Göksu UĞURLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Göksu UĞURLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bahar Coşkusu (Göksu UĞURLU)

“Arap Baharı” olarak adlandırılan ve 2010 sonrasında Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi’nde önemli toplumsal dönüşümlerin başlangıcını oluşturan eylemler zinciri hakkında farklı yaklaşımlardan çok sayıda yazı kaleme alındı. Tunus ve Mısır’daki ayaklanmalar ile başlayan sürecin ilerleyen aşamalarında sanırız ki bölgedeki –sonradan “devrik” ön ekini alacak olan- liderler ve çevreleri haricinde herkes olumlu ve destekleyici görüşlere sahipti. Örneğin “Batı”da Bahar (özelde Tahrir Meydanı) hem devlet görevlilerinin söylemlerinde hem de kitlelerin eylemlerinde coşkuyla karşılanmış, hatta Avrupa ve ABD’de sistem karşıtı gösterilere ilham kaynağı olmuş ya da en azından bu gösterilerin selamını almıştı.

Bahsi geçen coşkuyu kuramsal alana taşıma çabasının somutlaştığı bir eserin, Arap Baharı: Postkolonyalizmin Sonu’nun yazarı Hamid Dabaşi, Arap Baharı’nın Batı ve postkolonyal siyaset tarzını yıktığını, hatta ona dayalı devrim düşüncesinin de dönüştürüldüğünü ileri sürüyor. Düşünür, kitabı “Arap Baharı’nın sarsıcı açımlanmasına bütünüyle kaptırmışken” yazdığını belirtiyor ve ekliyor: “Bir devrimin açımlanmasını izlemek bir çocuğun doğumuna tanık olmaya benziyor.” (319)

“Bilgi rejimi”nin yıkılışı

Dabaşi, Arap Baharı’nın siyasi anlamdaki dönüştürücü etkisi kadar sistematik bilgi üretimi anlamında da çok önemli bir değişime yol açtığını ve eski “bilgi rejimi (regime du savoir)”ni yıktığını iddia ediyor. Yazarın sözleriyle, “[b]u devrimler Batı’yı taklit eden bir siyasetten doğmuyor. Batının bir adım ötesine geçiyor. Bu bakımdan söz konusu devrimler, kavramsal olarak dünya çapındaki regime du savoir için olduğu kadar mevcut siyasal düzen için de rahatsızlık verici.” (15)

Düşünür için, tam da bu nedenle bizlere düşen Arap Baharı’nın açtığı yolu iyi değerlendirip buna dayalı yeni kavramların ve düşünce sisteminin oluşması yolunda çaba sarfetmek. Zira, “[a]yaklanmaları özenle irdeleme ve kendi bilgisini yaratmasını sağlama ödevi, devrimlerin kendisi kadar elzem bir iş.” (325) Bildiğimiz her şeyi unutturan bir hareket karşısında Dabaşi’nin gerçekleştirmeye çalıştığı şey bu yolda bir ilk girişimde bulunmak şeklinde görülebilir. Ancak bu girişim daha çok yeni durumun açıklanması, analiz edilmesi ve yeni devrimci sürecin bütünleştirici unsuru olması için gerçekleştirilecek çalışmalara bir çağrı şeklinde kurgulanmış gibi görünüyor.

“Bize miras kalan bilgi üretim rejimi”nin yıkılmasının zaman alacağını, ama Arap Baharı’nın olmuş bitmiş bir devrimden farklı olarak “kendi öncü fikirlerini, kavramlarını, eğretilemelerini ve mecazlarını doğuracak” (328) bir şekilde açımlanmaya devam eden “ucu açık” bir devrim olduğunu ve bize bu imkanı sağladığını düşünüyor.

Devrimin “ucu açık” niteliği

Yazara göre, “Arap dünyasında cereyan eden devrimler için, iktidarın kapısını çalmak ama tiranların kapısından içeri dalmamak mecazı düşünülebilecek en iyi mecazlardan biri olsa gerek.” (145) Bir başka deyişle “devrimler” eskisinin yerine geçecek yeni bir iktidar kurmaktansa alışılagelmiş siyaset kalıplarına bir karşı çıkışı tercih ediyor. İktidar karşısında kamusal olanın savunusu şeklinde beliriyor ve böylece tamamlanmamış olarak, ucu açık şekilde kalıyor. Bundan sonraki her iktidar “devrimler”in oluşturduğu söz konusu yeni durumu göz önünde bulundurmak mecburiyetinde…

