Dosya: Mekan ve Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Mekan ve Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"Birikim, Bugün, Ütopya" (Tarık Şengül'le Röportaj: Zeynep Ceren EREN- Ebubekir AYKUT)

1 Mayıs Taksim Savaşları, TEKEL işçilerinin çadırları, Cansel Malatyalı'nın terk etmediği İMO binası önü ve AVM'ler, AVM'ler, AVM'LER. Ve benzeri onlarca örnek. Mekan ile siyaset arasındaki ilişki bugün bize ne söylüyor? Bu ilişki bugünün kenti açısından ne anlam ifade ediyor? Artan ve yoğunlaşan metalaşma sürecini mekan ve siyaset bağlamında nasıl düşünebiliriz? Belki de en önemlisi, bu çerçevede ne tür toplumsal muhalefet olanaklarından söz edilebilir? ODTÜ Siyaset Bölümü ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi Tarık Şengül ile kent, siyaset ve muhalefet üzerine konuştuk. 

Türkiye’de birçok alanda olduğu gibi kentleşme alanında da 1980’li yıllarda yaşanan bir kırılma ve günümüze ulaşan bir deneyim var. Günümüzde kent mekânının dinamiklerini değerlendirmeden önce, tartışmaya da bir zemin oluşturmak açısından 1980 öncesi kentleşmesinin temel özelliklerini siyasal boyutlarını öne çıkararak tanımlayabilir miyiz? 

20. Yüzyılın büyük bölümü için sermaye birikim süreçlerinde sanayi/üretim odaklı gelişme stratejileri hâkim ve belirleyici oldu. Bu tespit gelişmiş ülkeler için geçerli olduğu kadar, Türkiye gibi görece bağımlı ülkeler için de geçerlidir. Sözkonusu gelişme stratejileri içinde kentler üretimin mekânı olma yanında, üretimin en kritik unsuru olan emek gücünün yığıldığı ve yeniden üretiminin gerçekleştiği mekânlar olarak kapitalist toplumsal ilişkiler içinde özgün bir konum edindiler. Bu dönem boyunca kentsel yapılı çevre etrafında rant ve spekülasyon arayışları azımsanmayacak boyutlarda olsa da, emek gücünün yeniden üretimi etrafındaki mücadele ve müdahaleler kentsel çelişkiyi tanımlayan ana eksen oldu. Konut, ulaşım, sağlık ve eğitim hizmetleri, kamusal mekânların niteliği üzerine verilen mücadeleler öne çıkarken, kentin yeniden üretim işlevi etrafında bir yaşam mekanı olarak görülmesini de sağladı.

Gelişmiş ülkelerde Keynesyen politikalar emek gücünün yeniden üretiminin merkezine (refah) devleti(ni) koyduğu ölçüde, toplumsal talepler sendikalar ve kentsel hareketler tarafından devlete odaklandı. Türkiye gibi ülkelerde ise yetersiz birikim sorunun bir parçası olarak devletler kentleri değil, üretimi hedefleyerek, kentleri ve emeğin yeniden üretimini toplumun, yerel toplulukların kucağına bıraktı. Böylece devlet ve piyasa kentleşmeye ve özel olarak da İkinci Dünya Savaşı sonrası kentlere akın eden yeni emek gücüne sırtını döndüğünde, yerel topluluklar gecekondu, enformel sektör, dolmuş gibi özgün buluşlarla devletin ve piyasanın bıraktığı boşluğu doldurup, sorunlarını çözdü. Bununla birlikte, büyük kentler bir yanda bu tür çözümlerin diğer yandaysa orta/üst sınıfların düzenli yaşam ve çalışma mekânları arasındaki ikiliklerin temsil ettiği bir eşitsizlik ve sosyo-mekânsal adalet sorunun sahnesi haline geldi. 1960’lı yıllarda başlayıp, 1970’li yıllarda kentlere damgasını vuran siyasallaşma büyük ölçüde bu eşitsizlikleri sorgulayıp, mücadele odağına koyarak gerçekleşti. Gecekondu hareketleri, işgaller, kurtarılmış bölgeler, toplumcu belediyecilik arayış ve uygulamaları bu dönemde mekânın siyassallığının örnekleri olarak kentlere damgasını vurdu.

12 Eylül Darbesi tam da bu nedenle en ağır darbeyi kentlere ve kentlerde ortaya çıkan bu uyanış ve mücadeleye vurdu. Darbe belki de en büyük tepkisini kentin bir yeniden üretim ve yaşam mekânı olarak siyasallaştırılmasına karşı verdi.

Son dönemde muktedirler mekânı düzenlemek yönünde ihtiraslı politikalar yürütüyorlar. Kentsel dönüşüm, yeni projeler, soylulaştırma gibi uygulamalar, Kanal-İstanbul, 3. Köprü, 3. Havalimanı projeleri milyar dolarlarla ifade edilen büyüklüklere ulaşıyor. Mekânın bu derece önemli hale gelişinin temel nedenleri nelerdir?

12 Eylül kent mekânını hızla depolitize ederken, 24 Ocak kararları ile başlayan sürecin kent mekânının sermaye birikim süreçleri içindeki rolünü yeniden tanımlayışına şahit olduk. Geçtiğimiz otuz yıl içinde giderek artan biçimde kent mekânı sermaye birikim süreçlerinin merkezine oturmaya başladı. Kuşkusuz kent hala emek gücünün yeniden üretiminin mekânı olma özelliğini sürdürüyor. Ancak bu artık ikincilleşmiş ve geçmişe göre daha stratejik sayılabilecek bir seçicilikle yapılıyor. Bugün giderek daha açık hale gelen bir biçimde kent mekânının kendisi birikim süreçlerinin stratejik ve merkezi bir öğesi haline geldi. Ulusal ve ulus-ötesi sermaye için geçmişte üretim çevrimi birikim açısından ne anlam ifade ediyorsa, finansallaşmanın genel çerçeveyi çizdiği bir ortamda, kent mekânı aynı şeyi ifade ediyor. Diğer bir anlatımla, başta emek gücü olmak üzere metaların üretildiği bir yer olarak kent yerini kendisi meta haline gelen kent kurgu ve pratiği tarafından teslim alınıyor. Bugün kentsel dönüşüm olarak önümüze konulan uygulamalar tam da bu tasfiye sürecini anlatıyor. Kanımca bu tespit kelimelerin tarif edebildiğinden daha radikal bir kırılmaya işaret ediyor. Bu kırılma ve değişim bugüne kadar kent mekânına yönelik bazı tespitlerimizi ve kabullerimizi değiştirmemizi gerektiriyor. Artık karşımızda yeniden üretimin anlamlı kıldığı talep-yanlı bir kentleşme paradigması yok. Bu tür bir kentleşme pratiği giderek ikincilleşip, yaşadığı yenilgiler karşısında geriye doğru itiliyor. Hâkim hale gelen yeniden üretimi değil, metalaşma gereği bir an önce tüketilmeyi gerektiren bir kentleşme mantığı. Tüketilecek ki yerine yenisi konulabilsin.

Başta kentsel dönüşüm olmak üzere tüm stratejik projelerde şiddet ve zor kullanmaya kadar uzanan bir dayatmacılık ve yasaları bile görmezden gelen bir acelecilik var. TOKİ, belediyeleri de yedekleyerek, hiçbir kuruma tanınmamış ayrıcalıklarla söz konusu projelerin en önemli uygulayıcısı olarak kentleri şekillendiriyor. TOKİ’de simgeleşen bu saldırgan ve dayatmacı anlayışın gerekçeleri neler? 


