Dosya: Geç Güvenlik Çağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Geç Güvenlik Çağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Güvenlik Simbiyozu: “Dikkat, Polis!” (Kansu YILDIRIM)


AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından günümüze polis sayısı 122 binden 240 bine yükseldi; yani % 88’in üzerinde bir artış yaşandı. Emniyet Genel Müdürlüğü’ne ait suç istatistiklerine baktığımızda adi suçlar, cinayetler, nitelikli dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, uyuşturucu ticareti veya eşya kaçakçılığı gibi suçlarda ilgili yıllar arasındaki artış % 88’ler düzeyinde değil. Bu iki istatistiksel bilgi mukayese edildiğinde akıllara şu soruyu getirebilir: “Polis, araç ve ekipman sayılarındaki bu denli artış neye işaret ediyor?” veya “İleri demokrasi evresinde rejimin (niceliksel ve niteliksel) polisleşme eğilimini nasıl açıklayabiliriz?”. Her iki soru, farklı noktalardan hareket ederek polis sayısı ve polisleşme ile tanımlanan güvenlik olgusundaki güncel veçheyi anlamayı kolaylaştırabilir. Çünkü polis sayısındaki artışın diğer kamu görevlileri alımındaki sayıları katlaması; orduya ayrılan bütçenin görece kısılırken polise ayrılan bütçenin artışı; spesifik olarak emniyet kuvvetlerine dış güvenliği ilgilendiren durumlarda kullanılan ağır silahlara erişim izni verilmesi; salahiyet sınırlarının hukuki açıdan genişletilmesi; emniyet içinde toplumsal olaylarla özdeşleşen özel timlerin orantısız güç kullanmaları rejimin hakim güvenlik paradigmasını tartışılır hale getirdi. Bu durumu izah edebilmek için üç uğrağa değinmemiz gereklidir: a) Güvenlik aracılığıyla devlet iktidarının meşruiyetine dair tarihsel arkaplan; b) devletin güvenlik faaliyetlerinde polisin konumu; c) polis ile sermaye siyasetinin simbiyotik ilişkisi.

Meşrulaştırma Pazarlığı

Siyasal antropoloji ve siyaset bilimi literatürü karıştırıldığında pre-kapitalist ve kapitalist devletlerin ortak örgütlenme söylemlerinden birisi, güvenliğin sağlanması üzerinden kurulmuştur. Güvenlik söylemleri ve icraatı, bireysel düzeyde can ve mal güvenliğinden kolektif güvenlik ihtiyaçlarına kadar geniş bir yelpazede kitlelere aşılanmış, onları içine çekmiştir. Güvenlikleştirilen yaşamlar karşılığında kitlelerden istenen tek şey, onların tabiiyetidir.

Evren Haspolat “Neoliberalizm ve Baskı Aygıtının Dönüşümü” eserinde, Hobbes ve Schmitt arasındaki korelasyondan başlatarak tabiiyet sürecini “pazarlık” olarak tarif etmektedir. Hobbes’un doğa durumu kurgusundaki tehlike ve risklerin maksimum seviyede olduğu, herkesin “kurtlaştığını” kabul ettiği soyutlamada güvenliğe yaptığı göndermeler; Schmitt’in “Protego ergo obligo” (koruyorum, o halde kendime bağlıyorum) olarak ifade ettiği, koruma-itaat ilişkisi olmaksızın hâkimiyetin de olmayacağı şeklindeki düşünceleri, güvenlik üzerinden yapılan pazarlığa dikkat çekmektedir. Haspolat’ın devlet iktidarının toplumsal sınıflar üzerinde kurulurken güvenliğin tali bir unsurdan asli bir öğeye dönüşünü Charles Tilly ve Michael Mann üzerinden ele alışı, güvenlik söylemlerinin maddiliğini açığa çıkarır.

Altyapısal iktidardan zor kapasitesine

Sermaye-mantığı veya sınıf-kuramsal Marksist devlet tartışmaları dışına çıkıldığında, Mann ikili bir iktidar tarifi yapar: “despotik” ve “altyapısal iktidar”. Modern devlete, geleneksel devlet formlarına göre üstünlük kazandıran denetim özelliği, “altyapısal iktidarıdır”. Altyapısal iktidar, vergilendirme, istihdam politikaları, sosyal yardım ve kamu hizmetlerinin organizasyonu gibi yollarla devlete bireylerin yaşamlarını düzenleme imkânı tanır. Toplumsal ve bireysel ihtiyaçlar çerçevesinde düzenlemelerden olumlu etkilenen kitleler, devlet siyasalarının gündelik yaşamlarındaki tesirlerinden kısmen veya tamamen etkilenir. Böylece uyumlaşmadan kaynaklı sağlanan konformizm, kitlelerde güvende olma hissiyatını pekiştirir.

Altyapısal iktidarın sağlanışında devlet açısından ivedilikle yerine getirilmesi gereken pratik, güvenlik araçlarının örgütlenmesidir. Güvenliğin diyalektik özelliğinden ötürü, zor ve şiddet ile birlikte varolan bir olgu olması, güvenlik araçlarını devletin örgütlenmesi sürecine paralelleştirir. Tilly, sermaye birikimi ve yoğunlaşması sürecinde devletlerin oluşumunda zor araçlarının birikimiyle eşzamanlı bir süreçten bahseder. “Komşulara boyun eğdirme”, “uzaktaki rakiplerle savaşma” gibi eylemlerin yanı sıra, zor araçlarının yeniden-üretiminde, zor kapasitelerinin oluşturulmasındaki kaynak transferlerinde özgün yönetsel mekanizmalar hâsıl olur. Bu noktada Gramsci’den bildiğimiz üzere sadece zora dayalı bir iktidar kelebeğin ömrü kadar süreceğinden, kritik odak, güvenlik ile toplumsal rızanın sağlanmasına kaydırılmıştır; devlet (bürokrat-teknokrat kadrolar, kurumlar) ile toplum arasında Haspolat’ın belirttiği üzere, “güvenlik” temelli bir “pazarlık” gerçekleşmiştir.

