Ahmet BÜKE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet BÜKE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tava Ekmeğinden Öyküler (Ayşegül TÖZEREN)

Ahmet Büke kıyısından birbirine teyellenmiş öykülerini yeni bir kitapta topladı: “İnsan Kendine de İyi Gelir” ya da Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi.

“İzmir Postası’nın Adamları” isimli ilk öykü kitabıyla 2004’te tanıştığımız Büke’nin edebiyat serüveni bu tarihten daha öncesine dayanıyor. Serüvende yaklaşık on yıl önce tohumlarını attığı Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi’nin de yeri var. Büke o günleri ON8 Blog’ta şöyle anlatmış:

“Mevzu eski. Bir grup eski arkadaş kurmuştuk bu ansiklopediyi. Çok da eğlendik zamanında. Unutulmuş, kıyıda köşede kalmış, bizim için –belki insanlık için de hâlâ– enteresan ayrıntılar adına ne varsa topluyorduk. Sonra hayat gailesi, o işler hep kesintilere uğradı.
Ama fark ettim ki, benim içimdeki sosyal ayrıntı toplayıcılığı hiç durmadı.”
Ahmet Büke öyküsünü atomlarına parçalamaya kalkışsanız, en küçük parçanın ne cümle, ne sözcük, ne de harf olduğunu görürsünüz. Büke edebiyatını sosyal ayrıntılar ince ince örer. Hızlı kent yaşamında pek de ‘durup anlamaya da, düşünmeye de vaktimizin olmadığı ince şeyler.’ Ancak yazar, unutulandan, incinenden ve inceliklerden söz ederken, metin olmayı sürdürür, sahicilik ve içtenlik onun öykü dilinin değişmeyenidir.
Büke, sosyal ayrıntıları biriktirdiği sevgili çöplüğünden filizlenen öykülerinden söz ederken, “Haylazlığın estetiği ile hikâye arasında sihirli bir bağ olduğuna inanıyorum,” diyor. ON8 Blog’ta yayınladığı yirmi altı öyküye eklediği yeni metinlerle oluşturduğu son kitabında da belirip kaybolan Ahmet haylaz, babaannesi farklı olarak ağırbaşlı, dedesi haylaz, Arap Hatçam Teyze haylaz, zaten mahalleli haylazın önde gideni… Ama Büke’nin kalemi de haylaz. Mahalle güzellemesinden kent güzellemesine geçeceğini sandığımız sırada, bir anda karakterin kişisel tarihini, Tariş Direnişi’ne teyelliyor ve edebiyatın içinden sıkı bir eleştiriyi dile getirebiliyor: “12 Eylül’den sonra o abiyi Tariş olaylarının asıl faili diye astılar. İzmir hayırlı bir yer olsaydı, kendini yakar, onu yine vermezdi ellerine.”
Ahmet Büke, “İnsan Kendine de İyi Gelir”de öykülerini düş ile gerçeğin arasındaki salıncakta kuruyor. Öykü her iki uca doğru gidip gelirken, savrulmuyor, tam düş olduğuna emin olduğumuz yerde hakikate dair şüphe payını hep koruyor. “Hararet Öyküsü”nde ana karakter çocuğun ateşini düşürmek için dedesi ve arkadaşının ona vicks sürüp, “kozmonot” elbisesi giydirmelerinin ardından, uzaya uçuşunu anlatırken,
“Dönüşümü bizim eve ayarlamışlar.
Gözümü açtım, divandayım.
Başucumda babaannem var.
Dudaklarıyla alnıma dokundu.
“Ateşin yok, iyi bu,” dedi.
“Babaanne?” dedim.
“Yok,” dedi.  “Fitile gerek kalmadı. Ben dönene kadar düşmüş.”
Dedeme baktım.
Koltukta horluyordu,” biçiminde kısa cümlelerle gerilimi basamak basamak arttırarak, okuru birden yere çekiyor ve kuşkuyla örülü bir sonla baş başa bırakıyor. Büke arafta olma halini tercih eden bir yazar. Karakterlerini ne sadece iyiye dair ne de kötüye dair özelliklerle kuruyor. Büke iyi ve kötü ayrımını dahi kesin sınırlarla yapmıyor. Öykü karakterlerine karşı ahlakçı bir tavır da takınmıyor, öykünün olayı içinde karakterlerini yaşama benzer doğal akışında var ediyor. Büke’nin metinlerindeki ahlakçı olmayan bu tavır da metne sahicilik katan bir öge olarak dikkati çekiyor.

Ahmet Büke’nin edebiyatının iki temel ayağı olan yazarın sınıfsal bakışı ve mahalle kültürünün beslediği hikâyeleri son kitabının da kurucu unsurları. Yazarın öykü dünyasında kurduğu mahalle, iktisadi akla göre yaşamıyor, belki bu özellikle de günümüzün vitrinlerle donatılmış dünyasını düşündüğümüzde öykülere masalsı bir haz katıyor. Büke’nin kahramanları büyük hayallerin peşinde değiller, öykülerde karın tokluğuna yaşıyorlar gibi bir cümle kurabiliriz. Büke, kentte pek görünmeyen yoksulları, tanıdığı mahallelerden bulup çıkarıyor. Yoksulluk üzerinden evrensel değerlere ve erdeme uzanan bir mahalle anlatısına ulaşıyor. Büke’nin mahallesi, aslında dünyası ve dünyasını anlattığından belki, metin aynı zamanda felsefi göndermeler de taşıyor: Mutluluğa, aşka dair… Yazar, öykülerinin satır aralarında insan olmanın derinine iniyor:

“İşte insan böyledir. Bile bile aldanmayı iyi bilir.
Ama insan kendine de iyi gelir.”

Son yerine, sır…

Ahmet Büke öyküleri okuru birden yakalar. Bu işin bir iki sırrı varsa, yazarın hiç vazgeçmeden mahalleyi, hatta çocukluğundan beri gözlemlediği mahallesini anlatması ve insanlara karşı duyduğu hakiki sevgidir.

Belki, bundan, Ahmet Büke öykülerini okuduğunuzda hoşlanmadığınız insanları bile sevmeye başlarsınız.
Hatta kendinizi bile!

SOSYAL AYRINTILAR ANSİKLOPEDİSİ İNSAN KENDİNE DE İYİ GELİR, Ahmet Büke, On8 Kitap, 2015.


Ahmet Büke Bizi Anlatıyor! (Ayşegül TÖZEREN)

Ahmet Büke'nin son öykü kitabı, Yüklük...

Anadolu'nun geleneksel ev kültüründe önemli bir yere sahip olan yüklük, konuklar için uykuluk yedek malzemenin depolanabildiği bir "yardımcı çevre". Evin yükünü taşıyan, odanın anlamını değiştirebilen rengârenk yorganların, yastıkların saklandığı alan.

Ahmet'in Yüklük'ü bu sene herşeyin iyi olacağına inanan anneler, savaştan yaralı dönmüş oğullarla, süngerli odalarda sesini duyuramayan tutuklu çocuklarla, başı baskı makinesinde ezilen çocuk işçi Ahmetlerle ve giden çocuklarla dolu. Yüklük'ün ilk bölümü Hâl’de, okuyanın ruhunun odaları hâlden hâle değişirken, yani hâl böyleyken, yazana kalan ikinci bölümde olduğu gibi yine edebiyat oluyor. Kitabın ikinci bölümü Bakiye'de Büke, BirGün Kitap Eki'nde de yayımlanan, yazarlarla konuşmalarını bir araya getirmiş.
Ahmet Büke'nin öykü evi, 90'lı yılların Türkiyesi'yle ve siyasi tarihiyle sonsuz bir diyalog ve hesaplaşma içindedir. Bu yıllarda Türkiye ekonomik olarak dışa bağımlılaşırken, politik olarak içe kapanmış, milliyetçi/ulusalcı muhafazakâr değerler ön plana çıkmıştır. 90'lı yıllar Körfez Savaşı'nın canlı olarak televizyondan izlendiği, ama ülkenin batısında yaşayanların doğusundaki çatışmalardan, işkencelerden, insan hakkı ihlâllerinden haberi nin olmadığı, gazetecilerin gözaltında dövülerek öldürüldüğü, faili meçhullerin faili meçhul olarak kaldığı, Madımak Oteli'nde insanların yakıldığı, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi için ölüm oruçlarının başladığı bir dönemdir.

Ahmet Büke'nin öyküleri 90'lı yıllardan gelen yara izini hep taşıdığından, büyük toplumsal yıkımların ardından ortaya çıkan yıkıntı edebiyatına ilişkin unsurlara sahiptir. Büke'nin öyküleri, şiddetli bir insani değerler depreminden sonra yıkıntıların ardından gelen kırık dökük bir ses gibidir: Orda kimse var mı? Öykülerinde hep insani olanı arar. Bundan dolayı Büke'nin dilinin en belirgin özelliği insancıllığı ve anti-militarist yapısıdır. Kitabın ilk öyküsü, “Bu sene her şey iyi olacak”ta anne ve iki oğulun hikâyesi anlatılır. Annenin öğle yemeği yapmasıyla başlar öykü… Minibüs şöförlüğü yapan oğul ağabeyinin hikâyesini anlatır. Mevzilerine roket atılan ağabeyinin. Yazarın anlatımı öylesine insani ve çatışmadan uzaktır ki okurken tek dileğiniz hikâyenin iyi bitmesini istemektir. Öğle yemeği hazırlığıyla başlayan öykü akşam yemeği için kurulan sofrayla biter. Çünkü hayat devam etmektedir ve Büke’nin öykülerinde hayatı sürükleyen asıl güçlü karakter hep kadındır.
Yazarın öykü dünyası bir den’eylem alanıdır. “5 (Sünger Odalarda)” isimli öyküsü, ters-yüz bir öyküdür. Baştan ve sondan okumaya başlayabilirsiniz. Hikâye aynı kapıya çıkar. Çünkü yazar cezaevindeki çocukları konu almaktadır. Cezaevindeki insan hakkı ihlâllerindeki kısır döngüye biçimsel olarak da dikkati çekmektedir. “Her Şeyin Teorisi” adlı öyküsü ise devlet doğa ikiliğinden doğmuş gibidir. Evrenin sonsuzluğundan devletin köşeli yapısına uzanan öykü, kenardan Hotamış’tan başlar. Hotamış’a bir gemi kazasından çıkıp gelen angus sürüsü ile devletin imtihanını ironik bir dille anlatır. Öyküsünde görsel unsurlar kullanmaktan da geri durmaz.