Şiddet ve dayatmacı tutumun, yasaları by-pass eden, ya da yasaları keyfi hale getirmenin gerisinde yukarıda sözünü ettiğim yeni bir düzenin kendisinden önceki düzeni tasfiye etme kararlılığı var. Bunun bir el koyma, kazıma ve temizleme ve yerine yenisini koyma projesi olması ölçüsünde, şiddetle içiçe geçmiş bir süreç olması da kaçınılmaz. İnsanların onlarca yıl yaşadığı mekânlara el koymanın şiddet içermeden gerçekleşmesi mümkün mü? Ancak bu şiddet sadece mevcut yapılı çevreye ilişkin ortaya çıkmıyor. Benzer biçimde orman ve su havzalarına, doğaya yönelen bir şiddet uygulaması ile de karşı karşıyayız. Bu Marx’ın ilkel birikim, Harvey’in elkoyma yoluyla birikim olarak adlandırdığı ve her iki tanımlamada da zor ve şiddete dayanan bir strateji.

Acelecilik konusuna gelince; kapitalist toplumlarda metanın üretilmesi ile pazara çıkıp tüketilmesi arasındaki zamanın en aza indirgenmesi artık değerin realizasyonu açısından büyük öneme sahip. Bugün mekânın meta biçimine boyun eğişinin bir sonucu olarak kent mekânının bir meta olarak üretiminde (kentsel dönüşüm projeleri, büyük ölçekli projeler vs.) de aynı kaygılar ön plana çıkıyor. Açılan davalara, bürokrasinin yarattığı geciktirmelere, protestoların yol açtığı zaman kayıplarına tahammülü olmayan bir süreçle karşı karşıyayız. Diğer bir anlatımla, hem mekânın hem de zamanın para olduğu bir çağda yavaşlığa tahammül yok. O yüzden yasal çerçevelere kısa devrelerin yaptırıldığı, hukuksuzluğun hukuk haline getirildiği ve bir stratejik meta olarak mekânın üretimiyle tüketimi arasındaki sürecinin olabilecek en kısa süreye indirildiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu sistem liberal hukuk düzenini kaldıramadığı gibi, liberal demokrasinin tanımladığı bazı süreçleri de kendine engel görüyor. Bu tür bir otoriterlik arayışı, TOKİ gibi kamu gücünü piyasa mantığıyla kullanan bir kentsel yıkım makinasını yarattı; şimdi o makina kentlerde kamusallık ve emeğin yeniden üretimine yönelik ne varsa onu ortadan kaldırıyor; daha da ötesinde siyasal alanda giderek hâkim hale gelen otoriter yönetim anlayışının en çarpıcı örneklerini üretiyor.

Kent mekânın sermaye birikim süreçleri açısından merkezileşmesi, el koyma, yerinden etme süreçleri, yaşam mekânları arasında ortaya çıkan muazzam eşitsizlikler, kentleri saran yoksullaşma dikkate alındığında, önümüzdeki dönemin siyasal dinamiklerini ve siyasal muhalefetin önündeki olanak ve kısıtları nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Bu yönüyle ortada paradoksal ve ironik sayılabilecek bir durumun bulunduğunu söyleyebiliriz. Daha önce üretim alanında bütün dinamikleriyle kendini gösteren kapitalist üretim ilişkileri ve meta formu bugün yaşamımızın her alanına sirayet etmiş bulunuyor. Buradan yola çıkarak kapitalizmin çelişkilerinin fabrikadan çıkıp başta kentler olmak üzere tüm yaşam alanlarımıza yayıldığını söyleyebiliriz. Bu mantığın doğal bir sonucu olarak kapitalizmin yarattığı çelişkiler üzerine inşa edilen toplumsal muhalefetin artık her yerde olanaklı olduğu söylenebilir. Bu bir yanıyla doğru. Ancak siyasal muhalefet açısından ortaya çıkan bu yeni olanakların aynı zamanda yeni kısıt ve tehlikeler anlamına geldiğini de belirtmek gerekir. Katı olan herşeyin buharlaştığı bir dönemdeyiz. Neo-liberalizm, küreselleşme gibi çerçevelerin içine giydirilmiş meta formuna boyun eğen bu süreç ihtiyaç, vatandaşlık, haklar etrafında tanımlanan bir kentsel mücadeleyi de giderek daha zorlu hale getiriyor. Geçmişte oluşan birçok siyasal mücadele aracını etkisizleştirip, çözüyor. Bu tür olumsuzluklarla nasıl başedileceği ve kapitalizmin her yere yayılan çelişkilerinin sol açısından nasıl sömürülebileceği sorusu başlı başına bir değerlendirme gerektiriyor. Ancak bir özet olarak üç boyutlu bir stratejiye ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Birincisi, içinde yaşadığımız dönemin kapitalizmini ve mekânsallığını iyi anlamak, analiz etmek zorundayız. Bunun iyi yapıldığı kanısında değilim. Bu hem olanak hem de tehditlerin anlaşılması açısından önemli. Böyle bir analiz bize yeni çelişki alanlarında yeni mücadele stratejileri ve araçları tanımlamakta yardımcı olacaktır. İkincisi, bu yeni durum ile geçmişten getirdiğimiz birikim, yatkınlıklar ve kurumlar arasında nasıl bir eklemlenmenin sağlanabileceği konusunda kafa yormamız gerekiyor. Geçmiş birikimlerden neleri geride bırakıp, neleri önümüzdeki döneme taşıyacağımız konusunda tercihler yapmak durumunda olacağımız bir değerlendirmeden söz ediyorum. Üçüncü olarak geleceğe yönelik ütopik/deneysel bir arayış çizgisine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bu hem mevcut yatkınlıklarımıza hem de içinde yaşadığımız vahşi gerçekliğe kısa devre yaptıran, dışına çıkıp düşünebilen bir arayışa işaret etmektedir.

Geçmiş-mevcut ve gelecek (zaman ve mekânlar) referanslı bu tür bir sentez etrafında hem siyasal mücadelenin hem de alternatif bir toplum/kent projesinin mümkün olduğunu düşünüyorum. Ancak bu sorunun yanıtı ve sözünü ettiğim sentez sadece akademik alanda yapılacak kuramsal çalışmalarla değil, siyasal mücadele alanındaki mücadele ve deneyimlerle mümkün olacaktır.

Asi Şehirler Asimetrik İlişkiler (Kansu YILDIRIM)

Geçtiğimiz yıllarda Kuzey Afrika’da, Kıta Avrupa’sında ve Atlantik’in diğer yakasında ABD’de patlak veren eylemler, ekonomik, siyasi ve toplumsal yapıda ciddi kırılmalara ve geçişlere neden olmuştu. Bu eylemlerin birbirine yakın tarihlerde ve benzer gerekçelerle başlaması dışında, ortak bir kritik noktaları daha bulunmaktaydı: Kitlesel düzeyde öfke halinin boşaltılması ve belirli mekânların işgali. Öyle ki, İspanya’daki harekete “öfkeliler” (Indignados), New York’ta ve Londra’daki eylemlere “işgal et” (Occupy) isimleri konmuştu. Madrid’de Puerto del Sol Meydanı, Kahire’de Tahrir Meydanı, Barselona’da Plaza de Catalunya, Londra’da Londra Borsası önü, New York’ta Wall Street pek çok kez büyük ölçekli gösterilere tanıklık etti ve hemen hepsinde ya polisle ya da iktidarın gayrimeşru inzibatlarıyla çatışmalar yaşandı.