Arap Baharı’nı oluşturan “devrimler”in Batılı güçler ile çatışmalı gibi görünse de onlarla aynı tarafta olan karşı-devrimci güçler tarafından çalınma çabalarının da farkında olan Dabaşi, karşı devrimcilerin bunu başaramayacaklarına olan inancını vurguluyor. “Devrimler”in ucu açık niteliği, onların geçmiş siyasi kalıpların ve ideolojilerin sonunu getirerek bilgi rejimini yıkmalarından dolayı geçmişe dönüş imkanını da ortadan kaldırıyor. Artık devrimin açımlanma sürecine şahitlik etmeye başlıyoruz. Yeni kavramlar, yeni siyaset tarzlarıyla… Düşünürün sözleriyle: “Arap Baharı, menzile varmak değil, beraat etmek demek... Postkolonyalizmin sonu olmasından kastım da bu: Arap Baharı bir ideolojiler dizisinin nihai olarak tamamına ermesi değil, tüm ideolojilerin tükenmesi, tümünden nihai olarak kurtulunması...” (338)

“Hareketin Kendisine Sevdalanmak”

Türkiye’de de Arap Baharı sürecinde ve hatta sonrasında Dabaşi’nin yaklaşımına benzer tutumlarla karşılaştık. Çoğunlukla bu tutum kendini “hareketin kendisine sevdalanmak” şeklinde açığa vurdu. Bir başka deyişle önemli olan “iktidara karşı” bir hareketin olmasıydı; yönü, yönelimi, etkileri ikinci plandaydı. Dabaşi kadar ileri gidip devrim olmayan bir şeye devrim diyebilmek için kavramın kendisini değiştirme noktasına (28) varıp varmadıklarını bilmiyoruz ancak anılan tutum da nesnel koşulların ve toplumsal ilişkilerin gerçekliğine ulaşacak bilimsel üretimden gittikçe uzaklaştı.

Arap Baharı dâhil olmak üzere mevcut koşullara karşı çıkışın, farklı bir ifadeyle “reaksiyoner tavır”ın önemi yadsınamaz. Arap Baharı birçok yönden Haziran Direnişi’nden çok farklı etkiler doğurmuş olsa da ikisi de bize dünyayı değiştirme yolunda karşı-hegemonyanın kurulma olanaklarını hatırlattı. Bununla birlikte Arap Baharı, Haziran’dan farklı olarak mevcut iktidarın yönetimden kovulması sürecine öncülük etti. Ancak bu sürecin etkileri bakımından belki de en önemli nokta, yeni bir ülke/dünya için gerekli güçten ve hegemonik konumdan mahrum bir sınıf hareketinin yokluğunda, reaksiyoner hareketin iktidar talebi ve onu ele geçirecek gücü de yoksa amaçlanandan çok farklı etkiler doğurabileceğini gözler önüne sermesidir. Görünüşteki nedenler kadar sonuçlar ve etkilerin de açıklanması sosyal bilimlerin asli görevidir. Böylece görünenin arkasındaki farklı nedenler de ortaya çıkabilecektir. Gerçekliği Dabaşi’nin yaptığı gibi olmasını arzu ettiğimiz şekilde göstermek nedenler ve etkilerin gizlenmesine yol açacaktır. Bunun yerine olguları bilimsel inceleme çerçevesinde ele alarak içerisindeki olanakları ve müdahale biçimlerini tartışmak gerekir.



ARAP BAHARI: POSTKOLONYALİZMİN SONU, Hamid Dabaşi, Çev.: Aslı T. Esen, Sümer, 2015.

Akademisyenin Proleterleşmesi (Göksu UĞURLU)

Bu satırları okumakta olan Birgün Kitap takipçisi, tahmin edilebilir ki, Türkiye’de üniversitelerin piyasaya endeksli hale geldiğinin gayet farkındadır. Hatta çok büyük ihtimalle bunun iktidardaki partinin, yani yıllardır üniversiteleri de içinde barındıran yozlaşmanın müsebbibi, yürütme görevini ifa eden hükümetin nasıl olup da üniversiteleri bu hale getirdiğinin bilincindedir. Hatta daha ileri gidip okuyucunun eleştirel düşünce içerisinden üretimde bulunan bir sosyal bilimci akademisyen olduğunu varsayar isek, kendisi bizlere bu sürecin genel anlamda sermaye birikiminin ve devletin dönüşümündeki yerini çok net ifade edebilecektir.

