Tevfik KALKAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tevfik KALKAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dönüşüm Yahut Bir Kurban Hikayesi: Homo Economicus (Tevfik KALKAN )

Her şey kendimi Kafkaesk bir hikayenin içinde bulmam ve kaybetmemle başladı.

İstanbul’un bunaltıcı kalabalığından sıkılmış ve bir sahil kasabasına tayin istemiştim. Ev tutup yerleştikten sonra kalan birkaç parça eşyamı almak üzere araba kiralamaya karar verdim. Arabayı alıp işimi gördüm ve kazasız belasız bir şekilde aldığım gibi teslim etmek üzere Beylikdüzü’ndeki plazalardan birinde yer alan bir araç kiralama şirketini aramak üzere yola düştüm Şato’yu arayan Bay “K.” Misali. Saatler sonra kapıya vardığımda şirket çalışanı geldi ve arabadaki muhtelif onlarca çiziklerden bir tanesini göstererek, arabayı çizmişsiniz, dedi.   Peki ne olacaktı şimdi? Şu: yukarı ofise çıkılacak, durum patrona anlatılacak ve hüküm vermesi beklenecekti. Şimdi Jozef K. gibi hissediyordum işte. Alakası olmadığım bir davada sanık olarak.

Umutsuz bir halde evime vardığımda kapının önünde bir kolinin beni beklemekte olduğunu gördüm. Koliyi mutfak tezgahının üzerinde açtıktan sonra bir düzine kitabın arasından Kafka’nın Ayrıntı Yayınları’nın klasikler dizisinden yeni çıkan Dönüşüm’ü ile göz göze geldim. Kadim dostumu diğerlerinin arasından çekip aldım ve bir çırpıda okudum. Bu temiz ve özenli çeviriyi beğendim. Emine Ayhan’ın sunuş, Harold Bloom’un sonsöz yazılarını da öyle.

Calvino’nun alını çizdiği gibi klasikleri tekrar okuma bahtiyarlığını kendimizden esirgemeyelim. Calvino, bunun için son derece isabetli, bir düzine gerekçe sıralamıştı, bir neden de ben söyleyeyim: şu anlamsız ve absürt dünyada yapayalnız olmadığınızı anlamak, onlarca yıl geçmişten bir dost sesi duymak için. İkna olmadıysanız bir neden de Albert Camus’den yazayım: “Bir an gelir ki, yaratım artık –trajik- gibi görülmez; yalnızca önemsenir. O zaman insan umutla uğraşır. Ama ona düşen bu değildir. Ona düşen kaçamağa sırt çevirmektir. Kafka’nın bütün evrene açtığı amansız davanın sonunda da bunu buluyorum. Kafka’nın inanılmaz kararı, köstebeklerin bile umut etmeye kalktıkları bu çirkin ve altüst edici dünyayı temize çıkarır.”

Emine Ayhan sunuş yazısında  Dönüşüm ile ilgili yaygın bir hatanın altını çiziyor. Gregor Samsa’nın dönüştüğü şey bir “bok böceği” değildir. Kapitalizm açısından işe yaramaz, etinden, sütünden faydalanılamaz bir tür murdar mahluktur. Kafka, kitap kapağında bir böcek resmi kullanılmamasını ısrarla istiyor ki böylelikle Gregor Samsa ile akrabalığımızın önünde yanıltıcı bir sembol olmasın. Böcek resmini kafanızdan silin ve sabahları saatin çalması ile beraber yataktan çıkmak için verdiğiniz mücadeleyi, tüm o sancılı kıvranma süreçlerini bir düşünün. Girdiğiniz tüm o garip şekiller, ters dönmüş bir böceğin çırpınışına benzedi mi? Ayhan sunuşunda, böcekleşmeyi  Kafka’nın güncel insanlık kavramı açısından düşünmemizi istediğini ısrarla vurguluyor, nitekim Gregor aslında fiilen böceğe dönüştüğü için insan olmaktan çıkıyor değildir. Belli bir insanlık durumundan çıktığı için insanlıktan çıkar. Peki nedir bu insanlık durumu? Yataktan kalkıp işe gidememek, anne, baba ve kız kardeş için yararlı olamamak. 

Max Brod’un aktardığına göre, Kafka hikayesini dostuna okuduktan sonra hayıflanarak “Bir insanın ailesinin kirli çamaşırlarını böyle ulu orta sergilemesi hoş mu sence?” diye sorar. O an ne cevap verdiğini bilemiyoruz ama Max Brod, dostunun vasiyetine uymayıp tüm eserlerini yayımlayarak verir esas yanıtı. Zira Kafka Dönüşüm ile ailesinin değil tüm insanlığın kirli çamaşırlarını sergilemiştir. Ayhan’ın da belirttiği gibi, Dönüşüm’de kurban sadece Gregor değildir. Dönüşüm’ün ardından kapı görevlisi olarak işe başlayan baba, dikiş nakışla ev geçimine katkı sağlamaya çalışan ana ve keman eğitimi almak yerine zengin bir koca aramak zorunda kalan kız kardeş de kurbandır. Sadece onlar da değil çalışanlarını sömürerek sermaye biriktirmeye programlanmış patron ve bu amaca hizmet etmesi için yataktan çıkamayan çalışanın evine gönderilen müdür de kurbandır. Tıpkı kiraladıkları aracı kiraladıkları gibi aldıkları halde depozitolara el koyan vurguncular gibi. İnsanlık evriminin bir aşamasında, yürek sızlatan bir dönüşüm yaşamış ve homo economicus’a dönüşmüştür.

Sadık Hidayet, Kafka’nın “Tanrı’ya yer olmayan bir dünyada” insanı çırpındığı “çıkmazın yalnızlığında ve umutsuzluğunda” anlatan ilk kişi olduğunu söyler. Harold Bloom ise Dönüşüm’ün sonsözünde Kafka’nın “yıkılmaz olan” metaforuna yer verir: “Yıkılmaz olan, içimizde olmaya devam eden bir öz değildir, Beckett’ın ifadesi ile artık devam edemediğin zaman devam eden şeydir. Kafka’da devam etmek daima ironik şekillerde olur…”
Benim için ise Kafka’nın sesi daima bir dost sesidir. Saçmanın, anlamsızlığın içinde çözünüp darmadağın olduğunuzda bile sesinize ses verecek bir kadim dost sesi.

DÖNÜŞÜM
, Franz Kafka, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015.