Üç kıtada kitleleri eylemlere ve çatışmalara iten başlıca faktörleri iki başlıkta sıralayabiliriz. İlki, 2008 yılından itibaren tüm dünyayı sarsan ekonomik krizin, siyasette ve sosyal güvenlikteki yansımalarının alt ve alt-orta sınıflara fatura edilmesi; resesyon sonrası pek çok beyaz yakalının işsiz kalması ve ABD’de konut piyasasındaki balonun patlaması ve mağduriyetlere gösterilen reaksiyonlar. Diğeri, Kuzey Afrika ülkelerinde baş gösteren kapitalizmin azgelişmiş ülkelerde yarattığı yoksulluk ve yoksunluğa paralel, beyaz yakalı işsizliği, gıda krizi ve yerleşik siyasi iktidar hanedanlıklarının toplumun farklı kesimleri üzerindeki artan baskılarına duyulan tepkiler. Bu iki faktörün oluşturduğu bileşke, gerek Arap isyanlarında olduğu üzere otoriteleri sarstı, iktidarların değişimine neden oldu; gerekse yeni bir muhalefet kültürünün oluşması için teknoloji ile mekân arasındaki ilişkinin alternatif yönlerine dikkat çekti. Ancak kitlelerin ve mekânların ölçeğini biraz daha büyülttüğümüzde kapitalizmin esas (ekonomik-siyasal iktidar) savaşımının tekil mekânlardan ziyade halk kesimlerinin yaşadığı kentler üzerinde gerçekleştiğini görürüz.

Kapitalizm ve Kent

David Harvey’in ağırlıklı olarak 2008 ve 2011 yılındaki güncel makalelerinden oluşan “Asi Şehirler” isimli kitabı, sermaye hareketinin ve kitlesel direnişlerin siyasi-stratejik, ekonomik ve coğrafik açılardan çoklu analizini gerçekleştirmekte. Harvey’in özellikle üzerinde durduğu noktalar, sebep ve sonuç ilişkisinin kaybetmeksizin, sermaye siyasetinin ve direnişin mekâna, bilhassa kentlere ilişkin tüm öğeleri. “Asi Şehirler”de Harvey, kent ve kentleşme olgusunun Marksist bir analiziyle işe koyuluyor.

Anaakım iktisadın mimari çevreye yapılan yatırımları, konut ve kentleşme alanındaki ekonomik hareketliliği makro-ekonomik perspektif içerisinden “ulusal ekonomiye” sıkıştırılmasına itiraz eden Harvey, kapitalist kentleşmenin ekonomik ve toplumsal bilançosunun bu bakımdan yeterince irdelenemeyeceğini belirtiyor. Gerçekten neoliberal zihniyet ile kaleme alınan Dünya Bankası’nın 2009 yılı “Kalkınma Raporu”na göz atıldığında esnek bir arazi ve gayrimenkul piyasasına yapılan vurgu eşliğinde, sermaye birikimini hızlandırmak amacıyla kamunun elini bu piyasalardan çekmesini, “bir kentin müteahhitlere ve spekülatör finansçılara devredilmesine” yönelik teorik nasihatlerde bulunulduğu görülecektir. Kente dair tüm yatırım biçimlerinin ve kalemlerinin tamamen sermaye güdümüne göre yönlendirilmesindeki amaç, kapitalizmin tarihsel olarak kaçamadığı krizlere mekânsal çözüm olarak kentin sunulmasıdır.

Kapitalizmin genel siyaseti, varlığının da devam koşulu olan, “artı sermayenin üretilmesi ve soğurulması için sürekli karlı alanlar” bulmaya endekslidir. Marx’ın Kapital’in ilk cildinde ve Harvey’in “Asi Şehirler”de belirttiği bu siyaset biçimi, “Faustvari bir çelişkiye” yol açar: “Sermayedar, sermayedar olmak istiyorsa sürekli artı değerin bir kısmı daha fazla artı değer elde etmek için harcanmalıdır”. Ancak bunun sonucunda artı ürün üretiminin genişlemesi, sermaye birikiminin para, sermaye, ürün ve nüfus gibi “lojistik büyüme eğrilerinin” negatif yönleri ile karşılaşılır. Öncelikli sermaye izleği, bu artı ürünün soğurulması üzerinedir. İşte bu nedenle kentleşme, bir soğurulma mekânına denk düşer.

Tarih, Harvey’in gösterdiği üzere, bunun farklı veçhelerdeki örnekleriyle doludur. 1848 devrimleri sonrasında Bonaparte’nin Paris’te, 1942, 1975, 2008 yıllarında ABD’de, 1992 yılında İsveç’te, 1997-1998 yılları arasında Doğu ve Güney Asya’da yaşanan krizler, krizlerden çıkış yolları kentsel mekâna dair gelişmelerden kaynaklanıştır; çözümlerin belirli ağırlığı kentleşmeyle ilgilidir. Harvey ilginç bir çalışmadan bahseder: Amerika’da 1980’dan 2010 yılları arasında, 1929, 1973, 1987, 2000 krizlerini önceleyen gayrimenkul patlamaları görülmüştür. Bu bakımdan her kriz dönemi arasında inşa edilen “gökdelenler”, basit bir mimari eserden öte “finansal bir olguya” işaret eder.

“Şehir Hakkını” talep etmek 

Kentlerin sermaye açısından artı ürünün soğurulması, sermayeye kaynak transferleri, krizlere bir reçete ya da tüketim mekânları olması, fiilen karşıt ilişkilerin de doğmasına neden olmaktadır. Özellikle sermaye güdümlü siyaset sonucunda “kamu düzeni”, “çevre düzenlemesi”, “yaşanabilirlik” gibi gerekçelerle örtünmüş istimlâk, kentsel dönüşüm, kamulaştırma, soylulaştırma projeleri emekçi sınıfların yerleşim alanlarını tehdit etmektedir. Kent çeperlerinde yeni ve güvenlikle yalıtılmış, nakde dayalı “ortak alanlar” yaratmaya çalışan sermayedarlar, bu mekânlar üzerinde yaşayanları hukuksal zor, kamu görevlileri ya da çeteler eliyle tasfiye etmeye yönelmektedir. Ne var ki, Rio’nun favelalarında, Lima’nın Seul’un, İstanbul’un gecekondularında sözüm ona “soylulaştırmaya” karşın ciddi tepkiler doğmuştur.