Ancak bir nokta var ki, ne akademisyen, ne de genel durumun farkında olan ve eleştirel bakışa sahip olan okuyucu maalesef bu noktayı genellikle ikinci plana atmakta ya da –özellikle akademisyen ise-
bir şekilde görmezden gelmektedir: Akademisyen proleterleşmektedir.

Öyle ise, hepimizin gözünün önünde olanlardan başlayalım… Üniversiteler, toplumun bir bütün olarak yeniden üretiminde gerekli ve zorunlu olan bilgiyi üreten, yeniden üreten ve gelecek nesillere aktaran alanın temel birimidir. Bu nedenle de toplumun nasıl şekillendiği ve kendini nasıl yeniden ürettiği meselesi hem doğrudan üniversitelerin biçim ve içeriğini belirlemekte, hem de anılan şekillenme ve yeniden üretilme üniversiteler tarafından hâkim biçime uygun üretilen bilgi ile desteklenmektedir.

1970’lerde beliren ve 1980’ler ile (Türkiye’de de “12 Eylül” üzerinden incelenebilecek) hâkim hale gelen devlet biçiminin dönüşümü ve neo-liberal politikalar sonrası toplumun yeniden üretiminde kamu karşısında piyasa, emek karşısında sermaye artan biçimlerde hâkim konumdadır. Artık her şey piyasa endekslidir, piyasa için vardır ve en büyük özgürlük piyasada eyleyen bireylerin özgürlüğüdür. Hal böyleyken, piyasada eyleyecek bireylerin yetiştirilmesi ve piyasanın ihtiyaç duyduğu –bilgi değil- enformasyonun üretilmesi görevi üniversitelere düşecektir.

Üniversitelerin meslek öğrenme yeri haline gelmesi ile eğitimde eleştirel düşünceye duyulan ihtiyaç ortadan kalkmakta, gerçekliğin bilgisine ulaşmak yerine piyasada işlem görecek enformasyonun üretilmesi yeterli olmaktadır. Türkiye’de bu durumun bir de AKP hükümetleri süresince YÖK üzerinden yürütülen politikalar ile desteklendiği belirtilebilir. Bu bağlamda, ülkemizde son yıllarda yürütülen “Bologna Süreci”nin ders içerikleri ve biçimlerini düzenleyerek Avrupa çapındaki vasıflı işgücünün yetiştirilmesi için gerekli asgari şartları içeren diplomalara kavuşma gayesini ifade ettiği vurgulanmalıdır.

Standardize olmuş bir eğitimde akademisyenler de sabit gereklilikleri yerine getirecek, niteliksiz ve “network” (ağ/bağlantı) üzerinden yapılan yayınlar ile kariyerinde hızla yükselmeyi hedefleyecek, doçentlik, profesörlük gibi kadro biçimlerinin de müdürlük gibi profesyonel sıfatlardan farkı kalmayacaktır. Akademisyenin dönüşümü ve vasıfsızlaşması beraberinde çok büyük bir çalışma baskısını getirecek; niteliksiz, içi boş yayınlar yapmak bir “çalışkanlık ideolojisi” ile desteklenerek gerçeğin bilgisini elde etmek değil, yayın sayısını artırmak için geceler gündüzlere katılacaktır.
Yukarıda çerçevesi kısaca çizilen sürece ilişkin eleştiriler sürecin farklı noktalarına odaklanmaktadır. Fakat bu kadar yakıcı ve bütün toplumsal ilişkileri etkileyen bir konunun yapısal nedenleri ile sürecin taşıyıcılarının içinde yaşadıkları dönüşümü anlamlandırma, uyum sağlama ve yer yer direnme pratikleri üzerine yapılan çalışma sayısı oldukça azdır.

Analizinin odağına “’sözde’ vakıf üniversiteleri”ni alarak Türkiye’de bu konudaki çalışmaların ilklerinden olan “Ne Ders Olsa Veririz” isimli, Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın’ın İletişim Yayınları tarafından yayınlanan kitabı oldukça mühim bir çabayı temsil etmektedir. Özellikle kamu kuruluşlarının istisnasız bütün alanlarda şirket gibi davranmaya başladıkları bu dönemde, vakıf üniversiteleri veya özel üniversiteler olarak adlandırılan akademik kurumların analizi, piyasa mantığının en net gözlenebileceği yerlerdir. Birçok kamu üniversitesine de sirayet eden “marka olmak”, “rekabet”, “yatırımda bulunmak”, vb. kavramların nasıl parlatıldığı düşünüldüğünde anılan mantığın önde gelen temsilcisi vakıf üniversitelerinin ve bu üniversitelerde çalışan akademisyenlerin ele alınması önem arz etmektedir.

