Başak BAYSALLI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başak BAYSALLI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Adım Adım Beyoğlu (Başak BAYSALLI)

Kitap, Yelda Türedi’nin şu cümleleriyle karşılıyor okuru:  “Yitip gitmiş bir kültürün kitabı değil bu; daha ziyade bugün yaşadığımız hoşgörü ve özgürlükle yoğrulmuş Beyoğlu kültürünün köklerini, nasıl geliştiğini ve buraya nasıl vardığımızı anlatıyor. Pera artık yok, Grand Rue de Pera da. Ama İstiklal Caddesi var, Beyoğlulu olmak var. Ne balo salonları, ne barlar, ne de birbirinden güzel taş binalar işin özü, bundan fazlasından bahsediyoruz; birbirini kabul etmekten, birbirinin alışkanlıklarına, yaşam biçimine, inançlarına, söz hakkına ve diline saygı duymaktan. Yeni fikirlere, yeni akımlara, sanata açık olmaktan, farklı olanı dışlamamaktan… Bütün bunlar pek çok acı dolu deneyimle bize ulaşmış. İstiklal Caddesi’nin çevresi hep değişimle yoğrulmuş, şimdi de hızla değişiyor. Ama ne kadar değişirse değişsin kendi olmaktan vazgeçmiyor.”
         
Düşünüyorum: Yitip gitmiş bir kültür? Pera? Beyoğlu? İstiklal Caddesi? Günbegün değiştirilen sokak ve cadde isimleri? Yaşam biçimine, söz hakkına ve dile saygı? Farklı olanı dışlamamak? Umutla yaklaşamıyorum bugüne ve yarına. Gün geçtikçe yitirdiğimizi düşünüyorum bu şehrin dokusuna, sesine ait olanları. Her sabah, daha da yabancılaştığım bir şehre uyanıyorum. Bu düşüncelerle çeviriyorum kitabın sayfalarını. “Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi”; John Freely ve Brendan Freely’nin kaleminden Beyoğlu’na dair bir anlatı. Okuru, bugünden uzaklaştırıp geçmişe götüren, yıllar öncesinin sokaklarında dolaştıran, sonra geçmişe tanıklık etmiş bir sokağın ortasına ya da bir pasajın önüne bırakıveren bir kitap. Hüzün, merak ve heyecan duygularını yaşatan, İstanbul’un sokaklarını dolaşırken hissettiklerimize odaklanan, mekân-insan ilişkisi üzerine düşünmemizi sağlayan cümleler eşliğinde bir yolculuk…
         
Kitap, Haliç ve Karaköy’den Taksim Meydanı’na kadar olan bölgeyi anlatıyor. İstanbul’a dair kitaplar genellikle tarihi yarımadayı ele alır; ama “Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi” Konstantinapolis yarımadasının karşısına yoğunlaşıyor. Bölgenin gelişimini ve toplumsal tarihini, Haliç’teki ilk yerleşimlerden Taksim ve çevresindeki son yerleşimlere kadar, sadece mimarisiyle değil, katillerinden mafyasına, fahişelerinden bankerlerine, diplomatlarından sosyetesine kadar, bütün sakinlerini inceleyerek sokak sokak takip ediyor.
         
Yüzyıllardır farklı kültürleri bir arada tutan, her gün biraz daha değişen, özünü yitirmemek için direnen caddeler, mahalleler, hanlar, pasajlar, geçitler… Evet, Yelda Türedi’nin söylediği gibi bütün bunlar acı dolu deneyimle bize ulaştı. Kitap, bölgeyi ele alırken bu “acı dolu deneyim”lere, Hıristiyan ve Yahudi nüfusun Beyoğlu’nu terk etmek zorunda kaldığı günlere de yer veriyor. Ve biz bir kez daha gerçek sahipleri tarafından terk edilen bir apartmanın önünde öylece durup yaşananları zihnimize kazımaya ve unutmamaya çalışıyoruz. Yok edilen kültürlerin üzerine kurulmaya çalışılan yeni bir yaşam biçiminin bir gün yerle bir olacağını düşünerek kendimizi rahatlatmaya çalışıyoruz. Ve biliyoruz ki İstanbul, yıllar önce çok sesli ve çok renkli bir şehirdi. Yalnızca Beyoğlu’nda değil, şehrin birçok semtinde farklı kültürler, diller, inançlar bir arada yaşıyordu. Herkesin aynılaştırılmaya çalışıldığı günlerden geçtik, bu süreç hâlâ devam ediyor. Her zihniyet, kendinden öncekini yok etmeye çalışıyor. Belki de bugün, bir arada yaşayabildiğimiz eski günleri bize hatırlatacak kitaplara daha çok ihtiyacımız var. Önünden geçip gittiğimiz bir mekânın hikâyesine odaklanarak geçmişle daha çok yüzleşmemiz gerekiyor. “Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi” sırf bu nedenle bile okunması ve üzerine düşünülmesi gereken bir kitap.  

GALATA, PERA, BEYOĞLU: BİR BİYOGRAFİ, Brendan Freely-John Freely, Çeviren: Yelda Türedi, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2014          

Kırkıncı Yılında Kırk Yedi’liler (Başak BAYSALLI)

12 Mart’ın öncesini ve sonrasını ele alan, 1947 doğumlu genç kuşağın 12 Mart muhtırasında yaşadıklarına odaklanan, Füruzan’ın Kırk Yedi’liler adlı romanı bu yıl kırk yaşında. 1974 yılında yayımlanan, 1975’te Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü alan kitabın zamana meydan okuyarak kalıcılığı yakalayabilmesi, bugün de ilgiyle okunabilmesi Türkçe edebiyatta sık rastlanan bir durum değildir. Hızlı tüketim çağının etkisindeki ülkemizde bir kitabın yazılışından yıllar sonra yeniden basılabilmesi, üzerine konuşulabilmesi, tartışılabilmesi önemlidir. Belki de bunun nedenleri üzerinde durmak gerekir. “Kırk Yedi’liler”i günümüze ulaştıran, kitabın farklı yaş grupları tarafından ilgiyle okunmasını sağlayan nedenler neler olabilir? Füruzan’a ve “Kırk Yedi’liler”e bugün, bir de bu açıdan bakmak gerekir.

Bir dönem romanı olarak Kırk Yedi’liler

Roman, 1970 dönemini ve 68 Kuşağı’nın yaşadıklarını 1947 doğumlu bir grup gencin gözünden anlatıyor. Üniversite gençliğinin geleneksel değerlerle, toplum ve siyasi yapıyla çatışması romanın ana karakteri Emine’nin yaşadıkları, hissettikleri ve düşündükleri etrafında ele alınıyor. Emine’nin inandıkları uğruna mücadeleyi göze alışı, ardı ardına yaşanan acılar ve ölümler bizi şiddet ile karşı karşıya getiriyor. Daha ilk sayfalarda Emine’ye yapılan işkenceye tanıklık ediyoruz: “Günlerdir, belki de aylardır hiçbirinin önünde ağlamadan durmuştu. Evet bağırmıştı. Hem de tanınmaz, inanılmaz seslerle bağırmıştı. Gırtlağından parçalar ayrışıyordu her çığlığında. Ses telleri çözülüp duyduğu acıyı dışlaştırabilecek bağırmalarını elverdiğince çoğaltabilmesi için değişip durmuştu. Sonunda sesi cinsiyetini yitirmişti. Tartaklanıp, sövülüp, elektrikle dağlanıp bırakıldığı zamanların birinde kendisiyle konuşmaya başlamıştı.” Hepimiz biliyoruz ki bu kısacık alıntıda anlatılanlar yalnızca 70’lerde yaşanmadı, Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze dek devletin sorgulama yöntemlerinden biri işkence. Bu ülkede doğup büyüyen her kuşağın çok iyi bildiği bir gerçek aynı zamanda. Bugün hâlâ, sokak ortasında dövülerek, vurularak öldürülen, gözaltındayken işkenceye uğrayarak onurları ayaklar altına alınan gençlerin olduğu, aydınların diri diri yakıldığı, düşünce özgürlüğünü savunanların baskı altına alındığı ve güpegündüz, kalabalık caddelerde vurulduğu, faili meçhullerin zamanaşımına uğradığı bir ülke Türkiye. Belki de tüm bunlar, bugünün gençlerinin geçmişte yaşananları merak etmesini, araştırmasını sağlıyor. Belki de kendilerine yapılanların, yıllar öncesinde başkalarına da yapıldığını bilmek, yalnızlık duygusunu köreltip umudu ve isyanı perçinliyor. Belki de Kırk Yedi’liler, bu ülkede Haziran 2013’ü yaşayan, hisseden gençlerin zihinlerinde bugün yeniden hayat buluyor.

Farklı tekniklerin birlikteliği

Füruzan, romanda farklı anlatım biçimlerini bir arada kullanıyor. Kişilere ve olayların akışına göre anlatım tekniğini değiştiriyor. Emine’nin ve 68 Kuşağı’nın diğer gençlerinin yaşadıklarının anlatıldığı bölümlerde anlatıcı üçüncü kişi iken, Emine’nin işkence sırasında anımsadığı Erzurum’daki çocukluk yıllarının anlatımında anlatıcı birinci kişiye dönüşüyor. Emine’nin anımsamaları sırasında yazarın iç monolog tekniğinden yararlandığını görüyoruz. Böylece Füruzan, Emine’nin iç dünyasını olduğu gibi yansıtıyor, onun anımsadıkları bizim zihnimizde de canlanıyor, hesaplaştıkları ile biz de hesaplaşmaya başlıyoruz. 1950 ve 1960’ların Türkiye’si ile 12 Mart dönemini irdelemeye, ister istemez günümüzle karşılaştırmaya yöneliyoruz. Romandaki zaman kırılmaları, çağrışımlar geçmişle bugün arasında bir ilişki kurmamızı ve bugünü anlamlandırabilmemizi sağlıyor. 1950’lerin toplum değerlerine, geleneksel aile yapısına ağır eleştiriler de barındırıyor bu bölümler. Aynı ailede farklı düşünce ve yaşam biçimlerine sahip bireyler karşılaştırılarak ele alınıyor. İki kardeşten biri Emine, düzene başkaldıran ve inandığı değerler uğruna mücadele etmeyi tercih eden; ablası Seçil ise düzene boyun eğerek yaşamayı seçen bir karakter. Ancak roman ilerledikçe, ölüme çok yaklaşan Emine yaşama yeniden tutunmak için çabalar, Seçil ise toplum değerlerinin ve burjuvazinin kendisine dayattıklarına katlanamaz ve intihar etmeyi seçer. Farklı olayların ve durumların ele alındığı bölümlerde anlatım biçiminin farklılaşması bir yandan metne hareketlilik katıyor bir yandan da karakterlerin hissettiklerini içselleştirmemizi sağlıyor. Emine’nin çocukluğunu anımsadığı bölümlerde karşımıza çıkan Leylim Nine’de ve Kiraz’da Anadolu insanının içtenliği, Emine’nin onlara karşı hissettiği sevgi ve onlarla kurduğu dostluk, iç monolog tekniğiyle Emine’nin dünyasından bize aktarılıyor.

Füruzan, romanda aile bireylerinin birbirleriyle olan ilişkilerini ele alırken aile kavramını temel alarak bireylere odaklanıyor. Dönemin olumsuz ekonomik şartlarının ve ülkedeki siyasi durumun yansımasıyla giderek kötüleşen aile içi çatışmayı Cumhuriyet Türkiye’sinde iki nesil arasında işliyor. Bu çatışmayı, farklı anlatım biçimlerinin birbirini bütünleyen birlikteliğiyle daha belirgin hale getiriyor. 


