Tezcan TOPAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tezcan TOPAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21. Yüzyılda Kanlı Günler Yaşamak Hiçbir Ulusa Yakışmıyor (Nalan Tuntaş ile Söyleşi: Tezcan TOPAL)

İçimdeki Yalnızlık, Saatin Durduğu An, Arşipel’in Çocukları, Gölge Kadın ve Cahide kitaplarının yazarı Nalan Tuntaş ile Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan son kitabı Zor Yıllar’ı konuştuk.

Zor yıllar 1915’lerden Cumhuriyete kadar uzanan bir roman. Yazarken hangi kaynaklara başvurdunuz?

Zor Yıllar’ı yazmadan önce o dönemi anlatan çok kitap okudum. Zaten o sıralarda yalnızca romanı yazmak için değil, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele dönemi hakkında detaylı bilgi edinmek için bir meraka kapılmıştım. Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam, Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan, Ahmet Refik Altınay’ın Kafkas Yollarında, Taylan Sorgun’un Bitmeyen Savaş, Ferit Erden Boray’ın Beyaz Ölüm, Doğan Avcıoğlu’nun Milli Kurtuluş Tarihi, Nazım Hikmet’in Kuvâyi Milliye, Oral Sander’in Siyasi Tarih, Mürşit Balabanlılar’ın Türk Romanında Kurtuluş Savaşı kitaplarını ve şu anda adını anımsayamadığım daha birçok kitap okumuştum. Romanı yazmaya karar verdikten sonra askerliğini, dedem Sarı Saffet’in savaştığı bölgede yapmış olan dayımla konuşmuş ve birlikte araştırmaya başlayıp Kazım Karabekir’in kitaplarından iz sürerek konuyu yerine oturtmaya çalıştık. Dedem, Karabekir Paşa’nın kolordusunda makineli tüfek komutanı olarak savaşmıştı. Onun hakkında bildiklerimiz sınırlıydı. Dayım Ercan Kayan’ın bana bu konuda çok yardımı oldu. Annemin günlüklerinden, Saffet’in çocukları içinde en büyükleri olan ve bu nedenle aileyi daha iyi anımsayan teyzemin anlattıklarından da yararlandım.

Sanırım roman gerçek bir yaşamöyküsünden yola çıkarak yazıldı…

Evet. Saffet’in genç yaşta ölmesi ve yazılı bir belge bırakmamış olması nedeniyle hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Bölük pörçük çocukluk ve gençlik anıları, anneannemden ve yine çocuklarından öğrendiğim kadarıyla savaş sonrası yıllar… Savaş dönemi ise yukarıda yazdığım gibi onun cephede bulunduğu zamana denk getirilip o yıllarda olanlarla, anlatılanlar birleştirilerek yazılmıştır.

Biraz bahsetmek ister misiniz romandan?

Saffet çok küçük yaşta annesiz babasız kalmış ve kendini kurtarmak için yatılı olarak Harp Okulu’na kaydını yaptırmıştır. Birinci Dünya Savaşı yıllarıdır. Savaş bitecek diye beklenirken yeni cepheler açılmakta, ülke içten içe kaynamaktadır. Dört yıl daha kan akacak ve daha nice şehitler verilecektir. Anadolu’da yaşayan birçok erkek gibi Saffet de, on dokuzunu doldurmadan okuldan alınacak, kendisini o cehennemin içinde bulacak, yıllarca doğunun amansız soğuğu ve mahrumiyeti içinde savaşacaktır.
Erzurum’un sınır bölgesindeki, Zivin’e makineli tüfek komutanı olarak atanmıştır. Tüfeği söküp takmayı bile, erlere belli etmeden gizlice orada öğrenir. Komuta ettiği erlerin bir kısmı yıllardır savaşmakta olan, saçı sakalı birbirine karışmış kendinden yaşlı adamlardır. Çocukluğundan beri zorluklar içinde yaşayan Saffet şimdi çok daha çetin bir mücadelenin içine girmiştir.
Dört yıl Şark Cephesi’nden sonra İzmir’e döndüğünde artık o eski Saffet olmadığını anlayacaktır. Zor yıllardır, zor yıllar… Çaresiz hastalıklar, yakınlarının ölümü hiç peşini bırakmaz. Sonra da, doğuya atamalar başlar. Bölge adeta mıknatıs gibi çekmektedir onu. İzmir’e özlem duydukça ülkenin orasından orasına savrulup dururlar çoluk çocuk ama nedense hep doğuya… 
    
Duygulu ama cesur bir insanın yaşamak zorunda kaldığı sonu gelmeyen acı deneyimler, Tanrı’nın insanlara verdiği dayanma gücünün çok daha fazlasını gerektirmektedir. Saffet de buna kırk yedi yıl dayanabilmiştir. 

