Soner TORLAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soner TORLAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Fanon ve Ezilenlerin Şiddeti (Soner TORLAK)

"İnsani değerlerin algılanma süreci üzerinde, olmak kuşağının önünde ya da altında bir 'olmamak' ya da 'yokluk' kuşağı var; son derece kısır, son derece kıraç ve yavan bir bölge burası; bütünüyle çıplak ve böyle olduğu için de sahici bir dirilişin, katıksız bir var olmanın mümkün olduğu sarp bir yamaç. Çoğu hallerde Siyah insan, bu cehennem yokuşunu aşabilme, her şeyin gerçek kimliğiyle çırılçıplak doğrulabileceği böyle sahici bir kıyamet çukurunu tırmanabilme fırsatından ve belki de cesaretinden yoksundur".
Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske
ANNE: Anasının gözlerini kapatacak bir oğuldu istediğim.
DİRENİŞÇİ: Bense oğlumun gözlerini bir başka Güneş'e açması için seçmiştim...
Frantz Fanon, Şiddet Üzerine

Bugün şiddetten bahsederken Fanon'u neden okumalı? Bahsettiğimiz şiddet, ezilenlerin, sömürülenlerin, yok sayılanların karşı-şiddetiyse hepimizin tekrar tekrar Fanon'a dönmesi gerekiyor aslında. Frantz Fanon'un Siyah Deri Beyaz Maske ve Yeryüzünün Lanetlileri kitapları üzerine pek çok şey yazıldı, burada ise zaman zaman tekrara düşmek pahasına Fanon'un düşünüş tarzının bugün fikri cephaneliğimize neler katabileceği üzerine düşünmeyi deneyelim.
Fanon'un üzerine yazdığı dünya, sömürgecinin, çıplak şiddetin yanı sıra sömürgeleştirilen insanı yabancılaştırarak tahakkümünü kurduğu ve yeniden ürettiği bir dünyadır ve Fanon'un temel derdi "kurtuluş"un nasıl gerçekleşebileceğidir. Fanon bunu yaparken sömürgeleştirilenlerin sömürgecilere benzer bir tahakküm rejimi kurabileceğine dönük güçlü uyarılarını her seferinde yineler çünkü ona göre "Sömürgeleştirilen insan, istekli bir şekilde işkenceci olmak isteyen, işkence görmüş insandır. Kendi rolünü bırakıp, kendisini avlayanların rolünü almaya hazırdır".
Fanon'un egemenlerin bu zor ve rızayı bir arada işleten tahakkümüne karşı önerdiği hat, yine birbirinin içine geçecek biçimde çıplak şiddete karşı korkusuzlaşarak özgürleşmenin yolunu açacak bir karşı-şiddet ile sömürgeleştirilenlerin "patolojik" biçimde malûl olduğu kendine has yabancılaşma biçimlerinin aşılması olacaktır.  Burada, Fanon'un bakış açısı dahilinde, karşı-şiddetin "daha adil karşılaşmalar" sağlamak adına kısmen bir tür zorunlu kötülük olarak görüldüğünü eklemek gerek.
Bir cinnet her şeyi çözer mi?
Fanon'un buna cevabı :"Hayır". Fanon, sömürgeleştirilenlerin kendilerini ezenlere karşı şiddet uygulamakta sabırsız olduklarını, yaşadıkları her kötülükten sorumlu tuttukları sömürgecilere kurşun sıkmaya içten içe can attıklarını da söylemektedir. Ancak Fanon'da "kurtuluş"a götürecek karşı-şiddet, bir siyasal kurtuluş stratejisine sahip bir halk hareketi üzerinden düşünülmektedir. Sömürgecilik pratiğini deneyimleyen iki taraf da, yani hem sömürgeci hem de sömürgeleştirilen, çıplak şiddetin ayyuka çıktığı "bölünmüş bir dünya"da yaşar; bu bölünmüş dünyada, Fanon'un sözleriyle, "Sömürülenler açısından 'Biz' ve 'Onlar' ayrımı bir paradoks oluşturmamaktadır", bu durum zaten böyledir!
Fanon, Avrupa ülkelerinin sömürgelerinde, kendisini sömürgecilere karşı duyulan her türlü kompleksten kurtararak "yeni insan"ı yaratacak ve kesinlikle silahlı bir halk hareketi uğrağından geçecek olan bir insani özgürleşme projesinden bahsediyordu. Bu harekete dönük kavramsallaştırmasının temel önermelerinden birisi, Siyah'ın kendisini Beyaz'ın aynasında görmeye son vermesi ve ilk aşama olarak onun tahakkümünden karşı-şiddet yoluyla boşanmasıydı. Ancak bu boşanma sayesinde "daha adil karşılaşmalar" mümkün hale gelecek ve Siyah kendisini ve ülkesini Beyaz'ı taklit etmeksizin kurabilecekti.
Öte yandan Alice Cherki'nin Yeryüzünün Lanetlileri'ne yazdığı önsözdeki vurgusu her anlamda önemli: "Fanon'un analizi yalnızca halkların değil öznelerin de köleleştirilmesinin sonuçları üzerinde ve öncelikle bireyin kurtuluşu, 'varlığın sömürgesizleştirilmesi' olan kurtuluş koşulları üzerinde ısrarla durmaktadır". 
Bizim evin halleri
Türkiye'de Kürt Özgürlük Hareketi'nin kendini kurma ve örgütleme sürecini düşündüğümüzde, Fanon'un bahsettiğine benzer bir zemin teşhis edebiliyoruz. Türkiye'nin "bölünmüş dünyası"nda Kürtler,  bir ulusal kurtuluş hareketini silahlı şiddetle hayata geçiriyorlar. Bense burada kritik bir soru soruyorum: Peki ya devletle ayrı dünyalarda yaşamayan, dünyası bölünmüş olmayan ezilenler? Milliyetçi, muhafazakâr, Türk "ezilenler"? Fanon'un kavramsal çerçevesi içinden ve onu zorlayarak söylersek, "Beyaz Deri, Ak Maske"liler ne olacak?
Tıpkı Fanon gibi bütün ezilenleri kesecek bir "çatışma hattı" tarif etmek, "iki ayrı dünya" uydurmak durumundayız. Ve bir fazlasını: Bu çatışma hattını bir "kurtuluş"a tahvil edecek bir hareket de icat etmeliyiz. Emeği sömürgeleştirilenleri, ahlakı, inancı, vicdanı sömürgeleştirilenleri, sömürgecilerden ayırt etmek, onlara dönük siyaset üretmek, bugünün "kurtuluş reçetesi" olabilir. Bu topraklarda sayısız özne bunu zaten yapıyor, iğneyle kazdıkları kuyular Serhildan'a çıkıyor, Gezi'ye çıkıyor, Yırca'ya çıkıyor, Okmeydanı'na, Tuzluçayır'a, Gülsuyu'na... Muhtaç olduğumuz kudretin ciddi bir kısmı Fanon'da mevcut. "Kurtuluş"taki her türden çelişkiyi, sapmayı ve hastalığı da teşhis edebildiği için.
Şiddetin ezilenler kadar sömürgeciler, egemen sınıflar ve her türden devlet parçacığı açısından da işlevsel olduğu, "makbul vatandaşlar"ın "doğal tepkileri"nin nasıl ezilenlerin verdiği her türden mücadelenin üzerine çöktüğü deneyimlerimizle sabit. Devlet ile makbul vatandaşın zihni bağına kısa devre yaptıracak siyasal hatlar bulmakla mükellefiz. Bu hatlarda karşı-şiddetin kritik bir yerinin olduğunu söylemek gerekiyor. 
Nihayet Frantz Fanon'un Siyah Deri Beyaz Maske ile Yeryüzünün Lanetlileri kitapları, sadece Cezayir ve Afrika ülkelerinin kurtuluş savaşlarını kavramsallaştırmakla kalmıyor, bugün dünyanın dört bir yanındaki ezilen halkların karşı-siyasetinin olası biçimlerine ve bu biçimler dahilinde karşı-şiddetin pratik ve psikolojik yerine dair de üzerine yeniden yeniden düşünmeye değer bir tartışma sunuyor.
YERYÜZÜNÜN LANETLİLERİ, Frantz Fanon, çev. Şen Süer, Versus Yayınları, 2014.
SİYAH DERİ BEYAZ MASKE, Frantz Fanon,çev. Cahit Koytak, Versus Yayınları, Şubat 2014.

Dış Kapının Vandalları (Soner TORLAK & Onur KARTAL)