Füruzan’ın dil işçiliği

“Çocukluğumdan beri sözcük biriktiririm.” diyen Füruzan, tüm eserlerinde dilin sınırlarını zorlar, biriktirdiği sözcüklere farklı anlamlar yükleyerek dilin çağrışımından yararlanır. Füruzan, dille olan ilişkisini aydınların çabasına ve çalışkanlığına bağlar ve bu konuda şunları dile getirir: “Türkçe müthiş bir edebiyat dili. Ben istediğim her şeyi anlatabildim. Dille olan ilişki, aydınların çaba ve çalışkanlıklarına bağlıdır. Bir yazara ‘Sizi çevirirken zorlanıyorum.’ diyorlarsa bu o yazarın dilinin ne kadar yoğun olduğunu gösterir. Bir dille sanat yapılıyorsa o zaman o dilin yoksulluğu nasıl konuşulur?” Ona göre Türkçe, anlatım açısından zengin bir dildir ve o, dilin bu zenginliğinden yeni bir dil yaratır âdeta. 

Füruzan’ın çağrışım ve mecazlardan yararlanarak kurduğu hareketli dil, betimlemelerinin gücü okuduğumuz cümleleri tekrar tekrar okuma isteği uyandırır içimizde. Okuduklarımızı gözümüzde canlandırırken onun karakterleriyle onun yarattığı mekânlarda dolaşırız: “Hücrede öylesine ince bir aydınlık matematiği yapmışlardı ki gölgesini bile salamıyordu kişi bulunduğu yere. Birkaç gün, birkaç gece ya da işte bir gün diye saptamaların elinden yakasını kurtaramıyordu insan. Oysa dışarıdan gelen hiçbir ipucu yoktu. Birkaç gün geçti demekse zamanı daha da soyutlamaktan öteye gidemezdi. Belki de sayısız günler geçiyordu. Belki de tek bir gündü yaşanan. Sınırları korkunç genişlikte tutulmuş, hiçbir özel iş taşımayan tek büyük bir gün.” Dildeki şiirselliğin yarattığı ahenk, içerik ve biçimle de uyum içindedir. Cümlelerdeki bazı sözcüklerin yarattığı çağrışım, metnin bütününde işlenen anlamla da örtüşür.

***
Çok sesli, çok katmanlı bir romandır Kırk Yedi’liler. Behçet Necatigil’in değerlendirmesiyle Kırk Yedi’liler “yazıldığı günlere yakın Türkiye’nin toplumsal otopsisini yapıyor. Bir yandan bir ailenin tarihçesini sergiliyor, bir yandan da 1968’de üniversite reformu dilekleriyle başlayıp siyasal isteklere dönüşen öğrenci eylemlerini yorumluyor.”

İçeriğindeki yoğunluk, biçimindeki zenginlik ve anlatımındaki derinlik ile geleceğe uzanan, farklı kuşaklarda yeni anlamlar kazanacak olan bir roman Kırk Yedi’liler. İşte, tam da bu nedenle bugün “Kırk Yedi’liler”i yeniden okumak, yeniden anlamlandırmak gerek. 

KIRK YEDİ'LİLER, Füruzan, Yapı Kredi Yayınları, 2014.

  

Küçürek Öykü ve İki Kitap (Başak BAYSALLI)

Zaman hızla geçiyor, her şey değişiyor ve biz bugün hızlı tüketim çağının yaşam biçimleri, alışkanlıkları arasında bir yerden bir yere savrulup duruyoruz. Özgür görünsek de kurallara, bürokrasiye, hiyerarşiye, yetiştirmek zorunda olduğumuz işlere mahkûm durumdayız. Hızlı tüketim çağının özgür görünümlü tutsaklarıyız bir bakıma. Bu tutsaklığın farkına vardığımızda, yaşamak bizim için artık daha da zordur. Bilmek ve farkında olmak, rahatsız edicidir. Bu rahatsızlık ise farklı düşüncelerin, yaşam biçimlerinin, ürünlerin ortaya çıkmasını sağlar. İşte, küçürek öykü de insanın kendini ve çevresinde olup biteni fark ettiği anda ortaya çıkan, bu hızlı tüketim çağının bir ürünü olan, aynı zamanda da tüm bunlara karşı duruş sergileyen anlatı türüdür.  

Bu yazıda, dünya edebiyatında 20. yüzyılın son çeyreğinde öne çıkmaya başlayan ve “short short story, flash-fiction, sudden fiction, quick fiction, fast fiction” gibi terimlerle karşılanan, Türkçe edebiyatta da yeni yeni benimsenip yaygınlaşmaya başlayan “çok kısa öykü, minimal öykü, öykücük, minicik öykü, hızlı kurgu, mini kurgu, kısa kısa öykü, küçük öykü, küçürek öykü” gibi terimlerle adlandırılan anlatı türünü Ferit Edgü’nün İşte Deniz, Maria ve Ali Teoman’ın Öykü Uçları adlı kitaplarından yola çıkarak ele almak istiyorum.

Küçürek öykünün başlıca özelliği kısa ve düzyazı şeklinde oluşudur. Bu türde az sözle çok şey anlatılması, sözcüklerin duygu ve çağrışım değerlerinden yararlanılması, alışılmamış imgelere yer verilmesi şiirde de görülen özelliklerdir. Bu açıdan bakıldığında, düzyazı şeklinde yazılan, olaya/duruma odaklanan ve kurmaca bir metin olan küçürek öykü, şiirle öykü arasında bir yerde durur.

Ferit Edgü, İşte Deniz, Maria’ya önsöz niteliğindeki “Öykülerden Önce Birkaç Sözcükle” başlıyor ve küçürek öyküyle ilgili şunları dile getiriyor: “Ben, minimal öykülerimde her şeyden önce “olay”ı önemsiyorum. Ama benim “olay”larım, gözümün gördüğü olaylar değil. Çünkü ben, kendimi bir tanık yazar görenlerden değilim. Olayları, gözlerimi kapadığımda daha iyi görüyorum. Yıllar önce söylediğim gibi, düş ile gerçek koşut gidiyor yazdıklarımda.” Kitabın ikinci bölümünde “Çok Kısa Öyküler-ŞAŞILACAK BİR ŞEY” başlığı altında yer alan küçürek öykülerde yazarın bireyin “an”lık durumuna odaklanan “olay”sız anlatım yolunu benimsediği görülüyor. Çoğu zaman çarpıcı bir sonla biten bu çok kısa öyküler, bireyin kendisiyle ve dünyayla olan ilişkisini, yalnızlığını, açmazlarını, bunalımlarını dile getiriyor.  Hızlı bir kurguyla oluşturulan öykülerdeki her bir sözcük ayrı bir çağrışım değeri taşıyor. Cümleler arasındaki geçişlerde çağın hızından uzaklaşmak, durmak, düşünmek gerekiyor. Alt metne ulaşabilmek; çağrışımları, imgeleri, ara metinleri yorumlayabilmek ve anlamlandırabilmekle mümkün oluyor. Kısa oluşu, ilk bakışta kolay yazılır ve kolay anlaşılır izlenimi yaratsa da bu izlenimin yanlışlığı daha ilk öykülerden anlaşılıyor. Sözcüklerin günlük yaşamdaki karşılıklarını bilmek, öyküleri anlaşılır kılmıyor. Yazın geleneği içinde değerlendirerek yorumladığımızda ve başka anlamlara ulaşabildiğimizde, bu kısacık öyküler üzerimizde kalıcı bir etki bırakabiliyor.

Ferit Edgü’nün hem 1950’lerde oluşan öykü anlayışını sürdüren örneklerinin hem de çok kısa öykülerinin bir arada yer aldığı İşte Deniz, Maria’nın Edgü tarafından kaleme alınan giriş yazısı “Niçin minimal öykü?” sorusuna yanıt verirken yazma uğraşının da bitmeyen bir yolculuk olduğunu vurguluyor: “Peki niçin minimal, diye sorulacak olursa, yalınlığa, daha çok yalınlığa, artık hiçbir fazlalığı içinde barındırmayan yapıya ulaşmak için diyebilirim. Ayıklamak, arıtmak… Tıpkı mermerin içinde gizli biçimi bulmak için, durmaksızın yontan, o koca sert kütleyi küçülte küçülte kendi öz-yapıtına varmaya çalışan emekçi-yontuç gibi. Yontuç, mermerin içinde saklı biçime (yoksa cevhere mi demeliydim?) ulaşmaya çalışıyor; bense “dil”in içindeki cevhere. Hiçbir zaman varamayacağımı bile bile. Ama gene de…” Kitapta yer alan “Yolda” adlı öykü ise Ferit Edgü’nün bu yolda olma halinin kâğıda yansıması olarak düşünülebilir: “Yola çıktım./Ama çok geçmeden gördüm ki, yol yoktu. Yol silinmişti./Ne yapabilirdim?/Geri dönemeyeceğime göre bir yol açıp orada ilerlemem/ gerekiyordu./Ben de öyle yaptım./Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum./Hâlâ yoldayım./Ama bu yol hangi yol ve beni nereye götürecek, bilmiyorum.”

2011 yılında kaybettiğimiz Ali Teoman ise, küçürek öykülerden oluşan dosyasını şu sözlerle yayınevine teslim eder: “Öykü Uçları – Çok Çok Kısa Öyküler’i de Kırık Kalpler Terzihanesi kitabından sonraki üçüncü yeni öykü kitabı olarak ele alabilirseniz çok sevinirim. Yeni öykü yönelimim (tabi eğer ömrüm olursa) bu yönde ilerleyebilir. Biraz Samuell Beckett’in ‘foirades’ı gibi…” Ve yazarın son yeni kitabı Ocak 2014’te Yapı Kredi Yayınları tarafından basılır. Ali Teoman, “yeni öykü yönelimi”nin izlerini taşıyan başka bir kitap yazamadan aramızdan ayrılır.

Ondan kalanlar ise okudukça yeni anlamlara ulaşıyor. Varoluşsal sorunların ele alındığı bu öyküler, taşıdığı yükün ağırlığını daima hisseden, yalnız ve karamsar birinin seslenişi niteliğinde. Bizi de bu karamsarlığa ortak etmeye çalışan bir sesleniş… Metinlerde yer alan sorulara veremediğimiz yanıtlar, boğazımızda bir yumru halinde öylece kalsa da sessizce ortak oluyoruz anlatılanlara. Kitabın ilk öyküsü olan “Adım”ı birkaç kez okumadan, her bir cümlenin üzerinde düşünmeden sonraki öyküye geçemiyoruz: “(…) Günün loş aralıklarından bakarken kararır sular, huzursuz bir hayvan dönenir içlerinde, kafesin çeperlerine gelip kendini çarpar. Bunu biliyorum, biliyor. Adımlarım adımı her adımda siliyor, siliyorum, siliyorlar. Öyleyse benim adım nedir, adım nedir, adım ne?” Öykülerdeki şiirsellik, Ali Teoman’ın yalnızca içeriğe odaklanmadığının, biçim ve dildeki sanat kaygısını metne yansıttığının da bir göstergesi. Tekrar edilen sözcüklerle sağlanan ahenk, farklı çağrışımlara kapı aralıyor. İçimizde, öyküleri yeniden okuma ve anlamlandırma isteği uyanıyor.

Çağın hızına uyarak insanı derinleşmekten uzaklaştıran her şeyde olduğu gibi küçürek öykü de yüzeysellik tehlikesini içinde barındırır, bu tehlike ancak yazar tarafından aşılabilir. Ali Teoman ve Ferit Edgü, yazdıkları kısacık öykülerde yüzeyselliğe düşmek şöyle dursun derinliğin sınırlarını söyleyişteki zenginlik ve içerikteki yoğunluk ile zorluyor.