Şuh Cazibeli ve Seksi Bir Kitap (Tevfik KALKAN)

Geçtiğimiz ay Ayrıntı Yayınları’ndan, yayıncılık dünyasını zehir zemberek eleştiri yağmuruna tutan bir kitap yayımlandı: Okumadığınız İçin Teşekkürler.

Hırvat yazar Dubravka Ugresiç, eski Yugoslavya’da doğmuş. Ülkesinin parçalanmasından duyduğu derin üzüntüye milliyetçilik ve savaş karşıtlığı nedeniyle üzerine yapıştırılan vatan haini etiketi de eklenince doğduğu toprakları terk ederek sürgün yazarlar kervanına katılmış.  Dünya trajik şakalardan hoşlanan bir gezegen. Şöyle ki bir yazar ülkesindeki milliyetçilikten sıkılıp ülkesini ter ettiği anda hiç olmadığı kadar o ülkenin bir parçası olur. Hırvat milliyetçiliğine kızıp Hırvatistan’ı terk edebilirsiniz ama bunu yaptığınız anda nereye giderseniz gidin artık bir Hırvat yazarsınızdır.

Onu daha fazla kızdırmamak için bir daha Hırvat yazar demeyi keselim ve kitaba dönelim. Ugresiç yeterince kızgın zaten. Onu kızdıran şeylere şöyle bir göz atalım hemen: Eleştirmenlik mesleğinin tarihe karışmasına ve kitap tanıtım yazılarına kızgın Ugresiç, zira gitgide genişlemiş arka kapak yazılarına dönüşen kitap tanıtım yazılarındaki şu ifadeler deli ediyor onu: “Bu kitap Beckett ve Dumas’nın patlamaya hazır bir karışımı”, “Kafka değerinde”, “Proust bile kıskanırdı…” Bu abartılı övgülere mazhar olan yazarlar skalası ise tam anlamıyla tüy dikiyor duruma. Kimler mi bu yazarlar? Emektar futbolcular ve generaller, başbakanlar ve karıları, mankenler ve seks işçileri, film yıldızları, aşçılar, rahipler, avukatlar, on iki yaşındaki çocuklar. Kitapçılar süpermarketlere dönüşürken, yazarlar da Hollywood starları gibi şuh pozlar veriyorlar.

Edebiyat kaybedenlerin, ötekilerin sesini duyurduğu bir platform olagelmiştir. Günümüzde ise hemen herkesin yazar olarak ortaya çıkması, edebi bir kakafoni yaratmış ve bireysel sesin daha az duyulmasına neden olmuştur. İdeolojilerin yok olması ile piyasanın kendisi bir ideoloji haline gelmiş ve “iş dünyası” dünyanın kendisi olmuştur: “Ciddi editörler ciddiyetlerini koruyamayacak kadar sık işlerini kaybediyorlar, edebiyat artık prestijli bir çalışma alanı değil ve kitaplar ‘iş yapabilecekler’ ve ‘iş yapamayacaklar’ olarak iki gruba ayrılıyor çünkü kitaplar sadece yayın endüstrisinin malları.”

Bu iç karartıcı duruma bakarak umutsuz bir öngörüde bulunuyor Ugresiç:  “Yakın gelecekte üniversiteler edebiyat tarihi derslerinin yanı sıra edebiyat pazarlama dersleri vermeye başlarsa şaşırmayacağım. Tarot kartları gelecekte edebiyat olmayacağını söylüyor…”

Buradaki temel mesele sadece edebiyatın canına okunması değil, edebiyattan yola çıkarak günümüz insanının içinde bulunduğu duruma eleştirel bir bakış atıyor Ugresiç. “Monolog kültürünün (ya da narsizmin) diyalog kültürünü sınırlara sürüklediği çelişkiden bağımsız olmaya meyilli bir kültürel çevrede yaşıyoruz. Özetle, herkes kendi mesajını dünyaya duyurmaya çalışıyor ve kendi reklamını yapmak toplumsal bir gelenek haline gelmiş durumda. Artık sanatsal ya da entelektüel bir eylem çoğunlukla sadece bir kendi reklamını yapma yöntemidir. Küresel piyasada böyle görünmediği zamanlarda bile hepimiz satıcıyız. Kendimizi satıyoruz.” 
Okumadığınız İçin Teşekkürler’i  okuyup bitirdiğim akşam  televizyonda bir çok satar roman reklamına denk geldim. Güzel bir genç kadın, saten giysilerinin içinde, bakımlı elleriyle kitabı tutuyor ve şuh bir bakış atıyordu kameraya, falanca romanın, bilmem kaç milyon satan yazarından diyordu şuh, gizemli bir ses…  Neil Postman’dan alıntılayarak şöyle yazıyor Ugresiç: “Orwell’i korkutan kitapları yasaklayacak olanlardı. Huxley’i korkutan şey ise kitap okuyacak kimse olmayacağı için, bir kitabı yasaklamak için de hiçbir neden olmaması ihtimaliydi. Orwell bizi bilgiden yoksun bırakacak olanlardan korkuyordu. Huxley bizi pasifliğin ve egoizmin kuyusunda bırakacak kadar çok şeyle besleyecek olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatın bizden gizlenmesinden korkuyordu. Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Kısacası Orwell nefret ettiğimiz şeyin, Huxley ise sevdiğimiz şeyin bize zarar vermesinden korkuyordu. Küreselleşme, neoliberalizm ve Amerikan popüler kültürü üçlüsünün yarattığı yozlaşma Huxley’i haklı çıkarıyor ne yazık. 

Milan Kundera alaycı bir şekilde, dünyada kardeşlik kitsche le sağlanacak demişti. Bu noktada Bourdieu’dan alıntılıyor Ugresiç: “İnsanlar bir şeyi ilk kez gören ve sunanlar olmak için neredeyse her şeyi yapmaya hazırlar. Sonuçta herkes öne çıkma çabası içinde birbirinin taklidini yapıyor; herkes sonuçta aynı şeyi yapıyor. Farklı bir yerde özgünlüğe götüren farklılık arayışı, burada aynılığa ve banalliğe götürüyor.” Dikkat ediyor musunuz etrafta ne kadar çok TV yıldızı entelektüel var artık. Hepsi de sözde radikal, sözde put kırıcı. “Entelektüel palyaçoluk” sözleriyle özetliyor yaptıkları şeyi Ugresiç. “Medya, özellikle televizyon olayları eğlenceye dönüştürür ve bunun nedeni, bilginin değil eğlencenin kitle iletişiminin lokomotifine dönüşmüş olmasıdır.” 