Bilginin ve onu üreten emeğin metalaşma süreçlerini, yani akademisyenlerin proleterleşmesini (yazarlar bu süreci prekarizasyon olarak ele almaktadır) merkeze yerleştirmek, hem genel olarak emeğin günümüzde içinde bulunduğu durum ile akademik emeğin durumu arasındaki bağları ortaya koymak hem de “vasıfsızlaşma”nın yukarıda belirtilen dönüşüm ile nasıl iç içe olduğunu işaret etmek açısından zorunludur. Yazarların ifadesi ile, “içinde yaşadığımız dünya hakkında anlamlı ve insanlığın tarihsel deneyimine olumlu bir katkısı olacak şeyler söylemeye devam edebilmek istiyorsak, bu tartışmayı sürdürmesi gereken emek gücünün, bunu yapabilecek koşullara hala sahip olup olmadığını sorgulamalıyız.”

Türkiye açısından akademisyen, çoğu zaman AKP’ye karşıtlık ile muhalifliği eşitlerken aslında ürettiği enformasyon ve bunu üretme biçimi ile iktidarın hedeflediği dönüşümün parçası, yürütücüsü olmaktadır. Hâlihazırda iktidar partisi ile sıkı ilişkiler içinde olan “akademisyen”lerin yarattığı çöküş ve yozlaşma bekleneceği gibi büyük olmakla birlikte, vasıfsızlaşan akademisyenin sistemin sürekliliğini sağlayacak standartlaşmış bir üretim içinde bulunması ve bunu normalleştirmesinin de geri döndürülmesi gittikçe güçleşen yozlaşmaya katkı sunduğunu ileri sürmek meşrudur.

Gerek bilinçli, gerek bilinçsizce bahsi geçen süreci yeniden üreten akademisyenler ile ilgili olarak yazarların şu ifadeleri dikkat çekicidir: “İş bulmada, işi korumada veya yükselmede adam kayırmacılığın, kişisel ilişkilerin, pazarlık gücünün veya salt şansın, bilimsel yeti ve donanımdan daha fazla rol oynadığı bir ortamın, artık akademi tanımını hak edip etmediği dahi tartışmalıdır. Ancak aynı zamanda, zamanının büyük kısmını araştırma yapmak yerine o araştırmayı yapabilmenin koşullarını hazırlamak üzere teknik/bürokratik detaylarla ve lobi faaliyetleriyle geçirmek durumunda olan bireylerin akademisyen/bilim insanı tanımını karşılayıp karşılamadıkları da sorgulanmalıdır.”

Son olarak belirtilebilir ki, işçi sınıfının belirli bir kesiminin içinde bulunduğu güncel ilişkileri tanımlamak üzere ortaya konulan bir terim mi, yoksa proletarya yerine kullanılan; ondan bağımsız olarak görülen yeni bir sınıfı belirten bir kavram mı olduğu net olmayan (üreticilerinin dahi gayet muğlak halde bıraktığı) prekaryayı analizin merkezine yerleştirmesi konusu ayrıca tartışmaya açıktır. Ancak bunun ötesinde kitapta gerçekleştirilen analiz, günümüzdeki dönüşümü anlamlandırmak ve ona karşı eyleme geçmek için gerekli olan kendimiz üzerine düşünme pratiği açısından son derece önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

“NE DERS OLSA VERİRİZ” – AKADEMİSYENİN VASIFSIZ İŞÇİYE DÖNÜŞÜMÜ, Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın, İletişim Yayınları, 2015.



Poulantzas ve Yeni Küçük Burjuvazi (Göksu UĞURLU)

Sosyal Bilimler alanında tarihsel materyalist içerimiyle sınıfın analitik bir araç olarak bilimsel üretimden dışlanmasının Batı akademisinde olduğu gibi Türkiye’de de gözle görülebilen bir olgu olduğu aşikâr. Bununla birlikte “sınıf” kavramının dışlanması son dönemde yerini bu kavramın farklı içerikler ile yeniden akademik üretime dâhil edilerek içinin boşaltılmasına bırakıyor. Sınıfın Weberci içerimleri hâkimiyet kazanıyor; “prekarya” gibi kavramlar eşliğinde bu alandaki çalışmalarda yeni görüşler öne çıkarılıyor.

