Yalçın HAFÇI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yalçın HAFÇI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hammurabi’den Eskidir Yalnızlık (Yalçın HAFÇI)

Onur Caymaz’ın yeni öykü kitabı, Herkes Yalnız’ı biraz önce bitirdim. Okumanın motoru alınan hazdır. Kitabındaki en sarsıcı öyküsünde “Benden geçmeyen sana işlemez ki” dememiş boşuna. Açıkçası “öykü çarpması” diye adlandırdığım bilinç dalgalanmalarına uğradım. Oysa eleştirmek için elime aldığım her kitapla arama bir mesafe koyarım. Buna rağmen anlatıdaki sesle özdeşleşmeme engel olamadım. Öykülerdeki kahramanlarla özdeşleşme demiyorum özellikle. Çünkü onun tek kahramanı var, o da damıtılmış bir edebiyat. Hayatı edebiyata, edebiyatı da hayata çeviren ve her çevirmen gibi iki dili de çok iyi bilen bir yazar. Dahası anlatımıyla kendine has bir üslubu yeşertmeyi başarmış, samimi ve içten sesiyle de okurken tanışmak, arkadaş olmak isteyeceğiniz kadar insana yakın bir ses. Caymaz’ın kitaplarında eski öykülerin sıcaklığını da, yeni öykülerin şaşırtıcı yaratıcılığını da bulup kendimizden ötesine ulaşırız. Sözcüklerle dokunaklı bir yavaşlığa uygun bir biçimde dikkat, şefkat ve merhametle de tanışırız.

Rengarenk Çokgenler
Caymaz, eserlerinde yalnızları, kaybedenleri, kıyıya itilenleri, dışlandıkça içlenenleri ve âşıkları konu edinir çoğunlukla. Ama arabeske, abartıya, melodrama düşmeden. O, ezik ruhların söndürülmemiş közüyle lirik bir sorgulama yapar. Zira kazananlar değil, yenilenler düşünüp sorgular hayatı ve dünyayı. Mutsuzların anlatacağı çok şey vardır. Bilir ki en değerli hazineler harabelerin altında gizlidir. Ama bunalıma sığınan aydın tiplemesinden çok uzaktadır. Öyküleri doğrudan politik konulara nadiren değinir ama öyküsünü politik olarak kurar.

Her  yazarın dünyaya baktığı ve herkesten farklı görmesini sağlayan bir araç vardır. Dereceli bir gözlük, dürbün ya da bir büyüteç olabilir bu. Ben, Caymaz’ın daha çok kaleydeskop kullandığını düşünüyorum. Kaleydeskoptan bakınca biçim değiştiren rengarenk çokgenlerin binlerce parçaya ayrılıp tekrar tekrar birleştiği görsel bir şölen görünür. Böylece zaman ve anlatı da binbir parçaya bölünür. Bazen de büyüteç kullanır ve detaylara yoğunlaştırır bizi. Zira öykü ayrıntıları kullanma sanatıdır. Ama esasla bütünleşen detaylardır bunlar. Sözgelimi bir elin titreyişinden ürkekçe açılan bir kapıya, bir susuştan apayrı öyküler arasında bağlantı kuran bir fotoğrafa kadar. Caymaz, anlatısını zihnimizde açtığı görünmez parantezlerle örerek pekçok kılcal damardan beslenmesine karşın öykü hiç dağılmaz içimizde. Çünkü öykünün ön koşullarından birinin kurmaca gerçekliğinin sağlamca çatmak olduğunun farkında olarak okuru meselenin kalbine çeken bir atmosfer yaratır. Bu yanıyla odak noktasının belirsizleştiği, hatta yok edildiği günümüzün postmodern anlatılarından farklıdır.

Yalnızlığın Dili Edebiyat
Yalnızlardan, her türlü yalnızlıklardan bahsediliyor bu kitapta. Herkes kendinden bir parça bulabilir. Zira kime sorsak yalnızlıktan dem vurabilir. “Hammurabi’den daha eskidir yalnızlık.” Meseleye varoluşsal açıdan bakarsak “Yalnızlık, insan duygusunun en derinindeki gerçeğidir” der Octavio Paz. Bir anlamda ise kendimizi bilmek ve aynı zamanda kendimizden kaçıp kurtulma arzusudur. Toplumsal anlamda ise insanın yalnızlığı, kapitalizmin gelişmeye başladığı 18. yy.’den bu yana gündemde. Baudelaire bu olguyu, kalabalık içinde olmasına karşın orada bir yer bulamayanın çaresizliği ve en önemlisi dilsizliği olarak tanımlar. Elbette, dilsizlerin dili de edebiyat olacaktır.