“Giden Çocuklar için: Müfredat” isimli öykü Gezi Direnişi’nden sonra yazılmış olup, Direniş Öyküleri adlı derlemede de yer almıştır. Öyküde şiir sesleri duyulur. Önce Ece Ayhan’ın Meçhul Öğrenci Anıtı’ndan gelir sesler. Öykünün başlangıcında dünya giden bir çocuğun gözünden gösterilir. Çünkü, “Bilmek, başka bir görmek hâliymiş.” Sonra müfredata geçilir. Müfredatta, devlet(ler)in kalabalıklara karşı geliştirdiği yöntemler anlatılır. Müfredatı hazırlayanlar Ece Ayhan’dan Mor Külhani’yi okumuş gibidir: “Daire giderek büyümektedir. Kendince güzeldir,  iç yakıcıdır. Kaç kişi varsa orada hepsi aynı anda âşık olmuş gibidir. En tehlikeli hâl esneme gibidir. Aşk sirayet eder. Dağılmak ölümden beterdir.” Ece Ayhan’dan Cahit Koytak’a uzanır öykü ve annelerin adalet isteği ile son bulur.

Ahmet Büke’nin öykülerinin biçem özelliklerine bakıldığında ilk dikkati çeken anlaşılır ve kısa cümlelerdir. Müzikten edebiyata geçen bir terim olan stakato tarzındadır anlatımı. Cümleler kısa, bazen kesik ama hep güçlüdür. Anlatımı anlaşılır olmakla birlikte çok anlamlılık taşıyabilir. Çok anlamlılıktan doğan mistik hava sözcüklerin arasına dağılır. Büke’nin dili usul usul söylemekten yanadır, bağırmaz. Hafifletme tekniğinden yararlanır. Çocuk işçinin ölümü anlatırken, “Yansın Çukurova!” demek yerine, “Adana Tutuşsun Ucundan” der. Ancak anlamı kaybetmez. Kesik, eksiltmeli cümleler kullanır: “Ankara'dan da anneme telgraf çekmişler: "Oğlan olursa Ateş..." Benim adım Ateş.” Ahmet Büke öykülerinde “Hişt, hişt!” diye yaşama/ı çağıran Sait Faik’in sesi hep duyulur. İki dünya savaşının arasından yazan Sait Faik nasıl yıkıntıların arasında yaşama yönelebilmişse, Ahmet Büke de öykülerinde o yolu arar.

Ahmet Büke, Yüklük’ün ikinci bölümünde John Fante ile, Vüs’at O. Bener ile, Sait Faik Abasıyanık ile, Platonov ile, Tina Modotti ile, Sevgi Soysal’la konuşur. Deneme ile öyküleme arasındaki “Bakiye” metinler, Büke’nin konuştuğu yazarlar ve sanatçılarla ile ilgili değerlendirmeleridir. Ancak Ahmet Büke, onları da kendisini de birer öykü karakterine dönüştürerek, değerlendirir. Hatta, Platonov’a Platonov’la ilgili görüşlerini açıkladığı bölümden sonra “Çok saçma ama devam et” bile dedirtir. Ahmet Büke’nin bu öykülemelerinde, yazarın edebiyata bakışı da saklıdır. Büke edebiyatı fildişi kuleye hapsetmez, onun için yaşama içkindir. Hiçbir yazarı kutsamaz, John Fante’yi Kumru Kamil’le meyhaneye gönderir. Kendi yazdıklarını da kutsamaz, annesi yanlışlıkla pantolonunun arka cebinde kalan yazılarını çamaşır makinesine atabilir. Belki bundan dolayı Büke, kalabalıklar içinde yalnızı değil, kalabalıkları da yazar, kalabalıklar içinde de yazar.

Yüklük de bu yüzden yeryüzünün acılarına, sevinçlerine, hüznüne, sıkıntısına bu kadar aşina.

Hişt, hişt! Anlatılan bizim hikâyemiz…

YÜKLÜK, Ahmet Büke, Can Yayınları, 2014.

Soruşturma: Türkiye'nin Edebiyat Serüveninde Cezaevi Edebiyatı Sizin İçin Neyi İfade Ediyor?

Özcan Karabulut

Hapishaneler, kendimizle ve hayatla en yakıcı biçimde hesaplaştığımız yerlerdir. Bu hesaplaşmaya hapishanede yaşadıklarımız da dahildir. Dahası, en yoğun okumalardan birinin buralarda yapıldığı düşünülürse, hesaplaşmalarımıza okuma uğraşının da eşlik ettiğini söyleyebiliriz. Şöyle bir şey galiba: Her türlü görev ve sorumluluğumuzun içinde, ötesinde düşünüyor ve sorgulamaya başlıyoruz. İnsanı ve hayatı farklı boyutlarıyla kavrıyor, farklı bakış açıları kazanıyor, kendimizin ve başkalarının, başka başka şeylerin farkına varıyor, bütün bunlarla birlikte birey olmanın kapısını aralıyoruz. Birey olmak, özgürlüğün ve yaratıcılığın da keşfi anlamına gelmiyor mu?

Hapishanede bireysel arayışlara cevap veren, ya da karşılık gelen uğraşlardan biri de hiç kuşkusuz edebiyattır. Hayata bir tutunma biçimi olarak edebiyat. Ya da kendimizi ifade edebileceğimiz, gerçekleştirebileceğimiz bir alan. Nâzım, Bursa Cezaevinde bu serüveni yaşamamış olabilir mi? Sinop Cezaevinde Sabahattin Ali: Onu deli dalgalara karşı ayakta tutan neydi? Cezaevi serüveninin şu ya da bu biçimde şairlerde, yazarlarda, ya da yazar adaylarında bir karşılığı olmalı: Demir parmaklıklarda çıkışsız olanın kapısının aralanması. Bir kere, insanın ve hayatın trajedisinin farkına varılmıştır. Nereden, hangi mücadelenin içinden gelinirse gelinsin, artık yazarak anlatılan insandır, hayattır, insanın ve hayatın trajedisidir hiç kuşkusuz.

79 yılında bir süre Adana Askeri Cezaevinde yattım. O yıllarda kim neler yaşamışsa ben de cezaevinde benzer şeyleri yaşadım. Cezaevi günlerinde, pek çok şeyin yanında, iki olay iz bıraktı bende: İlki, Filistinli gerillalar Mısır Büyükelçiliğini işgal etmişlerdi; bir süre sonra güvenlik güçlerine teslim oldular. Devrimciler teslim olmazlardı, ölürlerdi. İkincisi ise, bizzat arkadaşlarımız tarafından dağıtılan karavananın adil olmayışıydı. Bunları tartışıyorduk… Eylem amacına ulaşmışsa, işgal bitirilebilirdi: Bu benim de içinde olduğum tarafın görüşüydü. Belli bir grubun üyelerine yemeğin etli ve bol miktarda verilişi: Bu benim de içinde olduğum arkadaşlar tarafından kabul edilemezdi. İşin ilginç tarafı, her iki olayda da ben kendimi, kendi siyasi grubumun dışındaki arkadaşlar arasında bulmuş ve bu beni hiç istemeden cezaevi sorumlusu haline getirmişti. Eleştiri, özeleştiri, sorgulama başlayınca, özellikle 78’liler olarak adlandırılabilecek benim kuşağımın üyelerinin yaşadıklarını, yaşayamadıklarını yazarak edebiyata yöneldiklerine tanık olduk. 80’lerde Belge Yayınlarının anlatı dizisinden art arda çıkan kitaplar buna örnek olarak verilebilir.

Benim yazar olmamı sağlayan dört etkenden söz edebilirim: İlki, bana ilk hayat bilgilerini kazandıran çocukluğumun ve ilk gençliğimin Adana’sıdır. İkincisi, Erzurum’da verdiğimiz politik mücadele ve zorunlu olarak ölüm korkusunu yenmem (Erzurum o yıllarda bizim için büyük bir cezaeviydi) . Üçüncüsü, Adana Askeri Cezaevindeki okumalarım ve hesaplaşmalarım. Dördüncüsü ise, politik mücadelesiyle, sorgulamalarıyla, Edebiyat Kulübü’yle, Yurtlar’da yazdığım ilk öyküyle, arkadaşlarımla, bir dönemin Ankara’sıyla ODTÜ’lü yıllarımdır.

Haydar Karataş

Öncelikle birincisi Türkiye Cezaevleri ile ilgili yazılmış iyi romanlarımız var mıdır sorusudur; Orhan Kemal’in “72. Koğuş”u ve Kerim Korcan’ın “Tatar Ramazan” eserleri ülkemizdeki hapishane dramını anlatan iyi ürünlerdir. Her iki eser de halka mal olmuştur. Ne acı ki yüz binlerce insanın hapis yattığı ülkemizde bu eserlerin edebi niteliğini aşan ürün bir daha verilemedi. Belki vardır, yayıncılar, eleştirmenler yeterli ilgiyi göstermiyor da olabilir, bilemem.