28 yaşındaki İsmail Abdullah Brinsley, 20 Aralık Cumartesi günü öğleden sonra bilgisayarının başına oturdu, bir silah fotoğrafıyla birlikte Instagram hesabına "Domuzlara kanat takmaya gidiyorum. Onlar bizden 1 kişiyi aldılar... Biz de onlardan 2'sini alalım" ve "Bu son gönderim olabilir. Domuzları paketlemeye gidiyorum" sözlerini yazdı. New York'taki evinden çıkan Brinsley, devriye aracıyla bekleyen iki polisi vurarak öldürdü, daha sonra kaçan Brinsley, polisler tarafından etrafı sarılınca intihar etti. Bu satırlar yazılırken New York'un kahraman polisi ve başsavcısı Brinsley'nin Kara Gerilla Ailesi adlı bir yasadışı silahlı örgütle bağını kurmaya çalışıyordu.
Şimdi soralım: Brinsley’nin başka çaresi var mıydı? Brinsley'nin hikayesi, her gün sömürülen ve aşağılanan bir insanın kendi varlığını sona erdirme pahasına gerçekleştirdiği bir şiddetli karşı çıkıştan başka nedir? Hiç değilse Kafka’dan beri biliyoruz, egemenin en büyük arzusunun kendisine yönelen nefreti, hukukun koridorlarında boğmak istediğini; hiç değilse Schmitt’ten beri biliyoruz olağanüstü hale karar verirken egemenin hem hukukun sınırlarını çizdiğini, hem de bu sınırların dışında gezinmek konusunda ne kadar hevesli olduğunu. “Bizden bir onlardan iki!” bir patolojinin tezahürü müdür? Peki, öyle olsun! Ama nedenlerini, Brinsley’nin psikolojisinde değil, hukukun dışında duran zalime hukukun içinden hesap sormanın imkânsızlığının yarattığı trajedide arayalım hiç değilse! 
Artık her gün yüzlerce insanın kendisini imha etme pahasına kaldırdığı başların hepsini "patolojik" olarak damgalamakla ezilenlerin şiddete sarıldığı her uğrakta "şiddet sarmalına yuvarlanıyoruz" yönündeki "vicdani" yakarışlar arasında pek az fark olduğunu görmek gerekiyor. Ölümden beter hayatlarına isyan ederek ister belirli bir siyasal strateji dahilinde isterse fevri biçimde ölüm pahasına şiddetli hak alma mücadelesi veren insanlara "hayatı kutsayan" vaazların hiçbir etkisi olmadığını da fark etmek. 
Biyopolitik çağda bedenlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok; aldığımız nefes tek başına insan yaşamını tarif etmeye yeter hale geldi. Şiddetin her türlüsüne karşı seferber olmamızı gerektiriyor bu tablo! Peki, ama nasıl oluyor da devletin ahenkle dans eden baskı aygıtlarının marifetiyle tıkanan siyasal damarlar, ezilenlerin şiddetiyle bir anda açılıveriyorlar? Nasıl oluyor da demokrasiye yol gösterebiliyor bu şiddet? Hani düşüyordu Kobanê? Nerede şimdi Topçu Kışlası? Bir şiddet fetişizmi değil aklımızı kurcalayan, ne talep edersek edelim elimize bir dava dosyasının tutuşturulması… Enseyi karartmayalım; kazanıyoruz kimi zaman ama aldığımız cevabı da unutmayalım: “Güçleri yetiyorsa yıksınlar!”
Gerçek şiddet sarmalı, Walter Benjamin'in tam üzerine bastığı üzere "hukuki" bir meseledir ve bu sarmaldan ancak doğal hukuku ve pozitif hukuku yıkarak yeni bir hukuk kuran "şiddet" eliyle çıkılabilmektedir. Belki de burada "bütün savaşları sona erdirecek son bir savaş" tarif etmek icap edecektir. Ama bu kadar değil. Meselemiz şiddeti güzellemek değil, anlamaya çalışmak. Ama daha çok da "karşı-şiddeti". Devletlerin, egemenlerin şiddetini anlıyoruz. Yönetme kabiliyetlerini yitirmemeleri gerekiyor, sistemli biçimde sömürdükleri ve ezdikleri kitleleri hukuklarıyla ve silahlarıyla ehlileştirmeleri, yıldırmaları ve kendi anlam dünyalarına dahil etmeleri gerekiyor.
Meşru müdafaa ve öz-savunma
Tarihte karşı-şiddete başvurmadan elde edilen bir hak kazanımı mevcut mu? İktidar hayatı hedef aldığında ne yapmalı? Kadın ataerkilliğin bütün hışmını arkasına almış bir erkeğe, İşçi bütün kapitalist sömürünün pervasızlığına sırtını yaslamış bir patrona, Devrimci Tutsak insanlığın faşizme dair biriktirdiği ne kadar deneyim varsa heybesinde taşıyan gardiyana, Kürt insanlık dışı olan ne varsa ete kemiğe bürünmüş hali olan kontrgerillaya, Köylü canının parçası olan ağaçlarını zorla söken özel güvenlikçiye karşı şiddet uyguladığında, bütün bunları nereden tartışmalı?
Ezilenlerin şiddetini egemenlerin şiddetinden ayırmak adına, meşru müdafaa ve öz-savunma üzerine yeniden yeniden düşünmek ve konuşmak lazım. İnsanı insan kılanın hayatını bir şekilde sürdürmekten fazlası olduğunun, haysiyet olduğunun, vicdan olduğunun, adalet duygusu olduğunun farkındaysak, o halde meşru müdafaanın ve öz-savunmanın, her gün yaşadığımız o tahrip edici yabancılaşmayı aşmanın biricik olmasa da en etkili yolu olduğunu kabul etmekle başlayabiliriz.  
Şiddet ve siyaset
Siyaset ile şiddeti, ancak birinin bittiği yerde diğerinin söz alabileceği düşman kardeşler olarak tarif etmek, insanlık tarihindeki hak kazanımlarının hepsinin ancak karşı-şiddet uğraklarından geçmek pahasına gerçekleştiği düşünüldüğünde, boşa düşer. Ezilenlerin karşı-şiddetini devletlerin örgütlü ve sürekli şiddet eliyle sürdürdükleri rejimlere içkin olan şiddetle bir tutmak, ezilenlerin devletleri taleplerinin meşruluğuna "ikna ederek" kıymık kıymık kazanmasını geçerli siyasal strateji olarak görmekle eşdeğerdir.
Bir not düşelim: Burada gündelik hayatta ya da daha genel düzeyde elde edilen kısmi kazanımları küçümsemek değil niyetimiz. Bütün bu hak alma ve devleti "ikna etme" süreçlerinde bir dip akıntısı olarak şiddetin ve karşı-şiddetin işlemekte olduğunu görünür kılmak önemli. Egemenler tarafından tarif edilen ve gün aşırı değiştirilen "hak sınırları"nı ihlal etmeksizin hakları korumanın ve genişletmenin mümkün olmadığının ve hak alıcı her türden tavrın ve siyasetin bir tür karşı-şiddeti içerdiğinin farkına varmak önemli.
Bu anlamda, egemenlerin ve egemen değerler üzerinden kişilerin sistemli ve örgütlü biçimde uyguladığı yoğun şiddeti bir tür eşyanın tabiatı addedip, ezilenlerin yer yer patlamalı karşı-şiddetlerini kriminalleştirmek, çok kaba olacak ama düzene hizmet etmekten başka anlama gelmiyor. 

Yine karşı-şiddet biçimlerini bir türlü kendi istediği gibi olmadığı için eleştirerek, "isyan olsun ama örgütsüz olsun", "bu düzen yıkılsın ama şiddete bulaşılmasın" yönünde "sipariş"lerin gündelik hayatta "varlığın sömürgeleştirilmesi" deneyimleri dahilinde ne kadar karşılığını olduğunu iyiden iyiye düşünmemiz gerekiyor.
Ezilenlerin karşı-şiddeti
BirGün Kitap, bu sayıdaki dosyasında çapulcuların, eşkıyaların, teröristlerin, bölücülerin, kötü kadınların, zaten uyuşturucu bağımlısı olanların, küçükken babası kemerle dövdüğü için solcu olanların, zaten her boka muhalif olanların, sırf müslüman olduğu için doğası gereği psikopat olanların, hep o yabancı özentiliğinden gey, lezbiyen, biseksüel, transseksüel, travesti olanların, provokatörlerin gazına gelen işçilerin, köylülerin ve daha pek çok kımıl zararlısının karşı-şiddetini konu ediniyor.
Zeynep Ceren Eren, Burçe Bahadır’ın Ölü Kadınlar Memleketi’nde anlatılara ışık tutuyor ve kadınların şiddete başvurmalarına değil de neden bu kadar az başvurduklarına şaşırmamız gerektiğini söylüyor. Barış Yıldırım, AKP ve IŞİD’in biyoiktidar deneylerini teşhir ederken Michel Foucault’nun Toplumu Savunmak Gerekir de geliştirdiği kesintisiz savaş söylemi kavrayışını masaya yatırıyor ve ekliyor: “Savaş mekanizmasını devre-dışı bırakacak ve kesintisiz savaş söylemini biyo-iktidara karşı döndürebilecek görünür en güçlü devrimci savaş seçeneği öz-savunma hakkını savunmak ve bunu pratikleştirmek olsa gerektir.”
Soner Torlak, devletle makbul vatandaşın zihni bağına kısa devre yaptıracak siyasal hatların keşfi için Frantz Fanon’un ölümsüz eserleri Yeryüzünün Lanetlileri ve Beyaz Deri Siyah Maske’de bir yolculuğa çıkıyor ve Beyaz Deri, Ak Maske’lileri de içine alacak bir çatışma hattının izini sürüyor. Onur Kartal, George Sorel’in Şiddet Üzerine Düşünceler’ini yangında ilk kurtarılacaklar listesinin başına yazıyor ve Sorel’in şiddet ve genel grev mitine dair çözümlemelerini merkeze alarak liberallerin orta oyununa çomak sokmaya davet ediyor.

Kentleri Yeniden Talep Etmek (Soner TORLAK)

Komün, herhangi bir anıtın masumiyetini reddederek, siyasal dönemlerin toplumsal uzamlarını anlayarak ve hayata dair hakim örgütlenmenin taşlaşmış işaretlerine saldırarak devrimci bir şehirciliğin zamanına kadarki tek uygulamasını temsil eder. Bu saldırıyı, “lümpen proletarya nihilizmi” ya da “molotofçuların sorumsuzluğu” olarak küçümseyenler bugünün toplumunda korunmaya değer neyin olduğunu açıklamalıdırlar. Bütün uzam halihazırda düşman tarafından işgal edilmiş durumda… Hakiki şehircilik, bu işgal belirli kent mekanlarında kırıldığında ortaya çıkacak. Bizim “inşa” dediğimiz şey de buralarda başlayacak. Bu başlangıç, modern fizikçilerin geliştirdiği “pozitif yüklü boşluk” kavramıyla da açıklanabilir.

-    Sitüasyonist Enternasyonal, Paris Komünü Üzerine Tezler, 18 Mart 1962, 7. Tez


Memleket sathında “yerel seçimler” yapılacak, gün sayılıyor. Haziran İsyanı’ndan sonra siyasetin yeni kodifikasyonu dâhilinde özyönetim, katılımcılık, kent hakkı, özerklik gibi kavramsallaştırmalar bu topraklarda uzun yıllardan bu yana ilk defa kitlesel bir siyasetin temel tartışmaları haline geldi, ne mutlu. Haziran İsyanı, Metin Yeğin’in dediği gibi bir “mekan-kimlik-ekoloji” isyanıydı; buna Deniz Yıldırım’ın vurguladığı “halkçı ve demokratik bir kamusallık talebi”ni de özellikle eklemek lazım.