Polis-devlet ilişkisi

Devlet aygıtının güvenlik söylemleri ile iktidar alanını tesis etmesindeki başat dayanaklarından birisi, polis kurumudur. Mark Neocleous’un erk olarak polis üzerine yaptığı araştırmalardan bildiğimiz üzere, 15. yüzyıl ve 19. yüzyıl arasında üç döneme ayrılan polis, devletin güvenlik üzerinden mevcudiyetini ideolojik düzeyde yeniden üretmesinde, yoksulluğun kontrolü, halk sağlığı ve suçların azaltılması gibi kamu düzeninin tesisi, genel refahın sağlanması gibi çeşitli işlevler üstlenmiştir. Polis’in 1500’ler ve 1800’ler konjonktüründe üstlendiği bu roller, Alman hukukunda geçen devlet aklı öğretisi bağlamında “esas idare öğretisi” olarak nakledilmiştir. Ancak Neocleous’un belirttiği üzere, feodal üretim tarzından kapitalist üretim tarzına geçişte polis, içerik bakımından “genel iyinin” / “genel refahın” sağlanması için koşulların hazırlanmasından kapitalizme özgü ihtiyaçların tedarikçisi pozisyonuna evrilmiştir. Ücretli emeğin piyasa normlarına adaptasyonu, bedenen işe koşulmak için hazır olanları işgücüne dâhil etmek gibi rolleri yerine getirmeye başlayan polis, sermaye ilişkilerinin toplumda olgunlaşmasıyla birlikte müdahaleci seyirciye dönüşmüştür. 19. yüzyıl sonrası polisin en belirgin özelliği, her alanın polis eliyle düzenlenmesi veya 15. yüzyıldaki gibi toplumsal refahın örgütlenişi değil, üretimin ve yatırımların gelişmesi için müteşebbisliğin önünü açması, (Smithçi manada) metalara vergi yüklememesi, sermayeyi serbest bırakması olmuştur.

Devletin polis işlevlerini yeniden içeriklendirmesi, otomatikman polis aracılığıyla toplumda gözlenen ve kabullenilen güvenlik algısının da değişmesine yol açmıştır. Söz konusu serbest girişimin ve yatırımların dizdarı olarak polisin varlığı; bir bütün olarak dünyada emniyet teşkilatlarının buna göre yapılandırılması ve hukuksal zeminin yeniden tanımlanması, “polisi kanun ile eşitleyerek onu kanun hâkimiyetinin birincil sorumlusu ve uygulayıcısı haline getirmiştir”.

Sermaye-polis ilişkisi

Başta hukuki zemindeki ilişkilerin ve diğer toplumsal ilişkilerin egemen sınıfların ortak çıkarları doğrultusunda örülmesi, polisi aracılığıyla sağlanan güvenliğin halk yararı ilkesinden kopuşuna işaret etmektedir. Polis, belirli zümrelerin ve sermayenin icra komitelerinin güvenliği için mahsus birimler olarak örgütlenmektedir. Şüphesiz bu durum polisin kamu güvenliği faaliyetlerini askıya almamaktadır; çünkü Poulantzas’ın belirttiği gibi “görece özerk” bir vasfa sahip olan devlet, kitleler nezdinde “tarafsızlık” imajını koruyabilme adına “sınıflar-üstü” performanslar sergiler. Ne var ki, tarafsızlık sermayenin birikim stratejilerine uygun hegemonya projelerini aksatacak kitlesel hareketlerde, işçi sınıfı mücadelesinin ivme kazandığı durumlarda askıya alınır: HES karşıtı köylülere ve çevrecilerin eylemlerinde, fabrika direnişleri ve grevlerde, öğrenci boykotları ve yürüyüşlerinde, siyasi iktidara yönelik protestolarda kullanılan onlarca ton su ve yüzlerce biber gazında olduğu gibi… Polis, böylesi koşullarda, devlet otoritesine ilaveten, sermaye çıkarlarının “çıplak zoru” formuna bürünür. Krizler sonucunda pek çok rejimin otoriter bir niteliğe büründüğü bu zamanda, polis sayısındaki artışın ve yoğunlaşmanın da temel nedeni tam da budur.

Evren Haspolat, Neoliberalizm ve Baskı Aygıtının Dönüşümü: Türkiye’de Özel Güvenliğin Gelişimi, Notabene Yayınları, Ankara, 2012, ss. 372.


“Kapitalistleştirilmiş” Hukuk ve Güvenlik (Ebubekir AYKUT)

Hangi büyük mağazanın, alışveriş merkezinin kapısında, devlet dairesinin, hastanenin girişinde ve üniversitenin “nizamiyesi”nde özel güvenlik yok artık. Sadece özel güvenlikçiler değil, emniyet teşkilatının çokça övündüğü gibi her yerde polisler de var. İnsanın kendisini güvende hissetmesi için tüm koşullar sağlanmış gibi. Ama yine de suç, hırsızlık, kapkaç, mala mülke zarar verme vb. olayların, oranları azalmak bir yana giderek artmakta. Bu kadar güvenlik ideolojisinin salgılandığı bir dönemde yaşanan güvensizlik niye acaba? Dahası kendisini güvende hissetmeyenler kim, yani kimin güvenliği? Devlet esas görevlerinden biri olan toplumsal güvenliği sağlayamayacak durumda mı?

Resmi veya özel güvenlik güçlerinin yaşamın tüm alanına yayıldığı bir dönemde “güvensizlik” ortamından söz edilmesi aslında çelişki değil. Pek çok toplumsal ilişkide olduğu gibi güven ve güvensizlik karşılıklılık ilişkisi içerisinde birbirilerini beslerler. Ancak, güvensizlik ortamına karşı geliştirilen pratikteki uygulamaların, halklar nezdinde içselleştirilebilmesi için bir rıza dolayımına girmesi şarttır. Güvenliğe duyulan ihtiyacın beraberinde getirdiği uygulamalar toplumun her kesimini aynı derecede memnun etmeyebilir ancak bunu sağlamada temel öğe hukuk içerisinde belirir. Güvensizlik ortamından beslenen güvenliğe dair esaslar devlet ve hukuksal ilişkilerde gizlidir.

Hukuki biçim, teknik ve içerik bakımından detaylandırılmış güvenlik olgusunun, modern dönemde devletle ilişkili bir kavram olduğunu söyleyebilmek mümkün. Feodal dönemde paralı askerler ya da şövalyeler vasıtası ile özel olarak sağlanan güvenlik hizmeti, beyin topraklarının sınırlarının muhafaza edilmesi, toprağı terk eden serflerin geri getirilmesi, cezalandırılması vb. eylemler, kapitalist üretim ilişkilerinin hakim hale gelmesi ile biçim değiştirdi. Kapitalist mülkiyetin ortaya çıkışı, emeğin topraktan özgürleşmesi, bireysel hakların edinilmesi ile birlikte güvenlik kamusal bir “hizmet” biçiminde tüzel kişilik olarak devletin asli görevlerinden biri haline geldi. Aynı hattan ilerleyerek güvenlik “hizmet”inin kamusallaştırılmasının kapitalist hukukun ortaya çıkışı ile çakıştığını iddia edilebilir. Bu çerçevede, kapitalist hukukun temelinde büyük ölçüde kişiliğin, özel mülkiyetin, haklar ve özgürlüklerin korunması olarak güvenlik ilkesi yer alır.