Ali Teoman, kendisiyle yapılan bir röportajda öykü yazmayı “işin çekirdeğine bir türlü varamamak” olarak tanımlar. O da “dilin içindeki cevhere” ulaşamayacağını bilerek yazmayı sürdüren Ferit Edgü gibi yolda olma halini kabullenerek ince bir dil işçiliğiyle yazar bu kısacık öyküleri. Çıkılan hiç bitmeyecek bir yolculuktur aslında. Okuru da ortak eden, çağın hızından alıkoyan, başka zamanlara kapı aralayan bir yolculuk…   

İŞTE DENİZ, MARİA, Ferit Edgü, Sel Yayıncılık, 2014
ÖYKÜ UÇLARI, Ali Teoman, Yapı Kredi Yayınları, 2014    
  

Öykünün Yeni Seslerinden Biri (Başak BAYSALLI)

İyi Pazarlar, İyi Pazartesiler Ayşegül Ural’ın ilk kitabı. Yazarın on üç öyküden oluşan bu kitabı eylül ayında Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık tarafından yayımlandı.
         
Klasik çizgiden uzakta modernist bir yaklaşımla yaratılan öykülerin kurgusundaki hareketlilik, ayrıntılardaki canlılık dikkati çeken ilk özellikler. Kısa cümleler, çarpıcı betimlemeler kitabın bir solukta okunmasını sağlıyor.
         
İnsanın sıkıntılı anlarına odaklanan öykülerle okurun karşısına çıkıyor Ayşegül Ural. Özellikle kitabın ilk öyküsü olan “Tosbağa”da karakterin sıkıntılı ruh hali öykünün daha ilk cümlelerinde okuru karşılıyor: “‘Öldün artık. Burası da cehennem, keyfine bak!’ deseler, inanacağım. Öyle bastı sıcak. Sanki göğüs kafesimde iki boksör dövüşüyor. Birbiri ardına sert yumruklar indiriyorlar karşılıklı. İkisi de yıkılmıyor. Kıran kırana mı derler. Kalabalık ayakta. Kirli sarı bir ışık. Hava pis. Yıkılacak mıyım? Her şey çift çift. Adamın biri nargilesinin dumanını gözüme üflüyor. Az önce zaman geçsin diye bakındığım çilekli milekli tokalar şimdi yüzüme şaklıyor.” Karakterin hissettiği iç sıkıntısı, betimlenen sıcak ve pis havayla bütünleşerek yerleşiyor metnin içine. Kişi-mekan ilişkisinde öne çıkan bu ayrıntı sıkıntının okura ulaşmasını kolaylaştırıyor. Okur, daha ilk cümlelerde karakterle bütünleşerek onun penceresinden bakmaya başlıyor: “Bankanın önünde para çekmek için bekliyordum. Telefonun gıcırdadığını duydum. Avucumda sıkmışım. Ellerim bembeyaz, yüzüm kıpkırmızı. Biliyorum.” Kısa ve çarpıcı cümleler metnin akıcı olmasını, okurun da iletiye zorlanmadan ulaşmasını sağlıyor.
         
Kitaptaki tüm öykülerde iç konuşmaların, kısa, çoğu zaman tamamlanmamış cümlelerin yer alması modern öykü geleneğine yazarı yaklaştıran özellikler. Klasik öykünün yapı unsurlarını, giriş-gelişme-sonuç bölümlerini reddeden bir yaklaşımla oluşturulan bu öykülerde merak uyandıracak bir olay, belirgin bir son yer almıyor. Kişinin içinde bulunduğu herhangi bir âna odaklanan öykülerde zaman kırılmaları, ruhsal çözümlemeler ve betimlemeler ağır basıyor.
         
Kitapta yer alan bir diğer öykü “Patobur”da da yapının klasik çizgiden oldukça uzaklaştığı görülüyor:
          “Aynı masa, aynı düzen, aynı oturuş. Hiç şaşmıyor. Ben de hazır buldum, alt kattaki kafeye kuşbakışı oturdum.
          /
          Süreli özgürlüğün başka bir sürümü döner kapıdan geçiyor. Bakmadan görmeye, çiğnemeden yutmaya, dinlemeden söylemeye, anlamadan gülmeye, bir cep telefonuna bakıp çıkmaya, bankamatiklerin önünde sıralanmaya, koridorlarda fırdolayı dönmeye.
          /
          Az çoksa, hiç ne?”
         
Öyküden alıntılanan bu bölümde de yazarın alışılmışın dışında yapı özelliklerini tercih ettiği, klasik öykünün sınırlarını zorladığı açıkça görülüyor.
         
Tüm öykülerde yaratılan hüzünlü atmosfer, zaman zaman şiirsel bir dille okurun karşısına çıkıyor. “Kuzguncuk” adlı öyküde yer alan “Bir ayağımın denizde olmasıyla mutlu olmayacaktım ki, oturduğum yerde oturduğum için mutsuz olayım. Güneş çıksa? Düşünecek son bir cümlem var, kulağım sıcak, yağmur geliyor.” ifadeleriyle “Lütfen Ama”nın son cümleleri bunlardan yalnızca birkaçı: “Akşamüstü, avuç içi sıcaklığında. Yalnız onunla değerlendiğini bilenlerle, dünyanın ucunda bir ada. Dalgaların giderek inceldiği kıyıda, kendini gün ışığının en güzeliyle gönendiren az sayıda insan. Deniz, ıslak kumların üzerine küçük tepeler çizip çizip çekiliyor. “Lütfen ama…” Gözlerim yerde. Kiremitrengi çakıllar, suskun galetacı, çocuklar, açıkta bir yelkenli, yunuslar. Ancak avuç içi sıcaklığında görülüyor.”
         
Ayşegül Ural, bu ilk kitabındaki öykülerle modernist kurguyu incelikli bir üslûpla birleştirerek geleneğe dahil olmak için bir adım atıyor.

  
İYİ PAZARLAR, İYİ PAZARTESİLER, Ayşegül Ural, Aylak Adam Yayınları, 2013.

Yaşam Ve Ölüm Arasında Bir Durak: Tezer Özlü (Başak BAYSALLI)

Bir yazarı anlayabilmek ve onun iç dünyasına ulaşabilmek; tüm eserlerini okumak, yazdıkları üzerine düşünmek, söylediklerini yorumlamak ve tüm bunlardan bir anlam çıkarmakla mümkündür ancak. Tezer Özlü’nün dünyasına açılan kapıyı aralamak için de onun kaleminden dökülenleri bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Yazmak, yaşamaktır onun için. Tüm eserlerinde yaşam, ölüm, varoluş, yalnızlık, korku, kaçış, delilik, isyan, iç huzursuzluk, çatışma, iç ve dış sınırlar, çocukluk, aile, savaş ve yol açtığı yıkım, bu yıkımın insan psikolojisindeki etkileri gibi bireysel temalara yoğunlaşmasının nedeni, bu konuların yaşamının temel meselesi olmasıdır. Yazdıklarını yüreğinde hisseden, yaşamının merkezine koyan bir yazardır Tezer Özlü.

Çeşitli dergilerde yayımlanan öyküleri 1978 yılında Eski Bahçe adıyla bir araya getirilir. Ölümünden bir yıl sonra, 1987’de tüm öyküleri Eski Bahçe-Eski Sevgi adlı kitapta toplanır. Bu kitapta yer alan öyküler, yazarın kendi yaşamından belirgin izler taşır. Tezer Özlü, özellikle çocukluk yıllarını yansıttığı öykülerinde, aile/baba ve okul/öğretmen disipliniyle uygulanan baskıların bir insanı nasıl etkilediğini, bu durumun baskı toplumunun oluşumunda büyük bir rol oynadığını incelikli, lirik, sözünü sakınmayan, sarsıcı bir anlatımla dile getirir. Öykülerinin merkezine yerleşen baskı; tutsaklık, yabancılaşma, kimsesizlik, sınırsız bir yalnızlık ve çıkmaza düşme durumuyla ele alınır. Bu özellikleriyle “Türk edebiyatının lirik, gamlı ve nostaljik prensesi” olarak nitelenen Tezer Özlü için Leylâ Erbil de bu konuda şunları dile getirir: “İlk öykülerinde başlayan yalnızlık, ihtiyarlık, intihar ve ölüm izlekleri ya da korku onu yaşamının sonuna kadar kovalamıştır."(1)

Öykülerin klasik öykü kalıplarının dışında olması (farklı biçim denemeleri, kısalı uzunlu dizeler, dikey yazılar, büyük harflerin ve noktalama işaretlerinin kullanılmaması), belirsiz zaman kullanımı, mekânın öykü kişilerinin psikolojisini yansıtmak için bir araç olarak metne yerleştirilmesi, imgeli ve kapalı bir anlatımın tercih edilmesi öykülerin farklı okumalara açık olmasını sağlar.

Kısa anların peşine düşen yazarın öyküleri onun yaşamından hareketle değerlendirilebilir. Bu açıdan bakıldığında dikkat çeken “Dönüş” ve “Eski Bahçe”, anlatıcının düş dünyasıyla şekillenen, aynı temaların ele alındığı, ortak kişilerin ve imgelerin kullanıldığı bir bütün olarak okunabilecek öykülerdir. “Dönüş”, anlatıcının çocukluk yıllarına dönüşünü ve bu yıllara ait düşlerini konu alır. Karakter, yaşanmış bir sevginin ardından geriye dönüşlerle hatırlar geçmişi. Anlatıcının düş dünyasında, geçmişte yaşadığı kasaba belirir.  Benzer imgelere Çocukluğun Soğuk Geceleri adlı romanının “Ev” başlıklı ilk bölümünde de rastlanır: “Şimdi taşrada değiliz. Geniş tahta evler arasındaki meyve bahçeleri sessiz kasabalarda kaldı. Ve sessiz kasabalar da 50’li yıllarda. Eriyen karlar altında açan sarı, mor çiğdemler topladığımız Esentepe’nin yüksek çamları soyut bir çocukluk düşü. İnce bacaklarımla aydınlık yaz günlerinde yokuşu koşuyorum… Serin esintisine doğru dalgaların…” (2)  “Eski Bahçe” adlı öyküde de anlatıcı, çocukluk dönemini ve bu dönemde yaşadığı kasabayı düşünürken bir taraftan da büyük kentte, şimdiki zaman içindedir.

Tezer Özlü’nün kendi yaşamından izler taşıyan bir diğer eseri, Çocukluğun Soğuk Geceleri’dir. Roman, kişinin çocukluğunu, yaşam boyu karşılaştığı baskıları, bu baskılara karşı direnişini, toplumla uyuşmazlıklarını, topluma ve kendine yabancılaşmasını, başkaları tarafından ötekileştirilmesini ve kendi varoluşunu keşfetmesini anlatır. Özlü, bu roman üzerine şunları söyler: “Bu kitapta bir şoku anlatmak istedim. On bir yaşındaki, bir Türk küçük burjuva ailesinin çocuğunun, 20 yaşına dek okumak için gönderildiği İstanbul kentindeki çeşitli yabancı okullardan biri olan Avusturya okulunda karşılaştığı Batı kültür ve eğitiminin yarattığı şoku.”  (3) Otobiyografik roman olarak kabul edilen Çocukluğun Soğuk Geceleri için Füsun Akatlı ise şu saptamalarda bulunur: “Yalnızlığın çıldırtıcı boyutlarını, çıldırmanın ve ona bağlı koşulların (klinikler, çevrenin kuntluğu) dehşetini, cinselliğin sevgi ve dostlukla bütünleştiği, yalnızlığa karşı silah olduğu, o silahın tutukluk yaptığı ya da hedefi vurduğu durumları son derece temiz ve yalın bir biçimde, alabildiğine açık ve yürekli bir tutumla anlatıyor.” (4)

Tezer Özlü’nün 1983 yılında Auf den Spuren eines Selbsmords (Bir İntiharun İzinde) adıyla Almanca yazdığı eser, 1984 yılında yazar tarafından Türkçeye Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla çevrilir. Bu anlatı/roman (kitabın türüyle ilgili farklı görüşler vardır), kişinin Berlin’den Santo Stefano Belbo’ya uzanan yolculuğunu konu alır. Karakter; Franz Kafka, Italo Svevo ve Cesare Pavese’nin yaşadığı ve öldüğü topraklara gider. Bu yolculuk sırasında edindiği izlenimler ölüm, yaşam, hiçlik ve varoluş üzerine düşündükleriyle birleşir. İmge ve çağrışımlar kullanarak ve bu yazarların metinlerine göndermelerde bulunarak izlenimlerini aktarır. Metinde beliren yolculuk, yalnızca ele alınan yazarların yaşamına değil, aynı zamanda Tezer Özlü’nün ve okurun iç dünyasına bir yolculuktur. Kafka, Svevo ve Pavese’nin yazdıklarının bugüne uzandığı düşünüldüğünde, çıkılan bu yolculuk yaşamın ucuna değil, ta kendisinedir. Okur ve yazar, yıllar önce yazılan ve sınırların ötesine ulaşan bu üç yazarın söyledikleriyle bütünleşir ve yaşamın tam ortasında durur. 