Siyasetteki Haziran etkisinin en önemli örneği, sağdan soldan hokkabazların kendilerini mutlaka ondan yana ya da ona karşı konumlandırmak zorunda kalmalarıdır. İsyanın tetiklediği fay hattı düzeni tam ortasından yarmayı başardı, hegemonyanın göbeğindeki bu yarıktan yerin üstüne çıkan lav sıcağındaki kavramlar ise nihayet bol bol tartışılmayı, dahası hayata geçirilmeyi bekliyor. Faydan lavdan bahsediyorsak da metafor değil, liberal tarihi uzlaşmanın yedi kat toprak altına gömdüğü özyönetim, özsavunma, katılımcı demokrasi, milis örgütlenmesi, komün gibi kavramlar, gömüldükleri yerden fışkırdılar ve el yakıyorlar.
Yereli yönetmek
Bu toprakların özyönetim deneyim ve tasavvurlarının üzerinden silindir gibi geçen askeri faşist diktatörlüğün arkasından yeşertilen –ve aralıksız bir devlet terörüyle sürdürülen– “liberal demokrasimiz”in bir kamu yönetimi ve müteahhitlik meselesi olarak güdükleştirdiği yerel yönetim, eskilerin söylemeyi sevdiği deyimle “mahalli idareler”, insanların yaşadıkları “mahal”de nasıl yaşayacaklarına karar vermelerine dönük katılımcı mekanizmaların kurulması anlamında bir tür memleket meselesidir.

Ülkeyi karpuz zanneden ve sürekli bölünmesinden korkan zevat bir tarafta, yerel yönetimin güçlendirilmesinin kendiliğinden demokrasi getireceğini düşünen liberal garabet diğer tarafta tutulursa, bugün yapılması gereken, tarihsel özyönetim deneyimlerimizden damıttığımız derslerle yeni siyasal paradigmaya uygun inşa faaliyetlerine girişmek gibi görünüyor.

Haziran İsyanı, sokağı, mahalleyi, yaşam alanlarını ve ayakları bunlara basarak kendi hayatı üzerinde karar alma ve uygulama hakkını talep eden bir “halkçı-demokratik kamusallık talebi”ydi. Yeni bir kamusallığa ihtiyacımız var, mücadele yöntemleri ise muhtelif. Neoliberal aklın kentlere dönük tecavüzlerine karşı koyarak “kurtarılmış” kent parçaları yaratmak ve buradan doğru yeni bir siyaset filizlendirmek bir yanıyla önemli. Sitüasyonist Enternasyonal’in 1962’de sarf ettiği “Hakiki şehircilik, bu işgal belirli kent mekanlarında kırıldığında ortaya çıkacak. Bizim “inşa” dediğimiz şey de buralarda başlayacak” sözleri buraya oturuyor. Harvey’nin, sınıfsal praksis ile sosyo-mekansal praksis makro bir siyasal çerçevede buluşturulmadığında, mekanları “kurtarmanın” bir süre sonra bir tür kedi-fare oyununa döneceği mealindeki uyarısını da kenara yazalım.

Halkçı belediye ne yana düşer?

Belirli yerelliklerde seçim yoluyla yönetme erkine geçici süre için hâkim olmak, dosta düşmana alternatif bir yerel yönetim pratiğini hayata geçirebileceğimizi göstermek adına önemli. Harvey’nin uyarısından devam edelim: Bir halk demokrasisine dönük mücadeleden bağımsız halkçı belediye pratikleri en kadar anlamlı olacaktır? Özyönetim, özsavunma, katılımcı bütçe, yönetenlerin geri çağrılması, mahalle komiteleri, sokak savunma komiteleri olmaksızın “solcu belediyecilik” yapmanın soluğu nereye ne kadar yetecektir? Bir süre sonra bizi halkçı müteahhitlerden, halkçı rantçılardan ve halkçı “başkan”lardan kim koruyacak?
Parlamenter demokrasinin kredisini yitirmesi ve şiddetli bir temsil kriziyle yeniden siyasetin asli mekânı haline gelen “sokak”, katılımcı bir özyönetim faaliyetinin tohumlarını bağrında taşıyor. İnsanın, iradesini bürokratik koridorlara teslim etmek yerine doğrudan hak talebini dillendirmesine imkân tanıyan sokak, bahsettiğimiz inşa faaliyetinde de asli unsur olacak.

Kenti talep etmek

Bu topraklarda madenlere karşı, HES'lere karşı, nükleer santrallere karşı, gecekondu yıkımlarına karşı, yoksulların kent merkezinden kovulmasına karşı biriken öfke ve mücadele pratiklerinin yarattığı enerji, Haziran İsyanı'yla birlikte bu sefer memleket çapında bir "kurtuluş" talebine dönüştü. Yerel seçimler, bu kurtuluş talebinin tarihsel deneyimlerden devralınan kavramlarını yeniden ve daha kitlesel mecralarda dile getirebilmek için bir vesileden başka bir şey değil. Egemenlerin koyduğu kurallara göre oynanan seçim oyununda onları kendi silahlarıyla vurmak bir yere kadar mümkün. Sandık deplasman, sokak kendi sahamız. Sokağın enerjisini sandıkta eritmediğimiz, sandıktan çıkan alternatifleri, doğrudan kenti talep eden daha güçlü bir sokak siyasetine tahvil edebildiğimiz zaman, sitüasyonistlerin bahsettiği "hakiki şehirciliği" yapmaya başlamışız demektir.

Dosyamız, yerel seçimler vesilesiyle bütün bunlar ekseninde yaratıcı bir tartışmayı kışkırtmak niyetinde. Brezilya'nın Porto Alegre şehrindeki halkçı belediyecilik deneyiminin önemi ve sınırlılıklarından Paris Komünü'nde yerel yönetimin nasıl örgütlendiğine, düzen sağının ve solunun yerel seçimler üzerine söylem ve pratiklerinin karşılaştırılmasından Harvey'nin antikapitalist mücadele için şehri yeniden sahiplenmek üzerinden geliştirdiği kuramsal çerçeveye, Lefebvre'nin şu sıralar sık telaffuz edilen "kent hakkı" mefhumunun uygulamadaki karşılığına dönük bir tartışmadan dünyadaki radikal yerel yönetim örneklerine, canlı bir dosya hazırladık.

Berkinlerin korkusuzca uçurtma uçurabildiği sokakları yaratabilmek için...
**   

Paris Komünü’nde Yerel Yönetim (Ernest Belfort BAX)

18 Mart, Paris Komünü'nün sene-i devriyesi. Ernest Belfort Bax'ın 2011 tarihli "The Paris Commune" kitabının Komün'ün yerel yönetim pratiğine ilişkin bölümünü hem bu tarihsel özyönetim deneyimine selam yollamak hem de bugün yerel yönetim üzerine düşünürken tarihsel deneyimlerden hala öğrenmemiz gereken şeyler olduğu inancıyla yayınlıyoruz.

Paris Komünü “yerel yönetim” olarak kendisini dokuz komisyon ya da delegasyon şeklinde örgütlemişti. Bu birimler, erzak departmanı, belediye hizmetleri departmanı, mali departman, savaş departmanı, kamu güvenliği departmanı, adalet departmanı, dış işleri departmanı, eğitim departmanı ve emek departmanıydı.
Erzak departmanı, Thiers rejiminin erzak taşıyan trenlerin Paris’e gitmesini engellemeye başladığı ve Paris’i Alman ve Versay orduları arasında bir tür tarafsız bölge olarak tutmanın mümkün olduğu Nisan ayı sonuna kadar çok fazla zorlukla karşılaşmadı. Zaten şehirde de gerektiği takdirde uzun bir kuşatma altında bile kendisine yetecek kadar erzak bulunuyordu. Belediye hizmetleri departmanı, postane, telgrafhane, darphane, matbaa, hastaneler gibi kurumların genel denetiminden ve buralarda çalışan kişilerden sorumluydu. Postanenin sorumluluğu Theisz adlı bir işçideydi. Bütün çalışanların maaşı derhal yükseltildi ve çalışma saatleri azaltıldı. Komün’ün kurulmasının ardından bütün üst düzey yöneticiler kaçtı ve bütün kurumların, dolayısıyla Komün’ün yönetimi işçilerin eline geçti.
Darphanenin sorumluluğunu ise deneyimli işçi Camelinat yüklendi ve para ve posta pullarının basımında tarihe geçecek işler başardı. Hastaneler ise eski tüfek devrimci Treilhard eliyle yeniden örgütlendi ve altyapısı güçlendirildi. Mali departman, katip ve muhasebeci Jourde’nin yönetimindeydi. Bu komisyonda ayrıca enerjik bir ajitatör işçi olan Varlin de vardı ve Ulusal Muhafızlar ve savaş giderleri de dahil bütün kurumların ödemelerinden sorumluydu. Bütün departmanlar işçiler tarafından yönetiliyordu ve herkes işçi maaşı alıyordu.
Başında Causeret’nin bulunduğu savaş departmanı, en kötü yönetiliyor gibi görünen departmandı. Buradaki herkesin savaşa ilişkin farklı fikirleri vardı ve topların nasıl kullanılacağına ilişkin şiddetli tartışmalar nedeniyle pek çok sıkıntı yaşanacaktı. Yanlış mühimmatlar dağıtıldı, önemli görevler boş kaldı ve komiserlikler başarısız biçimde örgütlendi. Barikatların kurulmasında da stratejik plan eksikliği nedeniyle hatalar yapıldı. En büyük sıkıntı ise departmanların görev tanımlarının muğlaklığının, yetki aşımına ve karışıklıklara neden olmasıydı. Bu durum özellikle savaş ve kamu güvenliği (polis) departmanları arasında geçerliydi.

