Yasemin YILMAZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yasemin YILMAZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Jale Parla Eleştirisinde 'Yazar Bunalımı' ve Kimlik (Yasemin YILMAZ)

 "Direnişin başkalaşım yoluyla gerçekleştirildiği bir distopya coğrafyasında iktidarı çileden çıkarmanın en iyi yolu tam da budur." Jale Parla'nın yazarın başkalaşım sürecini ve sancılarını incelediği Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım kitabının dördüncü bölümü bu cümleyle biter. Hasan Ali Toptaş'ın Bin Hüzünlü Haz romanının incelendiği bölümde 1990 sonrası edebiyatta yazma eyleminin başlı başına bir başkalaşım olduğu, kalıcılık ve evrensellik arayan yazarın, başkalaşarak yaratıcılığını kanıtlamasından duyduğu haz vurgulanmaktadır. Parla'ya göre başkalaşım, içerisinde barındırdığı yok olma, geri çekilme, alternatif sunma ve direnme dinamikleriyle başlı başına bir yaratıcılık durumudur. Parla'nın edebiyatın bu gizil gücünü ortaya çıkaran roman incelemeleri kanonik eserleri bambaşka bir gözle ve farklı sorularla okumamızı sağlar.

Türk edebiyatında Ahmet Mithat'tan başlayarak günümüzde Orhan Pamuk'a uzanan çizgide yazar figürasyonları ve başkalaşım kavramını ele alan incelemesinde Parla, başkalaşımı bir anlatı tekniği olarak dayatmacı ve yönlendirici değişime bir direniş olarak tanımlar. İncelemenin tarihsel arka planında Türk modernleşmesi - imparatorluğun çöküşü, Cumhuriyet'e geçiş süreci travmaları, travmayla yüzleşme ihtiyacı - vardır. Bu sürecin travmalarıyla başa çıkmak için iki tür pratikten söz edilmektedir: Yaşanan hızlı değişimleri anlamlandırmak ve yönetmek ya da kavranamayan değişimlere başkalaşarak direnmek. Bu sancılı sürece romanlar çerçevesinde bakmak isteyen Parla, toplumsal değişimin hızına en uygun anlatı modelinin başkalaşım olduğunu belirtir.

Künstlerroman (sanatçı roman) geleneğinde yazar figürasyonları ideal/mükemmel yazar ve başarısız/yarım/eksik yazar olarak iki kategoride ele alınır. 19.yüzyıldan bugüne birer antikahraman olarak ortaya çıkmış bu ikinci gruptaki yazarlar, Parla'ya göre başkalaşım yaşayan, estetiğin sınırlarını zorlayan, sorgulayan, genel kabul gören değerleri alaşağı eden anlayışı temsil eder. Sanatçı romanlarının sanatçısı toplumsal yozlaşmayı, maddiyatçılığı, önyargıları kendine dert edinen, bu yüzden de Parla'nın deyimiyle "toplumun gizli vicdanı" olan kişilerdir. Çalışmanın son bölümünde de vurgulandığı gibi, toplumun ezber değerlerine sırt çevirmekten korkmayan bu sanatçılar bireysel yaşanmışlıklara, sıradan insanın öykülerine ayrı bir önem vermektedir. Ahmet Mithat'tan günümüze başkalaşım tekniği farklı dönemlerde ifadesini değişik şekillerde bulmuş ortak bir başkalaşım dili yaratmıştır. Yazar, yoğun bir şekilde hissettiği başarısızlık ve eksiklik duygusunu çeşitli başkalaşım imgeleri ve metaforlar kullanarak yazınına yansıtır. Parla'nın incelemesi beş bölümden oluşur ve 19. yüzyıldan bugüne Türk edebiyatında başkalaşım dilinin dönüşümü romanların detaylı analizi ışığında ele alınır.