Yabancılaşma olgusunu masaya yatıran Ugresiç burada sürgünlükten söz açar: “İyi yazarlar nerede olurlarsa olsunlar sürgüne gönderildiklerini hissederler ve yalnızca kötü yazarlar kendilerini her yerde evlerinde hissederler.” Gombrowicz ise bu meseleyi tam da kendisinden beklenilecek şekilde boyutlandırır: “Anavatan mı? Her saygın yazar bu saygınlıktan ötürü kendi evinde bile yabancıydı. Okurlar mı? Onlar zaten hiçbir zaman okurlar için yazmadılar, her zaman onlara karşı yazdılar.” 

Sürgün olmakta, tüm kahırlarına karşın, çekici bir yan vardır. Güzergah boyunca dahili ve harici keşifler yapmak gibi. Sahne değişikliğine özlem, sıradan insanın da tutkusu artık. Bu tutku turizmden sonra vekalet edici, hayali bir mimari ile dindirilmeye çalışılıyor. Tüketicilerin göçmenlere dönüştürüldüğü alışveriş merkezlerinden söz ediyor Ugresiç. Çünkü yirminci yüzyılın sonunda insan kendi kendisinin modern oyuncağı haline gelmiştir: “Ve kendini yaratmak ve yeniden yaratmakla, keşfetmek ve yeniden keşfetmekle meşgul etmektedir. Dolayısıyla bugün tüm muhteşem ütopyalar ve devrimler tek bir şeyde birleşmiştir: kişinin kendi bedeninde, kendi görüntüsünde ve kendi kişiliğinde devrim yaratması fikri.”  

Parçalanmış bir Doğu bloku ülkesinden çıkıp, dünya sürgünlüğüne gönüllü yazılan Ugresiç güzergah boyu derlediği eleştirel fikirlerini paylaşıyor Okumadığınız İçin Teşekkürler adlı eserinde. Ugresiç’in itirazlarından referans yazarlar, çok satar yazarlar, çocuk yazarlar, fahişe yazarlar, sıkıntılı yazarlar, erkek yazarlar, ulusalcı yazarlar, cazibeli yazarlar paylarını fazlasıyla alıyorlar. Şu aralar popüler kültür ortamına, yayın dünyasına, kitap raflarına, kitapçılardaki şuh yazar pozlarına, kitap eklerindeki abartılı kitap pazarlama yazılarına bakıp gıcık olanlar, bir entelektüel dünya sürgününün duygudaşlığıyla avunmak adına Okumadığınız İçin Teşekkürler’i okuyabilirler.


OKUMADIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER, Dubravka Ugresiç, Ayrıntı Yayınları, 2014





Dindar Darwinistler Ateist Havariler (Tevfik KALKAN)

Kitabı okuyup bitirdiğimde,  ülkemizdeki yeni zenginler ve onların zenginlerin dünyasına adapte olma süreçleri hakkında düşünmeye başladım. Türbanlı modellerin sunu yaptığı defileler, binlerce dolarlık el çantaları, haşema ile yüzebileceğiniz haremlik selamlık plajlı yedi yıldızlı oteller,  boğaza nazır lüks restoranlarda yenilen pahalı ve alkolsüz akşam yemekleri…

Elbette yeni nesil zengin dindarların, dinlerini nasıl yaşayacaklarına da paralarını nasıl harcayacaklarına da karışamam. Fakat yine de bu durum kafamda huzursuz sorular oluşmasını engellemiyor.
Bir yanda Anti-Kapitalist Müslümanların seçim bildirgeleri, diğer yanda dünya nimetlerinin içinde boğulmak adına, ruhlarını yitirmekte sakınca görmeyen Müslümanlar.

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”   Şimdi, peygamberin hadisi gayet sarih olduğuna göre ya peygamber ümmeti tümden zenginleşmiştir ya da bazı Müslümanlar şeklen Müslüman görünmeyi tercih etmiş ve peygamberin ümmetinden olmamayı göze almışlardır.

Van depreminde evlerini yitirip, dondurucu kış soğuklarında, çadırlarda yaşam savaşı veren insanlar için kampanyalar düzenleyen ateistler, komşusu açken tok uyuyan bizden değil diyen peygambere, tuzu kuru ve kaygısız dindarlardan daha yakındır bence. Bunu düşünüyordum günlerdir ve bu sabah elime aldığım kitapla mucizevi bir karşılaşma gerçekleşti aramızda, şöyle ki:

Kitabın anlatıcısı olan Bartolomew Flyyn yirmi iki yaşında, geleceği belirsiz bir genç olmanın ıstırabını fazlasıyla yaşayan, bisikletle seyahat eden, fanzin yazan, sanat okumuş ancak kendi işini yapamadığından geçimini sağlamak için bir kafede garsonluk yapan bir kişidir. Günün birinde bisikletinin lastiği patlar ve tamir etmek için kaldırıma çöküp malzeme çantasını açar. Fakat o da ne? Pompayı koymayı unutmuştur çantasına. Öfke ile başını kaldırdığında baş ucunda dikilen bir cüce görür, cüce kaldırımın tam karşısındaki kilisenin papazı olan Joseph Patrick Booker’dır  ve ona şöyle söyler: “Dileyin, size verilecektir; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır.”

Bisikletini tamir etmesi ve bir kahve içmesi için genç adamı kilisesine davet eder bu tuhaf papaz. Flynn, kiliseye bakınca daha da şaşırır. Kapısında, duvarlarında son derece sıra dışı ve anarşist dövizler asılı olan bir kilisedir bu. Dövizlerin bazılarında şunlar yazmaktadır: “Savaş karşıtı kilise” “Bush’u itham edin” “İsa kimi bombalardı?” Bu tuhaflığı Flynn’a şöyle açıklar Booker: “Dindar değilim. Ben de aynı senin gibi din karşıtıyım. Fakat din karşıtlığı seni de beni de dindar yapıyor.”

Booker’a göre Hristiyanlığa inananların büyük çoğunluğunun inandığı felsefe, olabilecek en Hristiyanlık dışı felsefeydi. Çünkü Hristiyanlık katı kuralları olan bir ritüeller dinine dönüşmüştür ve Booker’a göre ritüeller tehlikelidir.