Ama kastınız sol gelenekle ilgiliyse, yani devrimci ediminden dolayı hapse girmiş ve orada yazmaya başlayanların verdiği ürünlerse söz konusu olan, bu noktada iyi şeyler söylemem mümkün değil.

Şöyle düşünün, hapse atılan on binlerce genç devrimci var ve onlar o hapishanelerde neler neler yaşarlar. Sadece operasyonlar, ölümler değildir mesele! Onlar için ölüm sıradan bir şey, onunla dalga geçerler, doğrusu ülkemizde ölüm o kadar ucuzdur ki bu ucuzluğun ‘kahramanlık’ şiirini, romanını yazmak banal kalıyor.

Eğer konuşacaksak, öyle üstünkörü konuşmayalım derim, yaraya dokunmak lazım, bu acının, dramın edebiyat dili neden ‘eksik’ kaldı sorusu, derin bir akli muhakemeyi işaret eder.

Devlete karşı isyan edip gemileri yakmış genç devrimcinin karşısına çıkan ve onu esir alan o ‘küçük dogma’ nedir? Devrimci cezaevi edebiyatı bunca deneyime rağmen bu ‘dogma’ ile hesaplaşma dili bulamadı. Bu DİL yakalanamadığı için Orhan Kemal’in “72. Koğuş” ve Kerim Korcan’ın “Tatar Ramazan”ı tadında bir cezaevi romanımız olmadı. Aslında bir yazını, politik söylemden ve yaşanandan ayırıp onu bir edebi esere dönüştürmenin ilk aşaması bu dil hesaplaşmasıdır. Burada da solun edebiyata bakış açısı cezaevinde yazmaya başlayanların karşısına çıkıyor.

Ben solun cezaevinde roman yazamamasını, edebiyatçının bu hesaplaşmaya girme korkusuna bağlıyorum. Bu nedenle her darbenin yüz binlercesini hapislere doldurduğu devrimcinin hayatı cezaevinde dilsiz kalmıştır. 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün ve 1990’ların romanı yazılamamıştır.

Elbette yazılan çok şey var, ancak onlar edebi kaygıdan ziyade, siyasi önceliklerle yazılmış ya da uçurumun başına gelmiş ancak ‘intihar’ etmeyi göze alamamış denemelerdir. Edebiyat intihar etmeyi göze aldığı an edebiyat olur, hapishanede yazılmış çokça metni okumuş ve düzeltmiş biriyim, bu gidişle uzun bir süre daha hapishanelerin romanı yazılamaz inancındayım.

Bir başka nokta bugün açısından böyle bir romanı kime yazacaksınız, hangi okura sorusudur. Günümüz solu insan hikayesi dinlemek istemiyor, onun kafasında sınıflandırılmış ve düşmanlık kategorisine göre ayrıştırılmıştır her şey.

Nazım Hikmet’in Kan Konuşmaz romanı bunun en iyi örneğidir, işçi devrimci, usta proleter, öğrenci küçük burjuva, yönetici işbirlikçidir! Oysa edebiyat siyasetin söylediğini anlatı diline döktüğü an ölür! Edebiyatın hikayesi, siyasetin ‘hain’ gördüğünü kahraman yapmayı becerdiğinde başlar. Bu büyük şairin romanlarının heyecanlı olmamasının nedeni budur. Hem böyle bir romanı okumaya neden gerek duyulsun, küçük burjuvanın kaypak olduğu başından bilinir, yöneticinin de burjuva olduğu!

Bir başka şey de dava ve kutsanmışlıktır. Kutsanan ‘davaların’ edebiyatında bir şey eksik kalıyor. En fazla İslami yazarların ve milli edebiyatçıların yaptığı gibi bir şey yaparsınız. Ne olur, Müslüman kadın iffetlidir, haliyle roman temanızda gayrimüslimi, oluşturduğunuz olumlu öğenin iffetsiz hali olarak karakterize edersiniz. Servet-i Fünun, ilk dönem milli edebiyatımız ve günümüzde yazılan muhafazakâr kesimin romanları bunun örnekleriyle doludur. Solun cezaevi edebiyatında bu var, haini bol, kahramanı çok ama çıplak insanın iç karmaşası, insanın başını döndüren o gel-gitleri eksiktir.

Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza”sını politik olarak okursanız, Raskolnikov yaşlı bir kadını ve hizmetçisini öldürmüş bir katildir, ama edebiyatçının tılsımı odur ki, katilin ruhunun derinliklerine iner ve oradan vicdanlara seslenen bir dramı ortaya çıkarır.

Oysa hapishanelerde yazılmış eserlerin ağırlıklı bir kısmında, “hain” hain olarak durur, “itirafçı” ise itirafçı, bağlı olduğu örgütün istediği ideal insan içinse bolca methiye vardır bu edebiyatta. Evet hapishanede devrimci ‘dik’ durmalıdır ama söz konusu olan edebiyatsa, edebiyatçı ağlamayı, yarattığı roman kahramanının başında gözyaşı dökmeyi göze almalıdır derim.

Bir örnekle bitireyim, Gebze Cezaevinde Kürt koğuşunda kalıyordum, beş çocuk babası olan Cabbar adında bir mahkûm vardı. Örgüt nedir bilmezdi, PKK’yi de bilmiyordu ama gene aynı cezaevinde olan başka bir Kürt, polis dayağına dayanamamış ve “Benimle beraber eyleme gelen diğer adam Cabbar’dı” demiş. Haydaaa! Cabbar acıdan hapishanenin duvarlarını tırmalıyordu. Dil bilmeyen eşi ve beş çocuğu Cabbar tutuklanmadan iki ay önce gelmiş İstanbul Güngören’e. Nerede yaşarlar dersiniz, bir kamyon kasasında. İlk evleri orası. Cabbar bir köfte arabası alır, niyet köfte satıp bir ev kiralamak, kıyma borç, köfte arabası borç, köfteye can katan soğan borç. Olsun o mutlu yuvayı kiralayacak bütün ön hazırlıklar tamdır ya, ama Cabbar’ın ilk köftesini satacağı gün Kürtlerin büyük bayramı Newroz’dur. Yaptığı köfteleri tepsiye koyar, rengarenk Kürdün aktığı Newroz meydanına gider, ama akşam eve dönmek yerine müebbet hapis alacağı cezaevine gelir.

Bu işin bir yanı...

Bir de bu meret hayatın ters tarafı var elbet.

Cabbar dışarıdaki aileyi nasıl ayakta tutacak, elbette maneviyatla, anılarla, hatıralarla ama, bunların hepsi cezaevinde yasaktır. Mektuplar örgüt yöneticileri tarafından okunur, okunmasa Cabbar kızına öyle güzel mektuplar yazacak ki, kızı da annesine okuyacak.

Bir gün Cabbar gizli bir defter getirdi bana,

“Haydar Heval, bu yazdıklarımı daktilo eder misin,” dedi. Der demez de dünya durdu sandım. Meğer politikanın, örgütlerin, devletlerin geçip gittiği bu dünyada, Cabbar’ın içi kan ağlıyormuş, yazamadığı mektuplar orada yazılmış. Kurşun kalemle yazılmış bu defterinde, neden hapiste olduğunu anlamıyor, Kürtlükle hapislik arasında da bir bağ kuramıyordu bir türlü. Hiç unutmam, başları kötü olan ancak beş on sayfa sonra tamamen bir drama dönen bu hayat, defterin bir yerinde kuyuya atılmış Yusuf Peygamber oluyordu. Cabbar o kuyudan konuşuyordu. O kuyunun başına tanrı geliyordu, örgüt geliyordu ve en fecisi devlet ve polisi geliyordu. Ama bu kuyunun başına sadece kötüler gelmiyordu, bazen de Cabbar’ın çocukları geliyordu, her biri birbirinden güzel, parmakları minnacık, gözleri ışıl ışıl çocuklar. Hep gülüyorlardı, minik parmaklarını küçük kedi yavruları gibi uzatıyorlardı Cabbar’a, Kürtçe “Baba” diyorlardı, “baba elini niye vermiyorsun!” Cabbar’a göre bu eller birbirine kavuşsa mahkeme onu bırakacaktı. Ama bir türlü kavuşmuyordu o eller, kuyu derinleşiyordu, ses uzaklaşıyordu, Cabbar çıldırıyordu. Cezaevi havalandırmasında iki duvar arasında gelip gidiyordu.

...

12 Mart’ta, 12 Eylül’de ve şimdilerde yazılanların büyük bir kısmı bazı yerlere yetiyor da, galiba edebiyat okuruna yetmiyor.

Ha, bu deftere ne mi oldu, elbet bir gün biri çıkar anlatır o defterin hikayesini... Hele bazı acılar dinsin bir.

14 Ocak 2014, Zürih

Burhan Sönmez

Cezaevi Edebiyatı ile, cezaevini konu edinen eserlerin yanı sıra, belki de ondan çok, cezaevinde üretilen eserler kastedilir. Bir tutsak olarak sanatçının kendini yeniden üretmesi, dünyaya sözcüklerle anlam vermesi, fiziki konumundan dolayı ilgi çekicidir.

Ahmed Arif’ten Sevgi Soysal’a kadar pek çok şairin, romancının, öykücünün geçtiği cezaevleri, insanın bedeninden önce zihnine bir meydan okumadır. Bu tehdide karşı bir itiraz gelir sanatçıdan. “Her şeye rağmen sözümü söyleyeceğim” der. Antik Çağ’daki “parrhesia” kavramına denk düşen bu konum, düşünceyi açıklamanın yanı sıra, o düşünceyi açıklarken karşılaşılacak tehlikeyi göze almayı da ifade eder. Riski göze almak, her tür iktidara karşı sesini yükseltmenin gereğidir, hâlâ.

