Dosya: Bilim Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Bilim Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

‘Bilim Tarihi’nin Tarihi Üzerine (Umut MORKOÇ)

Tarih söz konusu olduğunda, bir anlatı olarak karşımızda duran şey ile bu anlatının aktardığı şey arasında, dinleyici olarak bizlerin aşamayacağı bir bariyer bulunur. Bu bariyerin en önemli ayağı akıp gitmiş olan zamandır; ancak karşımızdaki yegâne engel geri döndürülemez olan zaman değil, geçen zamana dair her bir anlatının bu zamanı yeniden kurmasıdır. Bu sebeple tarih sürekli yazılmaya devam eder. Bu etkinlik sırasında başvurulan kaynaklar, bu kaynaklardan yapılan seçkiyle oluşturulan kompozisyon, bu seçkinin ortaya çıkmasına yol açan kaygılar ve bu kaygıları şekillendiren koşulların çeşitliliği tarihin tükenmeyen bir etkinlik olmasının sebebidir. Ancak bu söylenenler, tarihin güvenilmez ve dolayısıyla başvurulmaması gereken bir etkinlik olduğu manasına gelmemektedir; bilakis, tarihin bu niteliği kazanmasının nedeni, aktarıcısı olduğu deneyimin bilgi açısından kurucu nitelikte olmasıdır. Başka bir ifadeyle, bilgiyi tesis etmek için, dağınık geçmişten düzenli ve örgütlü bir tarih çıkarmak zorunludur. Tarih bu niteliklerinden ötürü, hem mecbur olduğumuz hem de kendisine karşı temkini elden bırakmamamız gereken bir disiplindir.

Son dönemde, tarih yazımının kabaca saydığımız bu niteliklerini ve tarihe nasıl yaklaşılması gerektiğini merkeze alan birçok eser üretildi; ancak Bilimlerin Geçmişinden Tarih Üretmek bu eserler içerisinden ayrı bir yerde duruyor. Esere bu özel konumu veren öncelikle, bilim tarihini tarihe ilişkin bir metodoloji problemiyle beraber ele alıyor olmasıdır. Bu açıdan, Alexandre Koyré’nin bu alanda çalışanlar açısından artık bir klasik niteliği kazanmış önemli eseri Bilim Tarihi Yazıları’yla birçok ortak özelliğe sahip. Eserin ikinci önemli özelliği ise bilim tarihinin tarihi gibi oldukça orijinal ve pek örneği olmayan bir konuya sahip olması.

Eserin bu çok boyutlu yapısı, hitap ettiği okuyucu yelpazesinin geniş olmasını da beraberinde getiriyor. Öncelikle tarihe dair merak taşıyan her türlü okuyucu için önemli bir kitap niteliğinde, ayrıca tarih yazımına dair yürüttüğü soruşturma, tarihçiler için oldukça verimli bir perspektif sunuyor. Bilim felsefesi ve tarihi ile meşgul okur için ise—biraz iddialı olacak belki ama—temel bir eser olduğu kanaatindeyim. Bir disiplin olarak oldukça genç olan  “bilim tarihi”nin tarihini inceleyen eser, ele alınan dönemin ruhuyla o dönemin bilim tarihi yazımı arasında nasıl bir paralellik olduğunu görebilmek açısından oldukça verimli bir kaynak. Bir disiplin olarak bilim tarihi bu açıdan üç döneme ayrılarak inceleniyor: 1800’lerin ortasından 1900’lerin başına kadar olan ve bilim tarihçiliğini olgu ve olayların aktarımı olarak gören 1. dönem, 1930-1960 yılları arasında hakim olan ve bilim tarihine sosyolojik açıdan yaklaşan 2. dönem, 1960 sonrasına denk düşen ve bilim tarihinin bağımsız bir disiplin olarak karakterinin şekillendiği dönem. Ancak tam da tarihleri zikretmeye başladığım şu noktada, eğitim hayatı boyunca tarihle olabildiğince kuru, cansız, tek boyutlu, sıkıcı bir şekilde karşılaşmış olan okuyucu için belirtmeliyim ki, eser baştan sona, olabildiğince canlı ve keyifli bir okuma vaat ediyor. Bu canlılığın temel kaynağı, eserin derdini aktarırken sıklıkla bilim tarihinden ve bilim yazımının tarihinden örneklere başvuruyor olması. Bu örnekler kimi zaman okuyucunun yerleşik ilgi ve kanaatlerini sarsarak merakı diri tutmayı başarıyor.

Galileo, Pisa Kulesi’nde filozofların, bilimcilerin ve halkın önünde o efsanevi deneyini yaparak Aristotelesçi bilim anlayışı karşısında zafer kazanan bir bilimci miydi? Ya da Newton’un yer çekimi yasasıyla ilgili söylediklerini, kafasına düşen bir elmaya mı borçluyuz? Bu soruların naif sorular olduğu oldukça açık; ancak bu soruların altında yatan anlatılara ilişkin bir soruşturma, bilim tarihi yazımı etkinliğinin, çağının aklıyla olan ilişkisine dair önemli ipuçları barındırıyor. Yazar kitabın son bölümünde tarih yazımının nasıl olması gerektiğinden bahsederken, ele alınacak kaynağın yazarının ve yazıldığı dönemin her zaman göz önünde bulundurulması gerektiğinden söz ederek, bu ilişkiselliğin ne şekilde sağlanabileceğine dair de ipucu veriyor.