Hayatlarımız kaotik ve mükemmellikten uzak olmalıdır. Tanrı da işlerin bu şekilde yürümesini isterdi. Din yaşamla ilgili olmalıdır. Ve mucize diye bir şey de yoktur. Vaazını şöyle sürdürüyor Booker: “Neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğunu anlamak için din âlimi olman ya da Grekçe okuyabilmen gerekmez. Tek ihtiyacın olan sağduyudur. Hiçbir tapınak üç günde yerle bir edilmedi. Tanrı’nın ruhu bir kuş gibi sular üzerinde kanat çırpmadı, kimse babasıyla buluşmak için gökyüzüne yükselmedi. İsa adında bir adam vardı ve o adam basit bir yaşam sürmeni, yargılayıcı olmamanı, paraya önem vermemeni, ekmeğini ve şarabını ihtiyacı olanlarla paylaşmanı, kin gütmemeni, düşmanlarını bile sevmeni söyledi.”

Flynn, Booker’ın ilk müridi olmuştur ama kısa zamanda Portland’ın tüm garip ve underground tipleri savaş karşıtı kiliseye doluşur. Onların arasında Booker’a göre İsa’nın gerçek müritleri olan bisiklete binenler, seks işçileri, fanzin ve çizgi roman yazarları, gayler, lezbiyenler ve anarşistler vardır.

Booker etrafındaki tiplere bakar ve zekice bir çıkarımda bulunur. Bu insanların tamamı evrime inanan  ateist insanlardır. Oysa Darwin bir hümanist değildi, aklı fikri daha güçlü olanın hayatta kalacağındaydı. Solcular, çingeneler, sokak çocukları, seks işçileri, travestiler toplumun en güçlüleri olmadılar hiçbir zaman. Etrafındakilere sorar: sen ne kadar güçlüsün? Ne kadar para kazanıyorsun? Bunu daha önce hiç bu yönüyle düşünmemiştim. Hep diğer ironiye kafa yormuştum. Hristiyanların büyük çoğunluğunun hiç mi hiç Hristiyan olmadıkları, tam bir Darwinci gibi yaşadıkları gerçeğinden bahsediyorum. Yani İsa bir kapitalist miydi? Tanrım hayır! Tarih sayfaları daha büyük bir aylak görmemiştir. Dindarların içinde Darwincilerin kaynadığını biliyordum ama sol kanattan ateist olan hepimizin aslında ateist falan olmadığımız gerçeğini kaçırmıştım. Aslında biz hepimiz İsa'nın gizli müritleriyiz. Tanrısal mutluluklar yaşıyoruz. Tanrısal mutluluklar, kutsanmışların yoksullar olduğunu söyler ve işte bizler yoksuluz. Tanrısal mutluluklar, kutsanmışların barıştan yana olanlar olduğunu söyler ve işte biz de kızıyoruz Irak'ta olanlara. Ve işe yaramayan protestolarımıza devam ediyoruz. Biz barıştan yanayız, adalete açız, biz buyuz. 

Savaş karşıtı kilise, müritlerine de kavuşunca, normal bir kilisede olamayacak ne kadar çılgınlık varsa hepsine birden sahne olur. Öncelikle bu kilisede kutsal ekmek yerine çikolatalı pastalar vardır, şarap yerine kahve, elbette bira kutuları ve esrarlı sigaralar da vardır işin içinde. İlahiler yerine ise havada uçuşan küfürler. Tüm bu tuhaf serüveni samimi ve akıcı bir anlatımla okuyacaksınız roman boyunca.

Beni bu romanda asıl etkileyen şey Frost’un, ister ateist olalım ister dindar, hepimizin bildiği ama unuttuğu bir gerçekliğin altını çizmesi olmuş. Hayatımızı alışageldiğimiz klişelerle ve meşrebimize uygun ritüellerle sürdürüyoruz. İki günün birbirinin aynısı ise sen zarardasın diyen peygamberin, Zen ustaları gibi bilgece sözler söylediği gerçeğini ıskalıyor ateistler; komşusu aç iken tok yatan benim cemaatimden değildir diyen peygamberi hatırlamak bile istemiyor zengin dindarlar.

Ufacık Bir Peygamber, hayatın öz’ünü yeniden hatırlatıyor bize. Öz’den boşalmış bir ritüelin, hayatlarımızdan o çok istediğimiz anlamı da çekip alacağını… Booker’ın peygamberlik serüveni öz’ün peşinde koşmakla kalmıyor,  özür dileyebilmenin erdemi üzerine de  ikna edici argümanlar sunuyor.

Amerika adına ve elbette Amerika’nın yayılmacılığından utanan Amerikalılar adına, Körfez Savaşı için Irak halkından dilenen içten bir özür’ün romanı olarak bile saygıyı hak ediyor bu kitap.

UFACIK BİR PEYGAMBER, James Bernard Frost, Çeviri:  Gizem Şakar, Ayrıntı Yayınları, 2013.

Yaratıcı Yıkım (Tevfik KALKAN)

Panik halinde yataktan fırlayıp, mutfağa su içmeye giderken, insanların kalbini kırmış olabilir miyim, diye düşünüyordum. Sonra kafamda sisler ağır ağır dağılmaya başladı ve söylediklerimin yanlış değil de fazla dolaysız, fazla açık ve sosyal makyajla kabullenilir hale getirilmemiş olduğunu fark ettim. Gerçekleri, daha da önemlisi bütünüyle hissettiklerimi dosdoğru söylemiş olduğum için rahatsız edici bir utanç ve pişmanlık içindeydim. 

İşte böylesi bir gecenin sabahında, masama oturdum ve Yazma Cesareti hakkında yazmaya koyuldum. Kafamın içi büyük adamlarla ve onların korkusuz, utançtan ve kaygıdan azade fikirleri ile dolu.
“Ruhum tanrıyla şeytanın savaş alanıydı” diyordu Kazancakis, yazacaksan “İnsanın bel kemiğini titreten şeyler yazmalısın” diyordu Nabokov, “Kanla yaz, kan tindir” diyordu Nietzsche. Geriye, bütün bir yazın geleneğine ve ortalığı yakıp yıkan korkusuz, cengaver yazarlara bakıyordum hayranlıkla. Ruhumun ve gözlerimin kamaşması geçene kadar sabredip, biraz daha yakından baktım kahramanlarıma, elimde Yazma Cesareti. Korkudan ve kaygıdan tir tir titriyorlardı kahramanlarım. Bu korkuyu bastırmak için kimi alkole müracaat ediyordu kimi morfine. Kimi ise yürek sızlatan bir yalnızlığa. Nitekim her türlü sahtenin karşısına soğukkanlı bir samimiyetle dikilen sanatçı aslında her daim, yanlış bir şey yapmadığında bile, kendisinden kuşkulanılan biridir:

Henry Miller’a kulak verelim derim bu hususta: ”İstesem de istemesem de tepeden tırnağa bir edebiyatçıydım. Hemen hemen her türden insanla iyi geçinebilmeme karşın, sürekli kuşkulanılan birisiydim. Bu durum kütüphane ziyaretlerime çok benziyordu: hep yanlış kitabı istiyordum. O zamanlar, yaşamdaki veya yaşamdan istediğim her şeyin yasak olduğu izlenimini edinmiştim.” 