Tezer Özlü, diğer eserlerine tematik açıdan bağlantılı bir de senaryo yazmıştır. Almanca yazılan ve özgün adı Das Zeitlose Leben olan bu kitap, Sezer Duru tarafından Türkçeye Zaman Dışı Yaşam adıyla çevrilmiştir. Bu metin, Yaşamın Ucuna Yolculuk’un senaryolaştırılmış şeklidir bir bakıma. Bu kez, yalnızca Pavese’nin yaşadığı yerlere yapılan bir yolculuk söz konusudur. Zaman Dışı Yaşam’da Tezer Özlü’nün kendi metinlerine ve Pavese’nin eserlerine göndermeler yer alır. Bu göndermeler ve senaryonun bazı bölümleri Yaşamın Ucuna Yolculuk başta olmak üzere Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Eski Bahçe-Eski Sevgi’deki öykülerle bağlantılıdır. Bu da Özlü’nün eserlerini bir bütün olarak ele almak gerektiğini vurgulayan bir durumdur.

Yazarın bazı anı ve notlarından oluşan, ölümünden sonra “Kalanlar” adıyla yayımlanan kitaba yazdığı önsözde Ferit Edgü, ondan “kalanlar”ı değerlendirirken şunları söyler: “İç içe geçen yaşamlar vardır. El-örgüleri gibi. Bu örülen giysi sırtınızda da olabilir, karşınızdaki bir insanın sırtında da. Renk renk motifler. Ya da düz. Hangi motif nerde başlıyor, nerde bitiyor çıkaramadığınız. Ama bir yerinden çekip koparmaya bakın. Örgü sökülür, eğer sararsanız adına ÇİLE denen bir yumağı oluşturur.”  (5) Tezer Özlü’nün özyaşamöyküsü olarak nitelenebilecek şu satırları ise onun yolculuğunu özetler: “Doğumum bile bir kökünden kopma idi. On yaşıma kadar, çevremi, özellikle çevremdeki sessizliği kavramaya çalıştım… Yirmi yaşım ile otuz yaşım arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aradım… Otuz yaşım ile kırk yaşım arasında ne akıllı ne de çılgındım. Dünyayı kavradığımı sandım… Kırk yaşındayım. Bugün gecenin bazı saatlerinde kitlenin anlamsız gürültüsü içinde boğuluyorum… Kendimi öldürmeye çalışıyorum… Özlemlerim kalmadı. Bıraktım. Hepsini kendi ve benim dünyamı anlamaları için bıraktım… Ve bana ölümsüzlerin sonsuz acıları kaldı.” (6)

Ve Tezer Özlü’nün iç dünyasına aralanan başka bir kapı: Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar. Leylâ Erbil’in kitabın önsözünde söylediği gibi “mektuplar insanın bir başka yüzünü açığa çıkararak, edebiyat dünyasına daha sıcak bir tat sunar.”  (7) Kitapta önsözün ardında yer alan ve yine Leylâ Erbil tarafından hazırlanan “Benim Gözümle Tezer Özlü” adlı bölüm, okurun zihnini bu mektuplara hazırlar niteliktedir. Yazarın yaşama bakışını, sevgisini, öfkesini, eleştirel tutumunu dile getiren bu mektuplar, Leylâ Erbil’le olan dostluğunu da ortaya koyar.

Ve bugün, ölümünün ardından ona dair bir kitap daha selamlıyor okuru: Yeryüzüne Dayanabilmek İçin. Tezer Özlü’nün yurt dışındayken Türkiye’deki dergilerde yayımlanan bu yazıları; dünya edebiyatı, sinema ve tiyatroyla ilgili. Edebiyatın dışındaki alanlara dair yazılarında ve farklı isimlerle yaptığı röportajlarda mesafeli bir tavır göze çarpıyor. Daha çok nesnel değerlendirmelere, bilgiye, farklı türlerdeki sanat eserlerine dair yorumlara yer veren bu yazılar edebiyatın içinden geçen bir duyarlılıktan uzaktır. Söz, edebiyata ve yazmaya geldiğinde bu durum değişir. Yazı ve edebiyat, özellikle de Kafka için dile getirdiklerinde içten bir anlatım dikkat çeker. Onun iç dünyasına açılan bu cümlelerde Özlü, yazmanın ne olduğuna odaklanır: “… kanımca yazmak coşku, hafif melankoli, taşkınlık gibi psikolojik bir semptomdur. İnsan yazarlık hastalığını -az da yazsa- sürekli olarak içinde taşır. Ben, bu hastalığa ancak dayanamayacak hale gelince, neredeyse psikoza girecek duruma geldiğimde yazabilen bir hastayım.”  (8)

Ve kitabın daha ilk sayfalarında “Neden yazılır?” sorusuna verdiği yanıt onun tüm eserlerini anlamlandırır niteliktedir: “Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum.”  (9)

Yaşadığı ve yazdığı yüzyılı aşarak bugünü yakalayabilen bir yazarın herhangi bir kanıta ihtiyacı yoktur. Yazdıklarından başka… Tezer Özlü de onlardan biridir. Onun sözcükleri yaşamla birleşir. O, yazdıklarında kendi gerçeğini okuruna sunmak isteyen, yaşamakla yazmak arasındaki sınıra karşı koyan bir yazardır. Geniş zaman dilimlerinin yerine kısacık “an”lara yönelmesi, erken ölümünün habercisidir bir bakıma. Ardında bıraktıkları ise herhangi bir çağda, yaşamın tam ortasında yeni anlamlar kazanarak yaşayacaktır.      

(1) Tezer Özlü’ye Armağan (Haz: Sezer Duru), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997
(2) Özlü, Tezer. Çocukluğun Soğuk Geceler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2008.
(3) Özlü, Tezer. “Çocukluğun Soğuk Geceleri Üzerine Söylemek İstediklerim”, Tezer Özlü’ye Armağan (Haz: Sezer Duru), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997, s.145-146.
(4) Akatlı, Füsun, “Acıdan Acıya Yol Vardır”, Tezer Özlü’ye Armağan (Haz: Sezer Duru), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997, s.43-46.
(5) Özlü, Tezer. Kalanlar (Ferit Edgü-Önsöz), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2000.
(6) Özlü, Tezer. Kalanlar, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2000. 
(7) Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar, Hazırlayan: Leylâ Erbil, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2006.
(8) Özlü, Tezer. Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2014.
(9) A.g.e.
 




                 

Kalmakla Gitmek Arasında (Başak BAYSALLI)

Mekânların üzerimizde bıraktığı etki çoğu zaman anlaşılmazdır. Bir yandan bağlanırken, bir yandan da kaçarcasına uzaklaşmak isteriz bulunduğumuz şehirden, sokaktan, evden, sevdiğimiz insanlardan… Hissettiklerimizden izler bırakırken yaşadığımız yerlere ve yeni eşyalara yeni anlamlar yüklerken her şeyi bırakıp gitmek de isteriz aslında. Kalmak ve gitmek arasında kuruludur düzen. Ve bu “düzenli bir yaşam” adı verilen koşuşturmacanın ortasında sıradan işlerle uğraşırken gün gelir “düzenli bir yaşam”ın ortasında eriyip gittiğimizi fark ederiz. Bu farkındalıkla yaşamak daha zordur artık. Kurulan düzen içerisinde sahip olduğumuzu sandığımız olanaklardan vazgeçmek demektir gitmek. Her şeyi ve herkesi geride bırakıp gitmek… Düşlerin ve yeni bir yaşamın peşine düşmek… Yeni yerlere yeni anlamlar yüklemek için yollara koyulmak… Gitmek hep mümkün olabilir mi? Sürekli gitme hali ne kadar sürebilir? Ya kalmak… Gitmekten daha mı kolaydır? Kök salıp yerleşmek, dallanıp budaklanmak için verilen onca emek, zaman… Yüzyıllardır aynı topraklarda sürdürülen yaşama, süregelen bir hikâyeye dâhil olarak yaşayabilmek kolay mıdır? Onca anının, yavaş yavaş silinmeye yüz tutmuş insan yüzünün ve sesinin arasında nefes almak; acılara, ölümlere, kayıplara, katliamlara tanıklık ederek doğduğumuz topraklarda bir yaşam kurmaya çalışmak gitmekten daha mı kolaydır? Ya da gitmek, ne kadar uzaklaştırır insanı yaşadıklarından, anılarından, yaşamına girmiş tüm insanlardan? İnsan, yine de insan değil midir bulunduğu yerden ne kadar uzaklaşsa da?

Kalmakla gitmek arasında bir yerlerde öylece dolaşırken hissettiklerimizi dile getiren bir İsrail romanı Dört Ev Hep Hasret. 1971’de Kudüs’te doğan Eşkol Nevo’nun ilk romanı.

Toplumsal olayları, çatışmalarıyla İsrail’e; düşleri, umutları, tutkuları, aşkları ile İsrail’in insanlarına odaklanan bir roman Dört Ev Hep Hasret. Iraklı göçmen bir aile: Sakianlar, birbirlerine tutkuyla bağlı iki genç: Amir ve Noa, ağabeyini askerî bir saldırıda kaybeden küçük bir çocuk: Yotam, doğduğu toprakları çocukken terk etmek zorunda kalan bir Arap: Sadık’ın hikâyesi dört ayrı evde ele alınsa da aynı topraklarda birleşiyor. Eski bir Filistin köyüne başka yerlerden gelip yerleşen bu insanların gözünden tanık oluyoruz anlatılanlara. Sakian ailesinde din meselesiyle, Yotam’ın evinde savaş ve ölümle, Noa ve Amir’de aşkla, Sadık’ın dünyasında ise toprak hasretiyle karşılaşıyoruz.  
Kurgu, farklı anlatıcılarla ilerliyor. Yaşananlara kimi zaman Amir’in, kimi zaman Noa’nın, bazen Yotam’ın, Sadık’ın, zaman zaman da Sakian ailesinin bireylerinin penceresinden bakıyoruz. Yazarın kullandığı farklı anlatıcılarla kurgulama tekniği karakterleri daha yakından tanımamızı, onlarla bütünleşmemizi, hatta onlar gibi düşünüp hissetmemizi; birbirinden çok farklı düşünen/yaşayan karakterlerle empati kurmamızı sağlıyor. BirGün gazetesinden Bahar Fatma Çandır’ın yazarla yaptığı röportajda “Edebiyatın sınırları aşıp kültürlerarası köprü kuracağına her zaman inandım. Arap bir yazarı, Filistinli bir şairi okuduğumda bunu bir okur olarak tecrübe edebildim. Sınırların ötesindeki insanlığın yaşamını bu sayede görmek, empati kurabilmek edebiyatla mümkün.” diyen Eşkol Nevo bu düşüncesini romana sadece içerik/anlatım açısından değil, teknik açıdan da yansıtıyor.