Mülksüzleşme süreçlerine kitlelerin öncelikle yapması gereken şey Harvey’e göre “Şehir Hakkı”nı talep etmektir. Çünkü bu hem bir siyaset biçimi, hem de pratiğidir. Ranciere’e göre siyasetin “ihtilaflı olan bir ortak alanın faaliyeti” olduğunu belirten Harvey, Negrilerin “ortaklık” (Duyuru & Ortak Zenginlik) temasından hareketle “kentlerde müşterek alanların yaratılması” için bir rota çizmektedir; lakin daha önce “Şehir Hakkı”nın gerekliliğine öncelik tanımaktadır. “Şehir Hakkı”, emekçi sınıfların ve ezilen kesimlerin mağduriyetine neden olan, “artı ürünün üretimi ve kullanılması üzerinde demokratik denetim” talebinden teşkil bir hak kategorisidir. Bu hakkı bireysel ya da soysal haklardan ayıran en önemli özellik, kolektif bir özneye ve mücadelesine kapı aralayan “kolektif haklara” girmesidir. Bu nedenle Harvey, kentler üzerine olan tüm savaşımları ivedilikle gerekli ve elzem görmektedir. Buna göre şuna varabiliriz: Kitlelerin neoliberal kent siyaseti altında ezilişine karşı gösterdikleri tüm yerel ve irtibatsız hareketler, “Şehir Hakkı” talebi etrafında örülmelidir. Çünkü bir kent, “insanın içinde yaşadığı dünyayı arzularına daha uygun hale getirmek için” verdiği tüm çabaları içeren bir mekândır ve insanlar kentleri “inşa ederken sadece betonarme yapıları değil, bireyliklerini de inşa etmektedir”. Harvey, tüm kapitalist kentleşme siyasetlerine karşı verilen tepkilerin “Şehir Hakkı” yani sermayenin yarattığı asimetrik ilişkilere ket vuracak artı ürünün üretimi-denetimi üzerinde yoğunlaştırıldığında Henri Lefebvre’nin bir sözünün doğrulanacağına dikkat çekmektedir: “çağımızda kentten doğmayan bir devrimin beyhude bir çaba olacağı”…

ASİ ŞEHİRLER, David Harvey, Çev. Ayşe Deniz Temiz, Metis Yayınları, 2013.


Şehir ve Marksistler (Dinçer DEMİRKENT)

Müstehzi bir ağabeyim tarafından anlatılan, belki yaygın olarak da bilinen bir fıkrada eylemden dönen iki militanın sırtlarını gecekondularla gökdelenleri ayıran duvara dayayıp sigara tüttürdüğü andaki diyalogları şöyleydi: “-Yoldaş, devrimden sonra bu gökdelenleri ne yapacağız?” Diğeri biraz düşündükten sonra şu yanıtı verir: “-Yıkıp gecekondu yapacağız”. Bu fıkra her fıkrada olduğu gibi bir haksızlığı içermekle birlikte bir gerçekliği de göstermektedir; şehir bir çatışma içerir, emek sermaye çelişkisi fabrikalarda, süpermarket kasalarında, bankalarda olduğu yoğunlukta binaların, sokakların, eğlence yerlerinin düzenlenişinde de ortaya çıkmaktadır. Devrimcilerin öfkesi şehirde romantik bir hale altında, yoksulların yanında, bazen kendine bazen de ayrılmış sokaklara saldırarak kendine yer açar. Bu öfke yaratıcıdır ve en çok da şehirde yerini bulur. Çünkü şehir, Marx ve Engels’in düşüncelerinden süzüldüğü gibi kapitalizmin katı olan her şeyi buharlaştırdığı, kapitalizmin yarattığı ve birinin diğerinin mezar kazıcısı olarak tariflendiği iki sınıfın çatışmasının mekânıdır. Şehir bir savaş alanıdır. Bu savaşın kazananı, anlamı belirleyen bir ufuk olarak bu mekânı biçimlendirecektir.

Andy Merrifield’ın Phoenix Yayınevi’nden Nihal Ünver çevirisiyle çıkan Metromarksizm isimli kitabı, bir yandan Marksizm'le ilişki kurmuş düşünürlerin şehirle kurdukları ilişkiye bir yandan da onların şehir hakkındaki fikirlerine odaklanarak hem şehirdeki savaşa hem de şehir hakkındaki savaşa –Merrifield benim savaşla ifade ettiğimi diyalektik olarak adlandırmaktadır– dair güçlü bir anlatıyı ortaya koymuştur. Çalışmanın girişinde, özellikle devrim stratejileri kapsamında, teoride ve pratikte (Çin, Küba) kırın kazandığı ağırlıkla şehrin çürümüşlüğünün devrimcileri yumuşattığı yönündeki disipline dönük algıların birleşmesi sonucu şehir karşıtı bir Marksizm algısının eleştirisini yapan yazar, şehrin ancak diyalektik olarak kavranabileceğini belirtir. Şehir, cehennemdir doğru, ama cenneti içinde barındırır ve geleceğin toplumu bu ikisini aşarak kurulabilecektir.

Kurucular 

Kitap sekiz bölümden oluşmaktadır. İlk iki bölüm Marksizm'in kurucuları Marx ve Engels’e ayrılmıştır. Ardından gelen bölümlerde de Walter Benjamin, Henri Lefebvre, Guy Debord, Manuel Castells, David Harvey ve Marshall Berman şehirle kurdukları ilişki ve şehirle ilgili düşünceleri sınırlarında ele alınmıştır. Merrifield’ın Marx ve Engels’e ayırdığı bölümlerde, şehirle kurdukları ilişki birbirinden tamamen farklı olsa da düşünceleriyle birbirlerini destekleyen iki yoldaşın hikâyesini sunmaktadır. Münzevi bir hayat yaşamak durumundaki Marx ile özellikle Manchester’da şehri damarlarında gezinerek işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki mekânsal karşıtlığı, işçi sevgilileri dolayımıyla yaşayan Engels arasında bir karşıtlık kurulur. Aslında Marx ile Engels arasında kendiliğinden oluşmuş bir işbölümünde şehir hakkında daha kapsamlı bir düşüncenin de Engels tarafından geliştirildiğini belirtir yazar. Engels gerek İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’da gerekse de Konut Sorunu’da meseleyi kapsamlı bir biçimde ele almıştır. Konut Sorunu’da ortaya konulan tez, bugün geçerliğini korumaktadır. Ne nüfus çokluğu ne de konut eksikliğidir. Konut sorunu bir mülkiyet problemidir ve bu konuda yapılacak kamulaştırmanın başka herhangi bir kamulaştırmadan farkı yoktur.

Marksistler ve Şehir 

Marx ve Engels’in ardından Walter Benjamin’in Berlin, Paris ve Napoli ile kurduğu ilişki anlatılır. “En hüzünlü şehir Marksisti olarak” olarak tanımladığı Benjamin’in yazar için ne kadar önemli bir yer işgal ettiği, Benjamin’de ortaya çıkan temaların kitabın bütün izleğine yansımasından fark edilebilir. Walter Benjamin’in Pasajlar'ında kalabalıklar, haklarında biriktirdikleri imgelere dönüşür. İmlere, imgelerim imgeleri Benjamin’in aşık olduğu Asja Lacis sayesinde tanıştığı Lucaks’ın "şeyleşme" kavramıyla birleşir ve Marksizm'e bağlanır. Kelimenin tam anlamıyla gezgin bir düşüncenin Marksizm'le ve şehirle temas noktasında yer alır Walter Benjamin.

Ardından Lefebvre’in yabancılaşma kavramıyla şehrin gündelik hayatına girmesi ve şehir devrimi önerisi yer alır. O da iki dünya savaşını yaşamış direnmiş, savaşın ve kapitalizmin getirdiği yıkım ve yaratıcılıkla karşılaşmış, şehirde süren savaşın araçlarını varoluşçu-hümanist bir yöntemle ele almıştır. Diyalektik sürmektedir: Genç Marx’ın yabancılaşma kavramının ifadesini hissettirdiği şehir özgürleşmenin de kolektivitenin de mekânı olarak varoluşunu ifade etmektedir. Tam da bu yüzden banliyölerde kurulan şehir olmayan şehre karşı öfke duydu, “şehrin ve şehre ait gerçekliğin bilinci duygusuzlaşmıştı… Şehrin pratik ve ideolojik yıkımı devasa bir boşluktan başka bir şey bırakmazdı geriye.” Bu nedenle herkes için bir şehir hakkı talep etti. Bir burjuva öz anlamında şehir değil, “dönüştürülmüş ve yenilenmiş bir şehir hakkı.”