Nihan Kaya, Yazma Cesareti’nde bunun altını defalarca çiziyor: “Dünyaya rağmen sanatçı olmak hiç de kolay değildir. Çünkü sanatçı, öyle veya böyle içinde yaşadığı toplumu rahatsız eder. Eğer söylediğimiz şey kimseyi rahatsız etmiyorsa, aslında hiçbir şey söylemiyoruz demektir. Diğer yandan, söylediğimiz şey kimseyi rahatsız etmiyorsa, yeni bir şey de söylemiyoruz demektir. Aslında kimse yeni bir şey duymayı, görmeyi, alışkanlıklarının sarsılmasını istememektedir. Çünkü değişim, benliğin derinliklerinde korkutucu ve zor bir şey gibi hissedilirken, alışkanlıklar ve statüko güven duygusu verir.” Ne var ki dünyanın can damarlarına yaşam suyunu veren, alışkanlıklar ve statüko değil, sancılı ve sarsıcı bir doğum sürecidir. Picasso: “Her yaratıcı eylem, her şeyden önce bir karşı gelme eylemidir” diyor. Jung ise buna “Yaratıcı Yıkım” adını vermiştir. Nitekim, Mario Llosa “Okuduğumuz o iyi kitaplar olmasaydı, olduğumuzdan daha kötü, daha uzlaşmacı, daha az tedirgin, daha uysal olurduk” derken bunu kastediyordu.  

Nihan Kaya, Rollo May’in Yaratma Cesareti adlı kitabına gönderme yaptığı, insanın aklını ve ruhunu karıştırmaya muvaffak olduğu eseri Yazma Cesareti’ne hayatlarımıza yön veren dikey ve yatay enerjinin neliği üzerinde durarak başlıyor. Basitçe ifade edersek, yatay enerji hergün yaşamımızı devam ettirebilmek için harcadığımız enerji iken; dikey enerji sadece kendi yaşamımıza değil, başkalarının yaşamlarına ve hatta dünyanın kendisine yeni boyutlar kazandırmak için harcadığımız enerjidir. Aslında dinleri ve bilimi de sanatın alt dalları gibi okursak bence fazla zorlama yapmış olmayız bu noktada.

Kaya, enerji kavramını boyutlandırırken Freud ve Jung’un libido ile ilgili görüşlerine başvuruyor ve kişisel kanaatimce, haklı olarak Jung’un tarafını tutuyor. Nitekim Freud libido terimini cinsel enerji bağlamında kullanmıştı, Jung ise yaşam enerjisi.  Jung’a göre her biçim ve her hadise özel bir enerji formudur. Buradan yaratıcılık içgüdüsünün de kendisine has bir enerjisi olduğu sonucu çıkarılabilir. Dünya üzerinde hiçbir düzen sanatçının doğmasını, herhangi bir sanat eserinin üretilmesini desteklemiyor, desteklememiş. Her insan, onu çepeçevre saran yatay bir hayatın içine, daha da kötüsü, bütün şartlar ondan bu yatay hayatın akışına kapılıp gitmesini bekleyecek şekilde düzenlenmiş olarak doğuyor. Dünyanın düzeni yatay hayata uygun şekilde kurulmuş! Bu nedenle herhangi bir sanatsal üretim, doğası gereği bu akışın kendisiyle uyumsuz ve bu nedenle de hakim düzen tarafından tehdit olarak algılanıyor. Hayat, sizden dokuzda başlayıp beşte biten bir işe gitmenizi , akşam televizyonun karşısında vakit öldürmenizi  ve böylelikle mutlu olduğunuzu düşündüğünüz bir yaşam sürmenizi ister. Buna rağmen kişi ayırdında olsa da olmasa da insan varlığının dikey boyutu, insanı sürekli kendisiyle ilgilenmeye çağırır ve insanın içindeki dikey enerji potansiyeli açığa çıkmak üzere bekler ve eyleme geçmediği müddetçe kişiyi rahatsız etmeye devam eder. Kaya’nın sözünü ettiği bu potansiyelden haberdar olmayan, İşi gücü, hali vakti yerinde, çok şükür sağlık problemi de olmayan biz sıradan ölümlüler “içimde sebebini bilmediğim, beni boğan, öldüren bir sıkıntı var” diye açıklamaya çalışırız bu durumu.

Ne demiştik, her şey bir enerji formudur. Ve hayat dikey yönde de olsa yatay yönde de olsa bu enerjiyi harcamakla akışını mümkün kılmaktadır. Jung’a göre toplam enerjimizin büyük bir bölümü tarafımızdan kullanılamamakta, hayatın olağan gidişini ayakta tutmak için harcanmaktadır. Tam bu noktada Baudrillard’a söz verelim: “Kitle sahip olduğu toplumsal enerjiyi tüketebildiği ölçüde bir kitle olarak algılanabilmektedir. Ve sistem bu enerjinin içine saplanıp kalmıştır. Gerçekte bütün iktidarlar kitlelerin dipsiz kuyusuna düşerek orada yok olmaktadır.”

Baudrillard’a göre insanın enerjisi çalan sistem ya da iktidar değil, kitledir. Yaratıcılığa soyunan insanın kitle karşısındaki durumu, kendi korkuları, kaygıları ve utancıyla dans etmek gibidir ve elbette tek kişilik bir danstır bu. Anthony  Storr, Yaratıcılığın Dinamikleri adlı eserinde şöyle söylüyor: “ Yaratıcı kimselerin en belirgin özelliği bağımsızlıklarına düşkünlükleridir. Bu bağımsızlık özelliğinin bir diğer ilginç yönü ise yaratıcılıkları kuvvetli kimselerin, onlardan daha az yaratıcı çağdaşlarına oranla daha az derneğe ve sosyal gruba ait oldukları gerçeğidir.”  Nitekim çocukların çoğu, sosyalleşmenin bir bedeli olarak samimiyetsizleşmeyi kabullenebilir hale gelirler.

Aykırı Fransız yazar Michael Tournier  “Ayakta yazmak gerekir, hiçbir zaman diz çökerek yazmamalı” sözünü boşuna söylememiştir. Zira yaratıcı girişim gözden düşme tehlikesinin yüksek olduğu bir yolculuktur ve bu yolculuk sürüden kopmayı,tek başına ilerlemeyi, dışlanmayı, utancı göze almayı gerektirir.