Kapitalist devlet tarafından hukuk düzeni dolayımıyla sağlanan güvenlik “hizmet”i, hukukun ideolojik işlevinin de belirginleşmesine katkıda bulunur. Bu ideolojik işlev, öncelikle, prensipte piyasa ilişkilerinin sekteye uğramadan, herhangi bir piyasa dışı müdahaleye maruz kalmadan işleyişini garanti altına alır. Elbette hukuk sadece belirli piyasa işlemlerinin gerçekleşmesini koruma altına almaz, ayrıca toplumsal güvenlik (halk sağlığına ilişkin yasal düzenlemeler, trafik kuralları vb.) de hukukun düzenleme alanına girer. Hukuk, toplumsal düzenleme ya da üretim ilişkilerinin yeniden üretimi işlevini yerine getirebilmek için kolluk güçleri gibi baskı-güvenlik araçlarına ihtiyaç duyar.

Kapitalist devlet biçimlerinin evrensel hukukla kurduğu bağ, masumane değildir. Belirli çıkarlar doğrultusunda “hukuki-ahlaki ideolojiye” ihtiyacı vardır. Burada güvenlik ile ilgili iki tür ideolojik etkinin varlığını saptayabiliriz. Birincisi, genel kamusal güvenliğin sağlanıyor oluşu halkın bütününde var olan düzene itaatin temeli haline gelir. Bu bağlamda toplumsal düzenleme krize girmediği ve aykırı sesler bastırıldığı sürece düzene bağlılık sürekli hale gelir. İkincisi, hukuk düzeninin varlığı potansiyel olarak polisin varlığına ve cezalandırma tehdidine işaret ederek güvenliğin garantörü haline dönüşür.

Kapitalist toplumsal formasyonlarda devlet, hukuk ve hukuki ideoloji arasındaki güvenlik eksenli ilişki hakkında genel bilgilerden sonra neoliberal dönemde bu ilişkinin nasıl dönüştüğüne bir bakalım. Neoliberal dönemde güvenlik hizmetini özelleştiği, piyasanın temel düzenleyici haline geldiği sıklıkla iddia edilir. Bu dönem ayrıca hukukta da bazı dönüşümlere tanıklık etmektedir. Öncelikle toplumsal güçler dengesindeki değişiklikle birlikte hukuku oluşturan yasalar dönüşmeye başlar. Daha öncesinde genel toplumsal düzenleme işlevini gözeten yasalar kısmi düzenlemeleri konu edinmeye başlar. Kriz dönemlerinde tabandan yükselen hareketlerin tasavvur edilen düzeni sarsması, hukuk-ideoloji vasıtasıyla biçimsel düzeyde yürütülen özgürlük güdümlü siyasaları askıya alır; yeniden-düzenleme işlemlerinin karakteri değişir. Poulantzas’ın “Demokrasinin Günbatımı: Otoriter Devletçilik” tarif ettiği kriz ve yükselen taban hareketleri dönemlerinde siyasi iktidar, güvenlik siyasalarını en üst düzeye çıkartarak, kısa vadede oluşan tepkiselliği absorbe etmeye çalışır. Yasalar, yönetmelikler, yönergeler yoluyla; bir bütün olarak “hukuk devleti” egemen sınıfların/sermayenin tekil çıkarları için zayıflatılır.

Neoliberal zamanlar gibi kriz dönemlerinde hukuk da krize girer ve en temel işlevlerine geri çekilir; özel mülkiyetin, özel mülkiyetin işletilmesi için gerekli bireysel hak ve özgürlüklerin korunması. Krizin bir işareti de polis güçleri tarafından korunması gereken kişisel güvenliğin “özel güvenlik”in yardımına gerek duymasıdır. Dahası hukuki ideolojinin de krizde olduğundan bahsedilebilir. Öncesinde her koşulda fiziksel olarak varlığı gerekmeyen “polis” ideolojik işlevini yerine getirebilmek için fiili olarak her daim görünür hale gelmiştir. Cezalandırma sistemi de krize girmiştir, hapisten çıkan bir mahkûm en kısa sürede ya suç işlemekte ya da suça yeniden teşebbüs etmektedir. Sonuç olarak, güvenlik olgusunun ve ideolojisinin bu kadar etkin hale gelmesi tek bir şeye işaret etmektedir; verili toplumsal düzenleme kriz içersindedir. Kamu-özel ortaklığı ile devasa entegre cezaevlerinin yapımının düşünülmesi, buna istinaden trafik cezalarından ölüm cezalarına değin geniş bir cezalandırma prosedürünün gündeme gelmesi, tüm bu anlattıklarımızdan bağımsız değildir.

Nicos Poulantzas, Devlet İktidar Sosyalizm, Çev. Turan Ilgaz, Epos Yayınları, Ankara, 2006

Özel “Güvensizlik”: Blackwater (Filiz ZABCI)

Gittikçe güvencesizleştiğimiz ve güvensizleştiğimiz bir toplumda yaşadığımızı söyleyip duruyoruz ya; bilgi de bu güven erozyonunun dışında kalmış değil. Sosyal medya başka bir iletişim aracı ile yakalayamayacağımız bilgi ve haberleri elimizin altında bulmamızı sağlıyor; ama öte yandan, büyük bir bilgi bombardımanı ve kirliliği ile yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Irak ve Afganistan işgalleriyle gündeme gelen özel askeri şirketler içinde en fazla vukuatı olan ve bu yüzden de üzerine en fazla konuşulan Blackwater bu bilgi kirliliğine tipik bir örnek.

Şirket ile ilgili bir internet araştırması yapmaya kalktığınızda, neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veremeyeceğiniz bir dizi haber ve yalanlama ile karşılaşıyorsunuz. İnsanı epeyce bir heyecana sürükleyen ve “Gizli ve karanlık işlerin parlak örneklerinden biri daha!” diye düşünmeye iten bir haber buluveriyorsunuz. Sonra daha ayrıntılı bir inceleme yapmaya karar verdiğinizde, bu haberi yalanlayan başka haber ve yazılar karşınıza çıkıyor. Ve en önemlisi, internetteki bilgi kirliliğinden bağımsız olarak, şirketi “aklama” ve meşru kılma” niyetiyle, bizzat şirket tarafından bazı bilgilerin bir sır gibi saklandığına, hatta hafıza silme operasyonu gerçekleştirmek için ad değiştirme gibi kurnazca tekniklere başvurulduğuna tanık olabiliyorsunuz.