Kamu güvenliği departmanı, ateşli genç devrimci Raoul Rigault’nun idaresindeydi. Rigault deneyimsizdi ve bu türden bir görev için uygun değildi. Daha fenası, Rigault’nun yanında oldukça uçarı ve yangına körükle giden gençlerin bulunmasıydı. Birkaç yargısız infaz yapıldı ve bazı gazeteciler birkaç saatliğine de olsa gözaltına alındılar. Yine de Komün, bu departman üzerinden Komün’e karşı savaşanların eşleri ve ailelerine karşı asla ayrımcılık yapmadı ve “Komün’ün bütün yoksullara ve kimsesizlere verecek ekmeği var” sloganı hayata geçirildi.    
Kamu güvenliği departmanıyla adalet departmanı işbirliği içinde çalışıyordu. Bir gaz dükkanında saklı olduğu düşünülen silahlar aranırken dükkanın kasasına el konması vakasında, ilgili komisyon üyesi derhal görevinden azledildi. Para, 22 Ocak’ta Hotel de Ville’in yakılması emrini vermesi nedeniyle tutuklanan Gustave Chaudrey’nin üzerinden çıkacaktı. Adalet departmanı, tutuklama ya da gözaltı kararı verilmeden önce çok titiz bir soruşturma yürütülmesini sağlıyordu. Adalet departmanının bu konudaki titizliği, daha sonra, kamu güvenliği departmanıyla gerilime yol açacak ve Raoul Rigault istifası edecekti. Burada Rigault’nun bütün eksikleri yanında asla zalim bir uygulamaya imza atmamış olduğunu not düşelim. 

Dış işleri departmanı, esas olarak, çok uzun yıllardır ihmal edilen taşraya hizmet götürebilmek, diğer yandan da Versay’daki gerici rejimin, yalan ve propagandayla yapmaya çalıştığı etkiyi kırabilmek adına kurulmuştu. Ancak 18 Mart’ı izleyen günlerdeki hareketler Versay tarafından ezilince, Paris dışında çok az ajitasyon yapabilecekti. Departman, belli yerlere temsilciler yolladıysa da, burada meçhul Parislileri tanıyan yoktu. Komün’ün yegane şansı, büyük taşra kentlerinde silahlı halkı örgütlemek yoluyla Versay rejimine karşı bir denge ve oyalama durumunu ortaya çıkarmaktı ancak harekete dönük inanılmaz bir ilgisizlikle karşı karşıya kalmışlardı. Yine de söylemek gerekir ki, departmana ayrılan 100.000 franklık bütçe, bütün bunları başarmak için oldukça yetersiz bir bütçeydi.      

Eğitim departmanı, okullarda dini tedrisatı ve sembolleri kesinlikle yasaklamakla birlikte, yeni tedrisat dönük olarak hazırlık aşamasından ileriye geçemedi. Komün'ün ilk ve orta öğretim için bir şema hazırlamış olduğu tahmin ediliyor ancak buna ilişkin geriye herhangi bir iz kalmış değil. Elise Réclus ile Benoit Gastineau, Ulusal Kütüphane'yi harika şekilde idare ettiler; Ressam Gustave Courbet ise bir sanatçılar komitesiyle birlikte müzeler ve resim galerilerinden sorumluydu. Paris semt yönetimlerinin bir kısmı ise eğitim departmanından daha aktifti. Bunlardan biri, kendi başına inisiyatif alarak çocuklar için ücretsiz giyecek ve beslenme hizmeti veriyordu. Bir diğeri ise yaptığı harika deklarasyonda, Devrimci Komün okulunda çocuklara, insanları sevmeyi, adaleti sevmeyi ve kendilerini geliştirmeyi, ancak bunu bireysel gelişim olarak değil, "bütün insanların çıkarına olacak şekilde" gerçekleştirmeyi öğretme göreviyle mükellef olduğunu açıklıyordu. Aynı zamanda öğretmenler ise "fiziksel, ahlaki ve entelektüel olgulardan hareketle deneysel ve bilimsel yöntemi" hayata geçiren bir eğitim tarifi yapıyorlardı.  

En fazla çalışan ve 18 Mart devrimiyle vücut bulan sosyalist ilkelerin ruhuna en fazla üfleyen departman, kesinlikle, Avusturyalı yoldaş Leo Frankel başkanlığındaki "Emek ve Mübadele" delegasyonuydu. Bu departman, emek koşulları ve işverenler ile işçiler arasındaki mevcut her türden iş ilişkisi ile ilgili bilgileri derleyip toplamak üzere sistematik biçimde işe koyulacaktı. Departman aynı zamanda gümrük vergilerinin gözden geçirilmesi ve mali sistemin dönüştürülmesiyle de görevliydi. Departmanın yayınladığı rapor, Komün Devrimi'nin "istihdam dışı kalmış işçilere her türlü destek garantisi veren bir toplumsal örgütlülüğün" hızla kurulması iradesinden hareketle rehin eşyaların yoksullara dağıtılması ve bütün tefecilik ve rehin faaliyetlerinin yasaklanmasını öneriyordu. Komün, işçileri sermayenin sömüründen kurtaracağını ilan etmişti. 
Emek departmanı ayrıca fırıncılar için gece mesaisinin yasaklanmasını ve işçilere verilen para cezalarının ve maaş kesme cezalarının yasadışı olduğunu ilan edecekti. Komün, kullanılmayan fabrika ve atölyelere el konulmasına ve kooperatif temelinde işletilmek üzere işçi sendikalarına devredilmesine hükmetti. Bu hüküm her ne kadar kısmen detaylandırılmışsa da, tarihte ilk defa kapitalist sınıfın üretim araçlarına işçi sınıf tarafından el konulmasının ilanı oldu ve bu nedenle de yeni bir çığır açtı. Ne yazık ki koşullar bunun hayata geçmesine izin vermeyecekti.

Peki, Komün süresinde Paris nasıl bir şehir görünümündeydi? Sakin, barışçıl ve dahası neredeyse hiç suçun işlenmediği bir şehir. Bu son olgu konusunda dost düşman hemfikirdir. Komün'e en ufak bir sempati duymayan orta sınıf İngilizler bile, Devrim idaresinde geçen iki ay boyunca Paris'teki güvenli hal ve düzene istemeyerek şahit olmuşlardı. O meşum "düzen"in olduğu zamanlarda, saldırı, fahişelik ve gasp vaka-i adiyeden sayılırken, Komün zamanında şehrin bir ucundan diğerine, gece ya da gündüz, en ufak bir tacizle karşılaşmaksızın dolaşabilirdiniz. Versay rejiminin yayın organları, her gün Parislilerin katledilmeleri için çağrı yaparken, devrimci yayınlarda ise kana susamış tek bir sözcük duymak bile imkansızdı. Artık Hıristiyan ibadetinin bir tür saçmalığa çevrildiği, kimsenin inanmadığı ve halkı cahil ve itaatkar kılmanın bir aracından başka bir şey olmayan kiliseler kapatıldı; artık İsa'nın değil Devrimci Sosyalizm'in sözlerini yayan hatiplerin konuştuğu kızıl bayraklı kürsülerin bulunduğu kamusal salonlara çevrildi. İçeride ise ilahiler değil devrimci marşlar çınlıyordu. Kral ve imparatorun edepsiz ve fiyakacı ahlaksızlık yuvası, bundan böyle halka bedava konserler sunan bir kültür merkeziydi. İşte Komün'ün yerel yönetimi bu şekildeydi!

Çeviri: Soner TORLAK

THE PARIS COMMUNE, Ernest Belfort Bax, 1894. 


Mekan ve İktidar (Soner TORLAK)



2001 yılında Kartal Cezaevi'nde ölüm orucunda yaşamını yitiren Sibel Sürücü'nün ailesi, her yıl ölüm yıldönümünde, Tokat'tan İstanbul Başakşehir'e gelip Sibel'i ziyaret ediyorlardı. Bu yıl da böyle yapacaklardı. 22 Nisan'daki ölüm yıldönümünden birkaç gün önce, dayısı Şenol Budak Sibel'in mezarını temizlemeye, toprağına su vermeye geldiğinde mezarı yerinde bulamayacaktı. Zengin egemen arsızlığının son zamanlardaki prototipi Ali Ağaoğlu'nun bölgedeki gecekonduları yıkarak inşa etmeye başladığı My World Europe evlerinin görüş alanına giren mezarlık bir gecede ve haber verilmeksizin başka bir yere taşınmıştı.

Bu olaydan yaklaşık bir ay önce ise Ankara Dikmen Vadisi'nde evlerinin yıkılmasına uzun yıllardır direnen halka, sivil ve resmi polisler eşliğinde yıkım ihalesini alan şirketin "elemanları" pompalı tüfeklerle saldırıya geçecekti. Dikmen halkının direnişiyle geri çekilen polisler ve silahlı işgalciler, iş makinelerini de orada bırakıp kaçtılar.

Mekân, egemenliğin tesis edilmesinde oldukça kritik önemdeki bileşenlerden biridir. Mekân giderek içerme/dışlama ile ilişkilendirilecek biçimde her türlü konumu belirleyen temel bir kategori haline gelmektedir. Mekân, yani okula ya da işe giderken teptiğimiz yollar, dostlarla buluştuğumuz yerler, oturduğumuz mahalleler, her gün bir şekilde adımladığımız sokaklar... Nihayet egemenliğin tesisi açısından oldukça önemli bir araç olan bu içerme/dışlama pratikleri, egemen sınıfın ‘mekânı tutmayı’ hayati bir görev olarak önüne koymasına ve mekânı kaybetme korkusu yaşadığı her anda, bu tehdidi yarattığını düşündüğü bedenleri bu mekândan ‘linç’, ‘tehdit’ ya da ‘tehcir’ ile sürmesine neden olur. İktidarın kendini yeniden üretirken ayağını bastığı, içinde kıvrılarak dolaştığı ve sürekli kendi suretinde yaratmaya yeltendiği mekân, bugün artık başka bir dünya isteyenlerin nihai kavga alanıdır.

Mekânları ne yapmalı?

Mekân üzerine yürüyen kavgada kavramsal cephaneliğimizin oldukça genişlediğini söyleyebiliriz, direniş pratiklerimizin de. Ağaoğlugiller'in Sibel Sürücülere, Gökçekgiller'in Dikmenlilere karşı ilan ettiği savaş hepimizin savaşı. Bugün mekanları ele geçirmek, yıkmak ya da dönüştürmek yoksullar için marjinal politik bir faaliyet değil, kritik bir hayatta kalma stratejisi haline gelmiş durumda.