Jale Parla, dilde dönüşüme ve Ahmet Mithat'tan Orhan Pamuk'a uzanan edebiyat geleneğinde bir anlatı tekniği olarak başkalaşımın çeşitli ifade biçimlerine odaklanır ancak kitapta sıklıkla altı çizilen bir nokta vardır. Mai ve Siyah, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tutunamayanlar, Gece, Beyaz Kale ve incelenen daha birçok eser farklı dönemlerin yapıtlarıdır, farklı edebi akımlar çerçevesinde ele alınırlar ancak bu eserleri Parla'nın çalışmasında bir araya getiren, belirli bir zamana ya da coğrafyaya ait olmayan bir sorunsala işaret etmeleridir. Gerek Ahmet Mithat ve Tanpınar romanlarında gerek Atay ve Karasu metinlerinde ve gerek Latife Tekin'in Gece Dersleri'nde başkalaşım bir 'arada kalmışlık' halidir. İçerisinde korku ve kurtuluş, bireyin kendi kimliği ve başkalaşmış benliği, sevgi ve utanç bir arada bulunur. Parla, bireyin hissettiği korkuyu "Kafkaesk bir varoluş endişesi" olarak açıklar ve ekler, bu korku aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir hoşnutsuzluğa işaret eder.

Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım kitabı, sanatçı romanlarındaki sanatçı kişinin temel hoşnutsuzluğunu ele alırken, bu sorunun sebeplerine ve yazında ifade ediliş diline odaklanır. Bu yönüyle de kitap, okuru Parla'nın bir diğer incelemesine - Babalar ve Oğullar'a - yönlendirir. Babalar ve Oğullar, Tanzimat dönemi romanlarında 'baba' figürünün yansımalarını incelerken, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım babanın kaybını yazar sanatçının aidiyetsizlik duygusunun arkasındaki sebeplerden biri olarak gösterir. Bu bağlamda babanın kaybı, bireyin aile evine bağının zarar görmesi ve dolayısıyla bir tür 'evsizlik' duygusu yaratması olarak incelenebileceği gibi bireyin kendini mutlak otorite/iktidar (baba) karşısında gerçekleştirme şansının yitirilmesi olarak da okunabilir. Parla'nın başkalaşım tekniği incelemesi romanların psikanalitik okumalarını da beraberinde getirir ve bu çok katmanlı okuma deneyimi Babalar ve Oğullar'da da göze çarpar. Öyle ki Parla'nın bu iki incelemesini okuyan bir okur temel felsefe ve psikoloji metinlerini, mitolojik kaynakları, tarih kaynaklarını okuma gereksinimi duyar. Mai ve Siyah'ta çizilen "yenik yazar" portresi ve sanatla ulaşılmak istenen "aşkınlık" Parla'ya göre bir tür "Faustyen noksanlık"tır. Ahmet Cemil'in yeni bir dilin yanında yeni bir renk araması Halit Ziya'yı Novalis'in ve Baudelaire'in mavi rengi arayışıyla birlikte anmamıza sebep olur. Tanpınar şiirlerinde ve öykülerinde baskın motif olarak kullanılan "ayna", metinlerin psikanalitik okumasını zorunlu kılarken, Tanpınar'ın günlüklerinde "psikasteni"ye değinmesi Walter Benjamin paralel okumasını beraberinde getirir. Parla incelediği eserleri bölümlere ayırdığı kitaplarında farklı başlıklar altında incelese dahi bölümler arasındaki bağlantıyı okuruna sürekli hatırlatır. Tanpınar'ın Huzur romanını ele aldığı bölümdeki "sürrealist mekânlar" - gölgeler, karanlıklar, kayalıklar - vurgusu ile Oğuz Atay ve Orhan Pamuk'un eserlerinin incelendiği diğer bölümlere göndermelerde bulunur. Benzer şekilde, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün Muvakkit Nuri'si ile Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet Benol'u arasında kurduğu paralellik ile parçalanmışlık metaforuna işaret eder. Gerek karakterler arasında gerek yazarların dil kullanımı açısından bulduğu benzerliklerle yapıtlar arasında göndermelerde bulunarak ele alınan konunun aslında güncelliğini hiç yitirmediğinin de altını çizer Parla. Uşaklıgil'in, Tanpınar'ın, Atay'ın, Karasu'nun kullandığı dil ve başkalaşım imgeleri farklıdır ancak yazar kahramanın başka bir eşyaya, bitkiye, hayvana ve hatta hiçliğe dönüşme isteğinin ardındaki sebep aynıdır: kimlik karmaşası. Yazarın kim olduğu belirsizliği bir başka soruyla derinleştirilir: "Yazar neyin peşindedir?"

Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım'da kimlik, aidiyet ve yazarlık sorunları yazar kahramanlar gözünden incelenirken, Babalar ve Oğullar'da bu sorunların tetiklediği arayışın Tanzimat dönemi romanlarına dil, kişileştirme, izlek ve anlatı açısından yansıması ele alınmıştır. Babalar ve Oğullar'daki arayış bir tür yazar kimliği arayışıdır ve Parla'ya göre Tanzimat dönemi romanlarında bu arayışa İslam epistemolojisi cevap vermiştir. Baba-oğul arasındaki ilişki Tanzimat romanlarında bir "devamlılık ilişkisi" olarak tanımlanırken Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım bu ilişkinin bozulmasının (ya da hiç var olmadığının anlaşılmasının) sonuçlarını irdelemektedir. Başa dönecek olursak, edebiyatın başkalaşım dili sorunu çözmek için değişmektense değişime direnerek benliğini korumak isteyen yazarın/antikahramanın en etkili silahıdır. Parla'nın eleştirisi var olan sorun ve arayışın incelemesini sadece son dönem edebiyatla sınırlamaması ve sorunun evrenselliğine, zamansızlığına dikkat çekmesi bakımından önemlidir.
 
TÜRK ROMANINDA YAZAR VE BAŞKALAŞIM, Jale Parla, İletişim Yayınları, 2011 
BABALAR VE OĞULLAR, Jale Parla, İletişim Yayınları, 2004.

Mektuplarda Kadın Sesi (Yasemin YILMAZ)

 20. ve 21. yüzyılın öne çıkan edebiyat tarihi çalışmalarından birisi kadın yazarların ürettikleri eserlerin antolojiler formatında toplanması ve bu şekilde bir kadın edebiyatı arşivi oluşturulmasına yöneliktir. Yazılan eserlerin tür, biçimsel özellikler ve yazıldıkları dönemler çerçevesinde sınıflandırıldığı bu çalışmalarda mektup ve günlük türünde yazılan metinler özellikle 18. yüzyıl ve sonrasında çoğalmaya başlar. Jane Austen ve Charlotte Bronte 18. yüzyıl kadın mektup romanlarının öne çıkan iki ismidir ve bu türde verilen eserler 1960 ve 1970'lerin feminist hareketleriyle de birlikte edebiyatta erkek iktidarını sorgulamaya başlamıştır. 20. yüzyıl öncesinde gölgede kalan ve hatta 'edebi' görülmeyen metinler otobiyografi ve etnografya külliyatında önemli bir yer edinmeye başlamıştır. Son otuz yılda giderek önem kazanan mektup romanlarda kadın yazarlar önceleri yok sayılan sorunların varlıklarını kabul ettirmiş ve onları sorgulamaya açmıştır. Metinlerde altı çizilenin kadının toplum ve ev yaşamında konumlandırılması ve kendini ifade etmesinin önündeki zorluklar olduğu görülür. Farklı coğrafyalardan kadın yazarların mektup romanlar türünde verdiği eserlerde, yazmak kadın yazar için gündelik olandan kaçış ve benliğe dönüştür. Kadınların mektup romanlar türünde eserler vermesi elbette sadece son otuz yılda görülen bir durum değildir. Yeni olan edebiyat tarihinde var olan eserlere yeni bir gözle bakılması ve kadın yazarların edebiyat kanonundaki varlıklarının kabul edilmesidir.