Söz konusu eğilimin temsilcilerinin karşısında ise Marksist sınıf kuramının geçerliliğini koruduğu iddiasını savunanlar var. Orta sınıf, yeni küçük burjuvazi, çelişkili sınıfsal konumlar etrafında dönen tartışma, günümüzdeki sınıfsal bölünmeleri ve “işçi sınıfı”nın neye göre belirlendiğini anlamlandırmaya çalışan Marksist yaklaşımları karşı karşıya getiriyor. Okumakta olduğunuz yazı, bu yaklaşımlardan Marksizm içinde en çok yankı uyandıran iddialardan birini; 1960’ların sonlarında üretilmiş olup günümüzdeki tartışmaları belirleyen bir kavramsallaştırmayı konu edinmeyi amaçlıyor: Poulantzas’ın geliştirdiği haliyle Yapısal Marksist sınıf yaklaşımı ve “yeni küçük burjuvazi” kavramı.

Toplumsal Sınıflar
Poulantzas’ın kuramının “sınıf” boyutunu yeniden irdelemek için James Martin tarafından derlenen Poulantzas Kitabı iyi bir başlangıç olarak görülebilir. Bu kitaptaki “Toplumsal Sınıflar Üzerine” ve “Yeni Küçük Burjuvazi” makaleleri düşünürün sınıf kavramına yaklaşımının ana hatlarını ortaya koyuyor.
Poulantzas’ın yaklaşımının anlaşılabilmesi için değinilmesi gereken ilk nokta toplumsal formasyon ve üretim biçimi arasındaki ayrım. Kapitalist üretim biçiminin, üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti olan kapitalist ile geçinmek için ücret karşılığında emek gücünü satan işçi sınıfı arasındaki artı-değer üretimine hedefleyen üretim ilişkilerinin çerçevesinde şekillendiği söylenebilir. Ancak ne bu iki sınıf ne de aralarındaki ilişkinin farklı biçimleri gerçeklikte saf bir biçimde bulunmazlar. Somutta, farklı üretim biçimleri (kapitalist, feodal, vb.) bir toplumsal formasyon içerisinde özgül bir biçimde eklemlenmiş halde bulunurlar.

Anılan nedenle, örneğin “kapitalist bir toplumsal formasyon”da yalnızca burjuvazi ve proletaryanın bulunduğunu söylemek kestirme bir analiz olur. Analizi doğru yapmak için üretim biçimlerinin eklemlenmesi ile ortaya çıkan toplumsal ilişkileri hesaba katmak gerekir. Bu noktada, kuramın ana damarını oluşturan “etki olarak sınıf” kavrayışının vurgulanması önem kazanır. Yapısal Marksizm içerisinden yapılan katkının belki de temel tartışmalar bakımından en önemli argümanı, sınıfın bir “etki” olarak görülmesidir; ekonomik, siyasi ve ideolojik yapıların bir bütün halinde bu ilişkilerin taşıyıcılarına “etkisidir”. Diğer bir deyişle, sınıf, bir bütün halinde ele alınması gereken toplumsal ilişkiler neticesinde meydana gelir.

Poulantzas toplumsal sınıfın analizinde ikili bir ayrıma gider; “yapısal belirlenim/sınıf konumları” ve “sınıf pozisyonu” ayrımı, bir toplumda yapısal olarak bulunan sınıf ve diğer kategori, katman, fraksiyonun belirli bir konjonktürdeki sınıfsal pozisyonunu anlamamıza ve analiz etmemize olanak sağlar. Bir başka deyişle, bir toplumda yapısal olarak yani düzeylerin bir bütün olarak etkisiyle ortaya çıkan sınıf ile belirli bir konjonktürdeki sınıfsal pozisyon arasında bir çelişki tanımlamak mümkündür. Ancak Poulantzas, Lenin’den hareketle yapısal belirlenimin yani üretim sürecindeki nesnel sınıfsal konumun bütün boyutlarıyla (toplumsal işbölümünün siyasi ve ideolojik boyutları da dahil olacak şekilde) yapısal belirlenim tarafından karakterize edildiğini de belirtir. İşçi sınıfının belirli bir zaman ve mekândaki ideolojik konumu burjuva ideolojisi ile sarmalanmış durumda ve sınıf bilincinden ve siyasal örgütlenmesinden yoksun dahi olsa, Lenin’in “sınıf içgüdüsü” olarak adlandırdığı bir etki mevcuttur.