Meselenin bir boyutu çıplak ekonomi-politik. Egemenler, özellikle kent mekanlarını sürekli yeniden "yaratıcı yıkıma" maruz bırakmalarına yol açan bir tür rantiyer yasaya tâbiler. Değeri yükselen parselleri ve kentsel mekanları yeniden düzenliyorlar, merkezi kent mekanlarını daha fazla tüketebilenlerin kullanımına açabilmek adına yoksulları kentin sınırlarına doğru sürüyorlar. Meselenin diğer boyutu oldukça ideolojik. Egemenler, yoksulların kamusal mekanları kullanmaya haklarının olmadığını düşünüyorlar, yoksullardan açıkça tiksiniyorlar, ayrıca bu "akılsız" kitlelerin isyan etmemesini sağlamak adına her türlü özgürlükçü kamusal alan fikrinden alabildiğine korkuyorlar.

Direniş hatlarının örüldüğü yer de burası. Yine de söylemek lazım: Elimizde hazır bir reçete yok. Mekan üzerine verilen bu savaşta, aklımızda kaldığı kadar tarihsel deneyimlerden esinlenip, gücümüzün yettiği kadar gündelik mücadelelerle yol alıyoruz. Son yıllarda Mısır'daki Tahrir işgali bir devrimi tetikledi, Wall Street işgalinin nefesi ulusal çapta bir muhalefeti canlandırmaya yetmedi ve Zizek'in dediği gibi "çocuklara anlatılacak güzel bir anı olarak kaldı", Ankara'da Tekel işçilerinin 80 günü aşan Sakarya Caddesi işgali ise yeni nesil işçi muhalefetinde mekânı tutmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

Henri Lefebvre "Belirli bir mekanı bir süreliğine özgürleştirebilirsiniz ancak her zaman şuna şahit olacaksınız, eğer daha ileri bir özgürleştirme sürecine girmezseniz, özgürleştirmiş olduğunuz mekân, bir süre sonra egemen pratik tarafından tekrar emilir, ele geçirilir" diyordu, Wall Street işgali bize bunu fazlasıyla gösterdi. Harvey de Lefebvre'i teyit ederek "egemen pratik değişmedikçe mekanlar her zaman tehdit altında olacaklar ... Toplumsal yaşamı daha yaygın bir şekilde nasıl örgütleyeceğinizi düşünmeye başlamalısınız. Aksi takdirde egemen pratik galip gelir ve biz de tekrar en baştan başlarız, mekanları özgürleştirmeye yeniden başlarız" sözlerini sarf edecekti.

Mekan, bellek, kent hakkı 

Mekan üzerine süregiden mücadelenin diğer yanıyla bir bellek savaşı olduğunu da sürekli akılda tutmak gerekiyor. Taksim Meydanı ve Emek Sineması'na yönelik saldırının ideolojik dozunun çokça yüksek olduğu aşikar. Egemenler mekanları kendi suretlerinde yaratmak istiyorlar; aksi takdirde her yerde toplumsal belleğin "hatıralarıyla" yüklü başka suretlerle karşı karşıya geliyorlar. Taksim Meydanı'nı bilinen haliyle ortadan kaldırmak, onlar için 1 Mayıs 1977'yi de ortadan kaldırmak demek, gecekonduları ortadan kaldırmak, bu gecekondularda birikmiş direniş deneyimlerini silmek demek. Mekanların belleğini silmek, bu belleğin toplumsal belleğe referansla "istenmeyen şeyleri" hatırlatmasının önüne geçmek durumundalar. Kent mekanını yeniden talep etmek, bu anlamda, nostaljik ve romantik bir "istemezükçülük" değil, ahir zaman Faustlarına karşı verilen bir kolektif bellek savaşıdır.

1967'de Lefebvre'in "bir çığlık" olarak tarif ettiği "kent hakkı" kavramının, işte bütün bu açılardan bugün kritik hale geldiğini söylemeli. Küresel çapta nüfus yoğunluğunun kentlerde kritik eşiği çoktan aştığı günümüz dünyasında insanca ve onurlu yaşayabilmenin yollarını bulabilmek ve egemenlerin tüketim adaları ve yoksulluk okyanuslarından oluşan bir dünyaya dönük projelerini yırtıp atabilmek adına dünya üzerinde hayata geçirilen kent hakkı merkezli mücadele deneyimlerinden de dersler devşirmek gerekiyor.

Ne Çeviriyor? Soner Torlak (Utku ÖZMAKAS)

John Cowper Powys’un 1915 tarihli “Visions and Revisions” adlı edebiyat eleştirisinin çevirisini bir arkadaşımla birlikte henüz tamamladık.

Bu aralar NotaBene Yayınları’na Michael Lebowitz’in son kitabı “Reel Sosyalizmin Çelişkileri: Yöneten ve Yönetilen”i çeviriyorum. 21. yüzyıl için sosyalizm olarak adlandırdığı geleceği kurma projesinin temelinde devrimci bir “öz-yönetim” pratiğinin yattığına inanan Lebowitz, “Kapital”den başlayarak ve Reel Sosyalizm deneyimini kat ederek, geleceğin bugünden kurulması gereken sosyalist toplumunda halk katılımı, öncü parti ve demokrasi kavramlarını masaya yatırıyor. Özellikle Hugo Chavez’in ölümünün ardından başta Venezüella olmak üzere Latin Amerika’nın sol popülist iktidarlarının nasıl bir yol izleyebileceğine ilişkin önemli bir tartışma.

Diğer yandan Phoenix Yayınevi’ne yakın zamanda Michael Mann’ın “İktidarın Tarihi”nin dördüncü cildini çevirmeye başlayacağım. İlk iki cilt yakın zamanda yayınlanmıştı. Mann’ın kendine özgü bir toplumlar tarihi okuması var, oldukça yaratıcı ve iddialı. Açıkçası bana heyecan veren bir çeviri olacak.

"Rejim Dönüşümünü Sınıfsal Zemin Üzerine Yerleştirerek Analiz Etmeliyiz" (Deniz Yıldırım'la Röportaj: Soner TORLAK)

Ordu Üniversitesi Ünye İİBF Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Deniz Yıldırım, 2010 yılında Ankara Üniversitesi SBF’de Siyaset Bilimi alanında “Bir Hegemonya Projesi Olarak AKP’nin Doğuşu” başlıklı doktora tezini tamamladı. AKP Kitabı’nda yer alan “AKP ve Neoliberal Popülizm” makalesinin de yazarı olan Deniz Yıldırım’ın Evren Haspolat ile birlikte derlediği “Değişen İzmir’i Anlamak” adlı da bir kitabı bulunuyor. 

AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana, kimileri tarafından olumlu, kimileri tarafından da olumsuz anlamlar yüklenerek sürdürülen bir “rejim” tartışması var, siyasal rejim ya da rejimin dönüşümü tartışması neden bu kadar önemli?

Sınıflar mücadelesi ya da sınıf ilişkileri siyasal alandaki dönüşümlerden bağımsız olarak okunamaz. Bir kere politik rejimi, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkinin siyasal mahiyeti üzerinden okumalıyız, dolayısıyla bu ilişkilerin yönetilme biçimlerine hangi unsurların (baskı, rıza); bu unsurlar içinde hangi devlet aygıtlarının (polis + özel yetkili yargı) baskın geldiğine bakmak ve bunu sınıf ilişkilerinde köklendirmek gerekiyor. Bu dönüşümlere göz kapamak, “siyasal” kavramına son derece sınıf dışı bir anlam atfetmekle eşanlamlıdır ki bugün siyasal rejim dönüşümünü önemsizleştirerek ekonomizme kayan analizlerin liberalizmle buluştuğu yer de burası.

Türkiye’de 80 sonrasında otoriterleşme teorilerinin denetimini elinde tutan liberal-muhafazakar hegemonyanın tüm iddialarıyla birlikte çözülmekte olduğunu görüyoruz. Liberal otoriterleşme teorileri, sınıflardan azade bir ceberrut devlet aygıtı karşısında (merkez), baskı gören tüm unsurlara (çevre) demokratlık atfeden tarih dışı, ancak işlevi bakımından oldukça sınıfsal bir anlayışa yaslanıyordu. Türkiye’de geride kalan süreçte liberal otoriterleşme teorilerinin ikna zemini kalmadı; bize önerilen demokrasi formülünden bir parti-devlet formu çıkmasını hala “otoriter demokrasi” kavramlarıyla geçiştirmeye çalışan TÜSİAD’ın Görüş dergisi yazarı “muhalifler”in teorileriyle bu dönem göğüslenemez; buraya yaslanmak otoriterleşmenin sınıfsallığına yeniden göz kapamak olur. O yüzden bu minderde güreşmekten kaçmamak gerekiyor.

Peki, Başkanlık sistemi tartışmaları bu rejim dönüşümünün neresine oturuyor?

Türkiye’de şöyle bir tuhaf bakış oluştu. Her şey yasalarla kurulur; yasalar geçtiğinde de her şey biter. Bugün siyasal iktidar tarzının dönüşümüne dikkatle bakarsak, iktidar bloğunun böyle bir yasallıkla zerre kadar kendisini bağlı hissetmediğini görebiliriz. Dolayısıyla, burada klasik anlamda Başkanlık sistemi değil; gücü tekelleştiren ve sermaye adına her türlü denetim ve katılım ilişkisinden toplumu daha da dışlayan; bunu yaparken de ideolojik hegemonyasını gündelik hayatın, “kültürel” alanın, ailenin, kadının ve eğitimin dinselleştirilmesiyle ilerleten bir neoliberal Sultanlık rejimi hâlihazırda işliyor zaten. Bunun anayasaya geçirilmesi arayışlarıysa, bu işleyişi kurumsallaştırmak, rejim olarak tescil ettirmek ve hem “çift başlılık” tartışmasında da görüldüğü üzere iktidarın iç bölünmelerini yukarıdan denetlemek hem de toplumsal-siyasal muhalefetin her türlü ayağa kalkışı karşısında “önleyici” tedbirler almak üzerinden anlamlandırılıyor. O yüzden 2008 sonrasında her türlü siyasal muhalefetin “terör”le özdeşleştirilmesi yoluyla siyasal alanda tekelini zor aygıtlarına dayanarak ve devlet aygıtları içinde karşıt unsurları temizleyerek ilerleyen bu rejim inşası süreci, 12 Eylül 2010 Anayasa referandumuyla birlikte net bir biçimde önleyici Bonapartist bir karakter kazanmıştı zaten.