Lefebvre’in ardından Gösteri Toplumu’nun yazarı Guy Debord, tabii ki Situationist hareket ve 68’in ele alındığı bölümde yazar, gösterinin boyutları ve yıkıcılığına karşı Debord’un teorik ve pratik mücadelesini ele alır. Paris duvarlarına Gösteri Toplumu’ndan aynen aktarılarak yazılan tezleri örnekler: “Arzularınızı gerçekleştirin, asla çalışmayın, sıkıntı karşı devrimcidir, sendikalar genelevdir.” 68 öğrenci hareketinin dinamiklerini yansıtan bu hareket, şehrin sıkıntısına karşı Lefebvreci bir karnavalı, şenliği öne çıkarıyordu. Debord’un gösteri toplumu olarak işaret ettiği felaket 68’den sonra hızla kendini yeniledi ve büyüdü, bugün de metalaşmış görüntülerin çevremizi sarıp sarmalaması, atıllığımız ve sıkıntılarımızı beslemekte.

Ardından, Lefebvreci hümanist çizginin tam tersi noktadan Althusserci teorik anti-hümanizmden yola çıkarak kent çalışmalarına giren Manuel Castells, Marksizm'i odak noktalarında savunan şehir planlamacısı ve coğrafyacı Harvey ve şehirler hakkındaki düşüncelerimizde romantik bir boyutu güçlendiren Berman’ın ele alındığı eser, bu isimlerin de düşünce evrenini çevreleyen geniş bir entelektüel uzamdan besleniyor.

Riyakârların Şehri ve Sosyalistler 

Marksizm yıkıcılığıyla güçlü bir düşüncedir. Devrimcidir ve devrimciliğiyle de yeni bir kuruculuğun, yeni bir düzenin önünü açar. Türkiye’de ilk bakışta ilginç görünse de, örtü kaldırıldığında çırılçıplak açığa çıkan bir gerçek var: Türkiye muhafazakâr siyasetini yürütenler, çok bağlı oldukları eskiyi bir kültürel değer olarak bir türlü ele almamakta, ne varsa yıkıp alınır satılır hale getirmek için takla atmaktadırlar. Sosyalistler ise bu talanı durdurmak için ellerinden geleni yapmaktadır. Buradaki gerçeği görmek gerekir: Şehir, muhafazakârlar için bir yaşam ve mücadele alanı değildir aslında. Onlar evlerinde, "özellerinde", "mülklerinde" geleneksel yaşam tarzı dedikleri modern eziyetleri sürdürmekte, sokaktan korkmaktadır ve sokak bırakmak, cadde bırakmak, ortak değer bırakmak istememekte; riyakârlığın doruğunda bütün değerleri değişim değerine çevirmektedirler. Sosyalistler ise sokağı bir kamusallık, bir kolektivitenin mekânı olarak örecek, şehrin diyalektiğinin bilincinde, onu sadece konfor umudunun değil, özgür ve eşit kadın ve erkeklerin mekânı olarak sürekli, yeniden tasarlamaktadırlar.

METROMARKSİZM, Andy Merrifield, Çev. Nihal Ünver, Phoenix Yayınevi, 2013.


Mekân Toplum ve Siyaset Üzerine (Gürkan AKGÜN)

“Mekân” konusunda giderek daha çok kelâmın edildiği bir dönemi yaşıyoruz. Çünkü özellikle 2000’li yılların sonrasında mekân ülkenin temel ekonomi politikalarının merkezine yerleşerek bir sermaye biriktirme aracı haline geldi. Kentlerin bizzat kendisinin pazarlandığı, birbiriyle yarıştırıldığı bir dönem elbette ki, daha da keskinleşen eşitsizlik biçimlerini beraberinde getiriyor. Yıllardır oturduğumuz evimiz, sokağımız, okulumuz, hastanemiz, mahallemiz, kentimiz, köyümüz, derelerimiz, ormanlarımız birer yaşam alanı olmaktan çıkıp piyasa terimleri ile açıklanır hale geldikçe mekân, sınıf çelişkilerinin daha da belirginleştiği bir mücadele alanına işaret ediyor.

“Kentleri Savunmak” adıyla okuyucularla geçtiğimiz ay buluşan kitap, tam da 2000 sonrası kentleşme süreçlerini anlamak, mücadele deneyimlerini geleceğe aktarabilmek amacıyla hazırlanmış bir derleme. Gerçekten takip edilmesi, anlamlandırılması güç bir döneme dair bir tanıklık ve çözümleme çabası. Her gün bir yenisi çıkan yasalar, hazırda bekleyen tasarılar, günbegün birbirini tutmayan siyasi demeçler, yıkılan evler, yapılan AVM’ler, köprüler, duble yollar, HES’ler, portlar… Geçmiş dönemde de durum böyleydi elbette ama dünyanın değişen iktisadi yapılanması ve Türkiye’de kapitalizme biat etmekte sınır tanımayan tek parti rejimi bugün mekânın topyekûn dönüşümünü ve bu dönüşümün hayatlarımıza daha yıkıcı bir şekilde sirayet edişini hızlandırdı.

NotaBene yayınlarından yayımlanan kitap, “Aysun Koca, Çare Olgun Çalışkan, Esra Kaya ve Gürkan Akgün”ün editörlüğünde kolektif bir çalışmanın ürünü. Hikayenin başlangıcı 2005 yılına dayanıyor. Kent meselesi ile ilgilenen bir grup araştırmacı tarafından BirGün Gazetesi'nde haftalık olarak hazırlanan “Kent Sayfası”, 2010 yılına kadar yayın hayatını sürdürdü. Kolektif bir ekip tarafından hazırlanan bu sayfada 100’ün üzerinde yazar tarafından hazırlanan dosya ve yorum yazıları ile Türkiye’nin yoğun mekânsal gündemi haftalık olarak izlenmeye çalışırken, yer yer eylem, mücadele ve kampanyaları, önemli basın açıklamalarını sayfaya taşıyarak kentsel-toplumsal muhalefetin de bir yandan sesi, diğer yandan da tartışma zemini olma çabası sergilendi.

Kentleri Savunmak ise, bu dönem içerisinde yayınlanan yazıların yeniden değerlendirilerek derlenmesi ve yeni yazı ve röportajlar ile bütünlüklü olarak 2000 sonrası kentleşme pratikleri ve mücadele deneyimlerine odaklanıyor. Akademi, meslek örgütleri, sendikalar, kentsel hareketler, yerel inisiyatifler gibi bizzat konunun uzmanı ve muhatabı olan 50’nin üzerinde yazar tarafından, bu süreçte kentlerin gündemine gelen yasa, uygulama, proje, tartışma vb. müdahaleleri anlamaya ve genel okuyucunun kavrayabileceği şekilde ifade etmeye çalışıyor. Kentsel dönüşümden, kırda yeniden yapılanmaya; ekolojik tahribattan, kentsel/toplumsal muhalefete kadar birçok konu, teorik boyutu ve güncel gelişmeleri ile ortaya konuluyor.