Edebiyat, görüneni anlatır gibi yaparken, görünmeyene dokunur. Bize yeni bir bakış sunar. İnsan ruhunun derin, korkunç, yalnız, zavallı ve asi yanlarına odaklanan bu bakış, iktidarın da ruhunu okur. Buradaki iktidar, formlardan (siyasi bir organizmadan) ziyade, normlardır (ideoloji, gelenek, ahlak). Marquis de Sade, Dostoyevski ve Nazım Hikmet gibi farklı çağlarda cezaevlerinde kalan edebiyatçılar, yerleşik normlara karşı çıkıp, onlarla boğuşurken, edebiyatı sadece bir biçim olarak kullanmadılar, onu hayatın yeni bir yüzü haline getirdiler. Var olan gerçekle mücadele etmenin yolu, başka bir düzlemde –edebiyatta- yeni bir gerçek yaratmaktan geçiyordu. Çünkü edebiyat, kafes örmeyi bilmeyen bir kuştu; kafese kapatılmakla da gökyüzünü unutmazdı.

Pram’ın hikâyesi, cezaevi literatürünün özgün örneklerinden biridir. Modern Endonezya’nın en önemli yazarı sayılan Pramoedya Ananta Toer, halk arasında Pram diye anılır (ölümü, 2006). Yaşamının yaklaşık otuz yılını cezaevinde ve ev hapsinde geçirdi. 1965 yılındaki darbeden sonra bir kez daha yakalanarak, cezaevi olarak kullanılan Buru Adası’na konmuştu. Romanlarını nasıl yazacaktı? Onları dışarı çıkarmayı nasıl başaracaktı? İlk zamanlar kalem bile verilmeyen Pram, kendine özgü bir yol buldu ve tutsak arkadaşlarının hafızasına yazdı kitaplarını. Kelimenin gerçek anlamında. Romanlarını zihninde kuruyor, cümlelere dönüştürüyor, sonra arkadaşlarına söylüyordu. Tutsak arkadaşları da onun romanlarını ezberliyordu. Ünlü Buru Dörtlüsü’nü böyle yazdı. Sonra kağıda dökebildi. Cezaevinden çıkan arkadaşları yalnızca Pram’ın kitaplarını basan bir yayınevi kurdular. Güneydoğu Asya’nın Nobel’i olarak anılan ve dünyanın pek çok dilinde okunan Pram, henüz Türkiye’de yayımlanmadı. Buru Adası’ndan çıkmayı başaran kitapların, bu topraklara da ulaşmasını dileyelim.

Ahmet Büke

Edebiyat insanın ve doğanın acıyan yerinde atar. Yani mahpusluğun içinden edebiyatın geçmemesi zaten düşünülemez. Bütün bunlardan öte, insanı hayata ne bağlıyorsa o kıymetlidir. İçeridekilerin bir umudu da edebiyat. Bu bile cezaevi edebiyatının ne kadar mühim olduğunu gösteriyor. Hatta dört yanımızı saran kibre bile iyi gelebilir oradan sızan sesler.

Şerif Temurtaş

Türkiye eylül faşizmi ile kuşatıldığında ilk direnen edebiyattı, ama ille de şiirdi. Bugün edebiyatımızda belli bir yaşa gelmiş şair ve yazarların çoğu ilk ürünlerini askeri ve özel tip(E) cezaevlerinde verdiler. İlk ürünlerini çoğu, bu dönemde Ankara’da çıkan Yarın dergisinde yayınladı. Görülmüştür damgalı mektuplardan çıkan cezaevinde yaratılmış ürünler. Cezaevi edebiyatı dendiğinde akla ilk gelen isimler, Nazım Hikmet, Enver Gökçe ve A.Kadir olmadan cezaevi edebiyatı olur mu hiç? Türk edebiyatının temel taşları belki de cezaevi edebiyatı ile oluşmuştur. Ancak zaman zaman sığ bir yazı ve şiir kümesine de düşüldüğü görülmüştür. Yine de, hapishaneler, şairlik-yazarlık için özel laboratuarlardan biri olmuş, her dönemde öncülerin neredeyse hepsi bu demir ve taş yığının içinden geçmiş, dahası üretmiş, ürettiğini paylaşmış ve aydınlık bir gelecek için savaşmıştır.

Onur Caymaz

Aslında kendi hesabıma yazında “çocuk ve gençlik”, “cezaevi” gibi sınıflamalardan evvel ezel hoşlanmadığımı baştan söyleyeyim; umut şiirleri, aşk şiirleri, doğa şiirleri gibi kategoriler; kadın şair, eşcinsel öykücü ve benzer sınırlamalar da beni cezbetmiyor; şair şairdir, metin metin, edebiyat edebiyat; bunların önüne ya da çok şekilliymiş gibi ardına tabak fırlatır gibi sıfatlar ekleyip çıkarmak bana boşa zaman kaybı gibi geliyor nedense.

Öyle ya! Zira burada zemin hep biraz belirsiz, kaygan gibidir. X edebiyatı dendiği vakit, oradaki o X, yazara ait bir durumu, eserle ilgili birtakım özellikleri mi yoksa metnin hitap ettiği kitleyi mi, yoksa ne bileyim X’te geçip giden hikâyeleri mi belirtir; neyi belirler, neyin sınırını aşar, neyde yetersiz kalır, emin olamıyorum.

Dostoyevski’yi ele alalım, çocuk ve gençlik edebiyatı sınıfına girmez ama on yedi yaşında birinin Suç ve Ceza’yı okuması çok harika bir şeydir. Çocuk ve gençlik edebiyatı eserleri yazanlar arasında çocuğa ve gence pek rastlamayız ama cezaevi edebiyatına dahil edilen kişiler genelde cezaevindedir. Yeryüzünü bir cezaevi gibi görerek yazan bir kadını kadın şair ya da şair kadın olarak mı nitelemek gerekir, cezaevi kategorisine dahil etmek mi? Belirsiz, kaygan diyerek böyle şeyleri kastediyorum. En sınır tanımayan şey edebiyat olmalıyken edebiyata sınır koymak biraz garip değil mi?

Başbakanının o döneme göre sakıncalı yani kötü bir şiir okuduğu için (şiir kötü olduğu için değil, sadece okunduğundan, kaldı ki kötü de bir şiirdi o) hapis yattığı, sonra uzun zaman bundan kendisine mağduriyet payı çıkardığı, fakat mazlumluk hali geçtikten sonraki uzun iktidar sürecinde (iktidar hüzünlü bir şeydir, ayıptır hatta) çıkmamış kitapların bile toplatıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Son hesaplaşmada bu ülkede her insanın, aydının, sanatçının, manavın, öğretmenin; zulme boğazına kadar batmış yavşaklar hariç, hapse düşme ihtimali her zaman vardır. Hapse düşenin de edebiyata sarılma olasılığı. Yaşam bitmediği müddetçe edebiyat sürecektir.

Yine de bazı sosyolojik durumları belirlemek için bu tür tanımlamalar kullanmak olası galiba. Cezaevini anmadan bir Kemal Tahir’den söz açmak mümkün müdür? Hapis yatmasaydı romancılığını zenginleştiren Anadolu insanını tanıma şansı olur muydu? Hapse düşmeden önce de yazan Nâzım, acaba bunca yıl içerde kalmasa dünya edebiyatının başyapıtlarından sayılacak Memleketimden İnsan Manzaraları’nı üretebilir miydi? Bunlar dışında yazdıkları ilk kez dergilerde göründüğünde, yani edebiyat âleminin kapısından içeri adım attığında içerde yatan, idamla yargılanmakta olan bir Nevzat Çelik örneği var. Şafak Türküsü ve Müebbet Türküsü cezaevi edebiyatı diye bir şey varsa bu sınıfın kaliteli ürünlerinden sayılabilir. Öyle cezaevinde uzun zaman ya”z”mışlığı olmasa da Orhan Kemal yazarlığında cezaevinin yerini nasıl yadsıyabiliriz peki? Hapiste Nâzım’a rastlamasaydı yazarlığa bambaşka şekilde adım atmış olmaz mıydı?

Belki cezaevi edebiyatı tanımlanmasına böyle bir pencereden bakmak mümkün olabilir en fazla. En azından, ben böyle düşünüyor, voltaya çıkıyorum. İyi günler...

Bedo'nun Mevzusu Derin (Ayşegül TÖZEREN)

Ahmet Büke, açlık grevlerini, Kürt coğrafyasında toprağa gömülmüş kemiklerin ninesine seslenişini, ring aracında yanan mahkûmların hikâyelerini güçlü anlatımıyla öyküleştirebilmiş ve bu cesaretiyle Türkiye öyküsünde yeni bir sayfa açabilmiş bir yazar.

Büke, ilk romanında yine zor olanı deniyor. Gençlik edebiyatı alanında değerlendirilebilecek olan 'Mevzumuz Derin'le uzun anlatıya yöneliyor. 'Mevzumuz Derin'in ana karakteri Bedo'yu okur, ON8 Blog'tan tanıyor. Romanın yayınlanışından önce yazar, Bedo'yu İzmir'li genç bir blog yazarı olarak var ederek okurla buluşturmuş, tefrika halinde, Bedo'nun kâh kitapların dünyasında, kâh gerçek hayattaki maceralarını aktarmıştı. Tefrikaya alışık olmayan genç okur için birbiri içine geçmiş zincir öyküleme yöntemi bir anlamda 'yeni'yken, asıl yeni olan bir yazarın hem bir blog yazarı yaratması, ardından da o blog yazarının kahramanı olduğu bir romanı kaleme alabilmesi.