Eserin sunduğu bu çok boyutlu bilim tarihi okuması, sadece Pisa Kulesi ve elma örneğindeki gibi zararsız mitleri deşifre etmekle sınırlı değil. Aynı zamanda Ortaçağ’ın bilimsel açıdan hiçbir gelişmenin yaşanmadığı karanlık bir dönem olduğu ya da pozitivizmin, bilimi kuram ve gözlem ilişkisine indirgediği gibi zararlı mitlerle de uğraşılmakta. Bu bakımdan kitap, yazarın kendi ifadesiyle “geçmişin sezgisel bir anlayışla yargılanmasından kaynaklanan çarpıklıkları” ortaya çıkarıyor. Eser bir yandan geçmişe ilişkin bu çarpıklıları hedef alırken, bir yandan da bilimlerin geçmişinden ne şekilde tarih üretildiğini tarihsel örneklerle ortaya koyarak her türlü bilim felsefesi ve tarihi incelemesinde aklımızın bir kenarında tutmamız gereken şu fikri ortaya koyuyor: “Doğanın yapısı ve işleyişine ilişkin düşüncelerinin doğruluğuna inanmaları için, insanların yüzyıllar boyunca, her döneme özgü farklı ve güçlü kanıtları vardı” .

Atina Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Kostas Gavroğlu birçok dilde yayınlanmış sayısız bilim tarihi çalışmasına imza atmış bir akademisyen. İstanbul doğumlu olan Gavroğlu’nun “Türkiye’de yayınlanmış olmasının kendisi için akademik tatminden daha fazlasını ifade ettiği” kitabı, kendisinin de mezun olduğu lisede öğretmenlik yapan Ari Çokona tarafından Yunancadan çevrilmiş. Çevirmen ve yazarın iletişim halinde olması, çeviri sürecinde konuyla ilgili yetkin isimlerden destek alınmış olması çevirinin başarısına fazlasıyla yansımış. 2006 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanan ve Türkiye’de hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğüm bu değerli kitap, yalnız tarihçiler, bilim tarihçileri ve felsefeciler için değil, her türlü disiplinle ilgili geniş bir okur kitlesi için ufuk açıcı bir potansiyel taşıyor.
 
BİLİMLERİN GEÇMİŞİNDEN TARİH ÜRETMEK, Kostas Gavroğlu, Çev. Ari Çokona, İletişim Yayınları, 2006.

Thomas Kuhn: Bilimsel Devrimlerin Yapısı ve Sonrası (Erkan BOZKURT)

Bilim tarihi, kanıksanmış birçok bilimsel inancın veya kuramın terk edilip yerlerine yeni ve kimi zaman öncekilerle taban tabana zıt olanların kabul gördüğü dönemlere şahitlik etmiştir. Bu tür değişim dönemleri, bilim tarihçileri tarafından sıklıkla “devrim” olarak nitelendirilir. Örneğin, astronomide Batlamyus’un dünya-merkezli evren kuramının terk edilerek, Kopernik’in güneş-merkezli evren kuramının kabul edilmesi bu minvalde “Kopernik Devrimi” olarak anılır. Bilim tarihinde bu türden olayların çokluğu ve sıklığı nedeniyle bilimsel değişim konusu bilim felsefecilerinin temel sorunlarından biri olmuştur.

Thomas Kuhn (1922-1996), 1962 yılında yayınlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı (BDY) adlı kitabında tam da bu konuyu ele alır. Aslen fizikçi olan Kuhn’un, bilim tarihine ve sonrasında felsefeye yönelmesi, 1949 yılında Harvard Üniversitesi’nin rektörü James B. Conant’ın herhangi bir bilim eğitimi almamış üniversite öğrencilerine bilimle ilgili bir kavrayış kazandırmak amacıyla açmış olduğu bilim tarihi dersine asistan olarak atanmasıyla başlar. Kuhn, Conant’ın kendisinden istediği onyedinci yüzyıl mekaniğinin kaynakları üzerine çalıştığı sırada Aristoteles’in Physica’sı ile karşılaşır. Başta Physica’yı anlamakta oldukça zorlanan Kuhn, Aristoteles’in mekanik hakkında çok az şey söylemesi ve söylediklerinin çoğunun yanlış olması karşısında şaşkınlığa düşer. Bu bakımdan, Aristoteles’in Galileo ve takipçilerine olan etkisi Kuhn için büyük bir bulmacadır. Kuhn, bu bulmacayı bir tür Eureka! deneyimi sonrası çözer ve tarihteki bilimsel metinleri nasıl okumak ve anlamak gerektiği ile ilgili sezgisel bir yöntem geliştirir. Bu yönteme göre, bilim tarihindeki bir çalışmayı anlamanın yolu, onun yer aldığı tarihsel dönemdeki kavramların ve araçların ne anlama geldiğini öğrenmekten geçmektedir. Bu yöntem, Kuhn’un daha sonraları da belirteceği üzere bir tür hermenötiktir.

Bu deneyim sonrası Kuhn, bilim tarihi çalışmayı kendisine amaç edinir ve yaklaşık on yıllık bir çalışma süreci sonunda Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nda kendi özgün bilimsel gelişim açıklamasını ortaya koyar. Kuhn, bu eserinde bilimsel gelişimle ilgili daha önceki birçok yaygın kanaati hedef alır. Bu kanaatlerden en önemlisi, bilim tarihindeki gelişimin doğrusal ve birikimsel bir karaktere sahip olduğudur. Buna karşın Kuhn, bilimlerin tarihsel gelişim sürecinde zaman zaman tekrar eden bir döngüye veya yapıya sahip olduğunu iddia eder. Kuhn’un, Kopernik, Newton ve Einstein gibi kişiler sayesinde gerçekleşen bilimsel kuram değişimlerinin yanında X-ışınlarının, oksijenin keşfi ve leyden kavanozunun icadı gibi olgu ve araç yeniliklerinde tespit ettiği bu yapı, “Bilimsel Devrimlerin Yapısı”dır.