Arşipel’in Çocukları romanını da konuşmuştuk. İki asker var. Sanırım Binbaşı Erdal, Sarı Saffet’e göre daha şanslı öyle değil mi?

Arşipel’in Çocukları’ndaki Binbaşı Erkal Saffet’e göre tabii ki çok daha şanslı. O, Saffet gibi, dört bir tarafı başka ülkeler tarafından işgal edilmiş, Sevr antlaşmasını kabul edebilecek denli aciz bir saltanat kalıntısının değil, ordusu güçlü olan, Cumhuriyetle yönetilen bir ülkenin askeri. Kul değil, birey. Kendi iradesiyle hareket edebiliyor. Tam da istifa dilekçesini vermişken Kıbrıs’ta savaş çıkınca vicdanı rahat etmiyor ve dilekçesini geri çekiyor. Tersini de yapabilirdi. Ama Saffet’in başka sansı yok.
Ben şimdiki Ortadoğu ülkeleri halklarının hiç bitmeyen çilelerinde o günün insanlarının çilelerini görüyorum. Kader mi bu? Şans mı?
Kör bir cehaletten başka bir şey değil. 21. yüzyılda kanlı günler yaşamak hiçbir ulusa yakışmıyor.
Savaşın olmadığı bir dünyada yaşamak dileğiyle…



Bir Sezonun Anıları (Tezcan TOPAL)

Baştan söylemek gerekirse bu kitapta futboldan çok gezi yazıları, yemekler ve anılar okuyacaksınız. Aslında böyle olması kitabın okunabilirliği açısından belki de daha iyi olmuş.

Koyu bir Fenerbahçe taraftarı olarak Alp Eralp’in Fenerbahçe Seyahatnamesi 34’te 34’ü okumak, benim de izlediğim ortak maçları Eralp’in gözünden tekrar hatırlamak güzel bir deneyim oldu.

Alp Eralp ile bundan 1-2 ay önce, Kadıköy’de tanışmıştım. Yitik Ülke Yayınları’nın kurucusu Kadir Aydemir ile kitabının ikinci baskısını kutluyorlardı. 10 dakika sonra yazar yanımızdan ayrılınca bizde Mephisto’ya girdik. Kadir ağbi ile yeni çıkan kitapların kritiğini –aslında ‘dedikodu’ yerinde bir kelime olurdu- yapıyorduk. Genç bir kadın kapıdan girip doğruca Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan bir kitabı alınca mutlu olduk. O kasaya ilerlerken bizi de bir güç Moda’ya kadar sürüklemişti…

Kitaba geri dönersek Alp Eralp’in deplasman maceraları bir hayli ilginç. Cezalı maçlara bile girmeyi başaran Eralp, bir sezonun tüm maçlarına gitmeyi başarmış. Kitabın kapağını çevirdiğimde yazarın Fenerbahçe sevgisi beni duygulandırdı. Şöyle diyordu; “Önce ben daha 13 yaşındayken doyamadan kaybettiğim anneme… Onun kalbimdeki boşluğunu belki de Fenerbahçe sevgisiyle doldurmaya çalıştım çocuk aklımla. Anne sevgisinden yoksun kaldım ben de gittim Fenerbahçe’ye tutundum farkında olmadan.”