Yeni Küçük Burjuvazi
Geldiğimiz noktada, Poulantzas’ın yaklaşımının somut olarak kapitalist toplumsal formasyonu incelediğinde ortaya koyduğu “yeni küçük burjuvazi” kavrayışı ele alınabilir. Bu kavrayış Marksizm içerisinden Poulantzas’ın kuramına çok ciddi eleştiriler gelmesine neden olmuştur. Ancak düşünür işçi sınıfından ayrışmış olan “yeni küçük burjuvazi”nin varlığı iddiasında ısrarcıdır.

Poulantzas, bu ayrımı ilk olarak ekonomik alandan, üretken emek ile üretken olmayan emek arasındaki ayrımdan kaynaklandırmaktadır. “Yeni Küçük Burjuvazi” makalesinde Poulantzas ilgili ayrımın “üretken olmayan emek” kesiminin yalnızca “ne olmadığını” bize gösterdiğini ileri sürer; artı-değer üretmeyen ancak üretim araçlarına sahip olmayan kesim, burjuvaziye dâhil edilemeyecekleri gibi işçi sınıfına da dâhil edilemezler. Buradan da anlayabileceğimiz gibi, Poulantzas üretken ve üretken olmayan emek ayrımlarının tek başına yeterli olmadığını, bu kesimin “ne olduğunu” bulmak için siyasi ve ideolojik kertelerin de işleme konulması gerekğini vurgular.

Ancak tam da bu nokta Poulantzas’ın kuramıyla ilgili şüphelere neden olmaktadır. Bir kere, üretken emek ile üretken olmayan emek ayrımından yola çıkılarak emeğin bir kesimini işçi sınıfından ayrı görmek, Poulantzas’ın kendi yaklaşımıyla tutarsızlık barındırıyor olabilir mi? Eğer bu ayrım verili konjonktür açısından -ki Poulantzas’ın incelediği konjonktür 1970’ler Fransa’sı ya da Avrupa’sı olarak belirtilebilir- değerlendirilirse, ayrımın mevcut yapının bütünsel bir şekilde ele alındığında oluşan etkisinde anlamlı bir noktaya parmak bastığını iddia etmek doğru görünür. Zira konjonktüre bakıldığında siyasi ve ideolojik kertelerin etkilerinin ekonomik kertedeki anılan ayrımla ilişkisi bağlamında emeğin “üretken olmayan” kesiminin işçi sınıfından kopmasına yol açtığı ve “yeni küçük burjuvazi” kavramsallaştırmasının gerekliliğine işaret ettiği ileri sürülebilir. Peki, acaba Poulantzas bu ayrımı yapısal belirlenim/sınıf konumları açısından mı yapar? Şu an içinde bulunduğumuz konjonktürde üretken olmayan emeğin toplumsal anlamda karşılığını bulan artı-değerden aldığı payın hızla eridiği düşünülürse ve proleterleşme süreçleri göz önünde bulundurulursa ideolojik ve siyasi kerteler de hesaba katıldığında işçi sınıfı içinde görülmesi gereğinde ısrar etmek anlamlı değil mi? Başka bir ifadeyle üretken olan ve olmayan emek ayrımının işçi sınıfının ve yeni küçük burjuvazinin sınıf konumları anlamında ayrıldığını söylemek ne kadar doğru olur?

Yukarıda anlatılan nedenlerle bu sorular bugün, özellikle Haziran Direnişi sonrası Türkiye koşullarında tekrar gözden geçirilmeli ve bizce Poulantzas bu noktalara odaklanılarak yeniden okunmalı. Yalnızca ampirik olana dayalı bir sınıf analizi yerine soyutlama düzeyleri üzerinden yapılan bir analize sahip olması nedeniyle kuramının gerçekliği açıklama kapasitesi düşünüldüğünde eğer böyle bir tutarsızlık var ise bunun ortaya çıkarılması ve kuramın bu tutarsızlıktan arındırılması önem kazanır. Yahut böyle bir tutarsızlıktan bahsedilemiyorsa, Poulantzas’a yönelik eleştirilerin odaklandığı noktalar göz önünde bulundurularak yaklaşım tekrar elden geçirilmeli ve bu eleştirilere doğru cevaplar verilebilmeli ki bu karmaşık kavramsal evrende yerimizi netleştirebilelim.