Olay şu: Kamuoyunda hala Blackwater olarak bilinen şirket, ABD’de kurulmuş dünyadaki en büyük özel ordu ya da özel askeri şirket. 2009 yılında, Irak’ta 17 sivilin öldürülmesine adı karışınca, Xe Services ismini alıyor.

ABD’nin sola göz kırpan etkili haftalık dergilerinden biri olan Nation’da, 04 Eylül 2010 tarihinde Blackwater’la ilgili Jeremy Scahill imzalı bir yazı yayımlanıyor. Yazının başlığı “Blackwater’ın Karanlık Operasyonu”. Yazıda Scahill, Nation tarafından elde edilmiş şirketin kendi belgelerinden yola çıkarak çok ciddi iddialar gündeme getiriyor. Blackwater, istihbarat, askeri eğitim ve güvenlik hizmetlerini ABD hükümeti ya da yabancı hükümetlere sunmakla sınırlı kalmayıp, Monsanto, Chevron, The Walt Disney Company gibi çokuluslu şirketlere ve Deutsche Bank ve Barclays gibi dev bankalara dek genişletiyor. Şirket, hükümetler ve çokuluslu şirketlerle anlaşmalarını, kendisinin sahibi ve kurucusu olan Eric Prince’ın iki başka şirketi aracılığıyla yapıyor: Total Intelligence Solutions (TIS) ve The Terrorism Research Center (TRC).

Bu belgelerden elde edilen önemli bir bilgi, Blackwater’ın, TIS aracılığıyla, Monsanto içinde bir tür istihbarat kolu oluşturarak, biyoteknoloji alanındaki bu çokuluslu şirkete karşı örgütlenen aktivist grupların içine sızmak gibi bir amaçla hareket ediyor olduğu. Yazıda, Monsanto şirketinin, Total Intelligence aracılığıyla 2008-2009 yılları arasında Blackwater’ı kiraladığı bilgisi de yer alıyor. Belgeye göre, Monsanto, TIS’a (ya da onun aracılığıyla Blackwater’a) 2008 yılı için 127,000 dolar, 2009 için ise 105,000 dolar ödeme yapmış.

Bu arada, Monsanto hakkında kısa bir bilgi verelim: Dünyanın en önde gelen, genetiğiyle oynanmış tohumlarının sağlayıcısı bir şirketten söz ediyoruz. Hakkında pek çok şaibe olan bu dev şirketin büyük ortaklarından biri de Bill Gates.

Şimdi bilgilerin karıştığı ve yanlış bir bilginin dolaşıma sokulduğu, sonrasında ise doğru bilgiye ulaşmanın neredeyse olanaksız hale geldiği bir düzeye geçiyoruz. 30 Ocak 2012 tarihinde Silvia Ribeiro, bir yazısında , Scahill’in makalesini referans göstererek, Blackwater şirketinin Monsanto tarafından satın alındığını yazıyor. Scahill’in makalesindeki “kiralandı” sözcüğünün “satıldı” şeklindeki yanlış çevirisinden kaynaklanan bu haber epeyce ilgi uyandırıyor ve tartışmalara konu oluyor. Daha sonra bilginin bir çeviri hatasına dayandığı anlaşılıyor; ama hala kimilerince, hatalı bilgi bir yandan dolaşımda olmaya devam ediyor. Bu bilgi konusunda karşı karşıya kaldığımız “güvensiz” ortamın bir kanıtı; ya da güvenilir bilgiye erişmenin çok zor olduğunun bir örneği. Ancak asıl önemli olan, güvenlik sektörünün “kara suları”nda gezinen bir şirketin, hukuka ve insan haklarına aykırı eylemlerinin ifşa edilmesini engellemek için nasıl suyu bulandırdığı.

Monsanto, Blackwater’ı satın alsın ya da almasın, aracı iki şirket kullanılarak bir kiralama anlaşması yapıldığı, bu yolla adı kötüye çıkmış iki büyük şirket olan Blackwater ile Monsanto’nun adının yan yana getirilmesinin engellenmeye çalışıldığı -ya da başka tür çıkarların işin içine girdiği- bu anlaşmanın insan haklarına aykırı kirli hesapları içinde barındırdığı ve iki yıl boyunca devam ettiği son derece açık. [Sorular üzerine bir Monsanto yetkilisi Nation dergisine gönderdiği e-postada 2010 yılına kadar süren bir sözleşme yaptıklarını onaylıyor].

İki çokuluslu şirket arasındaki bu işbirliği, sermayenin sonsuz kâr mantığı içinde nasıl yasa dışı ve insanlık dışı yöntemler kullanacağının ne ilk ne de son örneği. Yine de genel bir eğilimin göstergelerinden bir tanesi. O kimilerinin pek sevmediği, gerektiğinde itip kaktığı, “kamu” ya da “kamusal” olandan uzaklaştıkça; özel olanın yatağına doğru aktıkça özgürleşme falan sağlanmıyor. Tersine, sınırlı da olsa, yine de insanlığın önemli kazanımlarından biri olan devletin veya kamusal kurum ve aktörlerin sınırlandırılma, denetlenme ve hesap verme yükümlülüklerinden büyük ölçüde azade özel kurum ve aktörlerin sınırsız keyfiliği ile yüzleşmek durumunda kalıyoruz.

Blackwater, Irak’taki katliamdan sonra adını değiştirmişti. Bugün de yine internet üzerinden bir araştırma yaptığınızda karşınıza farklı bir isim çıkıyor: “Academi”. Karanlığı, güç kullanımı ve şiddeti çağrıştıran bir isimden, düşünsel çabayı, bilgiyi, hümanizmi çağrıştıran bir isme doğru geçiş. Şirketin internet sayfalarında “dürüstlük” ve “onur” başlıklarıyla açılan sayfalar var. Dünya Bankası ve IMF gibi neoliberal politikaların kurucusu olan uluslararası kuruluşların “insani kalkınma”, “halkın katılımı”, “hesap verme”, “şeffaflık” gibi kavramlarla ve bir dizi pratikle gerçekleştirmeye çalıştıkları imaj değiştirme operasyonunu, Blackwater biraz gecikerek de olsa uygulamaya geçirmiş görünüyor.

Jeremy Scahill, Blackwater: Dünyanın En Güçlü Özel Ordusunun Yükselişi, Nation Books, Amerika, 2007, ss. 464.