Kuhn, bu yapıyı, “normal bilim”, “kriz”, “olağanüstü bilim” ve “devrim” adını verdiği dönemler aracılığıyla açıklar. Buna göre, normal bilimde ortaya çıkan krizle olağanüstü bilimsel etkinliğine giren bilimsel alan, devrimle beraber tekrar normal bilimsel etkinliğe döner. Bu gelişim modelinde esas olan, normal bilim dönemindeki bir bilimsel alanı yöneten tek bir “paradigma”nın bulunmasıdır. Paradigma, Kuhn’un sihirli kavramı olarak, normal bilimsel dönemdeki araştırma etkinliğini belirleyen unsurların tümüne işaret etmektedir. Bilimsel devrim dönemleri, mevcut paradigmanın değişmesi ve yerine yenisinin geçmesi ile sonuçlanır. Paradigma değişimi ile önceki birçok bilimsel problem rafa kalkar, bilimsel çözüm yolları ve kullanılan bazı kavramların ve araçların anlamı değişir. Böylece bilimsel alan, devrim ile birlikte öncesine göre bir tür kopuş yaşar. Kuhn’a göre, devrim sonrası bilimciler adeta farklı bir dünyada yaşamaktadırlar. Kuhn’un devrim süreci ile ilgili tespitlerinden tartışma yaratan en önemli iddiası ise, paradigma değişimlerinin nesnel veya tarafsız ölçütlere göre yapılamayacağıdır. Kuhn bu durumu rakip paradigmaların “eş-ölçülemezliği” olarak tanımlar.

BDY’nin basımı sonrası, dönemin birçok bilim felsefecisi, Kuhn’un bilimsel gelişim açıklamasını akıl-dışı ve görelilikçi olmakla eleştirir. Kuhn, kendisine yönelik bu tür eleştirileri reddederken, bu eleştirilerden kısmen kendi muğlak anlatımını sorumlu tutar. Kuhn, kendi anlatımındaki bu muğlaklığı ortadan kaldırmak için kariyeri boyunca uğraşmıştır. Bu süre boyunca, BDY’deki birçok düşüncesinden vazgeçtiğini veya onları yeniden formüle ettiğini belirtir. Kuhn’un özellikle, 1980 sonrası yazılarında bilimsel etkinliği dil üzerinden yeniden açıklamaya çalıştığı ve eş-ölçülemezlik tezini kısmi ve yerel bir biçime dönüştürerek bilimsel değişimi tedrici ve sürekli bir halde açıkladığı gözlenmektedir.

İlk olarak, dönemin mantıkçı pozitivistlerinden Charles Morris’in editörlüğünü üstlendiği International Encyclopedia of Unified Science adlı ansiklopedi için hazırlanan BDY, The Times Literary Supplement tarafından, İkinci Dünya Savaşından sonra yayınlanan en etkili 100 kitaptan biri olarak gösterilmiştir. Kuhn, BDY’nin önsözünde, ansiklopedideki yer kısıtları nedeniyle birçok konuyu eksik bıraktığından şikayetle okuyucuya kitabın daha uzun bir versiyonu için söz verir. Fakat Kuhn, vefatından iki yıl öncesine kadar üzerinde çalışmakta olduğu bu kitabı bitirememiştir.

Bugün “bilim tarihi ve felsefesi” adıyla anılan alanın doğuşuna da öncülük eden Kuhn’un, BDY sonrası yayınladığı makalelerin büyük bir kısmı, The Essential Tension (1977) ve The Road Since Structure (2000) adlı derlemelerde yayınlanmıştır. Kuhn’un, The Essential Tension kitabı Asal Gerilim adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir. Fakat Kuhn’un özellikle 1980 sonrası yazılarının yer aldığı The Road Since Structure kitabı henüz çevrilmemiştir. Bu bakımdan, Türkiye akademi çevresinde Kuhn’un BDY sonrasında geliştirdiği pozisyonu yaygın olarak bilinmemekte ve bu konudaki tartışmalar eksik kalmaktadır. Dilerim bu kitap yakın zamanda Türkçe’ye çevrilir ve ülkemizde bu konuda olan tartışmalara yeniden ışık tutar.

BİLİMSEL DEVRİMLERİN YAPISI, Thomas S. Kuhn, çev. Nilüfer Kuyaş, Kırmızı Yayınları, 2006.

Bilimin Uzun ve Dolambaçlı Yolu (Erdem TANER)

İnsanlığın gördüğü en büyük düşünür ve bilim adamlarını anlatan, onların kurduğu sistemleri işleyen bir bilim tarihi kitabının adı ne olabilir diye sorulduğunda, pek az insanın aklına “Uyurgezerler” gibi bir isim gelir. Ancak elbette Arthur Koestler bu ismi seçerken, kitabını yazarken gösterdiğine benzer bir titizlikle hareket etmiş, işlediği ana temayı kısa yoldan, açık bir benzetmeyle ortaya koymuş. Koestler’e göre deney ve aklın katı kurallarına göre neredeyse kurulmuş bir saat gibi iş gören bilim adamı karikatürü, bilim tarihine kendi önyargılarıyla yaklaşan tarihçilerin, felsefecilerin ve hatta kendi yaptığı işi bile tam anlamamış bilimcilerin kurguladığı bir mit, o kadar. Gözlem verileri ve akıl, bilimin neredeyse üç bin yıllık macerasında elbette vazgeçilemez bir rol oynuyor. Ancak tesadüfler, kişisel hırs ve önyargılar, dahası ve en önemlisi, bir hayalin peşinden el yordamıyla giden uyurgezerin adımlarına benzer sezgiler, düşünüldüğünden çok fazla yer tutuyor bilimsel sistemlerin kuruluşunda, ve elbette yıkılışında. Uyurgezerlerimiz, yani bilim tarihinin tanıdık dâhileri, çoğunlukla ulaştıkları sonuçların öneminin ve dünyayı nasıl değiştireceğinin farkında bile olmuyor. İlk basımı 1959’da yapılmış olan Uyurgezerler (The Sleepwalkers), 20. yüzyılın ilk yarısında egemen olmuş ve akılcı yöntemi bilimsel gelişmenin biricik motoru olarak gören bilim tarihi anlayışına bir itiraz olarak okunabilir. Bu itirazını gerekçeler ve tarihsel verilerle ortaya koyuyor yazar. Kitap boyunca da en çok, “mistik ve bilimsel deneyim tarzlarının bölünmez kaynağını ve bunların birbirlerinden ayrılmasının yol açtığı feci sonuçları” hissettiriyor okuyucusuna.

