Haldun ALKANAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haldun ALKANAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Proleterleşen Öğretmenlik (Haldun ALKANAT)

Geçtiğimiz yılın Kasım ayında öğretmenler günü öncesi ve sonrasında arka arkaya bazı araştırmalar yayımlanmaya başladı. Eğitim-İş’in araştırmasına göre her on öğretmenden yedisi mesleği bırakmak istiyor, yüzde yetmiş üçü ise aldığı ücreti yetersiz buluyor. Türk Eğitim Sen’in araştırmasının sonucu ise öğretmenlerin yüzde seksen dokuzunun borçlu, yüzde altmış yedisinin ise tükenmişlik sendromundan muzdarip olduğunu ortaya koydu.

Bu araştırmalar eğitimde yaşanan 30-35 yıllık dönüşüm serüveninin öğretmenlerde karşılığının nasıl olduğu sorusuna verilen basit bir yanıt aslında. Yine de bu topraklarda son yıllara kadar neoliberalizmin tahrifatlarının öğretmenleri proleterleştirmesinin yeterince araştırıldığını söyleyemeyiz. Eğitimde yaşanan değişimin genel betimlemesine o kadar yoğunlaşıldı ki, eğitimin paydaşlarının yaşadığı sıkıntılar gözden kaçırıldı. Öğretmenlik mesleğindeki dönüşüme dikkat çekilmesi için 2014’ü beklememiz gerekti. Geçtiğimiz yıl, bahsedilen araştırmaların kamuoyuyla paylaşıldığı günlerde, iki kitap raflarda yerini aldı: Ahmet Yıldız’ın derlediği, “İdealist Öğretmenden Sınava Hazırlayıcı Teknisyene-Öğretmenliğin Dönüşümü” ve Orkun Saip Durmaz’ın Emek Süreci ve Yeniden Proleterleşme alt başlığıyla yayımlanan “Öğretmen Olmak”.

Vasıfsızlaştırma ve İtibarsızlaştırma

Her iki kitabın ortak noktası öğretmenlikte yaşanan dönüşümün neoliberal politikaların sonucu olduğunu ortaya koymaları. 24 Ocak 1980’de alınan ekonomik kararlarla başlayan neoliberalleşme süreci diğer pek çok alanda olduğu gibi eğitimin anlamında büyük bir değişikliğe neden oldu.

Durmaz’ın ifadesiyle “serbestleşme özelleştirme ve kamu harcamalarının kısılması ile deregülasyona dayanan bu üç ayaklı makro ekonomik politikaların ana doğrultusunun 24 Ocak1980’den bu yana değişmediğini söylemek yanlış olmayacaktır.” Neo-liberalizm, kamusal eğitim anlayışının dağıtarak, gün geçtikçe esnek çalışmaya başlayan işgücünün eğitilmesini sağlayacak, tüketiciliği bir yaşam biçimi olarak benimsemeyi kolaylaştıracak, piyasaların eğitim alanını işgalinin yolunu açacak düzenlemeler yaparak, eğitimin anlamında büyük bir tahrifat yarattı.

Eğitimdeki dönüşüm, bilgiye ulaşma ve eğitim alma hakkına yapılan bütünlüklü bir saldırıyı beraberinde getirdi. Bilgiye ulaşmanın bunca çeşitlendiği çağımızda, okullar, bilgiye ulaşma ve bilgiyi iletmede önemini kaybetmiş kurumlar olarak görülüyor. Bunun sonucunda öğretmen çalışmasının farklı bir yöne girmesi kaçınılmaz. Ahmet Yıldız’ın “Öğretmenin Dönüşümü”nün ilk makalesinde belirttiği gibi, devrim dönemlerinin dönüştürücü ajanı öğretmenin sınav hazırlayıcıya, değişen eğitim teknolojileriyle birlikte akıllı tahtaların, online eğitim materyallerinin bir dişlisi haline gelecek itaatkar teknisyenlere dönüşmesinin yolu açıldı. 1980’den günümüze yaşanan süreçte her geçen gün eğitimde niteliksizleşme, öğretmenlik mesleğinde ise vasıfsızlaşma ve itibarsızlaştırma yaşandı.

Esnek Çalışma

Yine her iki kitabın vurguladıkları ortak nokta esnek üretim biçimlerinin ve özelleştirmenin hâkim olmaya başlamasıyla birlikte öğretmenlerin çalışma hayatlarında köklü değişiklikler olması durumu. Okullardaki hizmetlerin (temizlik işleri, yemekhane, fotokopi vs.) özelleştirilmesiyle başlayan bu süreç, giderek öğretmenlere doğru genişledi. Okullardaki hizmetleri veren emekçilerin geçici, yarı zamanlı olarak işe alınmaları, iş güvencesinden yoksun olarak çalıştırılmaları bir süredir devam eden uygulamalar olarak kayda geçilmeli.

Öğretmenlerin esnek çalışmanın göstergelerinden biri ücretli öğretmenlik uygulamasının yaygınlaşması. Sözleşmeli öğretmenliğin 2011’de kaldırılmasından sonra, ücretli öğretmenlik yaygın hale getirilmiş, dahası, pedagoji eğitimi almamış, usta öğretici sıfatıyla çalışan yeni bir eğitimci grubunun çalışma alanları artırılmıştı. Ücretli öğretmenliğin tüm branşları kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmasıyla birlikte, kamuda öğretmenlik güvencesizliğe sürükleniyor.