Devletin Güvenlik Sigortası (Evren HASPOLAT)

Marx güvenliği “sivil toplumun (burjuva toplum) egoizminin sigortası” olarak tanımlar. Mülkiyet peşinde koşma egoizminin sigortası. Bu anlamda burjuva toplumsal düzeninde güvenlikten söz edildiğinde söz konusu olan özel mülkiyetin güvenliğidir. Çünkü burjuva toplumda güvenlik ve onun asli aygıtı olarak polis, kapitalizmin kuruluş evresinde Çitleme Hareketi ile feodal beylerin topraklarından sürüp çıkardığı ve kentlere işçi/işsiz ordusu olarak yığdığı yığınların yarattığı sorunların yol açtığı düzensizliği düzenleme ve yeni toplumun düzenini kurma kaygısıyla doğmuştur. Bu anlamda güvenlik Neocleous’un tespiti ile “düzenin inşası için kullanılan mantığın bir parçasıdır”. Düzen inşası ise her zaman yönetmeye ve dolayısıyla zapt etmeye işaret eder.  Bu nedenle burjuvazi açısından güvenlik olarak işleyen süreç, işçi sınıfı ve toplum açısından zapt etme olarak işlemektedir. Ancak diğer taraftan aslen yönetmenin/zapt etmenin aygıtı olarak polis; hırsızlık, fuhuş ve kaçakçılığın önlenmesi, hijyen koşullarının sağlanması, küçük çocuklara, evsizlere ve bakıma muhtaç bireylere yardımcı olunması gibi zaman içerisinde üstlendiği görevlerle birlikte işçi sınıfına da kimi faydalar (güvenlik) sağlayan bir aygıta dönüşmüştür. Bu nedenle burjuva toplumsal düzeni ve kapitalist devlet söz konusu olduğunda güvenlik kavramını tarih içerisinde farklı sınıflarla girdiği ilişkiler ve onlardan kendisine yönelen mücadelelerin de bir sonucu olarak geçirdiği dönüşüm üzerinden, tam olarak Marksizmin diyalektik yöntemi ile kavramalıyız. Güvenlik, ‘güvenliği sağlayan’a ve ‘güvenliği sağlanan’a bağlı olarak ortaya çıkan koruma-itaat ilişkisi çerçevesinde daima bir yönüyle güvenliğe (özel mülkiyetin olduğu kadar belli durumlarda işçi sınıfının da güvenliği) diğer yönüyle ise zapt etmeye (işçi sınıfının ve genel olarak toplumun zapt edilmesine) işaret eder. Ve bu durum salt kapitalist devlette değil, tüm devlet biçimlerinde böyledir. Dolayısıyla güvenlik kavramı yerine gerek egemenler gerekse yönetilen sınıflar açısından baskı aygıtlarının ikiyüzlü işlevlerini ortaya koymak açısından güvenlik/zapt etme kavramını tercih etmek bize daha kullanışlı bir alan açacaktır.

Kapitalist Devlet ve Güvenlik Aygıtları Seti

Bir yönüyle güvenliğe, diğer yönüyle de zapt etmeye denk düşen devlet eylemi, kapitalist devletle birlikte önemli bir dönemece girmiştir. Çünkü kapitalist girişimciliğin artı değere iktisadi alanda iktisadi araçlarla (sözleşme) el koymayı öğrenmesi ile birlikte şekillenen siyaset-ekonomi ayrılığı biçimindeki liberal anlayış ve buna paralel olarak devletin hem sermaye sınıfı ile hem de halk ile giriştiği farklı içerikteki mücadele ve pazarlıkların sonucunda, ‘tarafsızlık’ kazanması ile birlikte, kapitalist devlet, tüm toplumun çıkarlarını gözeten ‘kamusal’ bir özle donatılmıştır. Öyle ki kapitalizmin gelişmesi ile birlikte üreticiler tümüyle mülksüzleştirilmiş, mutlak özel mülkiyet kurulmuş, mülk sahipleri devlet tarafından doğrudan doğruya üretim ve mülk edinme dışında siyasi güçten yoksun bırakılmış, emek sözleşmesi üzerindeki sınıfsal çatışmaların ekonomizmin sınırları içine hapsedilmesi nedeniyle kapitalistler üretim sürecinin dışında işçilerin yaşamları üzerindeki kişisel denetimlerini kaybetmiştir. Anılan koşullar altında devletin kazandığı ‘kamusal’ öz, ona tüm toplumun güvenlik başlığı altında egemen sınıf lehine daha incelikli bir şekilde zapt edilmesinin yolunu açmıştır. Ve bu zapt etme hali de kapitalist devletin birikim stratejilerine bağlı olarak tarih içerisinde aldığı her farklı biçimde, farklı bir güvenlik/zapt etme politikası geliştirmesine ve ona uygun bir aygıt seti oluşmasına yol açmıştır.

Kapitalist devlet, kapitalizmin farklı birikim stratejileri çerçevesinde bugüne kadar üç temel biçim almıştır. Bunlardan ilki, manifaktür üretim biçimine ve birikim stratejisi olarak serbest piyasacılığa denk düşen liberal devlet (1775-1875); ikincisi, Fordist üretim biçimine ve birikim stratejisi olarak müdahaleciliğe denk düşen müdahaleci devlet (1875-1975); üçüncüsü ise esnek (post-Fordist) üretim biçimine ve neoliberal birikim stratejisine denk düşen neoliberal devlettir/otoriter devletçiliktir (1980 sonrası). Devletin, kapitalist özünü koruyarak farklı birikim stratejilerine uygun düşen bir yapılanmaya gitmesi ve anılan biçimleri alması, temelde halkı ile ‘güvenlik anlaşması’ çerçevesinde kurduğu ilişkinin içeriğini ve aygıtlarını da değiştirir. Bu bağlamda, kapitalist devlet farklı biçimlerinde yoksulluk sınıfı olarak işçi sınıfından sisteme yönelecek tehditleri bertaraf etmek üzere farklı güvenlik/zapt etme aygıtları geliştirmiş ve devlet gücünü pekiştirmek üzere bunları farklı bileşimler çerçevesinde kullanmıştır. Liberal devlet, iç düzeni bireylerin huzurunu gerçekleştirerek güvenlik altına alan bir kurum olarak polisi oluştururken; müdahaleci devlet, polise ek olarak bir önceki dönemde çoğu polisin görev alanına giren çocuk ölümlerinin azaltılması, salgın ve yerel hastalıkların önlenmesi gibi görevlerin farklı kamu kurumlarına dağıtılması ile biçimlenen sosyal güvenlik mekanizmalarını güvenlik aygıtlarından biri hâline getirmiş; otoriter devletçilik döneminde ise polis kurumu düzenin tesisi açısından merkezi konumunu korurken, neoliberalizmin saldırıları ile büyük oranda işlevsizleştirilen sosyal güvenliğe ek olarak, bu döneme özgü olarak gelişen özel güvenlik devletin güvenlik aygıtları seti içerisindeki yerini almıştır.