Romanda 1990’ların ortasında, Yitshak Rabin’in öldürülmesinden sonraya denk gelen, terör saldırılarıyla sarsılan, barış sürecinin donup kaldığı bir dönemde, Yahudilerle Filistinlilerin arasında Kudüs’ün sokaklarında dolaşıyoruz. Eve dönme özlemiyle, aynı zamanda da yola çıkma arzusuyla yaşayan insanların arasında… Kimliğini bulmak için kendi toprağının hasretiyle yola çıkan insanların içinde… Bu yolculukta bize sevgi, aşk, korku, dostluk, umut, tutku ve hasret eşlik ediyor. Sınırları aşan bu duygularla hatırlıyoruz bir kez daha insan olduğumuzu. Ve tüm insanların dünyanın bir ucunda, uzak zamanlarda, farklı dillerde, bambaşka kültürlerde de ortak duygulara sahip olduğunu… Hikâyeler değişse de hissedilenlerin değişmediğini görüyoruz bir kez daha. Ayrı evlerde ayrı yaşamlar kuran insanların yollarının aynı hikâyede nasıl kesiştiğine tanık oluyoruz.
Kitaptaki karakterlerden birinin, Noa’nın sözleriyle kenardaki hikâyeleri aramaya başlıyoruz: “Hiçbir fotoğrafta sadece tek bir hikâye yoktur, her zaman kenarlardaki öyküleri de aramanız gerekir.” Kıyıda köşede unutulmuş hikâyelerle, acılarla karşılaştığımızda durup düşünüyoruz. Ve Noa’ya delicesine âşık olan ve kendisi için “köksüz, tutunacak bir yeri olmayan bir insanım” diyen Amir’in sözleri eşlik ediyor hissettiklerimize:  “Anlıyor musun, her insanın göğüs kafesinde acıdan ve üzüntüden oluşmuş bir güneş var ve bu güneş yanan ışınlarını dışarıya yansıtıyor. İyi korunduğun zaman onlar sana işlemiyorlar. Ama korumasız olduğunda sana yakın olan insanların acıları senin de içine işliyor ve seni içten içe kavuruyor.” Amir’in ve Noa’nın evinden yaşama; aşka, acıya, özleme dair birçok söz akıp gidiyor. Bu sözler, başka evlerde, başka insanların yaşamlarında yeni anlamlar kazanıyor. Ağabeyini kaybeden Yotam’ın Amir’le kurduğu dostluk, onun yeniden yaşama dönmesini sağlıyor. Yotam’ın içindeki kocaman boşluk, Amir’in sıcacık sevgisi ve dostluğu ile dolmaya başlıyor. Kendilerini bulmaya çalışan Amir ve Noa, toplumsal sancıların içinde, başka insanların hayatlarında yeni bir arayışa çıkıyor.

Ve 1948’de iç savaş nedeniyle kendi topraklarından, evinden ayrılmak zorunda kalan Sadık’ın hikâyesiyle farklı bir boyut daha kazanıyor roman. “Bu savaş, İsrail hükümetinin kazandığı bir savaştı; ama bir de kaybeden taraf vardı ve bizim komşumuzdu. Savaşı onların gözünden anlatmak istedim.” diyen Eşkol Nevo 1948’deki Arap-İsrail savaşını romanda Filistinli bir karakter üzerinden, Sadık’ın gözünden ele alıyor. Sadık; yıllar sonra evini bulma, anılarına kavuşma umuduyla İsrail’e gelen bir Arap. Annesinin “İnsanlar ölür, ağaçlar ölür ama toprak sonsuza dek kalır.” sözlerini hiç unutmayarak toprağına/evine dönme arzusuyla yollara düşen Sadık’ın şu sözleri onun tüm insanlığa haykırışıdır: “Üzerinde oturduğunuz toprak benim. (…) Yemekleriniz, kavgalarınız, sevgileriniz, tüm bunlar benim toprağımın üzerinde oluyor. (…) buradan nasıl alıp götürsünler, burası benim evimken. (…) Toprağını terk edenin bir hayatı olamaz.”

Dört Ev Hep Hasret sınırların sürekli değiştiği Ortadoğu’da sınırları aşan bir roman. Bireysel yaşamlardan toplumsal sancılara uzanan bu roman umuttan çöküşe/kayboluşa giden yolda kimlik/aidiyet/yalnızlık/arayış gibi evrensel temaları ele alıyor.  Ve bu temalar, Eşkol Nevo’nun şiirsel dili, roman tekniğindeki özgünlük ve içerikteki sürükleyicilikle birleşiyor.

DÖRT EV HEP HASRET, Eşkol Nevo, Çeviri: Özden Özberber, Can Yayınları, 2013.

La Tierra Esta La Notre* (Başak BAYSALLI)

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1950’lerde Amerika’da tüketimin yüceltilmeye başlandığı bir dönemde yaratılan değerlere karşı çıkan Jack Kerouac, Allen Ginsberg, William S. Burroughs ve Neal Cassady başta olmak üzere bir grup insan bu değerleri hiçe sayıp sürüden ayrılarak engel olunamayacak bir karşı kültür hareketinin, bir gençlik isyanının öncülüğünü üstlenirler. Beat Kuşağı olarak adlandırılan bir kuşağın oluşumunda önemli bir rol oynarlar.

Beat Kuşağı’nın en önemli temsilcisi Jack Kerouac, 1957 yılında yazdığı Yolda adlı kitabıyla Amerika’da yaratılmaya çalışılan siyasi, toplumsal ve ekonomik değerlere başkaldırıda bulunur. Yarı otobiyografik kabul edilen bu romanda Kerouac, ülkeyi baştan başa dolaşarak üç hafta gibi kısa bir sürede kitabı tamamlar. Kitabın en dikkat çekici özelliği yazım aşamasında Kerouac’ın olayları aynı hızda, aynı ritimle, aynı heyecanla ve aynen yaşandığı, o anda hissedildiği gibi kâğıt üzerine aktarmasıdır. Bunu sağlayabilmek için daktilosunda tek bir rulo kullanır, cümleleri nokta yerine çizgi koyarak bitirir, noktalama işareti ve paragraf kullanmaz, hiç ara vermez. Kelimeleri art arda sıralarken kelimelerin anlamlarına olduğu kadar aralarındaki ses uyumuna da önem verir. Üç hafta boyunca hiç ara vermeksizin amfetamin ve kahveyle uyanık kalarak doğaçlama ile hızlı ve ritmik bir eser ortaya çıkarır. Tıpkı yolda olma hali gibi.

Yazarın Yalnız Gezgin adlı kitabı ise geçtiğimiz aylarda Funda Uncu çevirisiyle Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı. “Kötü bir niyetim yok. Sadece başka bir dünyaya gitmek istiyorum ben.” diyen Jack Kerouac’ın bu ilk otobiyografik eseri, yazarın Kaliforniya’da demiryolu işçiliği, gemilerde kamarotluk, Cascade Dağı’nda yangın gözcülüğü yaparak yollarda geçirdiği bir zaman diliminden söz eder. Amerika’dan Meksika’ya, oradan Fas’a, Fransa’ya ve İngiltere’ye uzanan bu yolculukta şehirlerin, dağların, okyanusların arasında dolaşırken ona eşlik eden işçilik, meteliksizlik, alkol, yazarlık, yollarda karşılaştığı insanlar, yalnızlık, ama en çok da özgürlük olur. Kerouac, yaşadıklarını anlatırken Yolda adlı eserinde olduğu gibi yine “spontan düzyazı” tekniğini kullanır. Karakterlerin düşüncelerini, hissettiklerini, yorgunluklarını, kafa karışıklıklarını, beklentilerini ve hayal kırıklıklarını olduğu gibi yansıtmak ister. Bu arayış, anlatım biçimine; metnin kesintisiz bir biçimde ilerlemesi, noktalama işaretlerinin bilinçli olarak reddedilmesi, çağrışımlar, zaman kırılmaları, iç konuşmalar, bilinç akışı ve düşüncenin doğrudan metne aktarılabilmesi için dilbilgisi kurallarının ihlali şeklinde yansır.

“Gemiye binmek için Staten Adası’ndan kahrolası Pedro’ya 5.000 kilometrelik yol yapmamın sebebi sadece gemiye binip dünyayı görmek, Swettenham Rıhtımı’nda güzel zaman geçirmek, Bombay’da kız tavlamak, pis Karaçi’deki uyurları ve neyzenleri bulmak, Kahire’deki Kazbah’ta kendi devrimimi başlatmak ve bunu Marsilya’dan öteki tarafa doğru yaymak değildi, sebebi sensin, eskiden yaptığımız şeyler…” sözleriyle yola çıkış nedenini dile getirir Kerouac. Yalnızca seyir halinde dolaşmak ve yerleşik düzene başkaldırıyor olmak onun yollara düşmesi için yeterli bir sebeptir. Bu yolculukta farklı coğrafyalarda gezerken aylaklığı da sorgular: “Chaplin’in aylağı nerede? Ya İlahi Komedya’daki aylak? Vergilius da bir aylaktı, hem de önde gideni… Aylak, çocukların dünyasına girer (tıpkı Bruegel’in bir tablosunda resimlediği banyo küvetini andıran, bir kasabadan geçen ve çocukların gülerek, köpeklerin havlayarak seyrettiği iriyarı aylak, Fareli Köyün Kavalcısı gibi) ama artık yetişkinlerin dünyasında yaşıyoruz, çocuklarınkinde değil… Bugünün aylakları saklanmak zorunda; herkes televizyonda kahraman polisleri izler oldu.” Ve özgün aylaklık düşünü Dwight Goddard’ın Budist İncil adlı kitabındaki şu dizelerle dile getirir:

Ah ender yaşanan şu küçük an için
Mutlulukla feda edebilirdim binlerce altın parçasını!
Başımda bir şapka, sırtımda heybe,
Eşyalarım, serinleten meltem ve dolunay.

Yalnız Gezgin, bir gezi günlüğünü andıran sekiz hikâyeden oluşuyor. Yazar; evreni, dünyayı, yolculukları, gerçekleri, yaşamı, deneyimleri, sessizliği, Tanrı’yı, ölümü, tembelliği, koşturmacayı, doğanın tüm hallerini ve yoluna çıkan her şeyi anlatıyor. Başka bir dünyanın kurulabileceğine dair umudu içinde taşıyarak kendini yaşamın ritmine bırakıyor. Ve dünyanın bize ait olduğunu vurguluyor. 

* Dünya Bizimdir

Yalnız Gezgin, Jack Kerouac, Çeviren: Funda Uncu, Ayrıntı Yayınları, 2013

Gülten Akın'dan Yeni Dizeler (Başak BAYSALLI)

Gülten Akın’ın “Beni Sorarsan” adlı şiir kitabı ekim ayında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. İlk kitabını 1956 yılında yayımlayan Gülten Akın, şiirin beslendiği geleneği kendi duygu ve düşünce dünyasında yeniden şekillendirerek bugüne taşıyan şairlerden biri. 1950’li yıllarda yazmaya başladığı şiirleriyle İkinci Yeni’nin şiir anlayışına yakın duran, ancak 1970’li yıllardan itibaren toplumcu duyarlılığı yansıtan şiirleriyle dikkat çeken, bireysellikten toplumsallığa uzanan bir şairdir.

Bugün de onun şiirlerinde bireysel duygularla toplumsal düşünceler birbirini bütünleyerek, birbirinin içinde eriyerek yer alır. “Beni Sorarsan”ın önsözü de “Ağır, çok ağır bir dünya” sözleriyle başlar ve yine aynı ifadeyle son bulur. Önsözde yer alan “Gazetelerden, televizyondan kan damlıyor bir yandan. Öteden yılbaşı kutlamaları. Salt gürültü, salt mutlu gibi yapan insan (Nasıl insan?) kalabalığı. ‘Çok çiğ çağ’ demiş Necatigil Usta: ‘Çok çok çiğ’ şimdi. Sevinç de eğlence de sahte, bir yüzü bu… Öte yüzü kavgazan, kıyıcı, savaşlardan savaş beğenen. Öldüren ve ölen, aptalca!” ifadeleri şairin yaşadığı dünyanın/toplumun kendisine hissettirdiği huzursuzluğu ve mutsuzluğu yansıtır. “Kuzey Ege’nin kente uzak, dağlara yakın kıyısında” kaleme alınan cümlelerdir bunlar.