Ücretlerin Düşüşü

Öğretmenliğin itibarsızlaşmasının sebeplerinden biri de ücretlerdeki düşüş oldu. Özellikle 1980 sonrası dönemde, öğretmenlerin yoksullaşmasının, tüm toplum kesimleri tarafından hissedilmesi tesadüfî değil. 12 Mart 1972 darbesiyle düşmeye başlayan reel ücretler, 1980 sonrasında dibe vurmaya başlamıştı. 2000’li yıllara gelindiğinde ise öğretmenlerin ücretleri 1980’li yılları bile aratacak düzeye indi. Ki ücretli öğretmenler göz önüne alındığında ücretlerdeki düşüşün vahim düzeyde olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Özel okul ve dershanelerdeki durum ise daha karmaşıklaştı. Dershanelerde öğretmenlerin emeğinin hem yoğun ders saatleri hem de düşük ücretle sömürülmesi bilinen bir durum. Özel okullarda ise öğretmenlerin hem yüksek saatlerde derse girmesi hem de düşük ücretlerle çalıştırılmasının önüne geçilmişti. Ta ki 2014’e kadar: 2014 yılında Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikler öğretmenlerin çalışma koşullarının zorlaştırılmasında önemli bir adım oldu. Madde 26-4’te haftada en fazla 15 saat aylık karşılığı, 15 saat ücret karşılığı derse girme şartı “haftada en fazla aylık karşılığı 20 saat, ders saati ücretli 20 saat olmak üzere toplam 40 saate kadar ders okutabilir.” şeklinde değiştirildi. Aynı zamanda yönetmelikte resmi kurum öğretmenlerinin ücretlerinden daha az aylık ücret ödenemez ibaresi kaldırıldı ve öğretmen ücretleri özel okul yöneticilerinin insafına bırakıldı.

Sonuç Yerine

Bu kısa yazı kapsamında her ki kitabın değindiği her noktayı özetlemek olası değil ama şunu söyleyebiliriz: Eğitimde yaşanan dönüşümler sistemin tüm paydaşları açısından yıkım anlamına geliyor. “Öğretmenliğin Dönüşümü”  ve “Öğretmen Olmak” kitapları uluslararası literatürde bir dönemdir tartışılan ama ülkemizde sınırlı şekilde dillendirilen bu değişim sürecini ele alarak, önemli bir eksikliği dolduruyor. Bu kitaplar her geçen gün piyasaya terkedilen, ahlak eğitimi adı altında gericileştirilen, sınav baskısı ile niteliksizleştirilen eğitimin bu cendereden çıkarılmasının bir yolunun öğretmene hak ettiği değerin verilmesinde olduğunu hatırlatıyor.

ÖĞRETMENLİĞİN DÖNÜŞÜMÜ, Hazırlayan: Ahmet Yıldız, Kalkedon Yayınları, 2014.
ÖĞRETMEN OLMAK, Orkun Saip Durmaz, Yayınevi, NotaBene Yayınları, 2014.



Emperyalizm Üzerine Düşünceler (Haldun ALKANAT)

İmge Yayınları’nın Mayıs başında “ABD EMPERYALİZMİ ve ORTADOĞU” isimli bir kitap çıkardı. 1970’li yıllarda devrimci mücadele içinde yer almış olan Dev-Genç Genel Başkanı Mehmet Ali Yılmaz’ın derlediği kitap, Anafikir.gen.tr’de yayınlanan yazılardan oluşturulmuş. Altı yazarın yazılarından oluşan kitapta, emperyalist politikaların günümüzdeki yönelimleri, emperyalizmin ezilen halklara karşı saldırıları, talanları ve yapılan işbirlikleri, emperyal girişimlere karşı direnen halkların, ülkelerin mücadeleleri ele alınıyor. ABD öncülüğünde Batılı emperyalistlerin Balkanlardan Ortadoğu’ya, Doğu Akdeniz’den Kafkasya ve hatta Afrika’ya yönelik politikaları ve stratejileri oldukça açık, net anlatımlarla aktarılıyor.

Kitapta yer alan yazılarda incelenen bölgeler ya da ülkeler, tarih ve coğrafya bütünlüğü içinde günümüz jeopolitiği göz önüne alınarak düşünülmüş, üzerinde durulan konular ise ilgili alanları kapsayan bir biçimde ortaya konulmaktadır. Ayrıca inceleme konusu olan sorunların ülkemizle olan ilgisi bağlamları kapsamında ele alınmak suretiyle anlaşılır kılınmaya çalışılmıştır. Doğrudan ülkemizle ilgili olan konuların yakın çevre ve dünya ile olan bağlantıları kapsayıcı bir bütünlük içinde değerlendirilmektedir.

Mehmet Ali Yılmaz yazılarında, Emperyalizmin Orta Doğu’da geçmişten günümüze politikalarını değerlendiriyor. Bu politikaların son bir-kaç yılda en önemli uygulama alanı olan Suriye’ye karşı yürütülen saldırıyı ve NATO’nun Türkiye üzerinden bölgedeki işlevini ele almaktadır. Emperyalizmin günümüzde içinde yaşadığımız bölgeye yönelik stratejilerini (Büyük Orta Doğu Projesini), işbirlikçi Siyasi İslam’ın işlevini ve bunların (başta Türkiye olmak üzere) ülkeler üzerindeki etkilerini değerlendiriyor. Emperyalist müdahalelere karşı genelde bölge halklarının, özelde de solun tutarlı ve kararlı bir anti-emperyalist politikaya sahip olmasının önemine vurgu yapıyor. İçinde yaşadığımız bölgeyle ilgili yazılarında genelden özele, özelden genele bir yöntem izleyen Yılmaz, dış dinamikle iç dinamiklerin karşılıklı etkileşimi üzerinden yaptığı değerlendirmelerinde, emperyalizmin günümüzde, bizim gibi ülkelerde daha yoğunlaşmış bir biçimde içsel bir olgu haline geldiğinin, bir dış dinamiğin içselleştiğinin altını çizmektedir.