Bedo’nun mecralararası macerası blogtan romana evrilirken, okur Bedo’yu daha yakından tanımaya başlıyor. Bedo İzmir’de annesi ve babasının babası olan dedesiyle yaşayan, üniversiteye hazırlık kursuna giden bir genç. Babasıyla ilgili tek bildiği, onun bir deniz kazasında öldüğü…

Bedo’nun iki dünyası var. Birincisi, kitapların dünyası. Bedo, dedesinin ve dedesinin yakın arkadaşı olan bir sahafın da katkısıyla kitaplardan bir dünya kurabilmiş kendisine. Yazar, Bedo’ya kitaplarla ilgili şu cümleleri kurduruyor:

“Peki, istediğiniz gibi olsun.
Sizinle dövüşür sonra kitapların arasında hayatla barışırım.”

Bedo’nun kitap sevgisi göz önüne alındığında, romanın, gençlik edebiyatına ilişkin özelliklerden bir tanesi olan pedagojik açıdan olumlu davranışlara yönlendirmeyi içerdiği görülmektedir. Büke’nin gereksiz detaylardan uzak, gücünü ince ironiden ve sadeliğinden alan diliyle, ‘Mevzumuz Derin’ adlı romanı, gençlerin okuma sevgisi edinmesi ve kitaplara yönelmesi için örnek bir kitap olmaya aday. Bedo, bir kitabı okumadan önce mutlaka internetten araştırıyor, beğendiği cümleleri Ekşi Sözlük’e yazmayı seviyor. Başka bir deyişle, Büke, okuma sevgisini genç okurlarına yapay bir biçimde aşılamaya çalışmıyor. Okurlarına kendi yaşlarındaki bir gencin de pekâlâ kitaplardan zevk alabileceğini satırlarında gösteriyor.

Bedo’nun bir dünyası daha var. Yaşamak, mücadele etmek ve öğrenmek zorunda olduğu gerçek dünya. Yazar, genç Bedo’nun karşısına toplumun içinden doğan iki yapı çıkarıyor: Aile ve devlet. Bedo için ailesinin de, yaşadığı coğrafyada kurulu olan devletin de tarihi sırlarla dolu. Hem de bu sırlar, büyüklerin sen anlamazsın dediği türden… Bedo’nun yolu, ailesinin dibini kazıdıkça devletin dehlizlerine açılıyor. Devletin dibini kazıdıkça ailesinin.

Ahmet Büke, öyküdeki cesaretini ilk romanında da gösteriyor. Yazar, gençlik edebiyatının özelliklerinden bir diğeri olan toplumsal hayat içinde eleştirilmek istenene yer vererek, bir anlamda “yansıtma”yı kullanıyor. (Tepebaşlı, F. Gençlik Edebiyatı Açısından ‘BrandsTiftung) Ancak yazar, burada, gençlik edebiyatının genel yaklaşımında bir sapma yaratarak, kutsal aile kutsal devlet anlayışından sıyrılıyor. Bedo’yu aile ve devletle karşılaştırırken, onu devlet hegemonyasından kaynaklı verili değerler içinde hapsetmiyor, yakın tarihimizdeki faili meçhullerle, toplu öldürümlerle yüzleştirerek, sorgulayan bireyin tohumlarını atıyor.

Yazar, metinde zaman sarkacını geçmişe ve bugüne başarıyla hareket ettirirken, ilk kez denediği roman türünde, öyküye göre daha çok sayıda karaktere bir arada yer vermesine rağmen, tasarımda tutarsızlık tuzağına düşmüyor.

Geçmişle şimdi arasında mekik dokuyan romanda, Bedo yavaş yavaş büyüyor, hayatı anlamaya çalışıyor. Roman, A. Palatonov’dan bir alıntıyla başlıyor: “Yaz devam ediyordu…” Sonbahara girdiğimiz günlerde insan da merak ediyor: Metinden 90’larda doğduğu anlaşılan Bedo, Haziran Direnişi’ne katıldı mı? Bedo’nun mecralararası yolculuğu blogdan romana doğru geçerken, acaba tekrar blog yazımına geri dönecek mi? Bedo bize kendi kaleminden ya da klavyesinden geçtiğimiz sıcak yazı anlatacak mı? Keşke anlatsa! Büke’nin sürükleyici gençlik romanı, ‘Mevzumuz Derin’, köprülerin altından daha çok sular aksın dedirtiyor.

MEVZUMUZ DERİN, Ahmet Büke, ON8 Yayınları, 2013.

"Fazla Heveslenme Sen Buraya" (Ahmet BÜKE)

Gözlerimi açtım. Bahar gelmiş.

Bahar!

İnanılmaz ama olmuş işte. Ağaçları tutmuş, karşı dağları. En son denize değmiş ucu. Yosunların keyfi gelmeye başlamış. Su böcekleri, karides kımıltıları ve mürekkep balığının evlilik telaşı var ortalıkta. Bunları göremez insan ama kokusunu duyar. Bahar dediğimiz hayatın göğüslerinden ve kalçalarından taşıyor en çok.

Üstelik her baharın ayrı kokusu var. Doğduğunuz günden ölmeden önce gördüğünüz son bahara kadar düşünün. Tek tek. Hepsinin ayrı kokusu yok mu? Öldükten sonra gelen baharların da rayihası farklı. Onları bulup çıkarmak biraz daha zor ama.

Ah, pardon! Siz nereden bileceksiniz bunu. Daha ölmediniz. Olunca bana hak vereceksiniz. Döngü ölümden sonra da sürüyor. Bahar yine geliyor. Sadece üst üste yığılıp çökmüş kendi zamanınızı ayıklamak, yeniden tertipli hale getirmek biraz vakit alıyor. Ölünce ilk bozulan zihnin referansları oluyor. Bu, her sabah yürüdüğünüz yolda fark etmeden aklınıza kazıdığınız detayların aniden kaybolmasına benziyor biraz da. Bakkal İbrahim Amcanın dükkânının yerinde boşluk oluyor misal. Tek gözlü tekir kedi gidiyor da her zaman tünediği çöpün yanında bir turunç ağacı bitmiş oluyor. Turunçta iğde. İğde de Calypso. Onların yanında kırmızı beresi ve metal çerçeve gözlükleriyle Kaptan Cousteau zargana ve dilim kalamar satıyor.

Ezcümle, burada bahar var!

Bahar olunca da hikâye de oluyor işte.

Afyonum patlayınca kalkıp yürüdüm. Kordon’dayım.

Çocuğun birisi, “Abi kasketine kâğıt yapışmış,” dedi yanımdan geçerken.

Baktım –kasketim de varmış bu arada benim– gerçekten bir not var.

“Dalgakıran’dayım. Atla gel.”

Sait Faik

Baloncular geçti yanımdan. Kazanında mısır haşlayan bir amcaya sordum.

“Şurada sandallar var. Birine rica et götürür seni.”

Balıkçı kafa dengi çıktı. Sait Abi’yi tanıyormuş.

“Eline olta alıp bir defa sallamadı. Ama nerede ne çıkar adı gibi biliyor. Sürü geçerken hissediyor. Gülümsüyor, sigara yakıyor. O zaman işte hepimiz gösterdiği yere atıyoruz oltaları.”

“Ne zamandır burada?” diyorum.

“Vallahi geçende konuştuk bunu aramızda. Kimse hatırlayamadı. En yaşlımız Hüseyni Baba var. Onun çocukluğunda da görünürmüş buralarda.”

Gülümsüyorum.

“Bir öl de o zaman görürsün kafa karışıklığını,” diyorum içimden.

Sait Abi, Pasaport’un çımacılarıyla konuşuyor. Beni görünce el ediyor.

Sandal kuğu gibi yanaştı taşlığa. Atladım.

“Sen kilo mu aldın?”

Güldüm.

“Abi, biz kilo alıp veriyor muyuz?”

“Sen tam bizden sayılmazsın. Her an geri postalayabilirler seni.”

Biraz bozuldum bu lafına ama abimiz sonuçta. Bir de tecrübe sahibi. Üstelik hikâyeci.

Ama şeytan da dürttü beni. Azıcık kızdırsam ne olur ki?

“Abi, Sedat Simavi, Hürriyet gazetesinde senin hikâyelerine 5 lira, röportajlarına 10 lira çıkartmış muhasebeden, hani?”

“Ee, öyle. Ne olmuş?”

“Sen de öfkelenmişsin.”

Ağır ağır sövdü.

“Hikâye yazmam için bir külfete, bir masrafa gerek yokmuş. Bir kâğıt, bir kalem yetermiş. Öyle dedi deyyus.”

Susuyor. Canını mı sıktım acaba?

“Sence de öyle mi? Hikâye yazan müflis tüccar gibi mi?”

“Abi,” dedim. “Bu iş hâlâ böyle. Yani ben en son bıraktığımda, yazık, diyorlardı bize.”

Güldü yine.

“Çok düşündüm, neden bunları yazdım, diye. Burada insanın vakti bol oluyor. Sonra anladım ki, hep var olduğunu düşündüğümüz bir okur için yazıyoruz biz hikâyeleri. Orada, bilmediğimiz bir yerde, cumbalı bir evde, ya da apartman dairesinde, belki çocukları doyurmuş, çantalarını hazırlamış, yakalarını, önlüklerini takmış sonra iki gözlerinden öpüp uğurlamış birisi için yazıyoruz. Sabahın hay huyu geçtikten sonra ferahlayacak. Belki de koşarak işe gidecek. İncire ya da tütüne. Yolda, Selçuk Vapurunda iskele tarafına, bahar güneşine oturup kitabını açacak. Bizim hikâyemizi okuyacak. Mesut olacak ve huzurla saçlarını geriye atacak. Sonra da çaycı çocuğa gülümseyecek. Ha? Olmaz mı? Belki de biz işte onun için, bizi seven sadece bir okur için yazıyoruz bütün bunları.”

