor! Ben bu kelimeleri ruhum tedirgin olmadan konuşamıyorum, yazamıyorum. Bana bu derece yakın ve bu derece uzak olan bu dil benim için her zaman sonradan edinilme bir dil olarak kalacak. Kelimelerini ben yapmadım, ben benimsemedim. Sesimle kendimden itiyorum bu kelimeleri. Onun dilinin gölgesinde ezilip büzülüyor ruhum” (s. 204). Bu dört kelime -Ev, İsa, bira ve usta- Stephen’ı çevreleyen ağlardır. Kültürel-siyasal (ev), dinsel (İsa), toplumsal yoksulluk ve çaresizlik (bira), esas efendi olarak İngiltere (usta). Ağlardan oluşmuş bu dörtlü yapıyı kırmak, hepsini birbirine karıştırmak gerekir. Şeyler, katı bir birim olarak bırakılmadan ilişkisel akış düzenlemeleri içinde düşünülür. Hem tek cümleden hem de pek çok cümleden oluşan, son satıra kadar noktasız ve virgülsüz “ilerleyen” Ulysses’in son bölümü gibi doludizgin, sınırlandırmayı devre dışı bırakarak konuşmak ister: “evet”le başlayıp “evet”le sona eren bir ilerlemedir bu. Yüklemsiz, sırf özneyi olumlayan bir “evet”tir. “Evet” de tıpkı “ileri” sözcüğü gibi aynılık içinde kendini tekrarlarken farklı kipliklerin içinde ortaya çıkar.

Bu yüklemsiz yazma tarzı, dışarıdan geleni kabul etmediği gibi “ev”e ait olanı da kabul etmek istememesinden kaynaklanır. Kendi dilinde artık ikamet edemeyen Joyce, kendisine verilen veya giydirilen dilde de kolayca ikamet edemediğinden, türleri birbirine karıştırmayı, sözcüklerin belirsizliğiyle oynamayı; ironi, parodi ve pastişi kullanmayı vazgeçilmez bir üslup olarak benimser. Kendi yaratmadığı ve rahatsız olduğu dili efendisi için de rahatsız edici kılmak ister. İki yönden de gelen malzemeyi, bu aralık içinde biçimlendirir.

Romanın son dört sayfasına kadar anlatıcı hep üçüncü tekil şahıstır, son dört sayfasında ise, anlatıcı birinci tekil şahsa dönüşür. Anlatıcının değişmesi artık Stephen’ın bir sanatçı olarak doğumunun gerçekleştiğini gösterir. “Milyoncu keredir yola çıkıyorum yaşantının gerçekliğiyle karşılaşmak ve ruhumun nalbantında soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek için” (s. 219). Joyce’un edebi gücü ve güçsüzlüğü de buradan, bu yüklemsiz özne tavrından “ileri” gelir. Terimlerin ilişkiler içinde değişen hallerine rağmen, değişmeyen ve varlığını unutamadığımız tek terim Joyce’tur. Bütün yerler, merkez olan bu adın etrafında döner: “Ama, diye onun sözünü kesti Stephen, kanımca İrlanda’nın önemi onun bana ait olmasından kaynaklanıyor.” (Ulysses, 16, 1359-1360).

SANATÇIN BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ, James Joyce, çev. Murat Belge, İletişim Yayınları, 2012.


Ulysses: Dünyanın Romanı (Meltem GÜRLE)

Jacques Derrida, Ulysses’i değerlendirirken, Joyce’un romanının Batı düşüncesinin gelip dayandığı sınıra işaret ettiğini söyler. Derrida’ya göre, felsefede Hegel’in Fenomenoloji’si ne ise, edebiyatta da Ulysses odur: Yani insan deneyiminin tümünü tek bir solukta ifade etmeye yönelik “devasa bir teşebbüs”tür.

Bana kalırsa Derrida bunu söylerken, Ulysses’in saygıdeğer bir çabanın ürünü olduğuna işaret etmekle beraber, bu romanda delice bir şeyler olduğunu da ima ediyordu. Sonsuz çağrışımlar, sayısız gönderme ve anıştırmalar, akıllara zarar kelime oyunları ve dilsel cambazlıklarla dolu bu roman, gerçekten de aklı başında birinin (mesela Henry James’in) yazacağı türden bir kitap değildir.