Haluk Başçıl, Sovyetler Birliğinin yıkılışı, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve ABD’yi 21. Yüzyılın ‘ABD yüz yılı olması’ doğrultusunda giriştiği arayışları gözler önüne seriyor. Bu doğrultuda ABD’de çeşitli kesimlerin (yeni konservatist, gelenekçi, liberal, reformist, gerçekçi, konstrüktivist olarak tanımlanan stratejistlerin,  Think tanklarla bağlantılı düşünce şekillendirici grupların, politika yapıcıların, akademisyenlerin vb) bakış açılarını, dünya tahayyüllerini ortaya koyuyor. Son 10-15 yıldır içinde bulunduğumuz bölgede yaşanan gelişmelerin doğru ve bütünlük içinde değerlendirilmesinde, ABD’deki bu tartışmaların yakından takip edilmesinin önemini gösteriyor. Kafkaslardaki ABD-AB ve bunların vurucu gücü NATO’ya karşı Rusya’nın bölgedeki eski hegemonyasını kurma çabasını Gürcistan-Rusya savası üzerinden ele alıyor. Bölgedeki enerji kaynakları üzerinde oynana jeopolitik yaklaşımları inceliyor. Mandela’nın, Afrika Ulusal Kongresi’nin bir asırdır sürdürdüğü ulusal kurtuluş mücadelesini irdelediği yazısında, ANC üzerinden ulusal kurtuluş mücadelelerinin içine düştüğü çıkmazı ortaya koyarak, aynı zamanda ülkemizde Kürt ulusal mücadelesini savunan siyasi hareketleri bekleyen tehlikelere dikkat çekiyor.

Levent Yakış, 12 Eylül askeri darbesi ile birlikte değişen ülke jeopolitiğini ve bu gelişmenin sınıflar mücadelesindeki konumunu değerlendiriyor. Emperyalizmin 1950’lerden sonra içsel bir olgu haline gelişi ve işbirlikçi egemen sınıfı oluşturma sürecinde giriştiği çok yönlü tasfiyeleri ortaya koyuyor. Siyasal yapı emperyalist politikaların ihtiyacına uygun olarak yeniden düzenlenirken emperyalizmin ülkemizdeki başat konumu da tarihsel bir süreç içinde ele alınıyor. Ülkemizin önemli bir sorunu olarak kabul gören Kürt sorunun Cumhuriyet boyunca aldığı biçimler ile solun güçlü olduğu 1960 ve 70’li yıllar ile zayıf olduğu günümüzdeki Kürt siyasi yapılarının sol ile ilişkisi, siyasi yönelimleri açık ve berrak bir şekilde ortaya konuluyor. Devrimci sosyalistlere ve demokratlara yaşatılan politik süreçlere, solun içine sürüklendiği olumsuz ortama, nedenlerine ve Kürt politik hareketinin ilişki ve çelişkilerine okuyucunun eleştirel bakması istenmektedir. 
Mehmet Tanju Akad, Afganistan’ın Orta Asya’daki stratejik önemini tarihsel bir süreç içinde ortaya koyarak, günümüzde oynanan büyük oyuna dikkat çekiyor. Azerbaycanlı siyaset Bilimci Meşri İsmailov’un ‘’Avrasyacılık, Mukayeseli bir Okuma-Türkiye ve Rusya Örneği’’ kitabında yer alan görüşler ile Putin’in danışmanlarından Alexander Dugin’in ‘’Rus Jeopolitiği ve Avrasyacı Yaklaşım’’ını bir tarihçi gözüyle ele alıyor. ‘’Avrasyacılık’’ politikalarını tarihsel bir arka plan içinde irdeliyor ve Rusya’nın bölge politikalarını anlamamıza katkı sunuyor.

Kemal Ulusaler, emperyalizmin Orta Doğu’da var olan ve yeni keşfedilen enerji kaynaklarını kontrol etmek, kendi enerji kaynaklarını çeşitlendirirken rakiplerini zora sokma girişimlerinin önemini ve bunların bölge ülkelerinin iç-dış politikaları üzerinde etkilerine ışık tutuyor.

Oğuz Türkyılmaz, enerji sektöründe, elektrik sektörü örneği üzerinden neoliberal politikalarla özelleştirme ile kamu varlıklarının yağmalanmasının, kamusal planlamanın ortadan kalkmasının toplumsal sonuçlarını irdeleyerek, bu olumsuzluğun, ancak yeni bir kamusal mülkiyet ve planlama ile aşılabileceğini belirtiyor.
Yazarlar, ortak olarak ABD’nin Yakın Asya olarak da tanımlanan Orta Doğu-Kafkaslar ve Orta Asya’ya kadar uzanan kuşağına yönelik emperyal politikalarının hayata geçirilmesinde önemli bir jeopolitik konuma sahip olan Türkiye’nin iç ve dış politikasının, ABD’nin planlarından doğrudan etkilendiğini ortaya sermeye çalışıyorlar.  ABD’nin stratejilerini, politikalarını ve hegemonya oluşturma araçlarını yakından takip etmeksizin etkin ve güçlü bir antiemperyalist politika geliştirilemeyeceğini vurguluyorlar. Günümüzde ülkemiz düzeyinde antiemperyalist bir politik hatta duyulan ihtiyacın geçmiş yıllardan da önemli olduğuna vurgu yapıyorlar. 
Emperyalizm kavramının gizlenmeye ve unutturulmaya çalışıldığı bir dönemde kaleme alınan kitaptaki makalelerin her biri kendi içinde özel anlamlar taşıdığı gibi hepsinin birbiriyle bağlantılı ilişkilerinin olduğu da söylenebilir. Kitabı okuyunca bu özel konumlanışları ve aralarındaki anlam bütünlüğü de ortaya çıkıyor.
Anti-Emperyalist mücadeleyi önemseyen herkesin bu kitaba ulaşarak, yer alan yazıları okumalarını öneriyorum.