Koestler, uzun yüzyıllar boyunca astronomi etrafında şekillenen bilimin yolculuğunu, Babillilerin çocuksu sayılabilecek dünya kavrayışlarından başlatıyor. Bayrağı onlardan devralan ve mitolojiyle iç içe geçmiş bir astronomi dünyası kuran Antik Yunan ile devam ediyor. Bu dönemde özellikle Pisagorcuların ve antik dönemin iki büyük filozofunun, Platon ve Aristoteles’in üzerinde duruyor. Daha sonra, bin yıldan uzun bir süre astronomiye egemen olmuş dünya-merkezli Batlamyus evreninin kuruluşunu anlatıyor bize, ardından ise onun uzun hükümdarlığına son verecek olan güneş-merkezli Kopernik evrenini. Bu iki büyük sistemi anlatırken, işin çekirdeğindeki bilimsel ayrıntıları es geçmiyor, ama astronomiye veya matematiğe uzak okurları sıkmamayı da başarıyor, tıpkı kitabın geri kalanında yaptığı gibi. Hikâyesini Newton ile sonlandıran yazar, bu uzun yolculuğun odağına ise, Newton’dan hemen önce yaşayan ve günümüz bilimini mümkün kılan iki büyük bilimciyi yerleştiriyor: Johannes Kepler ve Galileo Galilei.

Aynı dönemde yaşamış bu iki bilimcinin bilimi kavrayış biçimleri arasındaki keskin farklılığı durmaksızın vurgulayan Koestler, bu farklılık üzerinden medeniyetin 17. yüzyılda geldiği yol ayrımını anlatıyor aslında bize. İki ayrı âlemi temsil eden bu dâhileri karşılaştırırken, Kepler’e duyduğu yakınlığı gizlemiyor. Galileo’nun bilimsel düşünceye verdiği pırlanta değerindeki katkıları da elbette inkâr etmiyor. Ancak onu, bilimle dünyanın geri kalanı arasında modern dönemde açılacak olan uçurumun baş mimarı olarak gördüğünü de açıkça söylüyor. Dünyayı her yönüyle kavrayacak, geometri, astronomi, müzik, astroloji (yani, insanın bu dünyadaki yazgısı) ve insan aklı arasındaki bozulmaz ahengi arayan, aramakla da kalmayıp bu ahengi hücrelerinde hissettiği izlenimini veren Kepler, Koestler’e göre, Pisagorcularla başlayan dünyayı ve insan deneyimini bir bütün olarak kavrama çabasının son temsilcisi. Galileo ise ihtiraslı, kuşkusuz son derece zeki, ancak öne sürdüğü bilimsel iddiaların büyük resim içindeki önemini ve sonuçlarını görecek ilham ve basiretten yoksun bir figür.

Yaşamında mistisizme duyduğu merakı elden hiç bırakmamış bir yazar Koestler. Kepler’in madde ile anlam dünyasını, fizik yasaları ile yaşamın amacını kaynaştıran anlayışını geride bıraktığımızda, sınırsız bir teknolojiye ve doğa üzerinde mutlak denetime doğru önümüzde bir yol açılmış olduğunu kabul etse de, bu yolun hayatın büyüsünü yok eden dağınık bir varoluşa yöneldiğini görüyor.

Aynı zamanda bir edebiyatçı olan Koestler, son derece akıcı ve keyifli bir dille Galileo’yu yukarıda çizdiğim çerçevede yerden yere vururken, bir yandan da bilim tarihine dair genelde doğru kabul edilen birçok hikâyenin aslında birer şehir efsanesinden ibaret olduğunu ortaya koyuyor. Galileo’nun Pisa Kulesi’nin tepesinden farklı ağırlıkta gülleler bırakarak kuramını temellendiren bir deneyci olmadığını, Engizisyon tarafından işkence altında sorgulanmadığını, “ama o yine de dönüyor” gibi bir sözü de hiç söylemediğini öğreniyoruz örneğin. Dar kafalı din adamlarına karşı her şeyi sorgulayan açık fikirli Galileo klişesi de gözlerimizin önünde eriyip gidiyor. O dönemindeki bazı Hıristiyan düşünürler, göklere dair yerleşik inançlarına aykırı bir şeyler görecekleri endişesiyle, yeni icat edilmiş olan teleskopla gökyüzüne bakmayı bile reddedecek kadar sabit fikirliydiler, doğru. Ancak görüyoruz ki onları teleskoptan bakmaya ikna etmeye çalışan Galileo da, birkaç defa mektuplaştığı ve kitaplarından haberdar olduğu Kepler’in eliptik yörünge fikrini, bütün matematiksel ve gözleme dayalı kanıtlara rağmen, benzer bir sabit fikirle ömrünün sonuna kadar kabul etmeye yanaşmamıştı. Ne de olsa bağlı olduğu dünya görüşü ona bütün gök cisimlerinin mükemmel daireler üzerinde yol alması gerektiğini söylüyordu! Yine de yazarın bütün bunları Galileo’ya duyduğu kuru bir antipatiyle, ona giydirilmiş “bilim şehidi” kostümünü yırtarak “kral çıplak” diye bağırma çabasıyla yazmadığını vurgulamak gerekir. Veya piyasada son zamanlarda yaygınlaşan “doğru bildiğimiz yanlışlar” türü derlemelerin bir benzeri de yok elbette karşımızda. Zira bütün bu tarihsel veriler kitap boyunca çizilen derinlikli bir dünya görüşü çerçevesine oturtuluyor. Kitabın önümüze serdiği ayrıntılarda bilimin, dolayısıyla aklın, medeniyetin ve insanın ne olduğuna dair kurgularımız gizli ve bu kurguda, Kepler ve Galileo’nun kesiştiği ve ayrıştığı dönemeçten günümüze uzanan yolda, bir şeylerin ters gittiğini söylüyor Koestler.