“Neden olmasın abi,” dedim.

“Burnun kanıyor,” dedi.

Elimi attım ılıktı.

“Sana dedim ben. Daha buraya ait değilsin. Çok da heveslenme vaktinden önce. Git gölgeye yat biraz.”

Balıkçıların çardağına yürüdüm.

Sait Abi, cebinden kayrak bir taş çıkardı. Eğilip fırlattı denize.

“ Bir, iki, üç, dört… Hey be, canına yandığımın mübareği!”

Dostumuz Yaşamasız, Kömürümüz Kara (Ahmet BÜKE)

Saatler geçmiyor. Dedemlerim terasında dolanıp duruyorum. Hava ışıyacak güya. Kargalar karşı çınarların çıplak karnında didişip duruyorlar. Güneş açacak. Güya! Oysa gelen yağmur işte.

Bana kızacak kesin, diyorum içimden.

“Konuşmak için beni buraya çağırman şart mıydı?” diyecek. Kesin!

“Hava buz gibi, paltom da eskidi artık.” Bunları da bir ihtimal diyecek.

Ama eminim, “Burası şart mıydı?” zılgıtını çekecek. Okuduklarım beni şimdiye kadar hiç yanıltmadı. Huysuz ama esirgeyen birisi o. Tıpkı dedem gibi.

“Deden mi?”

Bunu ona söylemeyeceğim elbette.

Sonunda Ege Ekspresi’nin sesi duyuluyor. Kara dumanlar, karakargalar ve kara kıvılcımlar çıkıyor. Uzun uzun çığlık atıyor marşandiz.

“Ben çıktım,” diyorum.

Nenem arkamdan sesleniyor.

“Kıymalı pişi yapıyorum. Misafiri de getir.”

Hah, buldun sen gelecek adamı! Hayatta istemez habersiz misafirlik. Ben bilmem mi Vüs’at Abiyi. Bilirim. Okudum bütün öykülerini. Romanın arkasına saklanabilir yazarlar. Trençkotla siste yürüyen insanlar gibi. Vücut kıvrımlarını göremezsiniz. Sadece gittiği yönü anlayabilirsiniz yazarın. Ama öykü öyle değil işte. En sevdiğiniz öyküyü usul usul yeniden okuyun. Yazarı sizden gözlerini kaçırmaya uğraşacaktır. Ama nafiledir bu da. Bir sarraf tartısı gibi anlarsınız onun kıymetini.

Dedemlerin evi Gara çok yakın Allah’tan. Koşarak iki dakikaya tantanların oraya varıyor insan. Tantan deyince Cevat Abi’yi anmadan olmaz. Yüz yıldır tren yoluna çıkan hemzemin geçidi açıp kapıyor. Dedem “Ölünce, Tren Yolları mezarını oraya kazacak bunun,” diyor. Hiç dişi yok. Arada nohut ekmeği götürüyorum ona. Gülüyor.

Yanından geçerken yine güldü.

Nefes nefese Gara giriyorum.

Aha işte karşımda, gri paltosu ve aynı renk atkısıyla –hep uyumlu giyinir- sigarasını yakmış.

Vüs’at Bener!

“Abi hoş geldin.”

Sigarasından derin bir nefes alıyor. Etrafına bakıyor. Evet, hazırlandı işte.

“Evlat, burası neresi?”

“Akhisar Garı, abi.”

“Konuşmak için beni buraya çağırman illa şart mıydı çocuğum.”

Evet, işte bu!

“Üstelik kış kıyamet. Yağmuru da hiç sevmem. Hele böyle sinsi, için içini yağanı. Kasabaları alır içine bırakmaz günlerce. Bak paltom da rahmetlik benim gibi.”

Gülümsüyor burada. Biliyorum ben bu işi. Geçti işte huysuzluğu.

“Hem trenleri sevdiğimi nereden çıkardın da İzmir bileti aldın bana.”

Dikdörtgen yeşil biletini uzatıyor: Ankara-İzmir (Basmane). Ortasında iki simetrik delik. Kontrol edilmiş özenle.

“Kondüktör iyi adamdı Allah’tan. Yemekli vagona geçtik. İki tek attık. Gizli gizli yudumladı benim kadehten.”

Demek rakısını paylaşmış. Sarılıp öpsem yanaklarından o olacak!

“Ne tesadüf biliyor musun edebiyata çok meraklı çıktı. Tiyatroya da ha keza. Benim oyunumu okumuş. Ihlamur Ağacı’nı. ‘Neden daha çok yazmadın abi,’ deyip durdu. Sonra Oğuz Atay’ı sordu bana. Oğuz, Beckett’in oyununu, Godot’u Beklerken’i çeviriyordu aynı yıl. 962. Dile kolay evlat.”

“Ee abi?”

“Bulamıyormuş o çevirinin ilk baskısını. Bazı insanlarda var bu hastalık. İlk baskıları toplayacaklar illa. Sen ömrünü Ankara-İzmir arasında sidik kokan kompartımanlar arasında geçir. Jandarma mevcutlu katiller, evden kaçan kızlar, ölmeye giden yaşlılar, umutsuz memurlar ama mutlu kasaba esnafları arasında bilet kes dur. Sonra da akşam olsun. Marşandizler sussun. Basmane’deki tek o oda lojmanına gir. Çingen pilavı, altınbaş. Biraz kendine gelince tahta sandığını aç, ilk baskı kitaplarını divana dizip izle onları. Vay be!”

“Vay be,” dedim ben de heyecanla.

“Abi, şu anda öykü yazdın.”

Güldü. Elini salladı, “Bizden geçti,” dercesine.

Serkisof marka büyük duvar saatinin altına oturduk. Yolcu salonu boş gibiydi. Eşyalarıyla hep aynı yerde yüzü duvara dönük uzanan deli teyze ve uyuklayan bir iki lise talebesi vardı içeride. Ekşi yoğurt, ekşi yol kokuyordu ortalık.

Sigara yaktı. Subay marka.

“Abi, eski asker olduğun için mi bunu içiyorsun?” dedim.

“ Yok. Hiç de sevmem. Ama başka sigara bulunmuyor bizim orada.”

Simitçi girdi tablasıyla içeriye. Naylon çekmiş üzerine. Ses etmeye mecali yok.

“Bir sigara abi,” dedi.

Uzattı Vüs’at Abi. Subay marka paketten çekti kendine bir tane. Gitti uzağımıza oturdu.

“Sen,” dedi. “Hiç tiyatro sever birine benzemiyorsun.”

“Pek izlemiyorum doğrusu abi,” dedim.

“Ne olacak böyle?” dedi.

“Öyküye de aynısı olur mu sence abi,” dedim.

Hışımla döndü bana. Öksürdü önce.

“Vay beyimiz korkuyor mu? Öykü de giderek okunmazsa ne olur diyorsun öyle mi? Bence kork! Yaşarken insanın işine yarayacak en güçlü his korkmak çünkü. Korkarsan hele de buna onsuz ne yaparım, endişesi eklenirse işte o zaman bir umudun vardır.”

Tam burada sigarasını aniden yere attı ve iki elini yumruk yapıp sıktı.

“Korkarsan deli gibi sarılırsın hayata. Kaybetmemek için daha çok seversin. Sevdikçe için ona geçer. Lehimler seni hayat… Eğer öykü bitecek diye korkarsan daha çok yazarsın. Geceleri uyanıp ter içinde düşünürsün. Öykünün ham halini biliyorsun değil mi?”

Sakinlemişti. Gülümsedi.

“Hiç dalga dubara yapma bana. Biliyorum sen de yazıyorsun. Kilden ama daha kurumamış balçıktır ya o. Böyle kızıl destiler içinde gelir. Kulağını dayarsın içinde insanlar, kediler, rüzgâr kokusu ve kadınların etek sesleri falan vardır. Daha da vardır da kamaşır durur işte o henüz olmamış hal. Kanlı ama hücreleri daha bölünüyordur. İşte o ham hali nasıl korkutur insanı değil mi? Ama yine de kaçamazsın ondan.”

Deli teyzeye baktı.

“Böyle işte bu işler. Korkmak iyidir evlat. Bol bol kork sen.”

Güldü.

“Abi,” dedim. “Anneniz Mediha Hanım, en çok ‘Kömür’ öykünüzü severmiş. Öyle mi?”

Daldı gitti.

Benim annem en çok hangi öykümü sever acaba. Ben ölmeden sorsam mı acaba?

Vüs’at Abiyi bir sonraki trene bindirdim.

“Benim iş 2046 filmine benzemesin evlat,” dedi.

Vay be! Öykücü dediğin böyle olur işte. Nerede olursa olsun güzel filmleri, oyunları izler.

Hayatın Bütün Sokakları (Ahmet BÜKE)

“Uzun uzun yürüyelim,” dedi.

“Gerçi bana hava hoş. Yorulmuyorum artık. Sen sever misin?”

İnsanın bu dünyada ablası olmalı. Hatta o, kardeşi olduğunu bilmese de, uzaktan onu sevdiğini, onun için endişelendiğini bilmese de ablası olmalı insanın. Misal benim Feride Ablam vardı. Onu bir evde vurmuşlardı. Herkes ölecek diyordu. Ölmedi. Dört duvar arasında sardunyalar yetiştirmiş. Yağmur suyunu biriktirmiş havalandırmada. Sonra topuklarını ovmuş onla.

Misal benim Feride Ablam çıktı içeriden. İş vermediler ona. Kara kara baktılar uzaktan. O da çorap ördü. Çocuklara matematik öğretti. Dışarıdan bitirdi okulunu. Annesinin sardunyalarını suladı.