Emeğin Esnetilmesi = Cezanın Katılaştırılması + Denetimin Yaygınlaştırılması

1980 sonrasının birikim stratejisi olarak neoliberalizm, 1970’lerdeki gerileme döneminin ardından egemen sınıfın üst kesimlerinin güç ve gelirlerinin yeniden tesis edildiği, baştan sona yeni bir toplumsal düzeni tanımlar. Bu düzen, üretimde, işgücü (emek) piyasalarında ve tüketimde gerçekleşen esneklik üzerinde yükselir. Ve emek Bauman’ın ifadesi ile ancak yatırımcıların hesaba katmayabilecekleri türden bir ekonomik değişken hâline geldiği müddetçe ‘esnek’tir. Bu anlamda emeğin esnekliği ile kastedilen şey, emeğin yatırımcının istediği kalıba girmesidir. Bu ise ideolojinin vaaz ettiğinin aksine esneklik değil, katılıktır. Dolayısı ile neoliberal birikim stratejisinin başarılı olabilmesi için emek mümkün olduğu kadar katı ve esnemesiz olmak durumundadır.

Emeğin neoliberal birikim stratejisi çerçevesinde ‘esnetilmesi’ süreci, cezanın katılaştırılması ve denetimin yaygınlaştırılması ile paralel yürür. Çünkü söz konusu bu iki süreç emeğin ‘esnetilmesi’nin olmazsa olmazlarıdır. Emek ancak daha yoğun gözetlendiği/denetlendiği ve daha katı bir biçimde cezalandırıldığı ya da her an cezalandırılma tehdidi altında tutulduğu müddetçe, istenilen forma sokulabilecek, esnetilebilecektir. Bu nedenle en yüksek kâr için kürenin farklı noktalarını üretim süreçlerinin birer halkası konumuna getiren sanayi sermayesi ya da günün 24 saatinde küresel ağ boyunca akan finans sermayesi açısından, emeğin istenilen ‘esnekliğe’ kavuşturulması ancak güvenlik tedbirlerinin tam olarak alındığı ‘güvenli’ bir ortamda mümkün olabilir. Bu anlamda yine Bauman’ın ifadesi ile bu dönemde sermaye tarafından devlet yönetimlerine “büyücek bir polis karakolu olmaktan başka bir rol biçilmemiştir”.

Kapitalist Devletin İkincil Baskı Aygıtı: Özel Güvenlik

Neoliberal birikim rejiminin gereği olarak emeğin ‘esnetilmesi’ için devletlerin kendi ülkelerini “büyük bir polis karakolu”na dönüştürmeleri, bir taraftan polis kurumunun kapitalist devlet içerisindeki merkezi konumunu gerek sayısal artışlar gerekse yetki genişlemeleri (özellikle 2001 sonrasında ABD merkezli olarak tüm dünyada yaygınlaştırılan muğlak terörizm söylemi üzerinden toplumun çok boyutlu baskılanmasında en önemli görev polise yüklenmiştir) eliyle pekiştirmesi, diğer taraftan ise devletin otoriterleşmesinin yeni yüzü ve ikincil aygıtı olarak karşımıza çıkan ve sürekli artan sayıları ile polisin denetimi dışında kalan tüm alanları devlet adına denetleme işlevi üstlenen özel güvenlik sayesinde mümkün olmuştur.

Toplumu güvenlik aygıtları dolayımı ile yöneten otoriter devlette polise ek olarak, Jessop’un Poulantzas’a atıfla belirttiği biçimde “devletin temel aygıtlarına paralel olarak kitlesel mücadeleleri ve burjuva hegemonyasına yönelik diğer tehditleri denetlemeye yarayan yedek, devlet benzeri bir baskı aygıtı da büyür”. Poulantzas’ın işaret ettiği ancak gelişimini gözlemleme şansı bulamadığı için daha çok derin devlete işaret ettiği devlet benzeri yedek baskı aygıtı; gerçekte özel alandan yükselen, bugün dünyanın hemen her ülkesinde polis sayıları ile yarışan ve burjuva devletin hegemonyasına toplumdan yönelebilecek tehditleri açıktan bir güvenlik/zapt etme aygıtı olarak denetleyen özel güvenliktir.

Son günlerde Türkiye’de parası olmadığı için tren turnikesinden biletsiz geçen gencin dövülmesi, HES’lere ve kentsel dönüşüme direnen mahalle ve köy sakinlerinin engellenmesi, yemekhanedeki fiyat artışını protesto etmek isteyen üniversite öğrencilerinin baskılanması, akademisyenlerin odalarının kapılarından sendika afişlerinin sökülerek kriminalize edilmeleri uygulamalarında da bolca görüldüğü gibi özel güvenlik, Türkiye özelinde 2012 sonu itibariyle 657.000 kişilik insan gücü ile 2012 sonunda 258.000 kişiye ulaşan polisi her açıdan bütünleyen, onun denetleyemediği özel ve kamusal alanlarda devlet adına denetim ve zapt etme işlevini yerine getiren bir ikincil baskı aygıtı olarak yükselmiştir. Özel güvenlik kapitalist devlete, hem kâr amacı ile hareket etmesi ve örgütsel yapılanması açısından devletin güvenlik aygıtı dışında kalması hem de toplumun geniş kesimlerinde yerine getirdiği devlet adına denetim/zapt etme işlevi ile devletin güvenlik aygıtı gibi işlev yüklenmesi nedenleriyle, burjuva devletin mevcut evredeki demokratik formunu ve göreli özerk konumunu bozmadan ve eş zamanlı olarak da istisnai devlet biçimlerinden birine kaymasını önleyerek, hegemonyasına toplumdan yönelebilecek tehditleri açıktan bir güvenlik/zapt etme aygıtı olarak denetleme ve zapt etme (toplumsal kontrol) olanağı vermektedir. Bu nedenle özel güvenlik, kapitalist devletin otoriter devletçilik formunda edindiği baskıcı ve eş zamanlı olarak da elastik karakterini bütünleyen bu döneme özgü bir güvenlik aygıtı olarak belirmiştir. Ve karşımıza çıktığı her olayda bu işlevini bir kez daha kanıtlamaktadır.