Dolayısıyla “Sultanlık zaten inşa edildi; mesele onu kalıcılaştırmakta ve kişilerin ömrüyle sınırlı kalmanın ötesine geçirerek rejimleştirmekte” mi diyorsunuz?

Kesinlikle. Kurumsalcı bakışların ötesine geçerek bunu saptayabiliriz. Birincisi, neoliberal Sultanlık inşası, bir yanda cumhuriyetin 2001 krizi sonrası içine düştüğü krizin üstüne gelen bir iktidarı tarif ediyor. İkincisi, bu iktidarın 2007 sonrası ve “ iç ve dış şartlar ilk kez bizden yana” tespitiyle eline aldığı operasyonel kuvveti dikkate alarak, polis+özel yetkili yargının siyasal süreçlerde merkezileşen rolüyle bütünleyerek analizi sürdürmeliyiz. Aksi takdirde, Marx’ın Victor Hugo’yu eleştirirken kullandığı o veciz sözde olduğu üzere “olaylar, duru gökte çakan şimşek gibi görülebilir”. Ki duru gökte şimşek çakmaz. Üçüncüsü, 2008 sonrası uluslar arası kriz dinamikleriyle bağ kurmayan her otoriterleşme teorisi, liberal dile hapsolur. Oysa 2008 sonrasında rejimin genel işleyişi, kuvvetler arasında yürütmenin artan hakimiyeti, yargı üzerinde yoğunlaşan denetim ile sermayenin ekonomi dışı zora daha fazla yaslanan ilkel birikimci stratejisinden bağımsız okunamaz.

Kentsel ve doğal rantın paylaşılması, enerji ihalelerine iptalin ve yargısal denetimin önünün kapatılması, yeni bakanlıkların KHK ile kurulması, yasama yöntemi olarak “özel yasama” yani “torba yasa” yönteminin belirlenmesi, 2010 referandumu sonrasında Meclis’in, yargıdan çıkan “özelleştirme iptal kararlarını uygulamama” kararı alabilmesi; Danıştay Başkanı’nın özelleştirmeler, yani sermayeye transferler hakkında konuşurken “artık iptal miptal yok” demesi; Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın enerji ihalelerinin iptal edilmemesi konusunda “yasama, yürütme, yargı yekvücud olduk” açıklamaları; kentsel dönüşüm ve Afet Yasası bağlamında yürütülen mülksüzleştirme sürecine yargısal denetim yollarının kapatılması; ancak olağanüstü hal dönemlerinde başvurulan “acele kamulaştırma” kararlarının istisnadan kurala dönüşmesi. İlkel birikim ve zor dinamikleriyle siyasal anlamda gücün merkezileşmesi olarak Sultanlaşma olgusunu bu yasa çok net açığa vuruyor. Buradan çıksa çıksa Ortaçağ’ın haraççı ideolojileri çıkar.

Bu durumda Başbakan’ın “kuvvetler ayrılığı olayı önümüzde engel” açıklaması nereye oturuyor?

Bu açıklamanın şehir hastaneleri üzerinden kentsel rantın dağıtımı ve hizmetlerin özelleştirilmesi çerçevesinde yapıldığını hatırlatmak isterim. Veya Anayasa Mahkemesi’nin geçen hafta yürütmenin harcamalarını denetim dışına çıkaran Sayıştay Kanunu’nu oybirliğiyle iptal etmesini hatırlatırım. İhaleler yoluyla serpilen sermaye kesimlerine aktarımların denetlenmesini istemeyen bir yürütme aygıtı bu. O yüzden sadece 2000’lerin başındaki yürütmenin yönetişimci mantığıyla açıklanamaz yaşadığımız süreç.

Yani rejim dönüşümü, liberal fren-denge mekanizması olarak zaten sakat işleyen kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması, dönemin sermaye birikim dinamikleriyle ilişkili.

Kesinlikle. Rahmi Koç’un köprü ve otoyolların özelleştirilmesi ihalesinden iki gün önce “başkanlık sistemi Türkiye’ye yakışır” açıklaması yapması, hemen ardından Türkiye tarihinin en kısa süren ihalesiyle ve tüm büyük sermaye bileşenlerinin tebrikleriyle Koç, Ülker ve Malezya devlet fonları destekli özelleştirmenin gerçekleşmesi, sadece özelleştirme dinamikleriyle değil, kriz, otoriterleşme ve muhafazakar denetim ideolojisi çerçevesinde bir yeni siyasal mutabakata denk geliyor. Bu mutabakat, “köprü”leri onarıyor. Sermaye içi mutabakat iktidar bloğunun tepesini birleştirince, kuvvetlerin ayrı kalacağını düşünmek; kuvvetler ayrılığı teorisinin tarihselliğini gözden kaçırmak demektir.

Peki, yasama süreci nasıl işliyor?

Halihazırda Meclis’te istisnai bir rejimin kurulduğunun en açık kanıtı, literatürde “özel yasama” tekniği olarak bilinen “temel kanun”, yani “torba yasa” yönteminin son dönemde genel yasa yapma tekniğine dönüşmüş olması. Temel kanunda komisyonlar devre dışı, Genel Kurul’da muhalefetin söz hakkı neredeyse yok; üstüne üstlük oylamalar 30 maddede bir paket olarak yapılıyor. Sermayenin doğrudan torba yasa, “özel yasama” yöntemiyle iktidarı özelleştirdiği görülüyor burada. Bir gece yarısı operasyonuyla 30-40 maddelik paketlerin sabaha karşı yapılan eklemelerle 100 maddeyi geçtiğini böyle öğreniyoruz. Bu sayede gece yarısı THY emekçilerine grev yasağı getiriliyor. Çünkü ağırlıklı olarak toplumsal meşruluğu sınırlı düzenlemelerin “hukuk darbesi” yoluyla, farklı sınıf kesimlerine 30 maddenin içinde farklı kısmi tavizler verilerek kabul ettirilmesi söz konusu bu yöntemde. Yani hegemonik bir despotizm.

2007 sonrası dönüşümler anlaşılmadan, bu Bonapartizan karakter de anlaşılamaz. Meclis zaten yetkilerini yürütmeye devretmiş durumda, Anayasa taslağının geçmesini beklemeye gerek yok bunu görmek için. Marx’ın Bonapart analizinde ifade ettiği üzere “her gün gerçekleşen hukuk darbeleri”, hükümet darbeleri Meclis’te sahneleniyor. Yasama özel yasama, yargı özel yetkili. Özelleşmiş bir iktidar aygıtı bu. Çıplak sınıf karakteri belirgin ve parti gündeminin talep ettiği siyasal-ideolojik dönüşümlerle iç içe geçmiş aygıtlar var. Devlet partileşiyor, parti devletleşiyor ve bu durumun sınıfsal ve siyasal muarızları karşısında daha fazla kuvvete, baskıya dayanmak, gücü daha da merkezileştirmek dışında seçenekleri yok. Emeğin ve toplumsal-siyasal her tür muhalefetin baskılanması ve kriminalleştirilmesi tam da bundan. Çünkü burayı ideolojik aygıtlarla göğüsleyemeyecek durumda, hegemonya kırılgan ve sınırlı. Kaldı ki anayasal düzlemde garanti altına alınıp kurumsallaştırılmak istenen sistem, bir Bakanlık tarafından yürütme modeli olarak uygulanıyor. Bu otoriterleşmenin sınıfsal zeminini iyi görmek ve modeli daha iyi anlamak için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı incelemek bile, yeni rejimin sınıfsal-siyasal eklemlenmesini analiz etmek ve neoliberal Sultanlık Rejimi için bir Anayasa değişikliği beklememek gerektiğini gösteriyor.

Sultanlık burada metafor olarak mı önerdiğiniz bir kavram peki?

Tam olarak metafor olduğunu söyleyemem. Çünkü bu saptamanın tarihsel bir zemini ve işlevselliği var. Sultanlık inşası tarihsel bir nitelik taşıyor; buna karşın kavram olarak her dönemi genelleştirme riski de taşıyor. Yani imparatorluklar çağında sultanlara “neden cumhuriyete geçmediniz?” sorusunu sormak tarih dışı bir sorudur. Dolayısıyla sultanlık inşası derken onu da tarihselleştirmemiz gerekiyor. Kastım, burjuvazinin siyasal devrimlerle egemenliğin kaynağını dönüştürdüğü koşullarda siyasal tekeliyet kuran ve yine bunu yeni meşrulaştırma pratikleri üzerinden ilerleten Hamidyen rejimdir. Burada da Hamidyen karakterde bir sultanlık inşasından söz ettiğimi belirtmeliyim.

Tarihsel olarak cumhuriyetçi rejimlerin her çürümesi ve krizi karşısında sistem içi restorasyon çözümlerinin her biri, daima imparatorluk tesis eden, gücü bu yönde merkezileştiren ve bunu yaparken de meşruluk kanallarını giderek dinselleştiren bir karakter taşır. Roma Cumhuriyeti’nin oligarşik karakterini ve iç savaşla yönetme krizine giren tarihselliğini düşünelim. Evet, iç savaşı belki Jül Sezar bitirmiş olabilir; ama esas olarak bu krize gerçek siyasal yanıtı getiren kişi hemen ardından gelen Augustus oldu ve Augustus’un ilk yaptığı şey sözde cumhuriyetin çürümüş kurumlarını tasfiye etmeden kendisini “principate” ya da eşitler arasında birinci ilan ederek İmparatorluğa geçiş olmuştur. Aynı şey Bonapart için de rahatlıkla söylenebilir. Kendisini imparator ilan etmesi üzerinden. O yüzden, egemen sınıfların hegemonya krizinin cumhuriyet krizine dönüştürüldüğü bir ortamda, bu hegemonya krizini iktidar bloğu adına çözen her güç, ekonomik iktidar karşılığında böyle bir siyasal iktidar tekelleşmesine ve Sezarlık, imparatorluk ya da Sultanlık inşasına yönelmekte. Burada Sultanlık çözümü, cumhuriyetin eski sınıfsal karakteriyle çözülme evresine girdiği dönemin ürünü. Tarihsel niteliği gereği, 1980 sonrası Cumhuriyet rejiminin içine sokulduğu oligarşik karakter ve hegemonik çözülme dikkate alınmadan, bu çözülmeyi politikleştirerek imparatorluk referanslarına daha çok başvuran bir yeni rejim saptamasını yerli yerine de oturtamayız.