ABD EMPERYALİZMİ ve ORTADOĞU, Der: Mehmet Ali Yılmaz, İmge Yayınları, 2014.

Militarizmin Halleri (Haldun ALKANAT)

Güven Gürkan Öztan’ın geçtiğimiz ay yayımlanan Türkiye’de Militarizm: Zihniyet, Pratik ve Propaganda adlı çalışması, Türkiye’de siyasal, kültürel ve iktisadi hayatın önde gelen problemlerinden biri olan militarizme odaklanıyor. Bunu yaparken konuyu hem kuramsal açıdan ele alıyor hem de Türkiye tarihi boyunca konunun farklı tezahürlerini ele alarak tartışıyor. Öztan, kitabının temel tezini daha ilk sayfada açık bir şekilde şu sözlerle ortaya koyuyor: “militarist zihniyetin ve tutumların, Türkiye’nin politik gramerinin yapılandırılmasında ve idamesinde etkin; ayrıca sosyo-kültürel yeniden üretim mekanizmalarıyla birlikte gündelik yaşamın içinde de merkezi sayılabilecek bir rol oynadığı fikri, bu çalışmanın genel iddiası.” (s.1)

Tanımlanması zor bir kavram: “Militarizm”

Militarizm, Öztan’ın da belirttiği üzere tanımlaması çok zor bir “-izm” türü. Militarizmin eklektik ve dağınık doğası, kolayca kavramsallaştırılmasının önündeki temel engel niteliğindedir. Kitaptaki örneklerde de görüldüğü üzere, bir ideolojiden ziyade bir eklemleyici ilke olmasından kaynaklanmaktadır.

Kitabın ilk bölümü, sıralanan zorluklara karşın militarizmi farklı veçheleri ile kuramsallaştırma girişimlerine ayrılmış ve yazar bu bölümde zengin bir literatürle tanıştırıyor okuru. Militarizmi Türkiye’nin modernleşme sürecinin yapısal belirleyenleri etrafında tartışan “yapısal militarizm” çalışmaları ile başlayan bu bölümü “militarist zihniyet ve performanslar” alt bölümü takip ediyor. İşte tam da bu “militarist zihniyet” ve “performanslar” (“diskur”, “tutum”, temsiller) militarist zihniyetin toplumsal yaşamın karmaşık dokusuna veçhelerine zuhur edişini temsil ediyor.  Bu yüzden de tespit edilmesi ve anlaşılması güç bir olguya dönüşüyor. Öztan, militarist pratikler ve zihniyetin her daim “düşman” ve “işbirlikçi” imgelerine ihtiyaç duyduğunu; bu öğelerin militarizm için kurucu bir nitelik taşıdığının altını çiziyor: “Zira militarizm sürekli olarak “düşmana” karşı “teyakkuz halinde” olan bir kuvvetin mevcudiyetine ihtiyaç duyar.” (s. 23). 

Militarizmin “gündelik” hali: “banal militarizm”

Militarizmin belki de çözümlenmesi ve çözülmesi en güç yanlarından biri gündelik yaşamın içerisine gömülü karakteridir. Öztan burada Billig’in “banal milliyetçilik” kavramından hareketle “banal militarizm” kavramını önermektedir. “Banal militarizm” militarizmin sıradanlaşmasını, doğallaşmasını ve gündelikleşmesini anlatır. Çocuklara, sokaklara, apartmanlara verilen adlarda; en masum dilsel pratiklerde; bayramlar, törenler ve mitinglerde, her yerde militarist tema ve sembol enflasyonu ile karşı karşıyayızdır. Öztan, militarizmin eğitim sistemi ve popüler kültüre yazılı tezahürlerinin de altını çizer.

Öztan, kitabın ikinci bölümünde, ilk bölümdeki kuramsal mülahazalar eşliğinde Türkiye’de militarizmin gelişimini tarihsel bir çerçeveye yerleştirir. Bu bölümde “ideal” kadın-erkek kimliğinin kurgulanmasında ve “milli pedagoji”nin tesisinde militarist öğelerin ağırlığının altını çizer. Kitabın ilk bölümünde bahsettiği “yapısal militarizm” açıklamalarına paralel şekilde Türkiye’de “devleti kurma telaşı ve buna bağlı olarak da modernleşme süreciyle çakışan milliyetçiliğin gelişiminin militarizmden ayrı düşünülemeyeceğini vurgular. Bu bölümde militarizmin gündelik yaşamın farklı veçhelerinde de zuhur edişini ortaya koyar.

Öztan, üçüncü bölümde literatürde daha ziyade Demokrat Parti dış politikası başlığı altında değinilip geçilen Kore Savaşı’nı ve “Soğuk savaş ikliminde militarist pattern’in oluşma serüveni”ni inceler. Öztan’ın iddiası Kore Savaşı’nın Türkiye’deki izdüşümlerinin Türkiye’de militarist ve milliyetçi söylemlerin inşasında hayati bir rol oynadığıdır. Aynı zamanda Soğuk Savaş boyunca Türk sağının şemsiyesi olarak anti-komünizm propagandasının buluştuğu örnek bir vaka özelliği taşır. Daha önceki dönemlerden farklı olarak militarist propagandanın modern iletişim araç ve tekniklerine yansıması savaşın bir toplumsal seferberlik meselesine dönüşmesini kolaylaştırır. Sivil halk Türkiye’nin dahil olma sebebinin çok da anlaşılır olmadığı bir savaş için seferber edilir, cepheye desteğe çağrılır. Şimal Yıldızı (1954, y. Atıf Yılmaz, o. Ayhan Işık, Hulisi Kentmen, Atıf Kaptan) gibi filmlerle, Kore Savaşı popüler anlatıların bir parçası olur.