BİR BİLİM TARİHİ KİTABI: UYURGEZERLER (İNSANIN DEĞİŞEN EVREN GÖRÜŞÜNÜN BİR TARİHİ), Arthur Koestler, Çev.: Ekram Berkay Ersöz, Phoenix Yayınevi, 2013.

Çağcıl Bilimin Doğuşunun Öyküsü (Cem KAYALIGİL)

Bilimsel düşüncenin tarih içindeki seyrinin çoğunlukla bir gelişme içerdiği kabul edilir. Bu kanı, insanın doğa hakkındaki bilgisinin antik Mısır veya Yunan uygarlıklarından bugüne artmış olduğu gerçeğine yaslanır. Bununla birlikte bundaki doğruluk payının saptanması, bilim tarihçisinin çalışmasında olsa olsa bir başlangıçtır. Bu tarihçinin asıl işi, doğaya dair bilgideki artışın hangi yolu kat ettiğini yorumlamaktır. Bu noktada yaygın görüş; bilim ile teknoloji arasında çift yönlü bir alışverişin olduğu, birindeki ilerlemenin bir zaman sonra ötekinde de gelişme sağladığı olabilir. Ancak başka birçok yaygın görüş gibi bu da, tamamen yanlış değilse bile olgulara zayıf bir ışık tutar. Koyré'nin bu kitapta biraraya getirilen makalelerindeki temel fikir; işte bu yaygın görüşün bilimin seyrini açıklamakta yetersiz kaldığı, yer yer de düpedüz yanlış yorumlara kapı araladığı.

Bu derlemede özellikle, Koyré'nin bilimin ortaçağdan yeniçağa geçişte nasıl bir dönüşüm geçirmiş olduğu sorusunu merkeze alan makalelerine yer verilmiş. Koyré'ye göre buradaki dönüşümde, örneğin Avustralyalı bilim tarihçisi A. C. Crombie'nin öne sürdüğü türden bir süreklilik yoktur. Crombie bilimin 17. yy.'da yaptığı atılımın köklerini; teorinin deney ile doğrulanması-yanlışlanması temelinde şekillenen “bilimsel yöntemin” doğduğuna inandığı ortaçağda bulur (13. yy.'da; Grosseteste ve R. Bacon'da). Koyré ise ortaçağın deneysel yöntem tartışmalarının, çağcıl anlamıyla “bilimsel” bir içerik taşımadığını düşünür. Ona göre çağcıl bilimin göbek bağı asıl, Aristoteles metafiziği bırakılınca kesilmiştir. Pratik alanda (gerek bilim ve deney pratiğinde gerekse teknikte ve teknolojide) görülebilecek süreklilikler aldatıcıdır; bilim tarihindeki kritik dönüşüm, teori-pratik bağdaşıklığı zemininde olmamıştır. Şöyle diyor: “Doğrusu kılgın [pratik] ilgi deneysel bilimin... gelişmesinin gerekli ve yeterli koşulu olsaydı, bu bilim Robert Grosseteste'den -en az- bin yıl önce Roma İmparatorluğunun, daha olmazsa Roma Cumhuriyetinin mühendislerince yaratılırdı” (“Çağcıl Bilimin Kaynakları”). Zira Koyré'ye göre pratiğin alanında, doğa karşısında yaklaşık tutum alınarak yetinilebilir. Burada duyuların ortaya koyduğu gerçeklikle bir uzlaşıya gidilebilir, doğaya egemen olunabilir, hatta matematik de bunun yardımına koşulabilir; iş ki iş görsün. Oysa çağcıl bilim bunu yapmaz, görünenin ötesindeki bir kesinliği dert edinir. Bu yüzden çağcıl bilim için matematik doğaya yaklaşmanın aracı değildir; o, doğanın kesinliğinin dilidir. Yeniçağın bilimini ayrı kılan, Galileo veya Newton'un deneyleri değildir; bu deneylerin, Platoncu anlamıyla ideaların yansıması olarak görülebilmesidir. Eş deyişle, doğadaki kesinliğe ülküsellik atfedilmesine olanak tanıyan Platoncu metafiziğin benimsenmesidir.