POULANTZAS KİTABI: SEÇME YAZILAR, James Martin (Haz.), Çev. Akın Sarı-Selime Güzelsarı, Dipnot Yayınları, Ankara, 2013.


Emperyalizm’in Suretleri: Üçüncü Dünyacılığın Dönüşümü ve Kültürelcilik (Göksu UĞURLU)

Neredeyse bütün politik kesimlerin “anti-emperyalist” olduğu bir dönemden geçiyoruz. Örneğin çevre formasyonlardaki ırkçı-milliyetçi fikir kendi ülke sınırları dışarısında kalan merkez ülkelerin çıkarlarını güttüğü düşüncesinden hareketle emperyalizme karşı sert söylemler geliştirebiliyor. Bunu yaparken de örtük olarak kendisinin “emperyalist” konumunda bulunması gerektiği inancını taşıyor. Benzer bir başka örnek, İslam-Hıristiyanlık/Yahudilik karşıtlığı üzerinden düşünüldüğünde karşımıza çıkıyor. Batı’nın (Üçüncü Dünyacılık’ın günümüzde anladığı anlam ile önemli farklılıklar içeren bir kavram) “İslam Dünyası”na karşı emperyalist amaçlar güttüğü söylemi sıkça kullanılıyor ve buna karşı çıkılıyor.

Emperyalizm Kavramı

Emperyalizm kavramının içeriği farklı yaklaşımlar tarafından değişik biçimlerde doldurulabildiği gibi, tarihsel süreç içerisinde de farklılıklar gösteriyor. Okumakta olduğunuz yazı, bu anlamda Üçüncü Dünyacılık’ın dönüşümünü temel alarak emperyalizm kavrayışlarını özetlemek amacını taşımaktadır. Özellikle son dönemde Üçüncü Dünyacı görüşe hakim olan “kültürelcilik” tartışmalarını incelemesi bakımından Arif Dirlik’in “Postkolonyal Aura: Küresel Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Eleştirisi” isimli çalışması önemli bir noktada durmaktadır.

Bu bağlamda, her şeyden önce emperyalizm kavramı üzerinde bir ayrıma gidilmelidir. Ayrımlardan ilki, Marksizmin ekonomi politik yaklaşımı ile tarihsel olarak 1870 sonrasını ve finans kapitalin varlığını esas alan emperyalizm teorisi ile “Üçüncü Dünyacı” emperyalizm yaklaşımı arasında yapılmalı; ikinci ayrım ise Üçüncü Dünyacılık’ın tarihsel süreçte kendi içerisinde geçirdiği dönüşüm neticesinde ortaya çıkan emperyalizm kavramsallaştırması arasında olmalıdır. Üçüncü Dünyacılığın dönüşümü ile bağlantılı olan emperyalizm kavramı incelendiğinde, ilk ayrım daha belirgin hale gelir.

Buna göre, ulusal bağımsızlık mücadeleleri esnasında Üçüncü Dünyacılık’ın karşısına aldığı emperyalizm, dönemin emperyalizminin görünen hali ile ilgilidir. 1945 öncesinde ulusal sermaye grupları devlet içerisindeki temsil imkanları doğrultusunda devletin aygıtlarını kendi çıkarları için -diğer devletlerin sermayelerine karşı- kullanabiliyordu. Bu nedenle bağımsızlık savaşı vermekte olan Üçüncü Dünya ülkeleri karşılarında “İngiliz Emperyalizmi”, “Fransız Emperyalizmi” gibi isimlerle adlandırılabilecek bir emperyalizm biçimini görmekteydi. Sonuç olarak, ulusal emperyalizme karşı geliştirilen refleksler milliyetçilik ile sosyalist düşüncenin (emperyalizm kuramları dolayımıyla Marksist etki ve Sovyet etkisi) özgül bir birliği şeklinde belirmekteydi.