Minerva’nın baykuşu karanlıkta uçar demişti Hegel. Sanatçı doğanın en değerli meyvesini de doğursa hiç kimse ona kucak açmaz. İşte bu önbilgilerin ışığında, kitabı okuyup bitirdiğinizde, geriye anlamlı bir soru kalıyor: “Hâlâ yazmak istiyor musunuz?”

Nihan Kaya’nın eserinin başında belirttiği Yazma Cesareti’ni  kaleme alma nedeni ile bu yazıyı sonlandırmak isterim: “Türkiye’nin sorunlarının çözümlerinin sanatta yattığına, sanatı ve sanatçıyı anlamaya başlamamızla beraber diğer tüm problemlerimizin de kendiliğinden çözülmeye başlayacağına inanmak için güçlü nedenlerim var.”

Değil mi ki, “Benim gözümde kutsal kitaptan kat kat kuvvetli bir ilaçtır Siddhartha.”  demişti Henry Miller.

YAZMA CESARETİ, Nihan Kaya, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2013
 

  





Yüzyıllık Barbarlık (Tevfik KALKAN)

Bir süredir tarih neden yazılır diye düşünüyorum.

1980’li yıllarda ortaokul öğrencisiydim ve o zamanlar dersimizin adı milli tarih idi. Bugün bana öyle geliyor ki dersin adı o günkü haliyle çok daha dürüsttü. MEB bu zamanla, dersin –içeriğine dokunmadan- adından milli ibaresini kaldırdı. Bertrand Russell’ın tarih üzerine çok bilinen sözlerini bir kez daha hatırlayalım: “Okullarda okutulan tarih kitaplarının o ülkenin tarihçileri tarafından değil, başka bir ülkenin (hatta düşman ülkenin) tarihçileri tarafından yazılmışlardan okutulması" önerisi dinleyen kulakta ağrı yapabilir, ama ‘tarih’ işte o zaman yıllar süren ve hep ‘bizim’ kazandığımız kanlı bir savaş/masal olmaktan çıkar. İşte o zaman bize karşı pencereden bakan komşunun ‘öcü’ olmadığını o'nun da bizim gibi aşamalardan geçip tam da devletinin istediği gibi bir koyun olduğunu ve tarihte kazanan büyük hükümdarın ‘savaşlarda galip gelen değil’ aksine halkına ‘en uzun barışı’ yaşatan küçük insanlardan olduğunu öğrenirdik.

İtalyan siyaset bilimcisi, tarihçi ve yazar Enzo Traverso 20. Yüzyıl zorbalıklarını yorumlamak üzere kaleme aldığı çalışmasına 1989’a mim koyarak başlıyor. Çünkü bu tarihten önce yazılacak bir 20. yüzyıl tarihi eksik kalacaktır. 9 Kasım’da Berlin Duvarı’nın yıkılışı Doğu Bloku’nu parçalarken, 3 Aralık’ta gerçekleşen Bush-Gorbaçov görüşmesi Soğuk Savaş’ı resmen sona erdiriyordu. Bu kavşakta durup, araya yirmi yıllık bir mesafe koyarak geriye bakan Traverso, yüz yıl boyunca süregiden zorbalıkların çetelesini tutuyor.
Kitabın hemen başında Walter Benjamin’den alıntılayarak tarih anlayışını belirtiyor: “Tarihselcilik, yenenlerle bir empati ilişkisi kurarak XIX. Yüzyılın en güçlü uyuşturucusu olmuştur: Öyleyse, geçmişi yenilenlerin bakış açısından canlandırarak perspektifi tersine çevirmek gerekir.” Neden böyle olmalıdır bu? Reinhart Koselleck’e kulak verelim şimdi: “Kısa vadede ‘tarihin’ yenenler tarafından yapılması mümkün olsa da, tarihsel bilgi kazanımları uzun vadede yenilenlerden gelir. Yenenlerin safında yer alan tarihçiler yazgısal bir şematizme sürüklenirken; yenilenlerin safında yer alan tarihçiler geçmişi daha keskin ve eleştirel bir bakışla, daha ayrıntılı olarak gözden geçirirler.” 

Traverso, kitabının ilk bölümünü Eric Hobsbawm’a ve onun kısa XX. Yüzyıl tarihi, Aşırılıklar Çağı(1994) adlı eserine ayırmış. 1932’de Berlin’de on beş yaşında iken komünist olan Hobsbawm’ın görüşlerinde ölene değin bir değişme olmaz. XX. Yüzyıl Hobsbawm’ın yaşamı olmuştur ve tarihi otobiyografiden ayırmakta yaşadığı zorluğu bütün içtenliği ile itiraf eder.  Kendisi de Troçkist bir tarihçi olan Traverso, Hobsbawm’ın Marsist okuyuşunu yanlı bir tarih okuması olarak değerlendirir. Aşırılıklar Çağı’nın en güçlü sayfalarının 1914-1945 dönemini, bir kıyamet ortamını betimlercesine anlattığı giriş bölümü olduğunu belirtip, Hobsbawm’ı ciddi bir eleştiri yağmuruna tutuyor Traverso. Hobsbawm’ı ister sevin ister sevmeyin, isterseniz daha önce hiç duymamış olun bu satırları okumak zihinsel bir ziyafet.

İkinci bölümü François Furet ve Arno Mayer’in Stalinizmin korkunç suçları hakkındaki fikirlerine ayıran Traverso, Sovyet suçlarını büyük oranda kabullenir ama Bolşevikleri düşmanlarının betimlediği gibi kana susamış zorbalar olarak nitelemeye karşı çıkar. Ancak komünizm yalnızca Orwellci bir kabus olmamıştır; o aynı zamanda madun sınıflara bir haysiyet duygusu vermeyi ve çok sayıda neslin umutlarını ateşlemeyi başarmıştır, dedikten sonra Koestler’den alıntılar: “Haklı nedenlerden dolayı haksızdık. Rus Devrimi’ni baştan beri aşağılayanlar bunu, bizim hatamızdan daha az övgüye değer bir sebeple yaptılar: Hayal kırıklığına uğramış bir âşıkla sevmekten aciz olanlar arasında dünya kadar fark vardır.” 