Kitabın dördüncü bölümü, Türkiye’de militarizmin olmazsa olmazı olan anti-komünizme ayrılmıştır. Türk sağının farklı fraksiyonlarının meşruiyetlerini ve ittifaklarını inşa ederken başvurdukları şemalardan bir tanesidir komünizm karşıtlığı. Komünizm karşıtlığı ordu içerisinde, ordu için ve ordu tarafından itinayla işlenen ideolojik bir öğedir aynı zamanda. Öztan bu bölümde Genelkurmay Başkanlığı ve önde gelen komutanların komünizmi tarif ve tasnif eden, orduyu ve halkı her daim komünizme karşı tetikte olmaya çağıran metinleri ayrıntılı bir şekilde ele alır. Bu metinler militarist ideoloji ile antikomünizmin iç içe geçtiği örnekleri oluşturur.

“Milli dava” Kıbrıs ve Kıbrıs meselesi 1974 öncesi ve sonrasında Türkiye’de milliyetçi ve militarist anlatının en temel yapıtaşlarından birini oluşturur. Ada’daki siyasi kriz derinleştikçe ve çatışma ihtimali arttıkça Kıbrıs gitgide daha fazla oranda Türkiye’nin bir iç meselesi haline gelir. Bir kurtuluş reçetesi olarak “taksim” tezinin ortaya atılması, “Ya Taksim Ya Ölüm” mitinglerinin düzenlenmesi, Kıbrıs Türktür Derneği benzeri devlet himayesindeki kuruluşların ortaya çıkması Kıbrıs meselesini militarist-milliyetçi değer ve pratiklerin kolayca yeşerebileceği bir alana dönüştürmüştür.

Kitabın son bölümü Türkiye siyasal hayatının belki de en karanlık dönemi olarak adlandırılabilecek olan 1980-2000 yılları arasına ayrılır. 12 Eylül şiddet ve vahşeti ile başlayan bu süreç, ordunun siyasal, ekonomik ve kültürel alanlar üzerindeki denetim ve kontrolünün en açık ve en hudutsuz olduğu bir dönemi imler. Dost ile düşman, bizden olanla olmayanın sınırlarının sürekli olarak asker tarafından çizildiği ve yurttaşların gündelik hayatta sürekli olarak bu sınırlarla test edildiği bir dönem. Militarizmin “dış” düşman vurgusu malumunuz, dış düşman tehdidi karşısındaki teyakkuz halile iç düşman enflasyonunun eklendiği bir dönemi ele alıyor Öztan bu durumda. Ezeli tehdit “Moskof uşağı”na bölücü Kürt ve Şeriatçı eklenir ve bir güvenlik devleti inşa edilir. Bir güvenlik devletinin yeniden üretilmesi sürekli olarak tehdit ve tehlikelerin (komünizm, irtica, Suriye, bölücülük...) altı çizilir.

Türkiye’de Militarizm, Türkiye’de militarizmi anlamamızı sağlamak ve bu musibeti hayatımızdan def etmek için önemli ipuçları sunuyor. Tarihsel örneklerle militarizmin düşmanlıklardan, şiddetten ve tahakküm ilişkilerinden beslenen yapısını ortaya koyuyor. Bununla birlikte, kitap birkaç yönden de eleştirilebilir. Sonun bölümünde kısaca değinmekle birlikte 2000’li yıllarda militarizmin ve militarist ideolojinin toplumsal ve siyasal hayattaki tezahürlerini araştırma dışında bırakıyor. Araştırmaların sınırlılıklarını eleştirmek, araştırmalar bu sınırlılıkların farkında olduğu sürece, çok makul olmayabilir. Lakin gönül, siyasal İslam’ın ve militarizmle imtihanının ele alınabilmesini isterdi. Sadece bir temenni tabii bu. İkinci olarak, benzer bir şekilde, militarizm-merkez/sosyalist sol arasındaki ilişkini de kitapta yer alması resmi tamamlayabilirdi. Bu şekilde son dönemin mitinglerinde ve eylemlerinde bir yandan “paralel yapıya karşı ikinci bir Kurtuluş Savaşı” açan iktidarın; diğer yandan da Gezi’de yitirilen hayatları şehitlikle tamlayan, ya da “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganlarıyla iktidara “savaş açan” söylem ve yapıları daha iyi anlamamıza katkıda bulunurdu. Bu eksiklikler elbette ki birer temennidir: yazarın ve diğer araştırmacıların ileride sorabileceği sorularla ilgili birer öneridir. 

TÜRKİYE’DE MİLİTARİZM: ZİHNİYET, PRATİK VE PROPAGANDA, Güven Gürkan Öztan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2014.