Öyleyse burada sözü edilecek olan, düşünsel ve sosyal bir dönüşümdür.  Bilimsel gelişme, pratik dünyanın soru ve dertlerinden sıyrılarak hakikati aramaya zaman ayırabilecek lükse sahip bireylerin bulunduğu ve de onaylandığı toplumlara gerek duyar. Koyré, “Bilim Tarihine Yaklaşımlar” makalesinde çarpıcı biçimde bunun çok seyrek gerçekleşmiş olduğunu söylüyor: “ancak iki kez” (antik Yunan ve yeniçağ Avrupasını kast ediyor). Büyük bilimsel dönüşümler tarihte, özgünlükleri taklit edilemez parlamalara karşılık gelirler; bu yüzden bütünlüklü olarak açıklanmaları da imkansızdır. Ama o halde bilim tarihine ne gerek vardır, veya bu tarih neyi anlatır? Koyré için cevap, dönüşüm zamanlarında değil dönüşüm yolundaki başarısız girişimlerden öğreneceklerimizde saklıdır: “İnsanlık hep yaşayan, hep öğrenen tek bir insan ise, onu incelerken kendi tarihimizle, dahası, kendi düşünsel yaşamöykümüzle uğraşıyoruz demektir. [Bilim tarihinin] Böylesine sürükleyici, böylesine öğretici olması da bundan ötürüdür; bilimsel düşünce insan aklını bize en yüce yanlarıyla, kendisine hep uzak kalan bir amacı hiç durmadan, hep yetersiz, hep yinelenen arayışı içerisinde, hakikati arayışı içerisinde gösterir.”

Buradaki yazılar, Koyré'nin ölümünden (1964) sonra Fransız yayıncı Gallimard'ın yaptığı daha büyük bir derlemeden yapılan bir seçki. Türkçe kitabın oluşturulmasında tematik bütünlüğün gözetildiği anlaşılıyor. Çevirmen Kurtuluş Dinçer kitabın kısa tanıtım yazısında Koyré'nin “en karmaşık konuları bile yalın, kolay anlaşılır bir üslupla ele aldığı” yorumunda bulunuyor. Bu yoruma katılmakla birlikte kitaptaki kimi yazıları hakkını vererek anlamak için temel bir felsefe bilgisinin zorunlu olduğunu düşünüyoruz. Belki altı çizilmesi gereken bir şey de bunun kesinlikle bilim tarihini öğretme amaçlı bir kitap olmadığı. Koyré'yi okumamız için esas gerekçemiz; onun bilim tarihine dair özgün ve etkili yorumunu görmek olmalı: Bu yorumun bizi taşıyacağı tartışmaların felsefe düzleminde yapıldığını bilerek ve önemseyerek.

Bilim Tarihi Yazıları 1'in yarım kalmış bir çeviri projesinin parçası olduğunu da vurgulayalım. Dinçer'in, Gallimard derlemesindeki öteki yazıları ikinci bir ciltte toplama niyetini henüz (hâlâ) gerçekleştiremediğini anlıyoruz. Tahminimiz, bunda, projenin yayıncı ayağının—deyim yerindeyse—sahipsiz bırakılmış olmasının rol oynadığı. Elimizdeki 2000 tarihli ve TÜBİTAK amblemli baskının, çevirmenin elden geçirip onay verdiği son versiyon olduğunu biliyoruz. İşin okuru yanıltıcı ve canımızı sıkıcı yanı şu: Kitabın şimdi çok daha rahat erişilir olan Yeniçağ Biliminin Doğuşu adlı bir 2010 baskısı da var (e-kitap olarak da satılıyor). Ancak bunun yayıncısı, aslında, derlemeyi TÜBİTAK’tan önce yayınlamış olan yayınevi; kullandığı versiyon ise kitabın çevirmence elden geçirilmemiş olan eski baskısı. Türkiye yayıncılığında sık karşılaştığımız bu başıboşluğun karşısında okura önerimiz tabii ki, TÜBİTAK’ın bastığı Bilim Tarihi Yazıları 1'i bulup edinmeleri olacak. Esas dileğimiz ise, bu kitabın örneklediği ve popüler bilim yayıncılığında artık TÜBİTAK’ın kendisinin de erişemediği kaliteye bir gün yeniden kavuşabilmek.

BİLİM TARİHİ YAZILARI 1, Alexandre Koyré, Çev. Kurtuluş Dinçer, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, 2000.


Bilim Felsefesinin Yükselişi ve Düşüşü (Mehmet Cem KAMÖZÜT)


“Ne biliyoruz?” ya da “bilgi edinmenin yöntemi nedir?” gibi soruların yanıtları, okullarda neyin öğretilmesi gerektiğinden, nasıl bir emeklilik sistemi tasarlanması gerektiğine kadar pek çok yaşamsal kararımızda önemli rol oynar. Bu anlamda bilgi iddiaları oldukça politiktir; yalnızca olguları betimlemezler, nasıl yaşamamız gerektiğine ilişkin içerimleri de vardır. On yedinci yüzyılda yeni bilgiler edinilirken bilginin tek kaynağının kilise olmaktan çıkması ve yeni bilgilerin edinilmesi bu nedenle toplumsal bir dönüşümü de beraberinde getirmiştir. Örneğin doktor olmak için eğitim alanlara hastalarının horoskoplarını çıkarabilmeleri için geometri ve astroloji öğreten eğitim kurumları, bu devrimden sonra doktor adaylarına anatomi öğretmeye başlamıştır. Bu salt bir ders programı değişikliğinden çok daha kapsamlı bir dönüşüme işaret eder. Fakat Galileo gibi bu devrimin kahramanları çalışmalarının nasıl bir toplumsal dönüşüme yol açacağının farkında değildi.

Onların çalışmalarının ışığında ilerleyenlerle bilim, öyle etkileyici başarılar elde etmiştir ki, insanlar bu yeni yöntemin bilgi verip veremeyeceğini tartışmayı bırakmışlardır. “Nasıl bilgi edinebiliriz?” gibi sorular uğraşmaya değer görülmediğinden bilim felsefesi de bir disiplin olarak gelişememiştir. Çünkü yanıt açıktır: bilimciler her ne yapıyorsa iyi yapıyordur!