Kitabın içeriğine biraz daha derinlemesine bakarsak, ilk bölüm yukarıda da bahsedildiği gibi, yeni çağın ilk on beş yıllık dönemini geride bırakırken, tüm bu süreci gerek bir bütün halinde anlamlandırabilmek ve geleceğe dair öngörülerde bulunabilmek, gerekse de 2010 yılı sonrasında yaşanan gelişmeleri de değerlendirebilmek amacıyla Kent Sayfası editör grubu tarafından hazırlanan yeni yazılar ve röportajlarda oluşuyor. İkinci bölümde ise BirGün Gazetesi, Kent Sayfasında yayınlanmış olan yazılardan bir seçki var.

Bu dönem itibariyle İstanbul’un pazarlanma süreci ve küresel sermayenin İstanbul’a çekilebilmesi amacıyla birçok projenin burada yoğunlaşması, kitabın kapsamında da İstanbul’a yoğunluğu arttırmış durumda. Galataport, Haydarpaşa, 3. Boğaz Köprüsü, Sulukule, Tarlabaşı, Taksim, Kültür Başkentliği gibi birçok konu inceleme konusu. Ancak bununla birlikte Van Depremi'nin yansımalarından, Ankara’da Melih Gökçek’li yıllara, Dersim’deki baraj inşaatından, Trabzon, Adana, Konya, Gaziantep ve daha birçok kentte farklı açılardan kapitalizmin mekândaki yansımalarını analiz eden, bu süreçteki gelişmeleri derli toplu aktarmaya çalışan yazılar yer alıyor.

Fatsa’dan Dikili’ye yerel siyaset deneyimleri, sağlık sistemindeki dönüşümünün kent yoksulluğuna etkileri, kent ve sanat ilişkisi, hamalların kent mekânında ve çalışma yaşamında örgütlenme biçimleri, engellilerin kentsel yaşama katılımı, 2B’ler, TOKİ’ler, kentsel dönüşümler, bitmeyen konut sorunu, bitmeyen sürgünler ve bitip tükenmeyen AVM’ler, rezidanslar gibi mekân üzerinde kesişen birçok farklı konu kitabın muhtevası içerisinde. Bu arada, Türkiye dışına mercek tutarak çeşitli paralellikler ve karşıtlıkların altı çiziliyor. Kente ve kentleşme, kırdan, tarımdan, doğadan bağımsız algılanamayacağından kırsala, çevreye dönük müdahalelere de kitapta yer verilmiş durumda. Tüm bunların arasında da kent ve mekâna yönelik lezzetli, zihin açıcı yorum yazıları da mevcut. Büyük gündemlerin arasında kimi zaman unutulan daha az hatırlanan ama gündelik hayatı anlama çabası ve değiştirme umudu az çok tüm yazılara sirayet etmiş diyebiliriz.

Kitabın kapsamı içindeki yazıların hâlâ mekân üzerindeki araştırma ve tartışmaları etkileme gücü bulunuyor. Çünkü 2000’li yılların başlarında gündeme gelen bu projeler halen daha sıcaklığını koruyor. Kentsel dönüşüm, yeni yasal süreçlerle yeniden şekillendirilirken, 3. Köprü, Galataport’un ihale süreçleri devam ediyor, tüm bunlar ekseninde kentsel muhalefet, hukuki mücadele ve tartışmalar da güncelliğini koruyor.

Bunun yanı sıra, İstanbul’a 3. Havalimanı, olimpiyatlar ve daha nice çılgın projeler de bir bir ortaya çıkmaya devam ediyor. Toplumsal belleğimizin zaten zayıf olduğu ve sürekli değişen ve takip edilmesi zor olan gündemin takip edilebilmesi için bu ve benzeri çalışmaların sayısının artması son derece önemli. Ana akım medyada ve iletişim ağlarında sözü edilmeyen, suskun bırakılan tüm bu devasa gökdelenlerin, şatafatlı projelerin altında yaşamları giderek zorlaşan, kaybeden konumuna itilen toplumun geniş kesimleri açısından başka bir kentin ipuçları geçmişin hafızası, deneyimleri, bugünün mücadele pratikleri ve insanca yaşanabilir bir kentin tahayyülü ile ancak gerçekleşebilecek. Bu yüzden toplumun büyük bir kesimi bugün siyasetsizleştirilirken, kent meselesi gündelik hayatı politikleştirme açısından birçok fırsatı önümüze seriyor.

Mekân bir yandan sermaye/iktidar tarafından şekillendirilirken, tüm bu eşitsizliklerin görünür kılındığı mücadele alanına işaret ediyor. İnsanların giderek başka bir alternatif olmadığına ikna edildiği, bu yıkıcı kentleşme süreçlerine rıza göstermek zorunda bırakıldığı bir dönemde; toplumcu, eşitlikçi, demokratik, doğadan ve bilimden yana bir kent yaşamının örgütlenebilmesi yolundaki adımlar “Kentleri Savunmak”tan geçiyor.


Çağın Ruhunu Yakalamak için Lefebvre (Cihan ÖZPINAR)

Evvela bir manzara çizmeye çalışalım: Türkçe yayın dünyasının bilhassa “teori” ile ilgili alanındaki büyük gediklerinden bir tanesinin, bir yazarın düşünce dünyasını belirli bir kontekste oturtamama olduğunu söyleyebiliriz. Her dönemde bir takım düşünürlerin yükselişlerine ve düşüşlerine şahit olunur. Bu biraz yazarın ortaya koyduğu eserle ilgili olmakla birlikte, daha ziyade o eserin, yazıldığı zamanın ruhunu yakalayıp yakalayamadığıyla da alakalıdır. Yükselişte olan yazarları Türkçe yayın dünyası, kendinden büyük ve küçük diğer yayın dünyaları gibi göz ardı edecek değildir, nitekim etmez de. Zira o dönemin düşünce iklimi o yazarı ve eser(ler)ini konuşur; buna kulak tıkamak imkânsızdır. Gedik ise şuradan başlar: bu yazar, tarihin o dönemine nereden gelmiştir? Arş-ı âlâdan inip arzda tecelli mi etmiştir, yoksa o da her dünyevi varlık gibi belirli toplumsal koşulların neticesi midir? Eğer ikinci senaryoyu cevap olarak veriyorsak, yazarın düşünce dünyasını oluşturan, “onu etkileyen” ve çoğunlukla onu önceleyen yazarların tanınmadığı, bilinmediği bir dilde, çağın ruhunu yakalamış yazarı o dile kazandırmak, okuyucuları ne ölçüde çağın düşüncesiyle hemhâl edebilecektir sorusunu da peşinen sormak gerekir.