Aslına bakarsanız Ulysses, insanın ancak çocukken sahip olacağı türden bir inadın ürünüymüş gibi gelir bana hep. Romanın tümünde, bir yeniyetmenin yalnızca dünyaya dair her şeyi kayda geçirme hevesi değil, günbegün uğraşarak oluşturduğu bu hayat ansiklopedisiyle duyduğu gurur da hissedilir. Futbolcu kartlarını, çocuk dergilerini, dünya atlasını, gazoz kapağı koleksiyonunu önümüze serer gibi davranır bazen, Joyce. Bütün o oyunculuğu ve mizah duygusu da bence bu çocuksu (“her dem taze” mi demeliyim?) heyecanından gelir. Her olasılığın peşinden koşar, her ayrıntıyı açıklamaya çalışır ve kimi zaman sonsuz gibi görünen listeler ve kataloglarla sabrımızı denemeye kalkar.

Elbette Ulysses bütün bunlardan ibaret değildir. Bir başka açıdan baktığımızda, müthiş incelikli, ölçülü ve yer yer neredeyse lirik bir metinle karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Ancak, Joyce’un romanında, dünyanın tümünü aynı anda anlamak ve bilmek isteyen açgözlü bir anlatıcının varlığı inkar edilemez. Bu anlatıcı, bizimle durmadan oynar ve metnin sınırlarını zorlar. Aslına bakılırsa, aklın sınırlarını da zorlar – ki herhâlde Derrida’nın da kastettiği budur.

Joyce’un romanında, dünyanın bütün tecrübesini bir bütün olarak ifade etme arzusuyla birlikte, bunu yapmanın olanaksızlığı da dile gelir. Dünya bunun için fazla büyük, fazla zengin ve fazla karmaşıktır. Onun için, bu çabanın yazıya dökülmesi bile romanı komik bir roman hâline getirmek için yeterlidir. Sonsuz bir arzuyla dünyayı yeniden ve yeniden kataloglayıp tanzim etmeye çalışan bir anlatıcı ile, kendini bir türlü ona teslim etmeyen dünyanın ilişkisi gülünçtür çünkü. Joyce bunu kazara değil, bilerek yapar gerçi. Bu çabanın altını çizerek onun olanaksızlığını bir kez daha göstermek ister bize.

Gerçekçiliğin ne olduğu sanatta her zaman tartışmalı bir meseledir. Picasso’nun bile kendisini gerçekçi bulduğu düşünülürse, son tahlilde buna karar vermek zordur hakikaten. Fakat edebiyatta bir akım olarak düşündüğümüzde, Joyce’un kendinden önce gelen gerçekçi yazarların çizdiği sınırlarla oynadığını, onlara yeni boyutlar kazandırdığını ve hayatın (ya da onun bir kısmının) bir çerçeve içine yerleştirilip temsil edilebileceğine inanan bu dünya görüşünü tiye aldığını, nesnesine tümüyle hakim olabileceğini iddia eden bu kontrolcü zihinle alttan alta dalga geçtiğini söylemek mümkündür.

Klasik romanın yazarı, akşam eve geldiğinde sürekli ışıkları söndüren bir baba gibidir. Bir takım odalarda ışık yanmasını gereksiz bulur çünkü. “Lütfen makul ol,” der size, “Mutfağın lambasının yanmasına gerçekten ihtiyaç var mı?” Gerekli olanı gereksiz olandan ayıran ve sadece o anda işini görecek malzemeyi kullanan bir anlatıcıdır bu. Düşünceler belli bir amaca yöneliktir, detaylar ise ancak bir resmi tamamladıkları sürece anlamlıdır. Oysa, Joyce bütün odalardaki bütün ışıkları yakmak ister. Bir düşünceyi bütün çağrışımlarına kadar takip etmeye niyet ettiği gibi, bir görüntüyü de bize aynı anda bütün perspektiflerden göstermeyi dener. (İtalyan roman kuramcısı Franco Moretti, çok doğru bir tespit yaparak, bunun dilde bir tür kübizme yol açtığını söyler.) Fakat bir nesneyi görebileceğimiz sonsuz sayıda bakış açısı vardır ve bunların hepsini aynı anda okuyucuya göstermek mümkün değildir. İşte Ulysses’de bunun yarattığı acıklı ve gülünç durumlar hep el eledir. Olaylar birbirine halkalanır, çağrışımlar sarmallar oluşturur, listeler ve kataloglar uzar gider. Ama anlatıcı değişik ses ve üslupları deneyerek yorulmak bilmeksizin sayfalarca devam eder.