Ya işin “siyasal ilahiyat” boyutu?

AKP’yi ve yeni rejim inşasını tarihselliği ve sınıfsallığı etrafında anlamak isteyen her analiz, en sonunda tüm Sezarist-Bonapartist çözümlerin cumhuriyetin krizine cumhuriyeti yıkarak yanıt verdiklerini dikkate almak zorunda. Buradan devam edelim. Birincisi, sömürü ilişkilerini de içerecek şekilde iktidarın kaynağının dinselleştirilmesi olgusuyla karşı karşıyayız. Burada da bir tarihsel devamlılık var kuşkusuz. Augustus’un Roma’da gücü tekelleştiren yeni rejim inşasına eşlik eden şey, artan oranda dinselleştirmeydi. Döneme damgasını vuran özellik, rejimin Augustus’un nezdinde kutsanmasını simgeleyen tapınakların inşa edilmesiydi. Bunu not edelim. İkincisi, Bonapart’ın 1851 hükümet darbesi sonrasında ilk gündeme getirdiği yasalardan birisi, eğitimin dinselleştirilmesine dönük düzenlemelerdi. Bunu rejimin kendisini ilahileştirmesine dönük diğer ritüellerle beslemesi izledi. Abdülhamit dönemi de bunun örnekleriyle doludur. Ya da İslam tarihine bakalım. Emeviler döneminde Muaviye’nin gücü merkezileştirmesi/baskıcı rejim inşası sürecinde ortaya çıkan İslam itikadı Cebriyye, ki cebir kökündendir ve yine benzer bir krizin ve yarılmanın üstüne gelen karakterdedir; iyiliklerin kaynağını dünyevi iktidarla özdeşleştirirken; her türlü kötülüğün, sömürünün ve baskının kaynağını ise ilahileştiren bir kader anlayışını yerleştirerek bu tür bir siyasal ilahiyat formülüne boşuna yaslanmamıştı.

Yeraltındaki işçilerin ölümünü “güzel öldüler” diyerek karşılayan; çadırda yanarak, gölette boğularak, madende göçük altında kalarak ölen işçilerin durumunu piyasalaştırmanın, güvencesizleştirmenin, taşeronlaşmış sömürü ilişkilerinin dünyevi karakterini silikleştirecek şekilde ilahi bir gerekçe üzerinden “kader”le açıklayan, işte tam da bu “maddi zor”la “manevi zor”u bütünleştiren yeni Cebriyye rejimidir. Bu noktada dinselleştirmenin ya da isyanları bastırıp denetleme projesinin ilahi karakterini açığa çıkartmak, aynı zamanda sınıf ilişkilerinin üzerindeki örtüyü kaldırmak anlamına geliyor. Tam da bu nedenle piyasalaştırma, güvencesizleştirme, taşeronlaştırma ve ekonomi dışı zora dayalı tüm ilkel birikim dinamiklerinin elinde iki tür “zor” kaldı diyebiliriz.

Birincisi yasal ve maddi zor; emeğin her türlü sendikasızlaştırma, güvencesizleştirme yoluyla denetlenmesi ve muhalefetin “terör” üzerinden kriminalleştirilmesi; ikincisi manevi zor; ezilenlerin içinde bulundukları sınıf ilişkilerini ve konumlarını ilahi bir “mecburiyet” olarak kabullenmeye zorlanmaları. Dolayısıyla gücü tekelleştiren, cumhuriyetin oligarşik karakter kazanıp krize giriş dinamiklerini 2008 krizi sonrası sermayenin ilkel birikimci beklentileriyle birleştiren bir Sultanlık rejimi pratiğinin en sonunda kendisini ilahileştirmesi, kutsallaştırmasıdır söz konusu olan. Augustus’un Roma topraklarını kendi iktidarını ilahileştirecek ve sorgusuz-sualsiz bir zemine yerleştirecek düşüncesiyle kendi adına tapınaklarla donatmasıyla; Erdoğan’ın kendi adına, sultanlar camii anlamına gelen “selatin camii” yaptırma girişimleri arasında kategorik olarak bir fark yok. Sistem içi fren-denge mekanizmalarını tasfiye ederek gücü tekelleştiren her iktidar açısından dinselleştirme; emeğin denetlenmesine olduğu kadar rejimin de kutsanmasına, ilahileştirilmesine hizmet eder. Çünkü denetim mekanizmalarını tasfiye ederek tekelleşen her rejim, hatasızlığını ima ederek zaten kendisine bir ilahilik atfetmiştir. AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un geçen hafta sarfettiği “AK Parti, Allah’ın yardımıyla iktidarda” sözü tam da bu siyasal ilahiyatın ulaştığı yeni boyutu göstermesi açısından epey semboliktir.

AKP'yi Anlamak (Soner TORLAK)

Türkiye oldukça özel bir dönemden geçiyor. Siyaset üzerine kafa yoran herkesin uzun yıllar sonra da dikkatini çekecek ve çözümlemeye çalışacakları bir dönem bu. Kuşkusuz modern Türkiye tarihinde AKP'nin bugün dönüşme eşiğinde olduğu "parti-devlet" modeli yeni bir şey değil. Henüz kuruluşunda - ve faşist İtalya'dan ciddi ölçüde esinlenerek- açık bir parti-devlet modeliyle başlayan bu siyasal sistem, AKP ile yeniden ve bu defa daha karmaşık biçimde yeniden hayat buluyor. İşte AKP'yi istisnai kılan olgulardan biri ve aslında birincisi de bu. AKP devletleşirken, devlet ise AKP'leşiyor.

Çok katmanlı bir hegemonya projesi olarak siyaset sahnesinde yerini aldığından bu yana Türkiye'de yaşanan hızlı ve derin dönüşüm, siyaset felsefesi açısından karakteristik öneme sahip bir yarılma da yarattı: Kabaca, bir yanda bu dönüşümü eski vesayet rejiminin tasfiyesi ve Batı tarzı (ama yine de otantik) sivil toplum odaklı bir demokrasinin kuruluşu olarak görenler, diğer yanda ise AKP'nin söylemiyle fiilleri arasındaki çelişkiye vurguyla, bunun, tarihsel hak kazanımlarının büyük kısmını imha etmek üzere hareket eden bir siyasal özne olduğunu dile getirenler vardı.

Çok kabaca yapılan bu ayrımın muazzam bir siyasal yelpazeye tekabül ettiğini not etmek gerekiyor kuşkusuz. Nihayet, karşımızda akla gelebilecek hemen her alanda inisiyatif alarak, bu alanlara dönük sürekli siyasa üretme kabiliyetine sahip özel bir burjuva-tarihsel özne olduğu konusunda hemfikiriz zannediyorum. AKP'yi istisnai kılan olgulardan ikincisinin de bu olduğunu düşünüyorum.

Kurucu, yıkıcı, yeniden-kurucu?

AKP'nin bir şeyleri yıktığı ve bir şeyler inşa ettiği ortada. "Geleneği malum, geleceği meçhul" bu siyasal özneyi anlamak, 2002'den bu yana geçen süreçte, tam da AKP'nin neyi yıktığına ve neyi inşa ettiğine ilişkin bir tür kuramsal-arkeolojik kazı yapmaktan geçiyor. Bahsedeceğim ve AKP üzerine yazılmış en kapsamlı kitabın derdi de bu. AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, ağırlıkla Ankara Üniversitesi SBF olmak üzere akademisyenlerin ve araştırmacıların, AKP'yi siyaset, sınıf, hukuk-insan hakları, din ve siyaset, dış politika, ekonomi, kent ve çevre, toplum, sağlık-sosyal güvenlik ve eğitim başlıkları altında oldukça ayrıntılı bir analize tâbi tutuyor.

Tek başına "AKP kötüdür" demek yerine, Türkiye'nin yaşadığı bu en kapsamlı dönüşüm sürecinin rotasını tespit etmeye ve kuramsal bir dökümünü yapmaya soyunan AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, bu dönüşüm sürecini anlamaya çalışan herkes açısından kaynak bir kitap. Ancak kitapta Kürt sorunu, spor ve sanat başlıklarının olmaması çok büyük bir eksik. Bu eksiğin kitabın yeni baskılarında kesinlikle kapatılması gerekiyor. Özellikle AKP'nin Kürt sorunu üzerine geliştirdiği siyasetin kapsamlı bir analizi, bu siyasal öznenin kırmızı çizgilerinin "devlet"in kırmızı çizgileriyle ne kadar örtüştüğü ve ne kadar ayrıştığını anlamak açısından da karakteristik bir analiz alanı olarak duruyor. Bu eksikliklerine karşın, kitabın siyasal analiz literatürüne muazzam bir katkı olduğunu not etmek gerekiyor.

Bir neoliberal popülist hegemonya projesi olarak AKP

AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, bütün olarak bakıldığında, AKP'yi, bir neoliberal popülist hegemonya projesi olarak okumaya niyetleniyor. Bu projenin Türkiye'de yaratmaya çalıştığı yeni birikim rejimi, yeni kapitalist emek rejimi, yeni uluslararası konum, yeni sınıfsal bileşimler ve yeni toplumsal-kültürel zemin, kitabın birbirini bütünleyen makaleleriyle büyük ölçüde görünür hale getiriliyor. Kitaptaki birkaç temel makale, AKP'yi Gramsci üzerinden okumanın oldukça yaratıcı siyasal analizlere olanak tanıyacağını gösterirken, AKP'nin uluslararası kapitalist sermaye birikim rejimiyle olan organik ilişkisi, bu istisnai siyasal özneyi sadece "iç" dinamiklerin üzerinden ele almanın kısırlığını bir kez daha teyit ediyor.