Arkadaşları bir ilan bile vermediler arkasından. Kanserin de en hızlısı varmış meğer. Ama ben onu uzaktan hep sevmiştim. Akşamları iş dönüşü bezgin oluyordu misal. Şimdi o da yorulmuyor artık.

Feride Abla yorulmuyor, Sevgi Abla da yorulmuyor.

“Yürümek benim işim Sevgi Abla,” dedim.

Ertuğrul Kapısında buluştuk.

Siz ODTÜ’nün bu kapısını biliyor musunuz? Peki, Ayşe Teyzeyi biliyor musunuz? Ertuğrul Karakaya’nın annesi. Zamanı gelince çilek reçeli yapardı. Sonra tarhana keserlerdi konu komşu. Biber, patlıcan kurutmayı en çok severdi ama. Şimdi yapamıyor. Çünkü gözleri kör oldu. Ertuğrul’a ağlamaktan. Annelerin acısını bilse insan; yani etinde bir saniye hissetse, kimse kimsenin canını yakmaz. Kimse haksızlık yapmaz. Feride Ablanın annesi de sağ. Gördes’te bahçeli bir evde, yağmur altında büyüyor şimdi.

“Sevgi Abla,” dedim.

“Üzüyor muyum ya seni, bunları anlatıp duruyorum.”

“Yürüyelim,” dedi.

“Uzun uzun yürüyelim.”

Kapıdan geçtik. İki yanımız orman. Saksağanlar, kargalar. Derdi günü karın doyurmak herkesin işte. Bir kuru cevizin başında efeleniyorlar birbirlerine.

Yurtlara doğru yürüdük.

“Abla,” dedim.

“Nasıl ölüyor insan? Son anda nasıl vazgeçiyor nefesin senden?”

Baktı yüzüme. Güldü.

“Bunları anlatmama izin yok,” dedi.

“İnsan garip varlık. Yaşarken sürekli nasıl öleceğini düşünüyor.”

“Sonra peki,” dedim.

“Sonrası iyilik güzellik işte. Suyun öte yanından bakmak gibi. Ne ağrı, ne sızı. Önce sizden gelen uğultulu seslere alışmak zor oluyor. Tanıdık kokular sızıyor bazen. Gerçi o kıvamlı sıvı süzüyor bir sürü şeyi ama yine de geliyorlar. Duyu denilen şey bitse de hatırlama kalıyor geriye. O en güçlüsü çünkü. Anıların kodları zamanın en derinlerine işleniyor. Mesela ekmeğin kokusu değil ama ekmek kokusuyla ilgili anılar geri geliyor. Pankart sesleri, açılıp kapanan demir kapılar, sehpaya çıkan arkadaşlar, Pazar kahvaltısındaki ayva reçeli, eski cezvede kaynayan yumurta, rüzgârda kuruyan nevresimler, ipte unutulmuş mandalların kararması… İşte hepsi aniden geri geliyor. Ama onları tutamıyorsun da. Eski sandık kokusu gibi işte.”

Yurtları geçtik. Gözleri eski patikada. Yalıncak yoluna döndük. Güzel dere kesti yolumuzu. Kar suyu şimdiden çıkmış yola anlaşılan.

“Peki, üzülmek var mı orada,” diyorum.

“Derdimiz acıdan kaçmak değil mi?” diye gülümsedi.

“Üzülmüyoruz, acıkmıyoruz, âşık olmuyoruz ama bütün bunların anıları sızıyor. Buna çare bulamamışlar. Ya da böyle olsun istenmiş. Ama yaşamaktan daha zor değil onu söyleyeyim. Hayal kırıklığı yok mesela burada. Başarısız oldum derdi, işsizim kaygısı… Yani yaşamayı çok da büyütmemek lazım. Ama iyi anılar bırakmak şart bak bunu sana diyeyim. Mümkün olduğunca iyi izler bırak ardında. Sonra onların esintisi geliyor. Hissedemesen de ferahladığın anları görüyorsun yeniden yeniden.”

“Daha gidelim mi,” dedim.

“Yürüyelim, yürüyelim. Mümkünse hiç durmayalım. Geçtiğim bütün sokakları görüyorum şimdi,” dedi.

“Tina Modotti ha muerto” (Ahmet BÜKE)

Eğer iyi bir romancı olsaydım bu metne şöyle başlardım: “Hayatımda benimle ilgili ikinci telgraftı bu. İlkini babam ben doğduğumda Gördes PTT Müdürlüğü’nden Postacı Reşat marifetiyle kendine çektirmiş; “Bir oğlum oldu. Yaşarsa karakaşlı ve hüzünlü olacak. Doğmasaydı daha fena olurdu her şey ama…”

Fakat ben alaylı bir öykücü olduğum için böyle yazmayacağım elbette. Zira öykücüler eski bir yalan üzerine kurmazlar metinlerini. Henüz söylenmemiş yalanlar onların koynunda ve de boynundadır. Zaten babam da kendine böyle bir telgraf çekmedi.

[Buna öykünün “Büke Paradoksu” diyecekler ileride. Cahit Arf kaleme alacak.]

Ama ben dün bir telgraf aldım.

“Portakal reçeli zamanı geliyor. Sen de gelsen keşke.” İmza: Tina Modotti.

Kumru Kamil, “Ben yola falan çıkamam abi,” dedi. “Hem kadın seni çağırmış işte.”

Sırt çantamı hazırladım. Diş fırçam, tansiyon ilacım, Behçet Çelik’in Düğün Birahanesi, iki kat çorap, iç çamaşırı. Pasaportumu da koyuyordum az daha ama Kumru Kamil o kadar güldü ki, kendime geldim.

Yenikapı’ya kadar dolmuşla gittim. Devlet Öykücüyü Destekleme Fonunun verdiği çeki bozdurdum. Cessna 206H ile 6 gün sonra Mexico City’nin bulutları arasındaydım.

Telgrafın arkasında Ayrılık Çeşme Sokak yazıyordu. Havaalanında taksiciyle sıkı pazarlığa giriştim. 120 Pesodan aşağıya inmedi. Hem onun aracını tercih edersem şehrin en iyi Cointreau portakal likörünü yapan yerinin önünden de geçirebilirmiş yolunu.

Dediği gibi de yaptı. Zocalo Meydanı’ndan sola saptık. Acapulco Caddesi’nin tam ortasında duran çivit mavisi panjurları açık barın önünde durdu. Camı indirdim. Dünyanın bütün güzel kokuları burada toplanmış gibiydi.

120 Pesoyu avucuna sayarken mutluydum gerçekten.

Gerçi iyi şeyler kısa sürebilir bu hayatta. Doğru yerdeydim fakat ev numarası yazmıyordu telgrafta. Sokak boydan boya turunç ağaçları ve iki katlı evlerle doluydu. Çaresizce yürüdüm. Mexico City Belediyesi yazan bir banka çöktüm çaresiz.


Böyle çaresiz anlarda –mesela İzmir Fuarı’nda kaybolduğum günlerde- ağlardım. Çok işe yarardı. Biraz zorladım kendimi. İşkencede ölen arkadaşlarımı düşündüm falan. Ama olmadı. Yanıma yaşlı bir kadın oturdu.

“Hayırdır evlat,” dedi.

“Bayan Modotti’nin evini arıyorum.”

“Şu fotoğrafçı kadın mı?”

“Evet.”

“Bak karşıdaki ev. Balkonundan sana bakıyor zaten.”

Koşarak gittim.

Uzun uzun Tina’nın yemeklerinden bahsetmek isterdim ama bu konuda söz aldı. Bundan hoşlanmıyormuş.

“Peki,” dedim. “John Berger’den girelim lafa, ‘Bütün fotoğraflar bize unuttuklarımızı hatırlatmak için vardır,’ demiş abi. Senin fotoğraflarını neden unutamıyoruz acaba?”

“Terasa çıkalım mı,” dedi.

Nü fotoğraflarını çektirdiği yere çıkacaktık nihayetinde. Kalbimin hızını mazur gördüm.

Bütün mahalle ayaklarımızın altındaydı.

“Aslında unutmak ve hatırlamak fotoğrafın ilgilendiği konular değildir,” dedi.

“Fotoğrafı benzersiz kılan asıl özellik onun ‘itme’ gücünde yatıyor. İyi fotoğraf öykünün kodlarını kullanır. Okuyamayacağımız ama hissedebileceğimiz bu kodlar görüntüyü iter, ortaya çıkan boşluğu önce sözlü sonra da yazılı anlatı doldurur. Erki gerçekten korkutan da bu bana kalırsa. Fotoğraf, sıradan denilen ve güçlülerin harcı âlemden saydıkları insanları öykü anlatıcısına dönüştürebilir. Öykü ayak takımının eline geçerse şehirler zengin uçlarından tutuşabilir.”

Portakal reçeli çıkardı son kahvaltımızda.

Ekmek de kızartmış.

“Bazen sizinkileri burada görüyorum,” dedi.

“Uzun boylu, bıyıklı, durmadan “Adalıyım” şiirini okuyan bir oğlan var. Hiç fena değil bence.”

Devrimci Fotoğrafçı Tina Modotti, Margaret Hooks, Agora Kitaplığı, 2008

"Gevrek Değil de Boyoz Güzelmiş" (Ahmet BÜKE)

Kıymetli okuyucularımız. Bu sayıda büyük yazar John Fante ile beraberiz. Kumru Kamil ve bendeniz Fante’yi İzmir’de ağırladık ve oğlu Dan Fante’nin Türkçede çıkan yeni kitabı üzerine biraz sohbet ettik.

Sert görünüyordu. Arabadan iner inmez elimi uzattım. “Sen miydin beni çağıran?” dedi.