Zymunt Bauman, Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları, Çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul, Ayrıntı, 1999


Neoliberalizm ve Şiddet (Ergin YILDIZOĞLU)

Neoliberalizm, uluslararası mali sermayenin bir kriz yönetme modeliydi. Bu model 1997 Asya Krizi’nde sarsıldı, 2007 mali krizinde iflas etti. On yıldır, ABD önderliğinde, AB’nin de desteğiyle yeni coğrafyalara ulaşmaya çalışarak, yükselmeye başlayan muhalefet dalgasına karşı yeni denetim, disiplin ve cezalandırma önlemlerini devreye sokarak yaşamaya çalışılıyor.

Neoliberalizm, artık yalnızca kapitalizmin ürettiği “yapısal şiddetin” daha da yoğunlaşmasına neden olmakla kalmıyor; yeni, militarist, “olağan üstü” şiddet biçimlerini de giderek artan oranda gündeme getiriyor.

Neoliberalizmi yeterince tanıyoruz ancak, “şiddet” arasındaki ilişki yeterince araştırılmış bir konu değil. Yine de Foucault, Harvey, Boltanski ve Chiapollo, Johanna Oksala, Simon Springer, Wolfgang Steeck, William Davies, Zizek’in çalışmalarına dayanarak bu ilişki üzerinde düşünmeye çalışabiliriz.

Neoliberalizm kendini özgürlüklerle, devlet etkisinden kurtulmakla (Liberty) ilişkilendirerek karşımıza müstehcen bir paradoksla çıkar. Hâlbuki tarih neo-liberalizmin doğuşuna, Endonezya’da, Şili’de, Türkiye’de askeri darbelerin, devletin son derecede baskıcı uygulamalarının ebelik etmiş olduğunu söylüyor.

IMF-Dünya Bankası reformlarıyla, 1980’ler boyunca, genelleşen, 1990’larda ekonomi yönetim modeli olarak üzerinde küresel düzeyde bir mutabakat oluşan, kriz içinde de finansal sermayenin bir “yaratıcı yıkım makinesi” haline gelen “Neoliberalizm”i hem bir ideolojik yapıntı (ve söylem), hem de bir uygulamalar ve dönüşüm süreci (neoliberalleştirme) olarak düşünebiliriz.

Bu açıdan onu, “egemen öznellik biçimleri”, hatta “hakikat” ve “disiplin rejimleri” bağlamında köklü değişiklere yol açan bir “toplum mühendisliği” projesi olarak değerlendirebiliriz.

***
“Şiddet”, neoliberalizmden daha karmaşık bir kavram. Örneğin şiddetin, nesnel/objektif ve öznel/sübjektif yanları var. Şiddetin objektif yanı, şiddet eyleminin fiziksel içeriğine ilişkindir – acıtma, yaralama, travma yaratma, öldürme gibi. Şiddetin sübjektif yanı, şiddet eyleminin, uygulayan ya da etkilenen tarafından yaşanma biçimlerine ilişkindir. Kaynağı itibariyle herhangi bir bireye ya da kuruma doğrudan atfedilemeyen, toplumsal-ekonomik sistemin sıradan işleyişinin ürettiği, “yapısal” olarak tanımlayabileceğimiz bir şiddet türü de vardır. Bunu da fiziki ve simgesel olarak ikiye ayırabiliriz

Fiziki şiddet, acı vermeye, baskıya, diğer fiziksel veya ruhsal sıkıntılar yaratmaya ilişkindir. Simgesel şiddet ise, ezilenlerin sıkıntılarını anlamalarına, ifade etmelerine, direnmelerine, başkaldırmalarına olanak verecek lisana ait araçları (kavramları/ söylemleri), imgesel araçları bastıran, kullanılamaz kılan, buna karşılık baskıyı, egemenlik sistemini üreten, sürdüren söylemlere ilişkindir. Simgesel şiddet, belli sınıf ve tabakaların çıkarlarının, hatta varlıklarının simgesel ifadelerinin, toplumun simgesel alanından silinmesini de getirebilir. Bu bağlamda Kültür endüstrisi simgesel şiddetin en önemli kaynağıdır.

***
Neoliberalizmin en önemli ideolojik özelliği, piyasa koşullarını doğallaştırmaktır. Böylece toplumun anlamlar, değerler sistemi içinde ekonomik yasalar tarafsız, ekonomik olgular evrensel, siyasetten arınmış olarak belirirler.

Feodalizmden çıkarken liberalizm, piyasa ilişkisini hakikatin yeni yeri ve devlet yönetiminin referans noktası olarak tanımlamıştı. Daha sonra, kapitalizmin gelişmesi, işçi sınıfının mücadeleleri, emperyalizm, ulusal çıkar, toplumsal reform, sosyal ilerleme, kalkınma gibi kavramları “hakikat” tanımının içine soktu. Neoliberalizm, toplumsal, ulusal çıkar, adalet kavramlarının üzerini çizdi, hükümetlerin, bireylerin referans noktası, yeniden piyasa kaynaklı “hakikat” oldu. Bu değişiklik, kültür endüstrisinin eliyle, üniversiteleri de kapsayacak biçimde, karşıt söylemlere kapıları kapatan bir simgesel şiddet uygulamasıyla birlikte gelişti. Neoliberal ideoloji, ürettiği söylem kapitalist sınıfların dışındaki sınıfların, grupların çıkarlarının üzerini çizdi. Neoliberalizm piyasa ile demokrasi arasında bir özdeşlik ilişkisi oluşturarak, demokrasiyi ortak toplumsal çıkar ve vatandaşlık bağlamında düşünmeyi, tartışmayı olanaksızlaştırdı. Neoliberalizme göre eşitsizlik gerekli bir önkoşuldu, özgürlük piyasalara ve sermaye hareketliliğine referansla tanımlanıyordu. Piyasa ilişkisini doğallaştıran neoliberalizm, neo-Oryantalizme de yol açıyordu.

Neoliberalleştirme, devlet, kamu mallarının özelleştirilmesi, sağlık, eğitim, genetik maddeler gibi yaşamın toplumsal, biyolojik alanlarının metalaştırılması, toplumsal güvenlik ağlarının (hizmetlerinin) tasfiyesi, yoksullar, işsizler, yasal/yasa dışı göçmenler, yaşlılar, gençler gibi sermaye devresinin, piyasa ilişkisinin dışında kalanların terk edilmesi anlamına geliyordu. Neoliberalleştirme, kapitalizmde zaten var olan “yapısal şiddeti” daha da ağırlaştırdı.

Yerel düzeyde: Neoliberal uygulamalar, işsizliği, yoksulluğu, eşitsizliği arttırdı. Eşitsizlik şiddeti, şiddet eşitsizliği derinleştirdi. Yoksulluk güvencesizlik, umutsuzluk, ahlaki ve psikolojik aşınma yaratıyor, bu aşınma ev içi şiddet, ırkçılık, homofobi gibi öznel şiddetin, adi suçların, hatta örgütlü suçların artmasına katkıda buluyordu.