Üçüncü bölümde XX. Yüzyılın faşizmleri George Mosse, Zeev Sternhell ve Emilio Gentile’nin görüşlerine yer verilerek irdelenir. Bu bölümde faşizmlerin soy kütüğünü  çıkaran Traverso, yukarıda andığımız düşünürlerin faşizmin çok önemli bir özelliğini, antikomünistliğini ıskaladıklarını yazar. Traverso’ya göre antikomünizm faşizmin güzergâhını başından sonuna kadar biçimlendirir. Öyle ki İtalyan faşizmi, Nazizm ve Frankoculuk İspanyol İç Savaşı sırasında birleşik bir cephede antikomünizm adına bir araya gelmişlerdir. Faşizmin, komünist devrimle kıyaslanmasına karşı çıkan Traverso, faşist devrim kuramının bizzat kendisi problemlidir der ve oradan devam eder: “Faşizmlerin hepsi yasal yollarla iktidara gelmişlerdir. Diğer bir deyişle, faşist rejimlerin doğumu her zaman faşizm ile muhafazakârlık arasında belli bir geçişme derecesi içerir.”
Dördüncü bölümde Martin Broszat ve Saul Friedlander arasındaki bir yazışmaya yer verilir. Bu iki tarihçiden ilki 1945’te 19 yaşında ve Hitler gençliği üyesidir, diğeri ise savaş sırasında Fransız Katolik bir ailenin kendisini saklaması sonucu hayatta kalmış Alman Yahudisidir. Bu yazışmalardan hareketle bir çıkmazı işaret eder Traverso. Nazizm artık kurbanlar tarafından geçmek bilmeyen bir geçmiş olarak algılanıyordu ve işte tam da bu nedenle Nazizm’in tarihselleştirilmesi hem zorunlu hem de imkânsızdır.

Beşinci bölüm ucu açık sorular soruyor: Şoah kıyaslanabilir mi? Mesela Ermeni soykırmı ile benzeştirebilmek mümkün müdür? İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman şehirlerinin İngiliz-Amerikan hava kuvvetlerince bombalanması, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları, Stalin’in totaliter komünizmi… Sonuçta Şoah bazılarına göre biricik olay, bazılarına göre Batı’nın gerçekleştirdiği bilmem kaçıncı katliamdır.  Dan Diner’e göre Şoah bir çeşit anlayışın no man’s land’i (tarafsız bölgesi), yorumun kara kutusu haline gelmişti. 
Altıncı bölümde Foucault’nun ürettiği biyoiktidar kavramı üzerinde duruluyor. Foucault’ya göre biyoiktidar, öldürme gücüne sahip bir egemenden çok, hayatlarını düzenlediği ve koruduğu canlı bedenlerin bir fabrikasıdır. Yaygın, çok şekilli, kılcal, her yerde hazır ve nazır olmakla birlikte genellikle görünmez ve elle tutulmaz olan biyoiktidar, devlet aygıtını tahakkümün yegane aracı haline getirir.  Foucault buradan yola çıkarak modernitenin pastoral iktidar biçimi yarattığını savlar: “Pastoral iktidar düşmanlarına karşı çıkmakla birlikte ne düşman ne şiddet tanır, pastoral iktidarın başlıca işlevi düşmanlarına kötülük yapmak değil kolladıklarına iyilik yapmaktır. Kelimenin en somut anlamında iyilik yapmak: yani beslemek, bir geçim sağlamak, yem vermek, pınarlara götürmek, iyi otlaklar bulmak…” Foucault’nun bu açıklaması Nazi pastoral iktidarı hipotezini doğrular gibidir. 

Yedinci bölümde eleştirel düşünce tarihinin oluşumunda sürgünlerin rollerine yer veriliyor. Miyop ve unutkan bir dünyada diye dile getiriyor Traverso, sürgünlerin alarm çığlıkları olmasaydı Hiroşima, Gulag ve Auschwitz gerektiği gibi değerlendirilemeyecekti. Totaliter rejimlerin baskısından kaçarak başka ülkelere sığınan sürgünler, bir vatansız olarak dünya vatandaşlığına terfi ediyor ve sadece kendi ülkelerindeki değil başka ülkelerdeki kıyımlar konusunda da ilk harekete geçen insanlar oluyorlardı. 

Son bölüm yüzyılın genel bir değerlendirmesine ayrılmış. Sovyet rejiminin batarken aslında kendisiyle birlikte, yükselişine eşlik etmiş olan ütopyaları da suların dibine çekmişti diyen Traverso, geçmişten geleceğe bir umut arayışı içinde sürdürür yorumlarını. Yüzyılın panoramasını çıkaran Traverso bunu yaparken tarihin ne’liği üzerine kafa yoruyor ve okuru bu konuda da düşünmeye zorluyor.

Kendi tarihini popüler dizilerden takip edenlerin yaşadığı bir ülkede eleştirel tarih okumalarından da keyif alacak okurlar olduğunu hayal etmek istiyorum.



SAVAŞ ALANI OLARAK TARİH, Enzo Traverso, Çeviri: Osman S. Binatlı, Ayrıntı Yayınları, 2013.

Sorumluluk ve Kargaşa (Tevfik KALKAN)

Barnes, son romanı “Bir Son Duygusu” ile Man Broker ödülünü aldı ve sevenlerini bir kez daha mutlu etti. Çünkü o, okuyucuların duygudaşlık hissettikleri ender yazarlardan.

Barnes, bu son romanında okuyucularını zaman, hafıza, hatırlamak ve bütün bunların yarattığı büyük karmaşa hakkında bir yolculuğa çıkarıyor. Romanın ve yolculuğun asıl kahramanı hayli iddialı bir çıkarımla “Zaman” diyebiliriz. Son günlerin moda yaklaşımı olan, kuantumla ilişkili, eğilip bükülen, paralel evrenlerde farklı varyasyonları olan ve geçmişe ya da geleceğe yolculuk fantezilerinin öznesinden değil içinde yaşadığımız Zaman’dan söz ediyor Barnes. Hepimiz hayata iyimser duygularla başlarız. Bilgilerimizin artacağı, kavrayışımızın derinleşeceği, gizlerin çözüleceği, ufkumuzun genişleyeceği umutlarıyla bakarız hep Zaman’a. Oysa yaşamımızın bir noktasından sonra Zaman’la ilgili bir kırılma yaşarız. Artık gelecekle ilgili hayallerimiz azalmaya ve aynı oranda anılarımız çoğalmaya başlar. Bir Son Duygusu, gelecek hayallerinin tümüyle sona erdiği ve anıların olanca karmaşası ile su yüzüne çıkmasıyla başlayan bir roman. Barnes’ın ustalığı, bu karmaşayı okurda şok etkisi yaratacak bir düzenlemeyle sıraya dizmesi.