Aha şimdi yandım, diye geçirdim içimden.

“Abi, kusura bakma biraz ani oldu ama...”

Sigara istedi parmaklarıyla. Kamil gömlek cebinden Fuar sigarası çıkardı. Ne antika çocuk bu. Nereden bulur bu olmazları anlamam.

“Beni buranın en iyi balık tutulan yerine götürün,” dedi.

“Tamam abi,” dedim.

Fante için balık önemli. Balık fabrikasında çalışmış gençliğinde.

Bir sandal çevirdik. Pasaport’taki mendireğe gittik. Oltacılar yan yana dizilmişler. Bize şöyle bir baktılar sonra denize döndüler yine.

Derince çektik içimize iyot kokusunu. Ayaklarımızı sarkıttık. Güneş karşıdan bıraktı kendini Körfeze.

Dan Fante’nin kitabını çıkardım: Bir Taksicinin Los Angeles Hikâyeleri.

“Abi,” dedim. “Bukowski sizin için benim Tanrım demiş. Oğlunuzun ilk satırlarından itibaren baba kokusu aldım ben. Bu bir yazar için iyi bir şey mi, sizce?”

Denize tükürdü. Tükürdüğü yere baktık hep beraber.

“Tam şurada işte,” dedi. “Kefal mi bu?”

Kumru Kamil kalktı öteki balıkçılara sormaya gitti. Yaşla amca kalktı geldi yanımıza. Dikkatlice baktı.

“Kola şişesi,” dedi. Gitti.

Fante’yi bir gülmek aldı. Yeni sigara istedi.

“Bu baba-oğul didişmesine inanmıyorum ben. Baba-oğul düşmanlığını da saçma buluyorum. Bence oğullar babaları tamamlar. Ama babalarının gibi değil kendi istedikleri şekilde olur bu. Dan, Amerika’nın bağırsaklarını öğrendi önce. Sonra iyi yazdı kerata.”

“Peki,” dedim. “Amerikan hikâyeciliğinin o derine inmiyormuş gibi görünen ama asfaltın tam altında atan kalbine yaklaşıyor mu Dan.”

“Bu bence yanlış bir tanımlama. Bizim hikâyemiz hızla söylenen bir şarkı gibidir. En açık hikâyeyi bile yavaş okumak gerekiyor. Şarkının devrini düşürmeyin. Bunu demiyorum. Zamanı ağırlaştırın okurken. Televizyonu kapatın ve etrafınızdaki insanları uzaklaştırın.”

“Ama bu Dan Fante için çok geçerli değil sanki. Mesela ilk öykü…”

Sözümü kesti.

“Oğlum sen Dan’ın öykülerini konuşmak için beni neden çağırdın buraya?”

“Abi, yaşayan bir yazarı Amerika’dan buraya kadar getirecek parası yok da bizim gazetenin…”

“Yani beleşim diye mi buradayım ben!”

“Yok, estağfurullah abi. Senin yerin ayrı zaten kalbimizde.”

“Hadi be,” dedi eliyle.

“Dan ile şöyle bir akrabalık kurdum ben,” dedim. “Öykünün sonunda iyi bir şeyler olmasını seviyor. İlk öyküyü ben de öyle bitirirdim mesela.”

“Çok riskli solcu hastalığı. İnsanlara iyi şeyler olacak hissi vermek istiyorsunuz. Hayatta biraz da korktuğunuz için bu böyle olsun istiyorsunuz. Eğer öykünün evrenine uyuyorsa mesela yok. Ama zorlamaya gelmez bu işler. Acı hazırlıklı ev sahiplerinde daha çok eğlenir. Söyleyeyim ben size.”

Kamil, “Ben acıktım,” diye tutturdu.

Ağzını, burnunu kırasım var bu çocuğun.

Kalktık Kemeraltı’na gittik. Davar’ın yerine. Nohutlu kuzu işkembesi söyledik üç tane.

“E, meyhaneye ne vakit gidiyoruz,” dedi John.

Akşama Kumru Kamil ile Akif Baba’nın Yerine gittiler. Ben de oturdum yazının başına.

“Hem solcu, hem öykücü olduysan bitmişsin oğlum sen” lafını ses kaydından silmeye uğraştım. Bir türlü çalışmadı alet.

Can ve Mutlu Moskova Neden Bizdendir? (Ahmet BÜKE)

Platonov. Ben ona abi diyorum. John Berger ne diyor bilmiyorum. Ama o da seviyor Platonov’u.
Biz onunla Beyoğlu’nda kitapçıda tanıştık. Çok yorgunduk. Dolmabahçe’den kalkan rüzgâr yaz sıcağını dindirmiyordu bir türlü. Kitabını uzattı: Can.

Uzaylı olduğuna dair laflar vardı ortada. Uzak gezegenlerden gelmiş. Sibirya’da indirmiş can kurtaran mekiğini. Köknar ormanına dalmış alet. Bir iki fidanı yıkmış. Yaban domuzu sürüsünü ürkütmüş. Kurt yuvasının yanına, gübre yığınının üzerine düşmüş.

***

Tam o anda, Joaquin Phoenix, The Master’ın senaryosunu okuyordu ve tiner damlattığı içkisini yudumlarken radyoyu açtı:


***
Şiirci’de oturduk ve karşıda peruk satan dükkânların ışıkları yandı. Bana bunları anlattı. Uzaylı yalanını herkese inandırmış. Tam da “Abi, gerçekten ezan sesi duydun mu?” diye soracaktım. Yine de sordum. Omuz silkti. Sonra onun metinleri üzerine konuştuk. Ben daha önce hazırladığım ama kotumun arka cebindeyken annemin makineye attığı kâğıt tomarını çıkardım. İnandı bana garip. İrticalen konuştum artık.

“Platonov özellikle Can isimli romanında sonunda kadar Doğuludur. Ben onun garip bir şekilde Anadolu’dan su içtiğine inanıyorum. Karapınar’daki bir akasya ağacına son kez uğramış gibi. Adını unuttuğum –unutmak da Doğuya özgüdür- kahramanının iki büklüm annesinin bakışlarını buraya not düşerim. Çiçekli Neneler vardır bizde. Sazdan damında yaşar. Ayak bileklerine kadar acı ve huzura gömülüdür. İki büklüm kalkar. Elinde ibriği, bir çarşı camiine doğru yürür. Oğlu Kıbrıs’ta kalmış. Çiçekli Nenelerin bir kısmı zencidir. Söke’ye pamuk hasadı için getirilen artıklardan. Kalanı Kürt. Kürdün acısı ve öğünü tümden Doğudur.”

Adaçayı söyledi burada ve “Çok saçma ama devam et,” dedi.

“Bizden ve bize ait olduğunuza katılmıyor musunuz?” dedim.

Omuz silkti.

“Devam et, dedik ya koçum!”

“Bunu söyleyeceğini tahmin ediyordum abi. O halde Türkçe ’de son basılan Mutlu Moskova kitabından şu parçaya okuyayım sana.”

***

Okuduğum bölümdür:

“Anne, çok hastalanmıştım çok, şimdi kesecekler beni ama hiç de canım acımıyor!” dedi ve âciz, kendi kendine yabancı kaldı. Hayat içinden tekrar kopup gitmiş ve çocuk rüyalarından ırak, mahzun seyrine odaklanmıştı; nesneleri, izlenimlerinin toplamını görüyor, bu nesneler önünden son hızla akıp geçerken tanıyordu onları: İşte çok eskiden elinde tuttuğu çivi – şimdi paslanmış, eskimişti; işte küçük kara köpek-

***

Âciz ve kendine yabancı kalma hali bizim ilçe hastanelerinin bahçe kapısından itibaren büyüyen ve elle tutulan bir buluttur misal. Girişin hemen sağında sökülmüş teker başları üzerinde takoza alınmış Ford marka –markası yağmurda ve siste bakırlanmış- ambulans eskisi ağlar. Ford’a dayanmış iki anne ve halk bankası banklarında oturan onlarcası. Acilde kapıyı kapatıp bir hemşire ağlıyor. Çocuk hastalardan birisi –kuşpalazı- az önce öldü. Üzerine mermerşahi hastane bezini örttüler. Daha ufak olanı nesnelerle oynuyor. Çünkü yüksek ateş nesne ve insan –çocuk- arasındaki bağı inanılmaz güçlü örümcek ağlarıyla sağlamlaştırır:

“Şimdi anne” diyor -41 derecede olan- “Bizim iğde ağacı geldi az önce. Elinde yaşlı sakalı ve portakallarla. Portakal seviyorum ben. Kar altında güneş topu onlar. Çok uzakta büyüyorlarmış. İğde dede söyledi. Dağ dağ ardında. Ovaları ve çayları geçince zenginlerin tarlaları varmış. Allah gökten ve yerden ısıtıyormuş oraları. Ekmeği de gökten atıyormuş onlara. Zenginler Allah’a şükretmek için portakal ağaçlarını sulamışlar. Meyveleri de buraya kadar gelmiş. İğde dede böyle anlattı bana anne…”

Sözümü kesti.

“Bir dakika! Sen Stalin’i tanımadığın için bu kadar naif görüyorsun her şeyi.”

“Abi,” dedim.

“Senin nasıl öldüğünü biliyorum. Oraya da geleceğim.”

“Hayır,” dedi. “Mevzu bu değil.”

Anladım ki daha fazla dinlemek istemiyor beni. Karaköy’e indik. Kadıköy vapuruna bindik.
Aslında gittiğimiz yön bile Platonov’un bizden ve dahi bizden daha Doğulu olduğunu gösteriyordu.
Ben Mutlu Moskova’yı okumaya devam ettim. Platonov Abi, simit yedi. Susamlarını balıklara attı.