Ancak Newton kuramının başarılarıyla oluşan bilime yönelik tartışılmaz güven, yirminci yüzyıl başında bir daha onarılamayacak biçimde sarsıldı. Gerek kuantum kuramı, gerekse görelilik kuramları yalnızca Newton kuramının sorunlu olduğunu göstermekle kalmadı. Aynı zamanda şimdi doğru olduğunu düşündüğümüz kuramlarımızın da gelecekte yanlış olduğunun ortaya çıkabileceğini düşünmemize yol açtı.
İnsanın sınırlılığının altını çizen bu koşullarda bilime ilişkin sorularımız daha çok, zaten var olan bir etkinliği anlama çabasına dönüştü. Yanılabilirlik bu kez bilgiyi yeniden tanımlamamızı ve kesinlik fikrinden vazgeçmemizi gerektiren bir insanlık durumu olarak kabul edildi. Bu koşullar altında karar verme süreçlerimizi “kesin” bilgilere değil de gelecekte sorunları olduğunu fark edebileceğimizi kabul ettiğimiz eldeki en iyi verilere dayandırmamız gerektiğini fark ettik. Bu ise yine önemli bir toplumsal dönüşüme yol açma potansiyeli taşıyordu.

Bu kez bilimsel çalışmalarla iç içe olan bir grup düşünür söz konusu toplumsal dönüşümü etkin biçimde yönlendirmek gerektiğini düşündüler. Ne olacağını bekleyip görmek yerine kesinlik fikrinin kaybedildiği bir dünyada ne tür toplumsal düzenlemelere gereksinim duyduğumuzu tartışıp belirlemek gerektiğini savundular. Bu amaçla başlattıkları harekete “Bilimlerin Birliği” adını verdiler. Hareketin amacı Avrupa’nın yirminci yüzyıl başındaki kötü durumundan kurtulmanın yolunun insanlığın tüm bilgi birikimini bir araya getirip, sonra da bunun daha güzel bir dünya için nasıl kullanılabileceğini bilinçli bir biçimde çalışmaktı. Bilgi ne fizikle sınırlıydı ne de yalnızca bir grup akademisyenin ezoterik çalışması olarak kalabilirdi.

Üstelik eğer bilim tartışılmaz kesin bilgiler sunmuyorsa, önemli kararları yalnızca küçük bir teknokrat grubunun alıp sonra da tüm dünyaya dayatması kabul edilemezdi. Yani bilginin herkese ulaştırılması ve kararların demokratik süreçlerle alınması gerekliydi. Aydınlanma, aklın yolunun bir olduğunu söyleyerek tek değişmez doğruyu arıyor ve bulunca da herkese ezberletmeye çalışıyordu. Oysa yirminci yüzyılın başından itibaren karşılaştığımız durum, bilginin sanıldığı kadar insandan bağımsız olmadığına işaret etmekteydi. Eğitim sistemimizi de baştan tasarlamamızı gerektiren bu anlayışa göre, artık doğruları değil de bilimsel araştırmanın nasıl yapılacağını öğretmek daha önemliydi. Üstelik bilginin gerek üretiminde gerek kullanımında insanla ilişkisi daha görünür hale getirilmeliydi.

Tüm bunların Viyana Çevresi’nin çabası olduğunu duymak bizi şaşırtabilir. Ne de olsa günümüzde Viyana Çevresi’yle özdeşleşmiş mantıkçı pozitivizm akımının, liberalizmin felsefi alt yapısını sunduğu kabul edilir; onu, en kibar ifadeyle yanlış ve apolitik bir felsefi akım olarak tanırız. Viyana Çevresi’nin, aslında bu tür bir toplumsal proje olarak başladığını öğrenmenin belki de en ikna edici yolu George A. Reisch’ın Soğuk Savaş Bilim Felsefesini Nasıl Dönüştürdü başlıklı kitabını okumaktır.

Reisch bu kitabında akademik bir disiplin olarak bilim felsefesinin ortaya çıkışını soğuk savaş bağlamında ele alıyor. Kitap bilim felsefesinin yirminci yüzyıl başında yeniden ve bu kez bilinçli bir toplumsal proje olarak ortaya çıktığını göstermeye çalışıyor. Soğuk savaşın Amerikan üniversitelerinde yarattığı her tür sol görüşü marjinalleştirici etkiyi ve bunun sonuçlarından biri olarak bilim felsefesinin nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Bu dönüşüm sonucunda ortaya çıkan apolitik, değer alanından kopuk, teknik bir disiplin olarak bilim felsefesinin başlangıçtaki devrimci toplumsal projeden ne derece farklı olduğunu görmek oldukça şaşırtıcı.

Hitler’in güçlenmesiyle Amerika’ya kaçmak zorunda kalan mantıkçı pozitivistlerin düzenledikleri konferansların ve çıkardıkları yayınların içeriklerini aktaran kitabın en önemli tarafı bunu içinde yer aldıkları toplumsal bağlamda sunuyor olması. Kuşkusuz Bütünleşik Bilimlerin Enternasyonel Ansiklopedisi adlı bir yayın çıkarıyor olmaları bugün için çok devrimci görünmeyebilir. Ancak gelen itirazlara rağmen “Enternasyonel” sözcüğünü kullanmakta ısrar etmeleri, aynı dönemde Robin Hood anlattığı için hakkında FBI tarafından soruşturma açılan İngiliz edebiyatı profesörleri olduğunu öğrendiğimizde daha ilginç oluyor. Irk yasaları yüzünden Berlin Üniversitesi’ndeki işinden atılmış ve Almanya'dan kaçmak zorunda kalmış Hans Reichenbach'ın da Alman casusu olabileceği şüphesiyle seyahat sınırlamaları altında yaşadığını öğrenmek şaşırtıcı. Üstelik Reisch bize Rosenberg’lerin idamının öyküsünü de hatırlatarak, casusluk şüphesinin yalnızca itibar ya da iş kaybetmekten çok daha tehlikeli olduğunu fark ettirmekte.