Kadın yazarlar tarafından kaleme alınmış mektup roman türünün en çarpıcı örneklerinden biri Amerikalı yazar Alice Walker tarafından 1982 yılında yazılmış ve dilimize Renklerden Mor adıyla çevrilmiş The Color Purple adlı roman, diğeri ise Charlotte Perkins Gilman'ın 19. yüzyılın sonlarına doğru yazdığı Sarı Duvar Kâğıdı (The Yellow Wallpaper) adlı otobiyografik öyküdür. Amerikan feminist edebiyatın iki önemli eseri kabul edilen metinlerde mektup, bir edebi tür olarak kadın sesinin topluma yöneltilen bir çağrı olarak duyulduğu metindir. Seksenden fazla mektuptan oluşan romanında Walker, Tanrı'ya ve kardeşi Nettie'ye içinde bulunduğu bunalımı aktarırken aslında birey-toplum ilişkisini en yalın haliyle anlatmaktadır. Mektupların on dört yaşında bir çocuğun gözünden yazılmış olması anlatının tonunu daha da çarpıcı kılmakta, çocuğun masumiyetiyle Afro-Amerikalılara yönelik şiddet metindeki temel zıtlığı oluşturmaktadır. On dört yaşındaki Celie'nin Tanrı'ya yazdığı kırka yakın mektupta okur Afro-Amerikan toplumunda bireye yönelik şiddeti kadın karakter üzerinden okumakta ve şiddeti aile içi ve toplumsal olmak üzere iki bağlamda ele alınmış olarak görmektedir. Walker, Celie'nin henüz ilk mektubunda babası tarafından uğradığı tecavüzü suçlanma korkusuyla kimseye anlatamamasından bahsederek yazıya konuşulamayanı duyulur kılma rolünü vermiştir. Mektup yazmak bir bakıma bir kadın olarak kendisine izin verilmeyen kamusal alana çıkma, kendisini görünür kılma eylemi, mektup bir kişisel manifesto metnidir. Mektupların alıcıya ulaşmadığı düşünüldüğünde ise yazan kişinin birincil amacının okurun kim olduğundan bağımsız olarak kendisini ifade etmek olduğu söylenebilir. Celie'nin birey olarak anlatının içinde duyulan sesi Gilman'ın Sarı Duvar Kâğıdı öyküsünde işitilen sesten farklı değildir. Ana karakter meraklı bir okurun metinde satırlar arasında gezinmesi gibi dolaşır duvar kâğıdındaki figürlerin kıvrımlarında. Doktor eşi tarafından kilitli tutulduğu odada saatlerini duvara bakarak geçiren kadın, kendisini duvardaki figürlerde gezinirken hayal ettiği an nihayet hapsolduğu odadan çıkmanın yolunu bulmuş olur. Gilman'ın duvar kâğıdı metaforuyla vurgulamak istediği, kadınların bireyselliklerini bir tür kaçma/uzaklaşma eylemi olarak gerçekleştirmeleridir. Ev yaşantısında ve genel olarak toplumda sözlü ve fiziksel şiddete, cinsel istismara maruz kalan kadınların bir portresi olarak karakterleştirilmiş Celie ve Jane'nin kaçtıkları yer satırlardır. Postalanmayan ve kimseye ulaşmayacak mektuplar yazmak bir nevi delilik belirtisi olarak görülse de yazmak kadın birey için bir tür aşkınlık hali, şiddete karşı en şiddetli başkaldırıdır.

Kadınların seslerinin duyulmadığı ve varlıklarının bir cinsel obje olarak sadece bedene indirgendiği toplumlarda yazmak, kadına kapalı tutulan toplumsal yaşama girmenin ve 'görünür' olabilmenin bir yoludur. Otobiyografilerden farklı olarak yazarın kendisini bir başkasına anlattığını mektup romanlarda yazmak kadının evde ve toplumda tanık olduğu her türlü kötülüğün okura aktarımı ve bu nedenle de 'bilinçlenen' okura sorumluluk yükleme eylemidir. Metne kaçan kadın yazarın özgürlüğü bilinçlenen ve sorumluluğu ağırlaşan okurun hapsolmuşluğuyla ters orantılıdır. Mektupları okuyan kişi - yani bizler - her mektupta toplumsal yaşamın içselleştirdiği yeni bir baskı ve şiddete tanık olur, öğrendikçe kendi hapsolmuşluğumuzun farkına varırız. Kadın yazar, sesi duyulduğu ölçüde özgürleşir ve yazarın sesini duymak anlatılan acıyı paylaşmaksa eğer okur okudukça öğrenir, öğrendikçe acı çeker. Okurun bilinçlenmesi bir özgürlük kaybıdır; mektupların ulaştığı okur artık öğrendiklerini yok sayma, bilmiyorum deme özgürlüğüne sahip değildir.     



THE COLOR PURPLE, Alice Walker, Phoenix, Orion Books, 2004.