Artan öznel şiddet ortamında neoliberalizm, yeni izleme/gözetleme teknolojilerini, özel yaşam üzerine “veri madenciliği” teknolojilerini teşvik ediyor, ağlara bağlı ofis teknolojileri yoluyla da iş yaşamıyla özel hayat arasındaki sınırı belirsizleştiriyordu. Böylece neoliberalizm, klasik liberalizmin bireyin özel yaşamında devlet müdahalesinden korunma hakkı anlamına gelen (Liberty) boyutunu hızla ortadan kaldırdı; bir “kontrol toplumuna”, kendi kendini denetleyen “kabahati”, sürekli kendinde bulan marazi bireylerin toplumuna geçişin kapsını açtı.

Neoliberalizmin piyasa temelli disiplin ve kontrol rejimi “biyopolitikten” yaşamı yeniden üretmeye, geliştirmeye ilişkin tüm unsurları tahliye etti; toplumu sayan, ölçen hesaplayan, maniple eden “uzmanlar”ın yönettiği, yönlendirdiği bir insan nüfusuna dönüştürmeye başladı. Ölçülemeyen, sayılamayan, insani değerler egemenin ilgi alanı dışında itildi.

Küresel düzeyde: Neoliberalizmin ekonomik/demokratik “çağdaşlaştırma” projesine dönüşmesi sürecinde “ekonomik tetikçilere”, mali rüşvetlere, bunların yetmediği yerde mali şantaj (IMF yeşil ışığı, kredi reyting kurumları) yoluna başvuruldu; kimi zaman gerçek tetikçilerin, hatta askeri darbelerin devreye girmesi gerekti. Neoliberalleştirme liberal demokrasiyi kabul ettirme sürecinde savaşlar, işgal ve sömürgeleştirme gibi şiddet olayları yaşandı.

***
Neoliberalizmin, bir çağdaşlaştırma projesine dönüşmesi, neo-Oryantalist bir ideolojiye işaret eder. Bu ideolojinin altında, Irak, Libya, Suriye örneklerinde gördüğümüz gibi devletlerin, toplumların ekonomik kültürel dokularının tahrip hatta imha edilmesi, nüfusun yerinden edilmesi, göçe zorlanması, hatta bazı durumlarda imha edilmesi meşrulaştırılır.

Araştırmalar, neoliberalizmin hızla yaygınlaştığı toplumlarda, 1980’lerde ve 1990’larda, “depresyonun”, çalışma yaşamını aksatan “egemen” hastalık haline geldiğini ortaya koyuyor.

Bu araştırmalardan hareketle 1990’larda ve 2000’li yıllarda, özellikle ABD ve İngiltere’de devletlerin, uzmanlar aracılığıyla bireyin iş ve özel yaşamına müdahale, yönlendirme çabalarını yoğunlaştırdıklarını görüyoruz. Bu durum, neoliberalizmin ekonomik krizi yönetme tarzının içerdiği paradoksla yakından ilişkilidir.

Neoliberalizm, bir taraftan talep yetersizliğine çözüm üretmeye, diğer taraftan emeğin doğrudan ve dolaylı (devlet eliyle karşılanan) maliyetlerini düşürmeye çalışır.

Birinci yönelim, maddi gereksinimlere yönelik, artık doygunluğa ulaşmış, işlevsel tüketim tarzından, asla doygunluğa ulaşması söz konusu olmayan hazlara (mutluluk vaadine) dayalı “hedonist” tüketim tarzına geçme sürecine açılıyor. Bu “hedonist” tüketim tarzının yaşayabilmesi için tüketicinin metalara maddi gereksinimlerini karşılamaları açısından değil, “mutluluk” vaat eden özelliklerinden dolayı yönelmesi gerekiyor. Bu tüketim tarzı da tanımı gereği toplumda bir mutluluk saplantısının, “mutsuzluğun” üretilmesini, özenle yönetilmesini gerektiriyor.

Metalar haz / mutluluk / gençlik vaat eden nesneler olarak pazarlanmaya başlanınca, kültür endüstrisi de gözlemlenebilir ama gerçekte ulaşılamaz nesnelerin imajlarını üretmeye odaklanıyor. Bu imajları taşıyan “ünlüler” kültürü, “gençlik kültü” patolojik düzeyler ulaşıyor.

Bu madalyonun öteki yüzünde, tüketicinin aynı hızda artmayan ücretlerine karşılık, gelecekteki gelirlerini şimdiden harcamaya, bunun için de kredi almaya teşvik edilmesi yatar. Bunu sosyal hizmetlerin, işçi haklarının tasfiyesine, iş güvenliğinin hızla ortadan kalmaya başlamasına yönelik uygulamalarla birleştirdiğimizde karşımıza, sürekli, mutsuzluğu körüklenerek, sürekli mutluluk arayışı üzerinden tüketmeye, bunun için gittikçe borca batmaya, aynı anda da işini koruma, sağlık, eğitim, çocuk yetiştirme, yaşlılık gibi alanlarda güvencesizlik duygusu artmaya başlayan bir insan tipi çıkacaktır.

Bu insan her an işini, borç yükünden dolayı evini, tüketim, mutluluk mallarına ulaşma kapasitesini kaybetme riskiyle, yaşam kapasitelerini istediği gibi geliştirme olanaklarını giderek kaybetmekte olduğuna ilişkin anksiyetesiyle, var olan durumun bir başka seçeneği olmadığına, yalnızlığa, terk edilmişliğe, ilişkin bir umutsuzlukla karşı karşıyadır. Bu üçlü; risk, anksiyete, umutsuzluk neoliberalleşme sürecinde giderek yaygınlaşan “depresyon” olgusunun arkasındaki temel toplumsal dinamikleri oluşturur.

Neoliberalizmin yeni tüketiciler üretme kaygısıyla, hazlara dayalı tüketim normlarının ülkelerde yarattığı fiziki ve kültürel-psikolojik travmalar, neo-oryantalizmin etkisiyle, yerel entelektüeller arasında Fanon’un “Siyah ten beyaz maske” olarak betimlediği olguyu da -bir emperyalizm maymunluğunu- yaratır.

Tüm bunlar, neo-liberalizmin “yapısal şiddetin”, “simgesel” alanında “olağanüstü” olarak tanımlanabilecek bir şiddeti de üretmekte olduğunu gösterir.

Slavoj Zizek, Ahir Zamanlarda Yaşarken, Çev. Erkan Ünal, Metis Yayınları, İstanbul, 2011, ss. 592