Yaşadığı toplumun sorunlarına kayıtsız kalmayan şair, şiirin yaşamın hareketliliğinden ve gerçekliğinden beslenmesi gerektiğine inanır ve poetikasını da bu anlayış üzerine kurar. Kadın duyarlılığının söz konusu olduğu temalara yönelirken kent yaşamının içinde kaybolan insanın yalnızlığını, mutsuzluğunu, huzursuzluğunu; varoluşunu sorgulayan ve kendisine kaçış alanı yaratmaya çalışan bireyin trajedisini ele alır. Bu konuları işlerken türkü, ağıt, destan geleneğini de yeni bir dile dönüştürür. “Beni Sorarsan”da yer alan şiirler de kentin karmaşasından uzakta, dağlara yakın bir kıyıda geleneğin izini sürerek ve şairin imge dünyasından süzülerek oluşturulan, bugüne seslenen şiirlerdir. Kitapta “Beni Sorarsan” adlı şiir, okuru şu dizelerle karşılar: “Beni Sorarsan/ Kış işte/ Kalbin elem günleri geldi/ Dünya evlere çekildi, içlere/ Sarı yaseminle gül arasında/ Dağların mor baharıyla/ Sis arasında/ Denizle göl arasında/ Yanımda kediler, kuşlar/ Fikrimden dolaşıyorum/ Hiçbir iktidarı sevmesem de/ Sobanın iktidarında/ Çarpışa çarpışa nasılsa/ Büyüyebilen kızlar/ Uslu, sakin, ölümü bekliyorlar/ Yaşlılık/ Dev mi oldular, başkaları/ Üstüne üstüne gelip korkusuz/ Güçlerini deniyorlar”

Gülten Akın’ın şiirlerinde kent, yüksek binaları ve kalabalığı ile insanın aidiyetini sınırlayan, yalnızlığını artıran, yabancılaşma duygusunu da beraberinde getiren bir mekân olarak betimlenir. Onun için taşra/kırsal kesim/doğa “düşe, imgeleme açık bir dünya”, kent ise “net, kesin, açık, acımasız bir dünya”dır, kent “özgürlüğün ve doğallığın yitimi”dir. “Beni Sorarsan” adlı şiirinde de kent yaşamından uzakta, kışla birlikte gelen elem günleri, yalnızlık, geçmişin izleri, yaşlılık, ölüm kavramlarıyla bir dünya çiziliyor. Doğanın ortasında, kuzey kıyısında açılan bir pencereden izler yaşamı Gülten Akın. Ve bu dizelerle dile getirir iç dünyasına yansıyanları.

Yalnızlığa eşlik eden anılar, yaşlılığın gölgesinde beklenen ölüm; bunlara tezat oluşturan doğadaki renk değişimi ve devinimle birlikte ele alınır. “Tomris, Füsun ve Ötekiler İçin” yazdığı “Gidenler İçin” adlı şiirinde de ölüme bir kez daha değinerek ölümü sonsuzluğa yolculuk olarak değerlendirir. “Diyaliz” ise şairin yaşadıklarını yansıtan başka bir şiir: “Açılan kapıdan girdin/ yapı içine çekti seni/ beyaz, yansız, buyurgan/ Koşturan genç kadınlar/ Görmeleri bile gerekmiyor/ Yerini alıyorsun/ Gözlüyorsun/ biri kolunla makine arasında/ Kordonlar, tüpler sıvılar/ ve enjektör/ sızlanmaman gerek/ Bedenine usulca giriliyor/ Bir iki hoş sözcük atmalı ortaya/ atıyorsun/ Kulaklar incelikliyse cevap/ Değilse duymuyor bile/ Hiç böyle öksüz kalmamıştın” dizelerinde yaşadığı ve tanığı olduğu bir gerçeği dile getirir. Dört yıldır diyaliz tedavisi gören şair, bu süreçten kitabın önsözünde de şu şekilde söz eder: “Pazartesi ve cuma günleri ikinci hayatımı yaşıyorum, dörder saat. Diyaliz, dört yıl oldu.” Gülten Akın’ın “ikinci hayatım” diye nitelendirdiği bu süreci şiirine olduğu gibi yansıttığı görülür.

Yaşadığı toplumun üzüntülerine, acılarına tanıklık eden sanatçı “Kara Gözlükler”de bunu şu dizelerle dile getirir: “Simgeleri kocaman kara gözlükler/ Ötekiler suç aleti poşularıyla/ Gömüyor gömüyor gömüyorlar/ Gittikçe hızlanarak/ Ağaçları, damları, hayvanları/ Her şey yıkılıp dökülüyor/ Bir tutam çim, çiçek her şey (…)” Ötekileştirmenin ardından gelen ölümler ve yok edip yıkma isteği bugünün gerçekliğinden süzülür Akın’ın şiirine. “O Kadınlar” şiirinde başka bir gerçekliği okurun yüzüne vurur, “(…) cezaevlerinde/ diri diri yakılan kadınlar (…)”dan söz eder. Toplum üzerindeki baskıyı ise “Sözler” adlı şiirinde üç dizeyle ortaya koyar: “Kuştu sözler, büyüdü, sığmadı ağza/ uçacaktı elbet uçuruldu/ uçuranı tuttular” Günlük yaşamda kullanılan dili, farklı çağrışımlarla yeniden kuran şair, “Bir Gün” isimli şiirinde baskıya meydan okur: “Göstere göstere bilediğin bıçak/ bir gün elini kesecek”.

Anlatımda yalınlığın, yalınlığın ardındaki yoğunluğun doruğa çıktığı “Kabuk”ta toplumsal yaralara dikkat çeker: “Kabuğu kaldırsan/ derinleşir yara”. “Siz” ise kayıplarımıza, yitirdiklerimize bir sesleniş gibidir: “Ne uzakmış ne uzun gözleriniz/ ordan bugünleri gördünüz çocuklar/ yetişip dağıtmak için karabasanı/ (istediniz olmadı)/ soluk soluğa bir koşu/ öldünüz çocuklar”. Yine de umut doludur Gülten Akın. Yüreğinde taşıdığı bu umudu “Biz” şiirinde şu dizelerle yansıtır: “Bağışladığın özgürlüğe/ yeğdir biçtiğin zından/ sonsuz güzelleşecek dünya/ biz kurduğumuz zaman”.

“Beni Sorarsan” ile 2000’li yılların Türkiye’sinde, ağır, çok ağır bir dünyada, yaşamla ölüm arasında, dağlara yakın bir kıyıda yaşanan her şeye rağmen umut dolu dizelerle selamlıyor bugünü Gülten Akın. Hepimiz için “bir masal, bitimsiz bir gökyüzü” hayal ediyor.

Beni Sorarsan, Gülten Akın
Yapı Kredi Yayınları, Ekim 2013

Mercier'den Tabulara Dair Bir Roman (Başak BAYSALLI)

Romanlarında Pascal Mercier, adını kullanan yazarın gerçek adı, Peter Bieri. Felsefeci kimliğinin ardında yazdığı kitaplarında gerçek adını kullanan yazar, romanlarında Pascal Mercier adını tercih ediyor. Dil ve zihin felsefesi alanında çalışmasına rağmen romanlarında ahlak felsefesi etrafındaki temaları öne çıkarıyor. 2004 yılında yayımlanan, varoluş, yalnızlık, yabancılaşma gibi temaları birleştiren ve bireyin içinde bulunduğu durumu sorgulayan “Lizbon’a Gece Treni”nden sonra, “Sahnede Ölüm” ile okurların karşısına çıkıyor Mercier. Kırmızı Kedi Yayınevinden çıkan kitabın çevirisi İlknur Özdemire’e ait.

İlknur Özdemir’in Pascal Mercier’le yaptığı bir röportajda yazarın edebiyat-felsefe ilişkisine dair söyledikleri dikkat çekicidir: “Felsefede de edebiyatta da mesele, bir şeyi zihnimizde yeniden canlandırma ve yaşananların anlaşılması. Felsefede bu hatırlama kavramsaldır, konu düşüncelerin saydam olmasıdır. Edebiyatta ise konu poetik bir saydamlıktır; duyumsal ve poetik yoğunluk ve cümlelerdeki ezgidir. Her ikisinin de mevcut olduğu romanlar özellikle ilginç gelir bana: Düşünceye dayalı sorular ve poetik yoğunluk. Benim bütün kitaplarım böyledir. Varoluşsal temalara ise tabii felsefeden alışkınım.”

Felsefenin meselelerini edebiyatla birleştiren Pascal Mercier, Sahnede Ölüm’de insanlığın tabuları, doğrunun ya da yanlışın ne olduğu, yaşananların algısının insandan insana değiştiği, ahlakın nasıl algılandığı gibi konulara yer veriyor. Yüzyıllardır tartışılan bu sorulara zaman zaman felsefeci zaman zaman da yazar kimliğiyle bir yanıt arıyor.

Roman, karmaşık aile ilişkilerini ele alıyor. Baba, ünlü piyano markası Steinway’in akortçusu olarak tanınan ve bu alanda sözüne güvenilen biri; ancak o, bu işi küçümsüyor ve beste yapmak istiyor. Tüm hayatını bu isteği gerçekleştirmeye adıyor. Bu noktada okur istek, arzu, hırs duygularıyla yüzleşiyor. Tutkunun ve başarı hırsının insanı nasıl ele geçirdiği, zamanla nasıl şekillendirdiği, etrafındakilerle - en yakınlarıyla bile - ilişkilerini nasıl etkilediği üzerine düşünmeye başlıyor. Bundan sonraki bölümler babanın sürekli reddediliş hikâyesi etrafında gelişen aile trajedisini anlatıyor. Babanın bestelerinin farklı yarışmalarda reddedilişi, karısı ve ikiz çocuklarının psikolojisinde derin izler bırakıyor. Onların yaşamı algılayışına, kendilerini tanıma yolculuğuna eşlik eden, babanın tutkusu ve reddediliş hikâyesi. Özellikle çocuklarının kişilik gelişiminde babanın içinde bulunduğu ruhsal durumun etkileri ele alınıyor. Yazar, bu durumun, hayatı nasıl da zorlaştırdığı üzerinde okuru düşündürüyor. İkiz çocuklardan Patrice’in kitabın bir yerinde söyledikleri bu açıdan önem taşıyor: “Başarı istemiyorduk, çünkü o yabancılaştırıyordu, başarı arzusu, sende gördüğümüz gibi, insanı tahrip edebiliyordu. Başarısızlığın peşinden gittik. Senden daha iyi yapmak istiyorduk; başarısızlığın altında inlemek yerine, ondan yararlanıp kendimizi bulmak istiyorduk.”

Sahnede Ölüm, Patrice ve Patricia adlı ikiz kardeşlerin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplarla ailenin yaşadıkları yavaş yavaş çözülüyor. Yaşadıkları bir olay nedeniyle yıllar önce evi terk eden ve birbirlerinden olabildiğince uzağa giderek orada yeni yaşamlar kuran kardeşler, yıllarca haberleşmeden, sadece anneleriyle bağlantı kurarak yaşıyor. İnsanlığın tabuları ikiz kardeşlerin birbirleriyle ve anneleriyle olan ilişkileri ekseninde ele alınıyor. Okur, bu ilişkiler aracılığıyla doğru-yanlış/iyi-kötü gibi zıtlıkların yanında sevgi, aşk, acıma, korku gibi duygularla insan doğasını ve toplumda yaratılan tabuları anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyor.