“Bordo Mavi Rize”

Her haftanın maç öyküsünü anlatıyor Eralp. İlk haftaları hızla okuyorum çünkü 14. haftadaki Rize deplasmanında bende Erzurum’dan maçı izlemeye gelmiştim stada… Tarih 7 Aralık 2013. Günlerden cumartesi. Üniversite arkadaşım Hüseyin Ceylan’ın ısrarı üzerine yollara düşüyoruz. Rize’ye yaklaştıkça hıncahınç dolu otobüs sabırsızlanıyor, marşlara eşlik etmeye başlıyoruz. Rize’ye az bir yolumuz kaldığında otobüsteki herkes ayakta... Şehir merkezine girerken bir grup Trabzonsporlu karşılıyor bizi. Tahmin edeceğiniz üzere hoş bir karşılama değil bu! Güç bela içeri girdiğimizde biraz olsun rahatlayacağımızı düşünüyoruz ancak Rize taraftarının arasında oldukça Trabzonspor taraftarı var. Çakmaklar, pet şişeler havada uçuşuyor. 1-0 yenik düştüğümüzde arka taraflara dalıyor gözüm, herkes yeneceğimize o kadar inanmış ki yediğimiz golü kimse umursamıyor. Beraberliği yakaladığımız esnada kimse Trabzonspor taraftarını umursamıyor; onlar küfürler ediyor, biz golün sevincini yaşıyoruz… Tabii tüm bu olayları Alp Eralp’in nasıl anlattığını merak ediyorum. Okurken bizi de -Erzurum’dan gelen öğrencileri- fark edip yazdığını görüyorum, şöyle diyor; “Artık maça girme vakti. İstanbul’dan gelen hatırı sayılır Fenerli var. Çevre illerden gelenlerde ise Erzurum’dan üniversiteli taraftarlarımız göze çarpıyor. Renkli ve coşkulu bir deplasman tribünü olacak belli ki. Rize şehri aslında Fener’e sempatik bakar, hatta bu yüzden Trabzon ile takıştıkları da çok olmuştur. Ancak bu sefer alışılmadık bir durum var. Rize tribünlerine çokça Trabzonsporlu girmiş. Yeşil-mavi kadar bordo-mavi göze çarpıyor neredeyse. Atmosfer de beklenmedik şekilde geriliyor hem maç öncesi hem de maç sırasında.” 

İkinci baskısı çıkan Fenerbahçe Seyahatnamesi 34’te 34 hem bir sezonu hatırlamak için, hem de eski maçları yâd etmek için iyi bir kitap.


FENERBAHÇE SEYAHATNAMESİ 34’TE 34, Alp Eralp, Portal Kitap, 2014.

Gündemi Takip Etmenin En Eğlenceli Yolu: Zaytung (Tezcan TOPAL)

Gündemi takip etmenin en eğlenceli yollarından biri de hiç kuşkusuz Zaytung’tur. Dürüst, Tarafsız, Ahlaksız Haber" mottosuyla yayın yapan, takipçilerini kırıp geçiren mizahi haber sitesini hepimiz seviyoruz. Ya da ironiden haz eden herkes seviyor diyelim. Zaytung, bilindiği gibi birkaç arkadaşın bir araya gelerek “The Onion News” adlı siteden etkilenilerek hazırladığı haber portalı.

2010 yılından beri yayın hayatına devam eden site artık fenomen olsa da, haberdar olmayanların yapılan “yalan” haberleri ciddiye aldıkları da doğrudur, oluyor bunlar. Benim aklımda kalanlar şöyle; Diyanet, Melih Gökçek ve Ermenistan’daki milliyetçi Taşnak Partisi.

“Ateist Olduğu Gerekçesiyle İstifası İstenen Köy İmamı, Geri Adım Atmıyor: Mesleğime profesyonelce yaklaşıyorum...” haberine Diyanet’ten yalanlama gelmişti. Gezi Olayları sırasında direnişçilerin çadırlarından “Atom bombasının nasıl yapıldığını” anlatan dökümanların çıktığını yazan Zaytung’a, Melih Gökçek, eski bir gazeteden alınmış sayfayı delil göstererek Twitter’dan “Gezi Parkı’ndaki marjinal örgütlerin çadırlarından çıkan vahşet planları” diye paylaşımda bulunmuş, daha sonra yaptığı hatayı fark edip tweeti silmişti. Bir diğer haberse Ermeni Taşnak Partisi’yle alakalı; “Sierra Leone’deki Türk Büyükelçi, Ermeni soykırım tasarısını destekledi” başlığını gerçek sanan Ermeni Taşnak Partisi’nin yayın organı The Armenian Weekly, bu haber üzerine yorum yapmıştı.