Üçüncü Dünyacılık ve Emperyalizm

1945 sonrasında uluslararası sermayenin kapitalist devletler içerisindeki temsilini eşzamanlı olarak artırması sonucu, emperyalizm biçim değiştirdi. Artık kendi ulusal sermayelerinin güdümündeki devletler yerine, uluslararası sermayenin ortak çıkarlarının etrafında şekillenen bir emperyalizmden söz etmek mümkün hale geldi. Ulusal sermayeler yok olmamakla birlikte, dünya üzerinde gerçekleştirilecek müdahaleler ile amaçlanan dönüşüm doğrudan bir ulusal sermaye grubunun devlet iktidarını kullanmak suretiyle diğerleri ile giriştiği rekabetin hizmetinde değildir. Bir başka deyişle artık İngiliz, Fransız vb. emperyalizmlerine karşı Amerikan emperyalizmi tahayyülü nesnel zeminini kaybetmeye başladı. Amerikan hegemonyasının belirgin özelliği emperyalistler arası rekabetin esaslı bir şekilde zayıflamasıdır.

Bu süreçte Üçüncü Dünyacı tavır değişmiş, emperyalizm kavramsallaştırması siyasi-ekonomik düzlemden dışlanarak kültür alanına kaydırılmıştır. Kendisini “Uluslararası Hukuka Üçüncü Dünya Yaklaşımları” biçiminde gösteren yeni Üçüncü Dünyacılık’a göre anti-emperyalist olmak; Batı’nın kültürel tahakkümüne boyun eğmemek anlamına gelmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, yukarıda bahsedilen dönüşüm sanki hiç gerçekleşmemiş gibi davranılmasıdır. Emperyalizmin dönüşümü Üçüncü Dünyacılık’ı etkilemiştir fakat ekonomi- politik alandan gerçekleştirilmeyen analizin sonucunda yeni haliyle Üçüncü Dünyacılık emperyalizmi başından itibaren kültürel bir meseleye indirgemektedir –öyle ki, sömürgecilik emperyalizm yerine kullanılabilmektedir.

Öyle ise, kültürelcilik tartışması günümüzde Orta Doğu’da yaşanan gelişmelerde “Batı”nın tutumuna karşı geliştirilen Üçüncü Dünyacı görüşün içeriğini bizlere sunuyor. Dirlik kültürelciliğin; “metodolojik olarak sosyal ve tarihsel sorunların, soyut kültür sorunlarına indirgenmesi çevresinde belirginleşen düşünsel yönelimler bütünü olduğu ve bu nedenle sadece toplumlar arasındaki hegemonyacı ilişkilerin meşrulaştırılmasından değil, aynı zamanda toplumların içindeki sömürü ve baskı gibi hegemonyacı ilişkilerin bulanıklaştırılmasından da sorumlu olduğu”nu ileri sürer (s.54).

İronik olarak, bu yaklaşım kendisinin karşısında olan burjuva milliyetçi söylem ile aynı dil ve teorik tutumu sergiler. Emperyalizm, sermayenin devlet içindeki temsili; ilkel birikim süreçleri; üretilen artı-değere el konulması gibi içeriklere sahip olan, Marksist analizin ekonomi politik yaklaşımla ortaya koyduğu emperyalizm kavramından oldukça farklıdır; iki özne (Batı ile “öteki”) arasındaki ilişkiye indirgenir. Emperyalizm kavramının bu anlamda kullanılmadığı durumlarda da örneğin Marksizm ve eski Üçüncü Dünyacılık “anti-emperyalist” ama “yetersiz” görülebilir. Dirlik bu duruma şu şekilde açıklama getirir:

“Eğer eski özgürlük mücadelelerinin kültürel kimlikler öne sürmesi bugün için yersiz görünüyorsa, bunun nedeni bu mücadelelerin yanlış amaçlara sapmış olması değil, küresel ilişkilerdeki yapısal dönüşümler nedeniyle, geçmişteki bölünmeleri içeren bu mücadeleler düzeninin, bugünkü durumla ilgisiz kaçmasıdır.”(s.41)

Sonuç olarak, günümüzde yaşanan gelişmeleri anlamlandırmada bir araç olarak kullanabileceğiniz “emperyalizm” kavramını hangi içeriği ile analize dahil ettiğiniz önemlidir. Bir başka deyişle “anti-emperyalizm” bir karşı olma durumunu belirtmekle beraber tam olarak neye ve nasıl karşı olduğunuzu açıklamaz ve sizi muhalif görünürken hegemonik bir dil içerisine yerleştirebilir.

Dirlik, Arif . Postkolonyal Aura: Küresel Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Eleştirisi ,çev. Galip Doğduaslan, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul: 2010.