Kafka’nın Anlatı Cehennemine İtilmek (Cem Kalender ile Söyleşi: Haldun ALKANAT)

İlk romanı Klan ve ikinci romanı Zamanın Unutkan Koyu’yla edebiyat dünyamızda yer edinen genç yazar Cem Kalender’in son romanı Kayıp Gergedanlar geçtiğimiz günlerde Alakarga Yayınları’ndan çıktı. Üç koldan ilerleyen, farklı farklı karakterleri ile bu kolları dallara ayıran çok katmanlı bir anlatı Kalender’in romanı. Veteriner Sümer Bey ile ailesinin bir kasabaya taşınması, Sümer Bey’in eşi Suna Hanım’ın taşındıkları evin duvarlarını yükselttirmesi ve evin bahçesine bir kuyu kazdırması ile olaylar gelişmeye başlar. Sümer Bey görevli olduğu Binyayla’da bakmakla sorumlu olduğu gergedanları arar, Suna Hanım yeni evlerinde yaşamı düzenlerken, Maraş da adım adım katliama doğru yaklaşmaktadır. Kolayca özetlenmeyecek Kayıp Gergedanlar’ı bir de yazarına soralım dedik ve Cem Kalender ile görüştük. 

Öncelikle romanın girişiyle başlamak istiyorum. Veteriner Sümer Bey’in Binyayla’ya ulaşma serüveni ve köprünün girişindeki turnikeyle karşılaşması, ardından gelen bekçi ile diyalog Kafkavari bir evrene adım atıyormuşuz hissi veriyor. Sümer Bey’in Maraş Katliamı’nın gölgesinde süren yaşamının böyle bir gerçekdışılığa savrulması kaçınılmaz mıydı?

Maraş katliamı gerçeğini ancak Kafka’nın anlatı cehennemine çekersek belki biraz anlaşılır kılabiliriz diye düşündüm. Tarihte eşine pek rastlanmayan bir katliam örneği bu. Düşünün üç gün önce aynı sofrada yemek yemiş aynı kahvehanede çay içmiş aynı eşikte oturmuş, birbirlerine selam vermiş insanlar bir an geliyor ve birbirlerini boğazlıyor. Birbirini de demeyelim tek taraflı bir boğazlama ve 4-5 gün sürüyor. Nasıl gerçek olabilir şimdi bu? Belki Kafka’nın anlatı cehennemine itebilirsek…

Sümer Bey her sabah kalkıp Binyala’ya gidiyor gergedanları aramaya. Eşinin cehenneminden Binyayla’nın cehennemine sığınıyor. En azından orası biraz daha bulanık, biraz daha kafkaesk. Eşinin yaşadığı katliam trajedisindense varoluş trajedisini yaşamayı tercih ediyor.

Gurgum’un Maraş, Yafilerle Reşiler ise Alevi ve Sunniler romanda. Sizi gerçek yer ve kimlik adlarından uzaklaştıran şey neydi?

Bunu çok düşündüm. Romanın bir Alevi Sünni çatışmasını anlatan belgesel bir kitap olmasını istemedim. Mesele neydi? Kabaca, Sünnilerin Alevileri boğazlaması. “Sünniler Alevileri boğazladı” trajedisinden gitseydim vakayı ajite etmeden anlatabileceğimden emin değildim. Bunun için böyle bir anlatıma cesaret edemedim.

Orada yaşananlar çok derin çok başka. Sünniler Alevileri boğazladı öyle mi? Bu çok kalıpsal duruyor. Oradaki öldürme motivasyonu çok daha derin. Komşunun kundaktaki çocuğunu süngülemenin psikolojisi çok daha derinlerde?

Maraş Katliamı bence yakın tarihimizin en karmaşık, en kompleks olayıdır. Bu kadar kompleks bir olay kurgusal dille nasıl anlatılır? Bu ancak Kafka’nın anlatı cehennemine girdiğinde mümkün olabilirdi. Zaten kitap tek başına bir “Maraş Katliamı” kitabı da değil. Katliam kitapta üç ana damardan biri. Ki Suna Hanım’la çocukları etrafında dönen dünya katliam kadar trajik bana göre.

Felaketin gerçekliği ile kurgunun gerçekdışılığı arasındaki gerilimden beslendiğinizi söyleyebilir miyiz?


Gerçek ve gerçekdışılık. Bu terimler birbirinden ne kadar bağımsız? Sekiz aylık hamile komşusunun karnını baltayla yarıp çocuğu çıkarmak ne kadar gerçek? Ya da seksen yaşındaki bir kadının gözüne çivi saplayıp foseptik çukuruna kafa üstü atmak gerçeğin neresinde duruyor? Bunların hepsi yaşandı, sahiden yaşandı ama bize gerçekmiş gibi gelmiyor. Hani Marx diyor ya “ne gülüyorsun allattığım senin hikayen” Bu bizim hikayemiz ama yaşanmamış, gerçek değilmiş gibi davranıyoruz çünkü anlayamıyoruz.

Gerçekle gerçek dışılık arasından gidip gelen bir diğer olay da hatırlarsınız 2011’de anneleri öldükten sonra dört yetişkin kardeş bir bağ evinde intihar etmesi. Hayır ilaç filan da almıyorlar. Nasıl bir ölme motivasyonudur bu. Hepsi eğitimli tahsilli. Biri de bu ne saçmalık ben vazgeçtim demiyor. Bu da en az Maraş katliamı kadar zor anlaşılabilir bir vaka.

Ölme ve öldürme motivasyonunun beslendiği kaynak aynı değil ama birbirlerini kapsıyor. Suna Hanım ve çocuklarının hikâyesini yazarken o anne ve çocuklarının gölgesi hep evimin duvarlarındaydı.

Evet dediğiniz gibi korkunç bir gerilim var ve bu anlatıcı olarak beni besledi ama gerilimin kaynağı gerçekle gerçek dışılık arsında değil. Lacan’ın dediği gibi gerilim ilk doğduğumuz anda doğanın düzeninde kültürün düzenine geçtiğimizde en yüksek dozda veriliyordu zaten.