Daha önce 2009-2011 ve 2012 almanaklarını meraklılarına sunan, şimdiyse serinin üçüncü nüshası olan Zaytung 2013’e göz attım. Sıkı takipçisiyseniz yayımlananlara bir kez daha gülme fırsatı buluyorsunuz. Kaçırdığınız haberler fazlacaysa daha da iyi: elinizin altında 160 sayfalık bir derleme var!

Bilindiği gibi sitede birçok bölüm var; spor, son dakika, dergi, blog, astroloji… Bana sorarsanız Zaytung’un en eğlenceli bölümlerinin başında astroloji geliyor. Günün, “önemli ne oldu?” sorusunun yanıtını da son dakika bölümünden okuyoruz. Kitabın hiç kuşkusuz en önemli özelliği, gündemden başımızı kaldıramadığımız bir seneyi bize tekrardan hatırlatması!

“Zaten internette var kitaba gerek yok” diyenlereyse Zaytung’un cevabı hazır: İşbu Almanak, ileride torun torbaya 2013 senesini anlatırken bunak muamelesi görmeyin, arkanızdan "Bunun da kafa iyice gitti ha, 1 senede bu kadar şey olabilir mi?" şeklinde atılıp tutulmasın diye hazırlanmıştır. Alın bunu, Alzheimer iddialarına karşı elinizde yazılı belge bulunsun. Hatta nolur nolmaz, 2-3 tane alın...


ZAYTUNG ALMANAK 2013, April Yayıncılık, 2014.


Perde’nin “Kara”lığı (Tezcan TOPAL)

Üniversite hayatım boyunca Prof. Dr. Hüseyin Köse’nin derslerine katıldığım için kendimi şanslı hissediyorum. Öyle ki, hem şiir kitaplarını hem de akademik çalışmalarını okumanın dışında kendisini yakından tanıma şansı da yakaladım. Üzülmüş Evler Kraliçesi, Mahvedici Melek, Orada Olmayan Adam, Unutma Mesafesi gibi şiir kitaplarının yanı sıra, Bourdieu Medyaya Karşı, Medyatik Parodigma, Alternatif Medya, Medya ve Tüketim Sosyolojisi, Medya Mahrem, Flanör Düşünce ve Eric Dacheux’nun Kamusal Alan adlı kitabının tercümesi.

 İran sinemasının “yaralı bilinç”inin dolaysız ürünü sayılabilecek filmlerle çokça haşır neşir olmayan birisi olarak, Hüseyin Köse’nin son kitabı Kara Perde’de bahsi geçen çoğu filmi ilk kez duyuyordum. En azından Hüseyin Köse’nin ele aldığı Macidi filmlerini… Aslına bakarsanız, Hüseyin Köse’nin derlemiş olduğu bir kitap, Kara Perde- İran Yönetmen Sineması Üzerine Okumalar… Kitap, masama usulca gelip yerleştiğinde, Bahman Gobadi'nin yazıp yönettiği ve başrollerinde Monica Bellucci, Behruz Vüsuki, Yılmaz Erdoğan, Caner Cindoruk, Beren Saat ve Beçlim Bilgin’in yer aldığı Gergedan Mevsimi filminin afişinden kopma bir kapağa bakmaktan kendimi kurtarıp sayfaları çevirdim. Önsöz’de ‘niçin Beyaz Perde değil de Kara Perde?’ sorusunu yanıtlıyor Köse, bu sorudan yola çıkalım ilkin diyor; “sinemaya ilişkin bu en iyimser, en yalın, en yaygın nitelemenin; ‘Beyaz Perde’nin ters-yüz edilmiş sentaktik ve semantiğinden. İran sinemasının, genel sinema sanatının büyük gerçekliğine; ‘opus magnum’una tasallut eden tefekkürünün kendine özgü bir iç hatlar terminali oluşundan belki de. İçinde tüm renklerin temerküz ettiği bir duraktan… Perde’nin ‘kara’lığı, yargı gücünün uzlaşımcı estetizminden belirgin bir sapma açısı her şeyden önce, unutuşun kapkara belleğinde bembeyaz bir leke…”