Bir gün, hiç beklemedikleri bir haber alan kardeşler, eve dönmek durumunda kalıyor. Kurgu, bu noktadan sonra zamanda kırılmalar ve geriye dönüşlerle bu olaya kadar geçen zamanı anlatmaya başlıyor. Çocukluk anıları, annenin dengesiz psikolojisi, baba ile annenin birlikteliği, babanın kendileri ile ilişkisi, ayrı yaşadıkları süre boyunca hayatlarına giren insanlar yine mektuplar aracılığı ile ele alınıyor. Patrice ve Patricia’nın birbirlerinden ayrı kaldıkları dönemde yaşadıkları anlatılanlarda öne çıkıyor. Patricia bu zaman diliminde hayata tutunabilmek için çaba göstermiştir. Patrice ise, hasta bir çocuk olan Paco etrafında bir hayat kurmuştur. Yazar, Paco ile Patrice’in çocukluğuna gönderme yapıyor. Okur, Paco ve Patrice’in ilişkisinin ele alındığı bölümlerde kullanılan imgelerle bu göndermeye ulaşıyor. Paco’nun hastalığı, Patrice’in ruhundaki bunalıma ışık tutuyor. Patrice’in çocukluğuna dair bu bunalımı, Paco’nun hastalığı ile somutlaşıyor.

Bu karmaşık ilişkilerin ortasında okurun belki de en çok sorguladığı kavramlardan biri, masumiyet. Okur, Kimin masum/suçsuz, kimin suçlu olduğu; bir suçun olup olmadığı gibi sorulara roman boyunca yanıt arıyor. Her bir karakterin ruhsal açmazları, gerilimleri bu sorulara tek bir yanıtın verilebilmesini zorlaştırıyor.

Psikanalitik kuramın yaklaşımıyla çözümlenmeye çok uygun bir roman Sahne’de Ölüm. Yazarın Freud’un kuramlarını karşılayan karakterler yarattığı söylenebilir. Her olayın/durumun altında cinsel dürtülerin yer alması, her imgenin ahlaki yasakları akla getirmesi, roman boyunca kullanılan dil, özellikle hatırlama anlarında eşyalara yüklenen anlamlar ve bu eşyaların betimlenmesi sırasında seçilen sözcükler psikanalitik çözümlemeye yatkınlığın bir göstergesi.

Sahnede Ölüm, toplumsal/bireysel tabuları, ahlaki değerleri sorgulayan yaklaşımı ve dilindeki şiirsellik ile okurların ilgisini çekebilecek bir roman.

Sahnede Ölüm, Pascal Mercier, Kırmızı Kedi Yayınevi, 

Sınırları Zorlayan Öyküler (Başak BAYSALLI)


Sinema alanında kısa film çalışmalarıyla tanınan Deniz Tarsus’un “Ayrıkotu” adlı öykü kitabı eylül ayında Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Kitap, “Ayrıkotu” ve “Öç” adlı iki bölümden oluşuyor. Öykülerin temelinde var olan doğa-insan çatışması farklı bir dünyada, zor bir atmosferde okurun karşısına çıkıyor. Sanatçı, sinemada yaptığı gibi öykülerinde de kurduğu dünyada yaşayanların hikâyesini anlatıyor. Okur ise doğanın ortasına öylece bırakılan bir insanın penceresinden tanık oluyor anlatılanlara. Doğa, öykülerde mekân olmaktan çıkarak karaktere, karakterler de birer ayrıkotuna dönüşüyor. Doğaya ait her unsur, doğa-insan çatışmasını vurgulamak için metne yerleşiyor. Ve tüm öyküler bu çatışma etrafında birbirini tamamlıyor.

İlk bölüm, “Od, Döl, Lût, Göl, Ser” isimli beş öyküden oluşuyor. Okur, bu öykülerde Tarsus’un kurduğu dünyaya bir gezginin gözünden bakıyor. Yol boyunca hikâyeler dinleyen, bazen bu hikâyelere tanıklık eden, biriktirdikleriyle yola devam eden, onları başka diyarlara taşıyan bir gezginin de dahil olduğu bu dünya ayrıkotlarıyla dolu doğanın ta kendisi. Gezgin, doğayı yeniden keşfederken olağan dışı diyarlarda, insanüstü özelliklere sahip karakterlerle kendi olağan yaşamını karşılaştırarak gerçeği sorguluyor ve başka gerçeklere ulaşıyor. Ulaştığı bu gerçeklerin bir ucu, insanın olağan yaşamındaki tabulara dokunuyor. Yazar, yarattığı karakterin gözünden çıplaklık, cinsellik, şiddet, ölüm, aidiyet gibi kavramları irdeliyor. Öykülere verilen isimlerin de bu kavramlarla örtüşen anlamlara sahip olduğu görülüyor. Çıplaklık/Od, cinsellik/Döl, ölüm/Lût gibi…

Gezginin yol boyunca karşılaştığı karakterler, güvenli sınırların ötesine itilmiş ve burada yaşamayı tercih etmiş sıra dışı kişiler. Oğlunu küçükken kaynar suya düşürdüğü için, kendi bedenini de kaynar suda haşlayan ve sadece yanık insanların yaşadığı bir dünya kuran bir anne, kendini kaybedercesine kadınlarla cinsel ilişkiye giren erkekler, bir yanardağın eteklerinde ölümü bekleyen kör insanlar, topraktan kaçıp ağaçlara sığınan maymun insanlar, çığ düşecek diye korkuyla ve sessizce bir vadide bekleyenler… Hepsi birer öteki, birer ayrıkotu…

Kitabın ikinci bölümündeki öykülerde insanın kendini doğadaki en güçlü canlı olarak görmesi, yok etmenin en büyük erdem olduğuna inanması, kendi hırslarını, tutkularını ve isteklerini doğanın merkezine koyması ele alınıyor. Ve okur, insanın doğayı ve kendini yavaş yavaş yok ediş gerçeğiyle yüz yüze geliyor.

Tarsus, öykülerinde tüm bunları dile getirirken canlı, etkileyici ve çarpıcı bir üslûp kullanıyor. Betimlemelerde kullanılan sözcükler, kurulan kısa cümlelerde daha da belirgin hale geliyor. Bu durum kitabın daha ilk cümlelerinde göze çarpıyor: “Buğulu cam gibi soluğum. Ellerim bağlı. Çırpınıyorum. Ses yok. Siyahlık önümde, derimi bıçakla ayırır gibi. Ağzımda kan tadı. Paslı demir yalamışım, öyle diyor bir ses. Gözlerim doluyor. Doluyor. Yanaklarımdan akıyor. Akıyor.” Olay/durum akışında yazar tarafından tercih edilen, yer yer tek sözcükten oluşan kısa cümleler, sinema ve fotoğraf tekniğinin öykülere yansıması olarak da düşünülebilir.

Kullandığı üslûp, yarattığı karakterler ve hayal dünyasında yeniden şekillendirdiği mekânlarla sınırları zorlayan bir yazar Deniz Tarsus. “Lût” adlı öyküsünde dile getirdiği gibi: “Bir süre sonra kafamıza dank etti ki hayatımızda koyduğumuz setlerin, sınırların bazıları gereksiz. Biz de çıkardık. Arındık. Zorunlu başladığımız körebe oyununa dahil olmaya karar verdik ve bu yaşımızdan sonra çocukluk ve gençlikte yapamadığımız her şeyin üstündeki örtüyü kaldırdık.”

“Ayrıkotu”nu okumak; içimizdeki sınırları zorlamak, gizli kalanların üstündeki örtüyü kaldırmaya cesaret etmek ve körebe oyununa dahil olmak için adım atmak bir bakıma. Kurmacanın içinde insan ve doğa ile yüz yüze gelmek…

Ayrıkotu, Deniz Tarsus, Can Yayınları, Eylül 2013

Gezi Direnişi Türk Edebiyatında Bir Kırılma Yaratabilir mi? (Başak BAYSALLI)

Edebiyatın konusu insandır. İnsan, tüm çıplaklığıyla, gerçeğiyle yerleşir metnin içine. Yüzyıllardır böyledir bu. İnsanın sevinci, acısı, umutları, hayalleri, sıradan yaşamı, varoluş sancısı edebiyatın başlıca uğraşıdır.

İnsan, yaşadığı toplumdan ayrı düşünülemez. Edebi eser, insan gerçeğini yansıtırken topluma da ayna tutar. Toplumu etkileyen siyasi ve sosyal olaylar edebiyatı şekillendirir. Türk edebiyatı da diğer ülkelerin edebiyatları gibi doğduğu ve geliştiği toprakların siyasi/sosyal olaylarından etkilenir. Zaman içerisinde toplumun yaşadığı değişiklikler edebiyata yansır, bu durum farklı dönemlerde farklı edebiyat anlayışlarının ortaya çıkmasını sağlar. Özellikle Cumhuriyet’in ilanını takip eden süreçte gelişen edebiyatın, dönemlere ayrılmasında daha önceki yıllarda olduğu gibi yine siyasi olaylar ölçüt olarak kullanılır.

1923’ten günümüze dek uzanan Türk edebiyatını düşündüğümüzde, dönemleri ayıran tarihlerin Türkiye’nin yakın tarihinde meydana gelen önemli siyasi olayları işaret ettiğini görebiliriz. “1923-1940/1940-1960/1960-1980/80 Sonrası” olarak adlandırılan dönemlerin başlangıç ve bitiş tarihleri dikkat çekicidir. 1923, yeni bir rejimin ilanını; 1940, İkinci Dünya Savaşı’nı ve çok partili sisteme geçiş yolundaki hazırlıkları; 1960, ilk askerî darbeyi; 1980, 12 Mart 1971 muhtırasının ardından ordunun üçüncü kez yönetimi ele geçirmesini işaret eder. Ve bu köklü değişiklikler yankısını edebi eserlerde bulur.

1923-1940 yılları arasında gelişen edebiyatın toplumsal konuları ele alması, Anadolu’ya yönelmesi tesadüfi değildir. Bu yıllarda savaşın etkileri ve yeni kurulan devletin yaşadığı sorunlar, yazar ve şairleri toplumun ortak duygularını anlatmaya iter. Anadolu insanının yaşayışı bu dönem eserlerinin başlıca konusudur. Serbest nazım ve toplumcu şiirin temsilcisi kabul edilen Nazım Hikmet bu dönemde insanın emeğini ve mücadelesini anlatmaya başlar, Türk şiiri “serbest şiir” ifadesiyle ilk kez karşılaşır. İdeolojinin şiire yol göstermesi, yine Türk şiiri için yeni bir özelliktir. Romanda ve öyküde bu yıllarda Sabahattin Ali, toplumcu gerçekçiliği bilinçli bir şekilde savunan yazarlardan biridir.

1940-1960 yılları arasında baskının gölgesinde şekillenen farklı sanat anlayışları ortaya çıkar. 17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri’nin kuruluşuyla edebiyatta köye yöneliş başlar. Roman ve öyküde Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Fakir Baykurt köy ve Anadolu gerçeğini dile getiren eserlerle öne çıkar ve bu aydınların üzerindeki baskı günden güne artar. 1948’de Sabahattin Ali’nin sadece düşündüklerini dile getirdiği için öldürülmesi bu baskının en somut kanıtıdır. 1950’de Demokrat Parti’nin yirmi yedi yıllık tek parti dönemini sona erdirerek iktidara gelmesi tarihin seyrini değiştiren önemli bir olaydır. İktidar değişir, ancak baskı devam eder. 1955’te yaşanan 6-7 Eylül Olayları sonucunda aydınlar, eşitlik ve adalet üzerine daha çok söz söylemeyi tercih eder. 1960’ta askerî darbeyle sonuçlanacak olan bu dönemde uygulanan baskı nedeniyle bireyin iç dünyasına yönelen İkinci Yeni şairleri de göze çarpar.