Suna Hanım’ın hikâyesi geçmişin trajedisiyle birleşiyor. Suna Hanım’ın anlattığı masallar da çocuklarını kendi içinde oluşan hapishaneyi evi kocaman duvarlarla çevirerek genişlettiğini söylememiz mümkün mü?

Suna Hanım “dışarıda olan her şey düşman” felsefesiyle bakıyor hayata. Kasabaya geldiğinde yaptığı ilk iş bahçe duvarını yükseltmek, çocukların dışarıyla bağını tamamen koparmak. Bu, yaşadıklarıyla ilintili. Çocukluktan gençliğe geçtiği evrede korkunç bir trajedi yaşıyor ve tamamen içine kapanıyor. Bütün dünyasını nefretle dolduruyor ve bu hep devam ediyor. Her şeyden, herkesten nefret ediyor, çocuklarının da aynı nefreti duyması için çalışıyor. Bunun için masallar icat ediyor. Şehrazat gibi Adem İle Havva gibi anlatıları tahrif edip işine geldiği gibi anlatıyor.

Dışarıdaki her şey düşmandır anlayışı Suna Hanım’a gökten inmiyor. Yaşadıkları belirliyor bunu.

Romanda Lacancı terminolojinin sıklıkla kullanıldığını görüyoruz. Mesela romanın başında kazılan ve sanki bir karakter gibi romanda yer edinen kuyu sanki anne ile yeniden bütünleşme , yeniden onun parçası olma arzusuna gönderme gibi. Lacan’ı romana davet etmenizin sebebi nedir?

Bu romanı bana yazdıran Lacan oldu. Romana yeni başlamıştım. Dört kardeşin intihar haberini duydum TVlerde, gazetelerde. Uzmanlar çıkıp bire şeyler söylüyordu ama hiç biri intiharların asıl nedenine inemiyordu. Anne sevgisi vs gibi yüzeysel yorumlar yapılıyordu. Oysa Lacan çok net açıklamıştı Oidipus karmaşası ya da Baba'nın Adı diye. 

Lacan’a göre Oidipus karmaşası, insan olmaya giden zorunlu bir süreçtir. İnsan Oidipus karmaşasını yaşamadan kültürün dünyasına geçemez. Çocuk biyolojik insan yavrusundan kültürel bir özneye geçmesi için Oidipus karmaşasını yaşaması gerekir. Çocuğu anneden ve annenin doğal ensestinden ancak Baba’nın Adı kurtarır. Baba tamamen simgeseldir, gerçek bir babanın olması şart değildir. Baba’nın adı devreye girmeyince Oidipus Karmaşası yaşamayan çocuklar hep biyolojik insan yavrusu olarak kalır. Kültürün düzenine geçip birey olamaz. Zaten intihar eden o gençler birey değildi Lacan’a göre. Annelerinin dünyasının içinde dört edilgen dünya idiler. Anneleri ölünce annelerinden aldıkları elektrik kesilmiş oldu. 
 
Suna Hanım kasabaya geldiğinde gözüne ilk takılan kavak ağaçları oluyor. Hemen kestirtiyor onları ve salkım söğüt diktiriyor. Bunlar da simgesel olsa gerek. 

Kuyunun açılması da var tabi. Suna Hanım için dışarıdaki her şeyin düşman olmasında bir fallus gerçeği var. Erkek egemenliğini ya da erkek iktidarına büyük bir kin besliyor Suna Hanım. Fallusu çağrıştıran her şeyden kurtulmak istiyor. Kavak ağaçlarından kurtulmak istemesi de tamamen bununla ilgili. Kuyu da öyle. Suna Hanım’ın kendini kötü hissettiği zaman kuyuya sığınması bir nevi iktidardan, fallustan kaçış. Belki de anne rahmine geri dönüş. 
 
Kayıp Gergedanlar sonrasında planlarınız neler?

Yeni bir çalışmam var aslında. Çoktandır düşünüyorum bunu. Oğuz Atay metinlerine Lacancı yaklaşım. Bu beni çok heyecanlandırıyor doğrusu. Oğuz Atay'ın metinlerinde hep dilin yetersizliğinden dem vurur. Söyledikleri Lacan'a çok yaklaşıyor. Kültürün, dilin düzenine giren insanın çaresizliği hem Oğuz Atay'ın hem de Lacan'ın temel meselesidir.

Rüyalar Tanrı’nın Bizimle Konuşma Yolu (Gülşah ELİKBANK ile Söyleşi: Haldun ALKANAT)

Gülşah Elikbank özellikle genç okurların yakından tanıdığı bir isim. Türk fantastik edebiyatında eserler veren nadir kadın yazarlardan biri. Günebakan Üçlemesi’nden sonra şimdi de karşımıza bilimsel alt yapısı güçlü, insanı her sayfasında şaşırtan, macera dozu yüksek bir romanla, Uykusuzlar’la çıktı. Biz de kendisiyle yeni romanını ve rüyaların gizemini konuştuk. 

Son romanınız Uykusuzlar’da aslında ana kahraman “rüyalar”… Bugüne kadar genelde romanlarda metafor olarak kullanılmış bir kavramı romanın ana eksenine oturtmaya nasıl karar verdiniz?
Rüyalar, çocukluğumdan beri ilgimi çekmiştir ya da tam tersi ben rüyaların ilgisini çeken biriydim. Çocukken, birçok rüyam birebir gerçekleşmiştir. Tabii çocuk aklıyla insan ne olduğunu bir türlü kavrayamıyor, kimseye de soramıyor. Kendini çok kötü hissediyor. Büyüdükçe ve rüyalar konusunda bilgim artıkça bende bir tuhaflık olmadığını, başıma gelen şeyin de Duru Görü’den başka bir şey olmadığını anlayıp rahatladım. Ayrıca şöyle düşünüyorum, rüyalar Tanrı’nın bizimle konuşma yolu, olabilir. Üstelik en iyi yanı, kişiye özel oluşu. Bu durumda kendi rüyalarımızın alfabesini öğrenmemiz lazım.