Bir örnekle durumu daha anlaşılır kılalım. Slavoj Zizek dediğimiz zaman, artık “teoriye” aşina olan okuyucudan tutun literatüre şöyle bir göz gezdiren okuyucuya kadar “arife tarif gerekmez” kabilinden bir aşinalıkla karşı karşıyayız. Ama öyle bir dil düşünün ki, Zizek’in hemen her kitabı o dile çevrilmiş olsa da, onu en çok etkilemiş, onun her nasılsa bu çağın ruhunu yakalamayı başarmasını sağlayan, onu “yapan” öncülleri dilin içerisinde epey güdük kalmış. Hegel’i “Çağatayca” okuma becerisi olanlar epey şanslı olsalar da, Türkçeye mahkum olanlar, ya da mahkumiyet bir kenara, Hegel’i kendi anadil dünyasında kavramak isteyenler, 2013 gibi Hegel’e göre geç bir yılda, Godot’yu bekler gibi, Hegel çevirecek yürekli çevirmenleri ve yayınevlerini hâlâ bekliyorlar. Yine Zizek’ten devam edelim: Kendisinin kavram setine büyük katkısı olan Fransız psikanalist Lacan’ı bilmeyen yoktur. Her iyi Zizek okuyucusunun kendini ifade edecek kadar bir Lacan bilgisi vardır çok şükür. Ne yazık ki, Lacan, henüz birkaç makalesi ve bir küçük kitapçığı dışında Türkçeye kazandırılamamış bir başka yazardır. Bu şeraitte, Zizek bilgimizi de, Zizek yayıncılığımızı da, Zizek üzerinden “çağın ruhu”yla kurduğumuz düşünsel ilişkiyi de sorgulamamız icap eder. Örnekler çoğaltılabilir.

Lefebvre ve Harvey 

Bugün çağı yakalayan bir başka “damar”, hiç kuşku yok ki, kent/mekân konusuna vakfedilmiş ve özellikle de politik ekonomiyle, coğrafyayla, siyasetle birlikte kavrulmuş bir teorik hat. Bu hattın ilk akla gelen ismini herhangi bir okuyucuya sorsak, verilecek cevap pek şaşmayacaktır haklı olarak: David Harvey. Zira Harvey, krizin de etkisiyle birlikte, zaten o zamana kadar çoktan hak ettiği itibarı gerek dünyada gerek Türkiye’de misliyle almakta. Ama Harvey’i Harvey yapan neydi ve kimlerdi? İşte, Harvey’i öncelleyen, onu o yapan, büyük ve çağının ötesinde bir isim burada karşımıza çıkıyor: Henri Lefebvre.

Elbette Lefebvre’in eserleri yalnızca Harvey’e olan etkisiyle sınırlandırılamaz. Çağının ötesinde dememizin sebebi de biraz bu zaten. Lefebvre, 1970’lerde yazdığı kitaplarla, ve bu kitaplar vasıtasıyla hem sosyal bilim cenahında hem siyasal mücadele cenahında açtığı “alan”la her türlü ilgiyi ve övgüyü hak eden düşünürlerden birisi. Aslında bu zamana dek Lefebvre Türkçede tanınmıyor değildi. Onun çeşitli dönemlerde pedagojik amaçlı yazdığı Marksizm kitapları çeşitli defalar Türkçe okura ulaşmıştı zaten. Fakat Lefebvre’i siyasal-pedagog karakterinin birkaç adım ötesine taşıyıp, onu “devrimci” bir “teorisyen” ve aynı zamanda bilim insanı yapan eserlerine henüz ulaşamamıştı. Lefebvre’in geçtiğimiz günlerde Sel Yayıncılık tarafından Selim Sezer çevirisiyle Kentsel Devrim başlığıyla yayınlanan 1970 tarihli La Révolution Urbaine kitabı, bu bahsettiğimiz alanı açan ve bugün Harvey, Manuel Castells (Lefebvre’in Paris Nanterre’de profesör olduğu sırada Castells de aynı yerde genç bir okutmandı ve 1968’de Daniel Cohn-Bendit’e ders veriyordu), Neil Smith (geçtiğimiz yıl vefat etti), Edward Soja (henüz Türkçede “keşfedilmemişlerden”) gibi kent, mekân, eleştirel coğrafya, vs. alanlardaki “büyük” isimlerin yürüdükleri yolu “yapan” kitaplardan bir tanesiydi. Bu anlamda, Kentsel Devrim, düşünce dünyamızın zamanın ruhunu yakalamamıza vesile nevinden epey anlamlı bir katkı olarak görülmelidir en başta.

Toplumun kentleşmesi 

Lefebvre, tabii ki, Türkçeye kazandırılması kadar, eserine nüfuz edilmesi de zahmet ve emek gerektiren bir isim. Kentsel Devrim’deki soyutlamalarla Lefebvre’in işaret ettiği somut mücadele alanları arasındaki gidiş gelişler okuyucu için yorucu olacaktır, yine de okuyucu bunun karşılığını alacaktır. Zira dünya epey bir süredir kent ölçeğinde verilen siyasal mücadelelere tanık oluyor ve bunun Türkiye’de de bilhassa kentsel dönüşüm sebebiyle ortaya çıkan direniş ve mücadele örnekleri kapsamında çeşitli “çağı yakalayan çağdaşları” mevcut. Kent, genelgeçer Marksizm yorumunda sermayenin kendini yeniden-ürettiği, üretime değil de mübadeleye ait bir mekân iken, Lefebvre’in de katkılarıyla sermayenin bizatihi zuhur ettiği, hem üretime hem de mübadeleye ait bir mekâna dönüşür. Dolayısıyla, sermaye karşısındaki mücadelenin ölçeği de fabrikayla sınırlı kalmaktan çıkarak sermayenin ölçeği olan kent boyutuna yayılır. Bu da belirli bir tarihsel dönüşümün kapitalist toplumları getirmiş olduğu bir aşamadır.

Sanayi devrimi, 19. yüzyılda kapitalizmin gelişimini ivmelendirirken bir yandan da Lefebvre’in ifadesiyle “bir bütün hâlinde toplumun kentleşmesi” olgusuyla da karşı karşıyayızdır. Bu olgu, bugün bizi, David Harvey’in, güzel bir tesadüf sonucu Kentsel Devrim’le aynı zamanda Metis Yayınları tarafından Ayşe Deniz Temiz çevirisiyle Türkçede yayınlanan Asi Şehirler’deki (Rebel Cities) argümanlarına kadar götürmektedir: Yeni bir kentsel hayat pratiğine ilişkin toplumsal taleplerden ve mücadeleden mürekkep olan “şehir hakkı”ndan (droit à la ville ¾ yine bir Lefebvre kavramı), bir bütün olarak kentin “aşağıdakiler tarafından” dönüştürülmesine, yani kentsel devrime... Los Angeles’tan, Paris’e, oradan Londra’ya kadar kapitalist “şehrin”, geleceğin “kentlerine” dönüştürülmesine (ayrımı Lefebvre Kentsel Devrim’de daha detaylı olarak yapmaktadır) yönelik eylemler, mücadeleler, bilhassa ayaklanmalar, çok yakın tarih için konuşacak olursak zaten 1990’lardan beri emarelerini gösteriyordu. Bu türden kalkışmaların bundan sonraki dönemde çok daha sık olacağına dair bir öngörüde bulunmak pek de kahinlik sayılmamalı. Hele ki çağımızda kentin, kapitalist üretim mekanizmasının tam odağında bulunduğu gerçeği hemen her yerde, afişlerde, billboardlarda, televizyonlarda, gazetelerde, vs. gördüğümüz konut projelerinden, haberlere bolca malzeme olan kentsel dönüşüm taarruzundan, “Şehircilik” Bakanlığı’ndan rahatlıkla anlaşılabileceği gibi.

O hâlde, belki de şöyle bitirmeli: Evvela çağımızın ruhunun kontekstini kavramamıza, ardından çağımızın ruhunun (hayaletinin?) ta kendisini yakalamamıza yardımcı olması niyetiyle “Kentsel Devrim”i düşünmeye ve tartışmaya başlamak gerek. Hayırlara vesile.