Kitap örneğin katıldıkları imza kampanyalarına ya da yazdıkları politik yazılara dayanarak mantıkçı pozitivistlerin sanılandan çok daha sol bir çizgide ve politik olarak aktif insanlar olduklarını tartışılamayacak açıklıkta gösteriyor. Ancak kanımca kitabın en büyük başarısı, politik duruşlarının felsefi görüşlerinin bir sonucu olduğuna okuyucuyu ikna edebilmesi.

Kitap dönemin bilim felsefesi alanında çalışan diğer figürleri ve bu alanlara kaynak aktaran kurumlarını da ele alıyor. Bugün de bilim felsefesi disiplininin en geniş örgütü olan Bilim Felsefesi Birliği’nin (Philosophy of Science Association) ve bu birliğin dergisinin William Malisoff tarafından kurulduğunu ve Malisoff’un Sovyetler’le iletişimde olduğunu anlatmakta. Her ne kadar bazı görüş ayrılıkları olsa da mantıkçı pozitivistlerle iyi ilişkiler içinde olduklarını ve dergide sıklıkla onların çalışmalarına yer verildiğini de öğreniyoruz. FBI’ın dokümanlarına da dayanılarak yazılmış bu kitaptan bu kurumun ve genel olarak bilim felsefesi adı altında yapılan çalışmaların anti-Amerikan faaliyetler olarak görüldüğünü anlamaktayız. Reisch bütün bunları sunarak mantıkçı pozitivizme ilişkin yanlış bir izlenimi düzeltmeye çalışırken bir yandan da onları olduklarından daha solda göstermekten de kaçınıyor. Örneğin metafizik tartışmalara getirdikleri eleştirilerden yola çıkarak materyalist olmadıklarını ve Lenin’in pozitivizm eleştirisini anımsatıyor.

Reisch şu isimleri özellikle inceliyor: Charles Morris, Philip Frank, Rudolf Carnap ve Otto Neurath. Bunun nedeni mantıkçı pozitivistlerin aralarında da önemli farklılıklar olması. Örneğin Carnap’la, Neurath arasında zaman zaman gerginlikler yaşandığını öğreniyoruz. Anlaşmazlıklarının çıkış noktası Carnap’ın çalışmalarının fazla teknik, dolayısıyla da ancak az sayıda mantıkçı tarafından anlaşılabilecek uzmanlaşmayı özendiren işler olması. Neurath bu tür işlerin politik amaçlarına uygun olmadığını düşünmekte. Bununla birlikte hakkında FBI soruşturması da yürütülen Carnap’ın, Neurath’ın devrimci amaçlarını paylaştığını gerek mektupları, gerekse McCarthy döneminde başını derde sokabilecek eylemlere katılmasından anlıyoruz.

Bugünden bakınca Neurath’ın kaygılarının yerinde olduğunu görmekteyiz. Reisch’ın hareketin lideri olarak anlattığı Neurath’ın adı pek bilinmezken bizler, mantıkçı pozitivizmi Carnap’la özdeşleştirmekteyiz. Üstelik onu da katıldığı protesto eylemleri ya da imzaladığı bildirilerle değil, okumadığımız zahmetli kitaplarından tanıyoruz.

Kitap soğuk savaş döneminde Amerikan üniversitelerindeki sol eğilimlere yönelik baskıyı, milliyetçi ve anti-demokratik uygulamaları ve yaratılan korkuyu sergileyerek, sol hareketlerin nasıl bastırıldığını gösteriyor. Merkezinde mantıkçı pozitivizm olsa da onların ilişkide olduğu pragmatizmden, içinde yer aldıkları McCarthy döneminden, Hitler ve Stalin’in antlaşmasının yarattığı etkiden ve Troçki davasından da söz etmekte. Bilim felsefesini toplumsal bir hareket olarak inşa etmek isteyenlerin uğradığı baskıyı sergilerken, bu alanın aslında neden doğası gereği politik bir alan olduğunu anlamamızı sağlıyor. Ancak bu baskılar sonunda bilim felsefesi her türlü politik içeriminden arınıp teknik bir akademik disipline dönüştürülmüş. Her ne kadar mantıkçı pozitivistler baskılara kolayca boyun eğmemişse de, kendi projelerinin peşinden gidecek öğrenciler yetiştirememiş, çalışmaları için fon bulamaz olmuşlar ve etkilerini yitirmişler.

Reisch’ın kitabı belgelere dayalı, çarpıcı örneklerle dolu ve pozitivizm hakkındaki pek çok yanlış anlamayı değiştiren, üstelik kolay okunan bir kitap. Bilimsel çalışmaların birbirlerinden kopuk, aşırı uzmanlaşmış skolastik alanlara dönüşmesi ve toplumsal kaygılardan uzak yürütülmesine yönelik eleştirilerle kurulan bilim felsefesinin kendisinin, böyle aşırı uzmanlaşmış ve üniversite koridorlarına sıkışmış bir disipline dönüşmesinin ironik öyküsü, eğlenceli bir okuma. Umarız bu ve benzeri çalışmalar bilim felsefesini ortaya çıkışındaki kaygılarla yeniden yeşertecek, herkes için gerekli bir alana dönüştürecek bir motivasyon olur.

HOW THE COLD WAR TRANSFORMED PHILOSOPHY OF SCIENCE: TO THE ICY SLOPES OF LOGIC, George A. Reisch, Cambridge U.P., 2005.