Dolayısıyla, bu romanın bir tür deli işi olduğunu söylemek mümkündür. Joyce da çılgının tekidir zaten. Bence aynı yargı, kitabın çevirmenleri için de geçerlidir. Akıllı adam gidip Ulysses’i çevirmeye kalkmaz. Kendine boyutları da içeriği de daha az talepkâr olan başka bir metin bulur, oturup onunla uğraşır. Edebiyat âleminde pek söylenmeyen ama bilinen bir gerçektir bu.

Fakat bu mesaj herkese ulaşmamış olsa gerek ki, geçenlerde Joyce’un romanı Türkçede bir kez daha basıldı. İlk kitap, Yapı Kredi Yayınları’ndan Nevzat Erkmen’in çevirisiyle çıkmıştı. Yeni çeviri ise Armağan Ekici’nin elinden çıkmış ve Norgunk Yayınları tarafından basılmış. Her iki çevirmeni de tebrik etmek gerekiyor bu kadar meşakkatli bir işe soyundukları için. Nevzat Erkmen’in çevirisini daha önce almış ve okumuştum. Onun yaklaşımını çok sağlam ama bir o kadar da akademik bulduğumu hatırlıyorum. Armağan Ekici’nin çevirisi ise daha akıcı ve eğlenceli göründü bana. Belki de bu nedenle biraz daha kolay ısındım yeni çeviriye.

Halbuki başında hemen okuyamadım yeni Ulysses’i. Arada bir karıştırmakla yetindim. Önce şüpheyle, ardından gitgide artan bir ilgiyle. Sonra geçen gün bir de baktım ki, romanı gerçekten okuyorum. Hem de Türkçesinden. Üstelik kafamda birtakım eşleştirmeler yapmak zorunda kalmadan, “bu kitabın İngilizcesini biliyorum da, o sayede anlıyorum olup biteni” diye düşünmeden.

Armağan Ekici dikkatli ve özenli bir çevirmen. Bunlar çeviri için gereklidir elbette. Ama Ulysses gibi bir romanı çevirmek için yeterli değildir. Bundan çok daha fazlası lazımdır. Ne mutlu ki, Ekici bu romanı çevirmek için gereken hayal gücüne de sahip. Yeni sözcükler icat etmek, dille karmaşık oyunlara girmek, belli ki hoşlandığı şeyler arasında. Yeni yetme bir oğlan çocuğunun dünyaya duyduğu merak demiştik, Ekici’de bundan da gani gani var bence. Tek bir ayrıntı için on iki tane ansiklopedi karıştıracak, hatta bütün gününü kütüphanede geçirecek birine benziyor. Joyce’a Ulysses’i yazdıran heyecandan olduğu kadar sebattan da payını almış yani.

Onun için, başka çevirmenlerin elinde dağılıp dökülebilecek “Sirenler,” “Circe” ve “Ithaca” gibi kimi zor bölümler, Armağan Ekici’nin çevirisinde orijinal metne yakın bir doğallıkta akıp gidiyor, rahatça okunuyor.

Rahatça diyorsam da, bu sizi yanıltmasın. Ulysses, çevirmene olduğu kadar okuyucusuna da meydan okuyan bir romandır. Okurken kimi zaman sizi yoracak, bezdirecek ve hatta kızdıracaktır. Ama onun için harcadığınız bütün emeklere değecektir. Zor bir sevgili gibi, eğer kaprislerini çekebilirseniz, sizi daha önce hiç karşılaşmadığınız yoğunlukta bir aşkla ödüllendirecektir.

Norgunk Yayınları’ndan Armağan Ekici çevirisi ile çıkan Ulysses’in Türkçede yeniden basılmasının, başta James Joyce hayranları olmak üzere bütün edebiyat-severler için büyük bir haber olduğunu söylemeye gerek yok. Yazarın daha önce Türkçeye aktarılmış kitaplarını, Dublinliler’i ya da Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni, okumuş ve beğenmiş olanlar için artık yeni bir maceranın kapıları açılıyor.

Ulysses, bütün ihtişamı ve eğlencesi ile, onları bekliyor.

ULYSSES, James Joyce, Çev. Armağan Ekici, Norgunk Yayınları, 2012.