AKP'yi, otoriter merkezi çevreden kuşatan Anadolu kaplanlarının masallarıyla anlamaya çalışan sözüm ona sınıfsal liberal analizlerden sıkılanlar için AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu'nun analiz zeminine ilişkin kısa bir paragrafın yeterli olacağını sanıyorum. Deniz Yıldırım'dan geliyor: "Bir hegemonya projesi olarak AKP, iktidar bloğunu oluşturan sınıfların geleneksel partilerinin temsil yeteneklerini giderek yitirdikleri bir ortamda, kendisinin uluslararası ölçekte ABD emperyalizminin 11 Eylül sonrası Ortadoğu tasarımlarında üstleneceği aktif rolle de ilişkili olarak, egemen sınıflar açısından krizin tamamen ortadan kalkmasına olmasa da, sürdürülebilir kılınmasına imkan veren bir 'organik çözüm' olarak doğdu".

Peki, ne yapmalı?

Hemen söyleyeyim, AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu kitabında "ne yapmalı?" sorusunun cevabı bulunmuyor. Çünkü derdi bu değil. Derdi, AKP'yi istisnai bir burjuva siyasal özne olarak tarihsel konumu her neresiyse oraya yerleştirmek. Bunu da büyük ölçüde başarıyor.

Nihayet AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, bahsettiğim birkaç eksiğini yeni baskılarında tamamladığı takdirde, AKP döneminin en kapsamlı dökümünü yapan eser olarak yerini alacak gibi görünüyor. Kitap belki bir pratik mücadele kılavuzu değil ama mücadele edeceklere AKP'yi anlamak için muazzam bir olanak sunuyor.

AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, Der: İlhan Uzgel-Bülent Duru, Phoenix Yayınevi, 2010.

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik (Soner TORLAK)

Bolivya dendiğinde meraklısının aklına ilk gelen şey, kuşkusuz, Che’nin gerilla mücadelesi verdiği ve hayatını kaybettiği küçük bir Latin Amerika ülkesi olacaktır. Che’nin ölümünden neredeyse tam 40 sonra Bolivya’da Sosyalizme Doğru Hareket Partisi iktidara gelecek, ülke tarihinde ilk defa bir yerli, bir işçi ve bir sosyalist, Evo Morales devlet başkanlığına oturacaktı. Morales’in devlet başkanı olmasının ardından seçilen yeni kurucu meclisin hazırladığı ve 2009 yılındaki referandumla onaylanarak yürürlüğe giren Bolivya Anayasası ise dünya anayasacılık tarihine yapılmış en eşitlikçi ve özgürlükçü anayasalardan biri olarak tarihe geçti bile. Ülkedeki bütün etnik grupları ve yerli topluluklarını, dilleri, kültürleri ve yaşam alanlarıyla birlikte resmen tanıyan bu anayasa, ayrıca bütün stratejik kaynakların kamulaştırılması ve ekolojik-sosyalist bir toplum ideali için de güçlü bir zemin sunuyordu.

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik, her şeyden önce Bolivya Anayasası’nın İspanyolca orijinalinden tam çevirisiyle tarihsel bir belge olma niteliği taşıyor. Kitapta bunun yanı sıra üç temel metnin daha çevirisi mevcut: Halkların Anlaşması İklim Değişikliği ve Doğa Ana Hakları Dünya Halkları Konferansı; Baraj Karşıtı Buluşma Temaca/Meksika Deklarasyonu ve BM Genel Kurulu İnsan hakları Komisyonu’nun Güvenli İçme Suyuna ve Koruyucu Sağlık Hizmetlerine Erişim Hakkı Belgesi. Kitapta ayrıca Bolivya Anayasası’nı, anayasacılık kuramları, uluslararası hukuktaki yeri, uygulamaları ve nihayet, toplumsal mücadelede yarattığı olanaklar açısından ele alan dört kapsamlı makale bulunuyor.

Görünenler ve gerçekler 

Bolivya Anayasası, girişte şu sözlere yer veriyor:
“Geçmişteki sömürücü ve neo-liberal Bolivya devletini terk ediyoruz. Biz, halkın özgür gelişimi ve özgür karar alması amacına bağlı, demokratik, üretken, barışsever ve barışçıl bir Bolivya’yı kapsayan ve bunu açıkça ifade eden, Çoğul Uluslu Komüniter Hukuka dayalı bir Üniter Sosyal Devlet inşa ederek tarihsel bir meydan okumayı üstleniyoruz. Biz kadınlar ve erkekler, Kurucu Meclis yoluyla ve halktan kaynaklanan güç ile ülkenin birliği ve bütünlüğüne yönelik taahhüdümüzü gösterdik. Pachamama’mızın gücü ve Tanrıya olan minnet borcumuz ile halkımızın verdiği vekâletin gereğini yerine getirerek, Bolivya’yı yeniden kuruyoruz. Bu yeni tarihi mümkün kılan şehitlere ve kahraman kuruculara saygı ve minnetle...”
Buraya kadar her şey güzel. Ancak Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik, bu anayasanın kazanılmış bir toplumsal devrimin ilan belgesinden ziyade, halen süren mücadelenin uğraklarından biri olduğunu açıkça göstermeyi dert edinmiş makaleler içeriyor. Bizi, Anayasa belgesinde şiirsel bir dille anlatılan hakların, nasıl halen gün be gün sokaklarda fiilen korunması gerektiğinin farkına varmaya davet eden bu makalelerde, Bolivya’da söylemdeki radikal değişimlerle fiilen devam eden sürecin çelişkilerine de dikkat çekiliyor.

Öte yandan Bolivya mevzubahis olduğunda tablonun bu kadar iç karartıcı olmadığını da hemen not düşmek gerekiyor. Özellikle yerlilerin yaşadıkları ata topraklarında çok gelişkin bir özerklik elde ettiklerini ve anayasanın da bunda kritik bir rol oynadığını belirtelim. Çalışma yaşamının her alanında her türlü hukuki zemini sağlanan örgütlenme özgürlüğü açısından da durum bir hayli ümit verici.

Yaratıcı gerilimler (mi?)

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik, toplumsal hareketlerin muazzam desteğiyle ve mücadeleleriyle iktidara gelmiş olan Morales hükümetinin, bahsettiğimiz hareketlerle yaşamaya başladığı ciddi gerilimlere de odaklanan değerlendirmeler içeriyor. Bolivya’da yer yer çatışma seviyesine varan bu gerilimlerin, Latin Amerika’nın sola dönüşünün yumuşak karnı olduğunu da not edelim.

Latin Amerika’daki toplumsal hareketlerin çoğunun, bu anlamda daha önce karşılaşmadıkları ve bir anlamda ezberlerini bozan bir manzarayla yüz yüze geldiğini söylemek mümkün. Kıtadaki on büyük ülkeden sekizinde doğrudan ya da dolaylı biçimde toplumsal mücadeleler sonucunda iktidara gelmiş ve kendilerine “solcu, ilerici, devrimci” diyen hükümetler bulunuyor. Dolayısıyla kendilerini bir muhalefet odağı olarak kurmuş bulunan toplumsal hareketler ve sol partiler, hükümetin yedeğine düşmek gibi bir ihtimalle de karşı karşıya bulunuyorlar.

Eski günlere dönülmemesi ve iktidarın sağa kaptırılmaması üzerinden siyaset yaptıklarında, kendilerini ilerici olarak tarif eden mevcut hükümetlerin eksiklerini ve zaaflarını da görmezden gelmek durumunda kalıyorlar. Bu hükümetlere daha ileri talepler yönünde baskı yapmak adına harekete geçtiklerinde ise hükümetle cepheden savaşamamaları nedeniyle ciddi iç bölünmeler yaşıyorlar. Kaldı ki bu hükümetlerin bulaştıkları yolsuzluklar ya da neden oldukları hak ihlalleri de doğrudan onu iktidara taşımış olan toplumsal hareketlerin meşruiyetine darbe vuruyor.

Bolivya’nın da bu genel manzaradan nasibini fazlasıyla aldığını söylememiz gerekiyor. Bolivya Anayasası’nı kritik hale getiren şey ise toplumsal hareketlerin devlete karşı hak taleplerini artık büyük oranda anayasaya dayandırabilmeleri. Bu anlamda, yeni anayasa öncesinde yasadışı görülerek doğrudan bastırılmaya çalışılan hak taleplerinin, artık kendi anayasal zeminine sahip “yasal” talepler haline gelmesi, Bolivya’da toplumsal mücadelelerin seyrini de değiştiriyor.

Anayasa dersleri

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik kitabı, sadece Bolivya Anayasası’nın tam çevirisini içermesiyle bile arşivlik. Öte yandan kitabın bugün Türkiye’de süregiden yeni anayasa, demokrasi ve özerklik tartışmalarına oldukça önemli bir müdahale olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bolivya Anayasası’nda 30’dan fazla yerel dilin resmi dil olarak tanınması, bugün Türkiye’nin egemenlerinin havsalasının almayacağı bir olguysa da, bir zamanlar Bolivya egemenlerinin de havsalasının almadığını düşünürsek, işin Bolivyalıların yaptığı gibi inatla mücadele etmeye kaldığını anlıyoruz.

Nihayet, Türkiye açısından Bolivya’dan devşirilecek sayısız ders var. Ancak bu kitap vesilesiyle ilk dersimiz, yürütülen yeni anayasa tartışmalarına eşitlikçi ve özgürlükçü bir müdahalenin ancak geniş toplumsal kesimlerin fiili mücadelesiyle yapılabileceğini ve meclis koridorlarında kaybolan hak taleplerinin ancak sokakta telafi edilebileceğini fark etmekten geçiyor sanırım.

BOLİVYA ANAYASASI: HUKUK, DEMOKRASİ, ÖZERKLİK, Editörler: Mahmut Fevzi Özlüer, Ilgın Özkaya Özlüer, Tolga Şirin, Nazım Sinan Odabaşı, Phoenix Yayınevi, 2002.