1960’ların başlarında “özgürlükçü sinema ortamı”nı kısa bir süre sonra gerçekleşen İslam Devrimi’yle (1970’lerin sonları) birlikte kaybeden İran kültür sanat ortamı, uzun bir süre devlet sansürüne yenik düşse de, özellikle 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren ana akım sinema eğilimine alternatif oluşturmayı da bilecekti. 
Üç bölümden oluşan Kara Perde’nin ilk perdesi Seçil Büker’in, Hana Makhmalbaf’ın Utanç filmine dair yazısıyla açılıyor; savaşların çocuklar üzerinde bıraktığı yıkımı kavramaya çalışıyor yazar, şiddetin oyun dürtüsüyle birlikte sahnelenmesi üzerinden. Hemen ardından Nihat Nuyan’dan, Bahman Ghobadi’nin “imaj tipini”, film başlıklarının metaforik değerini, Ghobadi’nin Kürt halkının uzun süren dramını anlatırken şiirselliği bırakmayışını okuyoruz. Derya Önder’in Füruğ Ferruhzad’ın şiir-sinema ilişkisine eğilen yazısında Ev Karadır’ın acı hikâyesine bir kez daha tanık oluyoruz. Sayfaları çevirince Mevlana’dan alıntıyla giriş yapan Ömer Alanka’nın “Ayın Arkasındaki Güneş Mohsen Mahmelbaf Sinemasında Sır ve Kadın Denklemi” başlıklı yazıya rastlıyoruz. Muhsin Mahmelbaf sinemasını ele alan Alanka,  Kandahar ve Gabbeh filmlerini inceliyor. Bu bölümün sonunda kitabın editörü Hüseyin Köse’nin “Göz Suçlarının Yükü: ‘Beed-e Majnoon’da Görmenin Karanlık Renkleri Üzerine” başlıklı yazısı karşılıyor okuyucuyu. İran sinemasının “farsi” sinema eğiliminden bir süre sonra “entelektüel” yönelimli bir sinemaya evrimle nedenlerini, bu çerçevede Majid Macidi’nin film söyleminin İran toplumundaki kültürel ve ahlaksal karşılığını, hangi sanat çevrelerince ve hangi estetik/etik değerler açısından itibar gördüğünü tahlil ediyor Köse ve şöyle devam ediyor: “… yine aynı güçlü esinle, Macidi de tüm diğerleri gibi 1960’ların sonlarında etkisini Mehrcuyi’nin Gav (inek) isimli filmiyle gösteren İran sinemasının ‘yeni dalga’sına kapılanlardan birisi olacaktır. Macidi, kendine özgü şiirsel üslubu ve patetik anlatım tarzıyla her iki türsel yapılaşmayı da gözetiyor görünen filmlerinin genel karakteristiğinden kaynaklanan nedenlerle hem ortalama sinema izleyicisinin hem de entelektüel sanat çevrelerinin beğenisine mazhar oluyor.”

Kitabın ikinci bölümünde Bahman Ghobadi sinemasını bu kez Ahmet Ergenç aralıyor. Peşinden Özgür İpek, Abbas Kiarostami sinemasını irdeliyor, Özge Özdüzen’in ise “Samira Makhmalbaf Sinemasının Gerçeklik, Sansür ve Mekânla imtihanı” başlıklı yazısıyla karşılaşıyoruz. Burak Bakır, İran’da sinemanın “estetik ve siyasal oluşum süreci”ne eğilirken, Ahmet Oktan, Baran filmi bağlamında gelişen sıra dışı bir aşk ilişkisinin “Teklik ve Çocukluk Halleri”ne odaklanıyor.

Üçüncü bölümde Ertuğrul Akgün Cafer Panahi sinemasına değinirken Nezih Orhon, 2000’lerin modern İran sinemasını temelde dört tematik çerçevede düşünmememizi tavsiye ediyor. Ali Sadidi Heris, Mehrjui’nin İran sinemasının gelişimine yaptığı katkıları irdelerken bir sonraki yazıda Farhad Eivazi’nin “Zamanın Füruğ’u: Rakshan Bani Etemad” başlıklı yazısıyla karşılaşıyoruz. Son olarak Ahmet Sarı’nın “Asghar Farhadı Düğümü” ve Gökçen Civaş’ın “Self-Oryantalizm Kıskacında Kandahar’a Yolculuk” başlıklı yazılarıyla kitap tamamlanıyor. Perde’nin arkasındakileri merak edenlere…

KARA PERDE, Der. Hüseyin Köse, Ayrıntı Yayınları, 2014.