1960-1980 dönemi, edebiyatın iki askerî darbe arasında şekillendiği yıllardır. 1960’ta askerî darbenin etkileri edebiyata doğrudan yansır. Bu yıllarda, sonradan “İkinci Yeni Sonrası Toplumcu Şiir” olarak adlandırılacak olan bir şiir anlayışı oluşmaya başlar. 1961 anayasasıyla gelen özgürlükler, Nazım Hikmet’in kitaplarının yeniden yayımlanmasını, “Yeni Gerçek”, “Halkın Dostları”, “Militan” gibi dergilerin çıkarılmasını, Marksist felsefeyi benimseyen toplumcu gerçekçi şairlerin halkın ve işçi sınıfının sorunlarını politik bir bakışla ortaya koymasını sağlar. Umut, direniş ve isyan şiirde öne çıkan temalar olur. Dönem şairlerinden biri olan Ataol Behramoğlu’nun “Bırakın, beyaz/İpek gibi yağan karın altında/Hayallerimiz olsun/Yaşayalım/Özgür/Güzel/Düşünceli” dizelerinde olduğu gibi şiire açık bir anlatım egemen olur. Roman ve öyküde de 1960’tan itibaren yaşanan siyasi ve sosyal olaylar Rıfat Ilgaz, Abbas Sayar, Bekir Yıldız, Vedat Türkali, Adalet Ağaoğlu gibi yazarların eserlerine toplumsal sorunlar ekseninde yerleşir; Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay’da da bireyin yaşadığı dünyaya yabancılaşması olarak belirir. 12 Eylül 1980’de askerî darbe ile tarihte olduğu gibi edebiyatta da bir dönem kapanır. Bu süreçte birçok kitap yasaklanır; eşitliği, özgürlüğü, adaleti savunan ve eserlerinde bu konulara yer veren sanatçılardan bazıları cezaevlerine girer, bir kısmı ülkeden ayrılmak durumunda kalır. Düşünce susturulur.

Düşüncenin susturulduğu, baskı altına alındığı dönemlerde edebiyat da susar; ancak bu suskunluk bir süre devam eder, sonra taşar.

“31 Mayıs 2013” belki de bu suskunluğun artık sonuna gelindiğinin habercisiydi. Bir muhtıra, iki darbe ve defalarca baskıya maruz kalan bir halkın uyanışıydı. 1980’den sonra ülkemizin üzerine çökmüş olan sisin dağılışı, isyanın dile gelişi, bir parkta umudun yeniden filizlenişiydi. Uyanışın, yeniden farkında oluşun, unuttuklarımızı hatırlamanın günüydü."
“İyi bir masala ihtiyacım var benim, başka bir şeye değil.”(1) diye başladı bu tarihten sonra yazılanlar. Direniş öyküleri kaleme alındı birer birer. Okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan bir kuşak olarak bilinen gençlerin yarattığı öyküler, yazarların duygu ve düşünce dünyasında yeniden hayat buldu. “Bağzı Şeylere Öyküler” bu topraklardaki bir direnişten doğdu. Edebiyat, bir kez daha yaşadığı çağın tanığı oldu. Yaşama, ölüme, isyana, umuda dair biriken sözcükler kâğıda döküldü. Bugünlere dair bir iz oldu yazılanlar. Bir umut, bir başlangıç, bir kırılma noktası…

Acının, sevincin, öfkenin, sevginin ve daha nice duygunun öykülerde nasıl dile getirildiğine tanık oluyoruz bir kez daha. 2002 yılından itibaren baskının ve sansürün, egemenliği yavaş yavaş ele geçirdiği bu topraklarda edebiyatın, toplumun sesine kulak verdiğini, varolmaya dair atılan çığlıkları duyduğunu görüyoruz.

Bir yandan yıkımı, ölümü ve yokluğu; diğer yandan yıldızları, gökkuşağını, okyanusları, “tepeden tırnağa çiçek açmış ağacı” düşünerek hatırlıyoruz bir kez daha insan olduğumuzu.

Ve bir parça aydınlık için, unutmamak için hafızamıza kazıyoruz bugüne dair yazılanları.

“Her gecenin bir sabahı vardır/Bu ülkede bile”  (Ferid Edgü, Gezi-Yorum)

(1) Burak Eldem, #DirenAklım/Başlangıç, Sayfa6 Yayınları, İstanbul, 2013, (s.15).


Bağzı Şeylere Öyküler, Hazırlayan: Kadir Yüksel, Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, Eylül 2013


Ursula'dan Novesma Verba* (Başak BAYSALLI)

Ursula K. Le Guin’in 1979’da kaleme aldığı Malafrena, Cemal Yardımcı tarafından Türkçeye ilk kez çevrilerek temmuz ayında Metis Yayınları tarafından yayımlandı.

1929’da Kaliforniya’da doğan Ursula K. Le Guin; Mülksüzler, Yerdeniz Büyücüsü, Antuan Mezarları, Tehanu ve Yerdeniz Öyküleri gibi eserlerinde yarı gerçekçi / yarı fantastik temaları işledi. Gerçeğin katılığını hayali dünyanın saydamlığında eriten yazar, toplumsal sorunları fantastik dünyanın gerçekliğinde okura sundu.

Malafrena, yazarın bazı öykülerinde de mekân olarak karşımıza çıkan hayali ülke Orsinya’da geçiyor. Mekân, hayali olmasına rağmen anlatılanlar ve roman boyunca yaşananlar oldukça gerçekçi. Yazarın birçok eserinde yer alan hayal ve gerçek birlikteliği bu romanda da birbirini tamamlayan iki unsur olarak karşımıza çıkıyor.

1979 yılından günümüze uzanan bir özgürlük hikâyesi Malafrena. “Burada özgürce kalabileceğim zamana kadar kalamam burada.” (s.43) diyerek babasının topraklarından, Malafrena’dan, ayrılan; şehirdeki özgürlük mücadelesine katılmak için ona vaad edilen toprakları reddeden İtale Sorde’nin hikâyesi.

Baskının ve sansürün insanları susturduğu, diktatörlüğün kol gezdiği, muhalefetin kısıtlamalarla engellendiği bir ülke Orsinya. Tıpkı içinde yaşarken nefes alıp vermeye çalıştığımız, kendimize bir yer aradığımız, baskı ve korkuyla yüz yüze geldiğimiz bir başka ülke gibi. Gerçekliği ile öylece yanı başımızda duran, çok yakından tanıdığımız, bir o kadar uzağına düştüğümüz yitik bir ülke gibi. Ve bu ülkede başkaldıran bir karakter: İtale Sorde.

Başkaldırının temelinde adalet duygusu yatar. Haksızlığın karşısında duran insan, kendisini bir değer olarak ortaya koymaya çalışır. Bu değer, tüm insanlığın ortak değeridir bir bakıma. Ve bu değerle gerçekleşecektir dönüşüm. Bu, romandaki bir başka karakterin şu sözlerinde dile getirilir: “Kendini dönüştürmek için yola çıkıyorsun. Dünyayı dönüştürmek için.” (s.203) Başkaldıran insan, adalete ve özgürlüğe ulaşacaktır. Özgürlük, her şeyden önce insanın kendi içinde, kendi dünyasında gerçekleşecektir. İtale Sorde, ona sunulmuş dünyadan, “yalnız başına duruyormuş gibi” ifadesiyle tanımlanan malikâneden, elinde olan her şeyden vazgeçerek ve babasının ona sunduğu imkânları reddederek yeni bir yaşamın peşine düşer. Ve bu yolculukta novesma verba “özgürlük”tür. Ve roman kahramanı bunu şöyle anlatır: “Söyleyeceğimiz bir şey var ve bunu daha söylemedik. Kekeliyoruz. Konuşmayı öğrenmeye çalışıyoruz, bebekler gibi. Nasıl söylenir henüz bilmiyoruz. Söyleyeceğimiz şeyin birazını, zaman zaman farklı farklı dillerde, bir resimle, bir duayla, bir bilgi parçasıyla söylüyoruz. Ara sıra yeni bir şey, yeni bir kelime öğreniyoruz. Kelimelerin en yenisi. Özgürlük kelimesi.” (s.105)

Ursula K. Le Guin, içinde yaşadığımız gerçek dünyada özgür olamama sorununu hayali bir dünyaya taşırken adalet duygusuyla başkaldıran bir karakterin sözlerinde tanımlar özgürlüğü: “Sahip olunacak, saklayıp korunacak bir şey değildir özgürlük. Eylemdir. Hayatın ta kendisidir. Ama başkalarının köle olarak tutulduğu hapishanede nasıl yaşayabilirsin ki? Herkes özgürce kendisi için yaşayabilene kadar ben de kendim için yaşayamam.” (s.43) Ve İtale Sorde; roman boyunca baskıya, sansüre, diktatörlüğe bir karşı duruş sergiler, özgürlüğü hayatın ta kendisine dönüştürür ve eylemi hayatın merkezine koyar. Düşündüklerini yazmaktan ve söylemekten çekinmez. Ve tüm bunlar için ödenmesi gereken bir bedel ile yüzleşir.

1979’da kaleme alınan ve 1800’lü yılların dünyasında yaşananları anlatan Malafrena, aynı zamanda günümüzde yaşananlara dair de bir roman. Korku ve baskıyı hayatımızın her alanında hissettiğimiz şu günlerde yıllar öncesinden bugüne uzanan Malafrena’da anlatılanlar kendi gerçeğimizle yüzleşmemizi; özgürlüğün ne olduğu üzerinde düşünürken sansürün, baskının ve diktatörlüğün ne olduğunu da sorgulamamızı sağlıyor. Bu dünyanın katı gerçeklerinden beslenerek hayali bir dünya yaratan yazar, kendi süzgecinden geçirerek yeniden şekillendirdiği acımasızlığı, şiddeti, faşizmi gözler önüne seriyor. Ve tüm bunlar karşısında, adalet duygusunu, özgürlük ve eşitlik için verilen mücadeleyi anlamlı kılıyor. Başka bir dünyanın mümkün olduğu düşüncesi üzerinden yaratıyor Orsinya’yı. İktidarın halkı ötekileştirdiği, yok saydığı bir dünyada kendine yer bulamamış tüm insanları savunuyor. İtale Sorde, gerçek dünyada, yanı başımızda duran ama kendimizi bir o kadar da uzak hissettiğimiz, nerede duracağımızı bilemediğimiz bir başka ülkede haksızlığa karşı başkaldıran tüm insanlarda ete kemiğe bürünüyor. Haksızlığın ve adaletsizliğin ortasında insanın kendisine bir yer bulabilmesi, bulduğu bu yerde eşitliğin ve özgürlüğün olduğu yeni bir yaşam kurabilmesi belki de en zor olan. Malafrena’da dile getirildiği gibi: “Dört bir yandan esen aldırışsız rüzgârlarda insanın kendi değişken, âciz benliğindeki tek bir mumu bile yanar halde tutması yeterince zordu; nereye gittiğini bilmek şöyle dursun, tek başına ayakta durmak ve nerede durduğunu bilmek bile zordu.” (s.241)

Klasik roman kurgusuyla yazılan kitapta Ursula K. Le Guin diğer eserlerinde de işlediği gençlik, aşk, değişim, yaşamın zorluğu/anlamsızlığı, aidiyet gibi konuları da ele alıyor. Özgürlük ise tüm bu konuların merkezinde, bağlayıcı bir izlek olarak beliriyor. Yolculuk, özgürlüğe ulaşmak için. Başkaldırı, değişimi/dönüşümü gerçekleştirmek için. İtale Sorde’nin yolculuğu, içinde yaşadığımız dünyaya, ülkeye ve kendi içimize yaptığımız bir yolculuk aslında. Acımasızlık ve anlayışsızlıkla yüzleştiğimiz, yitirdiklerimize ağladığımız, yine de yarınlara umutla baktığımız bir yolculuk bu. Malafrena ise tek başına ayakta durmak ve nerede durduğunu bilmek üzerine durup düşündüğümüz bir durak. Ursula K. Le Guin’in özgürlük uğruna direnen, tutsak düşen, yaşamını kaybeden tüm insanlara bir armağanı. 

* En Yeni Söz  

MALAFRENA, Ursula K. Le Guin, Çev. Cemal Yardımcı, Metis Yayınları, 2013.