Mekan ve İktidar (Soner TORLAK)



2001 yılında Kartal Cezaevi'nde ölüm orucunda yaşamını yitiren Sibel Sürücü'nün ailesi, her yıl ölüm yıldönümünde, Tokat'tan İstanbul Başakşehir'e gelip Sibel'i ziyaret ediyorlardı. Bu yıl da böyle yapacaklardı. 22 Nisan'daki ölüm yıldönümünden birkaç gün önce, dayısı Şenol Budak Sibel'in mezarını temizlemeye, toprağına su vermeye geldiğinde mezarı yerinde bulamayacaktı. Zengin egemen arsızlığının son zamanlardaki prototipi Ali Ağaoğlu'nun bölgedeki gecekonduları yıkarak inşa etmeye başladığı My World Europe evlerinin görüş alanına giren mezarlık bir gecede ve haber verilmeksizin başka bir yere taşınmıştı.

Bu olaydan yaklaşık bir ay önce ise Ankara Dikmen Vadisi'nde evlerinin yıkılmasına uzun yıllardır direnen halka, sivil ve resmi polisler eşliğinde yıkım ihalesini alan şirketin "elemanları" pompalı tüfeklerle saldırıya geçecekti. Dikmen halkının direnişiyle geri çekilen polisler ve silahlı işgalciler, iş makinelerini de orada bırakıp kaçtılar.

Mekân, egemenliğin tesis edilmesinde oldukça kritik önemdeki bileşenlerden biridir. Mekân giderek içerme/dışlama ile ilişkilendirilecek biçimde her türlü konumu belirleyen temel bir kategori haline gelmektedir. Mekân, yani okula ya da işe giderken teptiğimiz yollar, dostlarla buluştuğumuz yerler, oturduğumuz mahalleler, her gün bir şekilde adımladığımız sokaklar... Nihayet egemenliğin tesisi açısından oldukça önemli bir araç olan bu içerme/dışlama pratikleri, egemen sınıfın ‘mekânı tutmayı’ hayati bir görev olarak önüne koymasına ve mekânı kaybetme korkusu yaşadığı her anda, bu tehdidi yarattığını düşündüğü bedenleri bu mekândan ‘linç’, ‘tehdit’ ya da ‘tehcir’ ile sürmesine neden olur. İktidarın kendini yeniden üretirken ayağını bastığı, içinde kıvrılarak dolaştığı ve sürekli kendi suretinde yaratmaya yeltendiği mekân, bugün artık başka bir dünya isteyenlerin nihai kavga alanıdır.

Mekânları ne yapmalı?

Mekân üzerine yürüyen kavgada kavramsal cephaneliğimizin oldukça genişlediğini söyleyebiliriz, direniş pratiklerimizin de. Ağaoğlugiller'in Sibel Sürücülere, Gökçekgiller'in Dikmenlilere karşı ilan ettiği savaş hepimizin savaşı. Bugün mekanları ele geçirmek, yıkmak ya da dönüştürmek yoksullar için marjinal politik bir faaliyet değil, kritik bir hayatta kalma stratejisi haline gelmiş durumda.

Meselenin bir boyutu çıplak ekonomi-politik. Egemenler, özellikle kent mekanlarını sürekli yeniden "yaratıcı yıkıma" maruz bırakmalarına yol açan bir tür rantiyer yasaya tâbiler. Değeri yükselen parselleri ve kentsel mekanları yeniden düzenliyorlar, merkezi kent mekanlarını daha fazla tüketebilenlerin kullanımına açabilmek adına yoksulları kentin sınırlarına doğru sürüyorlar. Meselenin diğer boyutu oldukça ideolojik. Egemenler, yoksulların kamusal mekanları kullanmaya haklarının olmadığını düşünüyorlar, yoksullardan açıkça tiksiniyorlar, ayrıca bu "akılsız" kitlelerin isyan etmemesini sağlamak adına her türlü özgürlükçü kamusal alan fikrinden alabildiğine korkuyorlar.

Direniş hatlarının örüldüğü yer de burası. Yine de söylemek lazım: Elimizde hazır bir reçete yok. Mekan üzerine verilen bu savaşta, aklımızda kaldığı kadar tarihsel deneyimlerden esinlenip, gücümüzün yettiği kadar gündelik mücadelelerle yol alıyoruz. Son yıllarda Mısır'daki Tahrir işgali bir devrimi tetikledi, Wall Street işgalinin nefesi ulusal çapta bir muhalefeti canlandırmaya yetmedi ve Zizek'in dediği gibi "çocuklara anlatılacak güzel bir anı olarak kaldı", Ankara'da Tekel işçilerinin 80 günü aşan Sakarya Caddesi işgali ise yeni nesil işçi muhalefetinde mekânı tutmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

Henri Lefebvre "Belirli bir mekanı bir süreliğine özgürleştirebilirsiniz ancak her zaman şuna şahit olacaksınız, eğer daha ileri bir özgürleştirme sürecine girmezseniz, özgürleştirmiş olduğunuz mekân, bir süre sonra egemen pratik tarafından tekrar emilir, ele geçirilir" diyordu, Wall Street işgali bize bunu fazlasıyla gösterdi. Harvey de Lefebvre'i teyit ederek "egemen pratik değişmedikçe mekanlar her zaman tehdit altında olacaklar ... Toplumsal yaşamı daha yaygın bir şekilde nasıl örgütleyeceğinizi düşünmeye başlamalısınız. Aksi takdirde egemen pratik galip gelir ve biz de tekrar en baştan başlarız, mekanları özgürleştirmeye yeniden başlarız" sözlerini sarf edecekti.

Mekan, bellek, kent hakkı 

Mekan üzerine süregiden mücadelenin diğer yanıyla bir bellek savaşı olduğunu da sürekli akılda tutmak gerekiyor. Taksim Meydanı ve Emek Sineması'na yönelik saldırının ideolojik dozunun çokça yüksek olduğu aşikar. Egemenler mekanları kendi suretlerinde yaratmak istiyorlar; aksi takdirde her yerde toplumsal belleğin "hatıralarıyla" yüklü başka suretlerle karşı karşıya geliyorlar. Taksim Meydanı'nı bilinen haliyle ortadan kaldırmak, onlar için 1 Mayıs 1977'yi de ortadan kaldırmak demek, gecekonduları ortadan kaldırmak, bu gecekondularda birikmiş direniş deneyimlerini silmek demek. Mekanların belleğini silmek, bu belleğin toplumsal belleğe referansla "istenmeyen şeyleri" hatırlatmasının önüne geçmek durumundalar. Kent mekanını yeniden talep etmek, bu anlamda, nostaljik ve romantik bir "istemezükçülük" değil, ahir zaman Faustlarına karşı verilen bir kolektif bellek savaşıdır.

1967'de Lefebvre'in "bir çığlık" olarak tarif ettiği "kent hakkı" kavramının, işte bütün bu açılardan bugün kritik hale geldiğini söylemeli. Küresel çapta nüfus yoğunluğunun kentlerde kritik eşiği çoktan aştığı günümüz dünyasında insanca ve onurlu yaşayabilmenin yollarını bulabilmek ve egemenlerin tüketim adaları ve yoksulluk okyanuslarından oluşan bir dünyaya dönük projelerini yırtıp atabilmek adına dünya üzerinde hayata geçirilen kent hakkı merkezli mücadele deneyimlerinden de dersler devşirmek gerekiyor.