Aslında Uykusuzlar’da duru görüden daha ziyade bilinçli rüya görme konusunu irdelemişsiniz. Bu seçim neden?

Bilinçli rüya görme her insanın öğrenebileceği hatta öğrenmesi gereken bir şey. Geçmişte birçok mutlu kabile rüyaları bir bilim dalı olarak ele almış. Hayatımızın neredeyse üçte birini uykuda geçirdiğimiz düşünülürse, bunun sadece bedenimiz dinlensin, diye bize bahşedildiğini düşünemeyiz. Çünkü beden dinleniyor ama uykuda zihin hala aktif, çalışıyor. Peki neden bizim için çalışmasın? Bunun kolay gözüken ama sabır isteyen bir yolu da var!

Okurlarınıza bu kavramları anlatmak için nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz?

Rüyaları bilimsel olarak inceledim fakat bunun yanında Sufi’likteki rüya bilincini, eski kabilelerin rüyalar konusunda neler yaptığını da araştırdım. Felsefe her zaman ilgi alanım olmuştur, bu romanda da romanın alt katmanlarına inandığım felsefeyi yerleştirdim. Ayrıca Lucid Dreaming dediğimiz bilinçli rüya görme konusu, Amerika’da rüya laboratuarlarında bile öğreniliyor. Biz de pek adını anan yok gerçi, ama olacak. 2012 Aralık ayı, Maya Kehanetlerinde sona eren o uyarıcı tarih, çok önemli.

Evet, romanda Maya kehanetlerinden de bahsediyorsunuz. Fakat biraz daha farklı bir bakış açınız var. Tabii tüm bunlar fantastik bir kurgunun etrafında şekilleniyor. Neden fantastik? 

Hayalleri özgür bırakmanın, bilinçaltının kelimelere serbestçe dökülmesinin en iyi yolu; fantazyanın yolu bence. Ben genelde görünenlerin ardına bakmayı tercih ederim. Öğretilenler ya da ezberletilenler değil, bir adım sonrasıdır romanlarımın konusu. Maya Kehanetleri de benim algımla yer alıyor romanda. Ayrıca yaşadığımız hayatın gerçekliğinden nasıl bu kadar eminiz ki, benim yazdıklarım hayal ürünü ya da fantastik oluyor. Belki de tam tersidir. Üstelik fantastik metinler en iyi isyan metinleridir, benim de insanlığın geldiği noktaya, durduğu yere itirazım var!

Rüyalardan, bilinçaltından bahsederken aşkı da unutmuyorsunuz. Romanlarınız da aşkın tadı yoğun olarak hissediliyor. Aşk, romanın neresinde sizce?

Aşk, hayatın neresindeyse romanın da orasında aslında yani tam ortasında, içinde, ruhunda. 28 yaşındaki bir kadının, Nina’nın öyküsü bu. Onun kurulu düzeni ile imkansız ama tutkulu aşkı arasında kalışını anlatıyorum. Gerçeklikle bir bağ arıyorsak, en güçlü bağı bu aşktır. Bir de tabii anne-kız arasındaki o hasret ve yarım kalmışlık… Annesini küçük yaşta kaybeden bir kadın, Nina.

Romanın arka kapağında İnci Aral’ın yazısını görüyoruz. Bir ustadan onay almak size ne hissettirdi?

İnci Aral en sevdiğim romancılardandır. Her yazdığı romandan, öyküden sonra, bir gün ben de böyle yazmalıyım, diye hırslandığım bir isimdir. Böylesine hayranlık duyduğum bir yazarın romanımı beğenmesi, bir de arka kapak yazısını yazması şüphesiz benim için çok değerli. Ustalardan el almak çok önemli, hele bu isim edebiyatın en güçlü karakterlerini yaratan İnci Aral ise. Beni çok mutlu etti.

Kolektif bilinçaltı gibi gizemli bir konuya da değiniyorsunuz, Uykusuzlar’da. Sizce romanın en önemli gizemi hangisi?

Aslında yaşamın tamamı, aldığımız soluk bile gizemli benim için. Harika bir oluşumun içindeyiz. Evren, tüm kusurlarımıza rağmen, kusursuz yaşıyor. Ben insanın sırrını, hakikatin ne olduğunu arıyorum ve bunu okurlarımla birlikte yapıyorum. Aslına kalemim de elim de bu yolda, birer aracı. Kelimeler dile gelmek için insanlara ihtiyaç duyar, hepsi bu. Kolektif bilinçaltına inanmamaksa elde değil, yoksa bunca yıldır insanoğlunun gelişimini, hep ileriye giden zihinsel özelliklerini nasıl açıklayacağız? Biz mükemmele doğru evrilmek zorundayız zaten.

Bundan sonra yazın hayatınızda ne gibi hedefleriniz var?

Hedef koyarak yol alabilen biri değilim. Aynı anda iki-üç romanı okuduğum gibi, aynı zamanda farklı konuları yazabiliyorum fakat sonra rota birden şaşıyor. Zaman ve rüyalar ne gösterecek bakalım…

UYKUSUZLAR, Gülşah Elikbank, İthaki Yayınları, 2013.