Zamanı ve hatıraları anlatısının merkezine yerleştiren Barnes, kahramanları aracılığı ile Tarih’in neliği üzerine de kafa yorar: Tarih, belleğin kusurlarının, belgelemenin yetersizlikleri ile buluştuğu noktada üretilen o kesinliktir. Tarih, zafer kazananların yalanlarıdır. Tarih, yenilenlerin öz aldatmacalarıdır. Tarih, ne zafer kazanmış ne de yenilgiye uğramış olan, hayatta kalanların anılarıdır.

Hayatta ne bir zafer kazanmış ne de hezimete uğramış olan Tony Webster’in anılarını okuyoruz roman boyunca. Çünkü o hayatta kalmıştır. Hem de bir vasat uğruna. Kendini işte, aşkta, dostlukta, sekste ve ahlakta ortasınıf ve vasat olarak tanımlayan Tony, yaşamını şöyle özetler: “Kaybetmiştim: Gençliğin dostlarını, karımın sevgisini, gelecek hırslarımı hepsini kaybetmiştim. Yaşamın bana çok fazla zarar vermemesini istemiş ve başarmıştım. Ve sonra her şey nasıl da tatsız nasıl da acınası olmuştu.”

Hayat, Zaman’ın içinde yaptığımız tek yönlü ve -en azından şimdilik- geri dönüşü olmayan bir yolculukta başımıza gelenlerse eğer… Sorulmaya değer tek bir soru var demektir: “İstemeden çıktığımız bu yolculuğa, kendi isteğimizle bir son verecek miyiz?” Pek çok felsefeciyi ve yazarı da ayartan Camus’nün bu kadim suali romanın da izleklerinden birini oluşturur. Zira Webster’in okul yıllarından yakın arkadaşı olan Adrian Finn, Camus’nün “tek gerçek felsefi sorun” dediği suali olumlayarak yanıtlar ve hayat sahnesinden çekilir. Öğretmenlerinin ve arkadaşlarının hayranlık duyduğu, parlak bir zekaya sahip olan Adrian Finn, intiharı ile travma boyutunda bir boşluk bırakır ardında. Durumu Webster’in annesi şöyle açıklar: “Eğer o kadar akıllı olursan sağduyuyu unutarak kendini herhangi bir şeye inandırabilirsin.”

Bir Son Duygusu travmatolojik bir roman. Eğer bu romanı tek kelime ile özetlemem istenseydi, aklıma ilk gelecek sözcük travma olurdu. Bu anlamda insanı ve insanlığı kucaklayan bir anlatı. Çünkü hepimiz hem bireysel hem de toplumsal olarak travmalar yaşarız. Kim olduğumuzu başımıza gelenler değil bu travmalara karşı gösterdiğimiz tepkiler belirler. Bazıları travmayı kabullenir ve onu hafifletmenin yollarını arar, bazıları empati duygusu geliştirerek travma yaşayan başkalarına yardımcı olur ve böylece kendi yaraları için de en sağaltıcı olan yolu seçer, bazıları ise travmanın kendilerine zarar vermesinden kaçınarak inkar ve bastırma yoluna giderler. İşte bu sonuncu grupta olanlar en tehlikeli insan grubudur. Bunlar acımasızdırlar. Üstelik farkında da değildirler ne kadar acımasız ve tehlikeli olduklarının. Bastırma ve inkar kişiyi önce yaşadığı hayata ve çevresine en nihayet bizzat kendine karşı yabancılaştırır. Bu yabancılaşmayı ve körleşmeyi kırk yıl sonra yüzüne vurur kız arkadaşı Veronica, Tony Webster’ın: “Anlamıyorsun işte. Hiçbir zaman anlamadın ve asla da anlamayacaksın.”

Ne kadar çok yaşarsak o kadar az anlıyoruz diye yazıklanır Webster. Ona göre zeka, doruk noktasına on altı ve yirmi beş yaşlar arasında ulaşır. Bu noktadan sonra gelen bilgelik, pragmatizm, organizasyon becerisi ve taktik akıl zihnimizi bulandırır ve zekamızı köreltir. Burada bir kez daha insanın o ölümcül ikilemi sahne alır: İnsan zihninin kavrayışı derinleştikçe, bu derinlik bizzat kendine karşı savaşan bir özyıkım aracına dönüşür. Yaşam her geçen gün bizi biraz daha güçten düşürerek, uzun sürdüğü oranda yaşamaya değecek bir şey olmadığını kanıtlar adeta. İşte trajedi: Korkakça yaşama tutunma ve gözü pek bir intihar arasına gerilmiş ipin üzerinde yaşarken biriken olaylar var. Bu olayların içinde nesne/özne konumları arasında salınırken başınıza gelenler var. Hayatının getirdiklerinin üzerinde yaptığınız matematiksel dört işlemin ortaya çıkardığı kargaşa var. Kargaşanın sürüklemesiyle kendinizi içinde bulduğunuz ve asla kaçamayacağınız ilişkiler ağı var. Buna ister kelebek ister kasırga etkisi deyin, küçücük bir dokunuşunuzla domino etkisi yaratarak meydana çıkardığınız olaylar var. Yarattığınız olaylar için elbette bir sorumluluğunuz var. Kırk yıl sonra bile olsa gelip yakanıza yapışacak bir sorumluluktur bu.

Barnes, sanatının zirvesinde iken yazdığı bu son romanı ile bir kere daha insanın üzerine doğrultuyor merceğini. Bu kısa ve yoğun roman için asla karamsar bir eser denemez. Zira konu ne kadar iç burkucu olsa da Barnes’ın kıvrak zekası ile ışıldayan ironik anlatımı yine iş başında. Öyleki Camus, intiharın tek gerçek felsefi mesele olduğunu söylediğinde, romanın kahramanlarından Alex sert bir karşılık verir ona: “Etiğin, politikanın, estetiğin, gerçekliğin doğasının ve bütün diğer şeylerin dışında.”

Başlarken, okuyucuları Barnes’ı duygudaşlıkla severler demiştim. Barnes, Bir Son Duygusu’nda bu sevgiyi karşılıksız bırakmıyor. Bir yandan hayatı ve insanı sorgularken bir yandan da vefa, sorumluluk, önyargısız empati gibi kavramları anıştırarak sevginin değerine ve gereklerine işaret ediyor. Çünkü romanın bir yerinde dediği gibi, bu hayatta çok sayıda insanı sevmiyoruz ve bazen bu gerçeği çok geç anlıyoruz.

Bir Son Duygusu, Julian Barnes, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2013.