Bir Kurtarıcı Son: İntihar (Tezcan TOPAL)

İntihar, edebiyatta kuşkusuz kurtarıcı son. Ne zaman intiharla biten bir roman veya öykü okusam, aklıma yazarların kitap finallerini kurgularken ölümü yan ceplerinde kendilerine kurtarıcı gibi beklettikleri gelir. Bu yanılgıya düşmemin sebebi, dünya edebiyatının belki de yarısının ölümle ilişkili olması olabilir.

Edebiyat ve intiharı yan yana koyduğumuzda benim aklıma 20.yüzyılın feminist ve modernist yazarlarından Virginia Woolf gelir. İngiliz yazar son mektubunda eşine şöyle diyordu: “Ben artık savaşamayacağım. Biliyorum, senin hayatını mahvediyorum, bensiz daha mutlu olacaksın. Görüyorsun bu mektubu bile doğru düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek isterim.” Virginia Woolf’u tanımakta geç kalan okurlar varsa bu ay İş Bankası’ndan çıkan “Bir Yazarın Günlüğü”nü okumanın tam da sırası! Yazarın 1941’deki intiharının üç hafta öncesine denk süren günlüğünde 27 yıllık bir yaşama tanık olmakla birlikle, Woolf’un sancılı geçen yaratma sürecine de tanıklık ediyorsunuz.

Tabii intihar ederek hayatını sonlandıran çokça yazar var. İntihar ederek öldüğünü bildiğimiz yazarlar karşısında intihar eden karakterler bir hayli fazla: Zebercet  (Anayurt Oteli), Selim Işık (Tutunamayanlar), Suat (Huzur), Werther (Genç Werther’in Acıları)… Bu karşılaştırmayı yapmamın nedeni Edouard Leve’nin yayıncısına “İntihar”ı teslim ettikten 10 gün sonra intihar etmesi. Leve, kitapta intihar eden arkadaşına uzunca bir metin yazar. Anlatılanlara göre Leve, kitaptaki ölümü taklit eder. Muhtemel bir senaryoysa Leve’nin kafasındaki intihar planını metinleştirdikten sonra bu planı harfiyen uygulaması.

Bana sorarsanız Leve, tüm insanlık gibi intiharın nasıl bir tecrübe olabileceğini düşündü. “İntiharın akıllara zarar veresiye güzeldi” diyor ve arkadaşının ölümünü anlatırken kitabın girişinde şu cümleye rastlıyorsunuz: “Artık ölüm üzerine benden daha çok şey biliyorsun.”

Öte yandan Fransız yazar Leve, hem okura hem intihar eden arkadaşına ve belki kendine kitap boyunca sorular soruyor: “İntiharı açıklamak mı? Kimse kalkışmadı bu işe” diyordu. “ Dünyaya uyum sağlayamadığını hissetmek seni şaşırtmıyordu da dünyanın, içinde yabancı gibi yaşayan birini yaratmış olmasına şaşırıyordun. Bitkiler intihar eder mi? Hayvanlar umutsuzluktan ölür mü? Onlar ya işler, ya yokolurlar. Sen belki de evrimin zayıf halkası, kaza sonucu ortaya çıkmış bir iziydin. Bir daha canlandırmaya yazgılı, geçici bir anomaliydin.”
İntihar yalnız yapıldığı için, nasıl yapıldığı ve neden yapıldığı genellikle muammada kalan bir eylem. Tabii bu da merakı tetikleyen bir etken. Bazı dinlerde yasaklanmış olan intihar için Alfred Alvarez, “dinin gücü zayıfladıkça intiharın gücü artar” der.

İntiharı düşünmüş, intihar vakasının ardından “neden” diye merak etmişler için Leve, aklınızdan geçen çoğu şeyi size tek tek hatırlatıyor.


İNTİHAR, Edouard Leve, Sel Yayıncılık, 2014.