Çok uzun ve çok kısa tutulmuş on altı öykü var kitapta. Diğer öykülere haksızlık etmek istemem ama kitaba da adını veren Herkes Yalnız’ı assolistler gibi en son çıkarmış sahneye yazar. İki devrimci genç, örgüt evi baskınında vurularak öldürülmüş. Gazeteci Serdem de fotoğraf çekmek için içeri giriyor. Çorapsız ayağında kışlık postallar, ayağını yara yapmış. Bu arada ölen gençlerden birinin ayağında bembeyaz, tertemiz, yeni çoraplar vardır. Ölünün gözleri yarı açıktır, göz göze gelirler. Serdem o an âşık olur. Sonra geçmişindeki yaralar tazelenir içinde. Öyküden çok novella diyebileceğimiz bu iç yakıcı anlatıda, yazarken kendini değiştirdiğinden, bizi de değiştireceğinden bahsediyor Caymaz en başta. O an fazlasıyla iddialı gibi gelen bu söz, kitap bittiğinde buluyor asıl anlamını. Zaten öykü ileri doğru okunurken, geriye doğru anlaşılır. Ayrıca okuduğumuz her kitap bizi azar azar değiştirmez mi? Hem iz bırakmayan okumalar ne işe yarar? İnsan değişmek için okur. Bu öyküyü bitirince, dışımız nasıl da çelikleşmiş, dedim, ama içimizdeki ölü sayısı bilinmiyor.

Yine uzun sayılabilecek, üç bölümlük Polis adlı öykünün biri Ali İsmail’e, biri Berkin’e, biri de Ethem’e ithaf edilmiş. Gezi sürecine odaklanan öyküde kendini ve kimliğini sorgulamaya başlayan bir polisten bahsediliyor. Bir anlamda içine hapsolduğu görünmez demir parmaklıkları hissetmeye başlıyor. Zaten hakiki edebiyat, insanı özgürleştirecek bir yol arayışıdır.

Bilinç Nakışı
Öte yandan Caymaz’ın bir öyküsünü okuduktan sonra başkasına öyküde şu şu oluyor diye aktaramazsınız tam olarak. İlla ki okumak lâzımdır. Örneğin kitaptaki Bizim Homeros adlı öyküyü de ya da Duvarın Önünde Resmim Aldılar adlı öyküyü özetleyemezsiniz. Özetlemek örselemektir. Zira olay örgüsünden çok şiirsel bir duyumla karakterin ve durumların içini kelimelerle genişletir Caymaz. Çözümlemelerle var olan gerçekliğe yeni bir bakış ve anlam yükler, aforizmalara benzer vurucu ifadelerle sıradan anları sıra dışılaştırarak kurar anlatısını. “Bilinç akışı değil, bilinç nakışıdır bu” kendi deyimiyle. Öykülerin içinde okurlarıyla da sık sık konuşuyor, tıpkı Godard’ın kendi filmlerinde çıkıp uzun sözler alması gibi. Bu öykülerden biri de Alice ve Nuri’dir. Masal ve gerçek yaşamın zıtlığından hareketle dokunaklı anlamlar devşiriyor. Çığlık adlı öyküde ise kendi çığlığına bile yabancılaşmış, beyaz yakalı bir kadının otel odasındaki yalnızlığı konu ediliyor.
Ayrıca toplumsal ve güncel konulara dair de kıpkısa, hatta dört satırlık öyküler bile var kitapta. Hele bazıları var ki jilet kesiği gibi. J. Cortazar “Roman sayıyla, öykü nakavtla kazanır” demekle haklıymış. Caymaz’ın içimize dokunan öyküleri bunu kanıtlıyor. Bazen dokunan değil de güzellikle dürten demeliyim. Çünkü dokunulmayınca uykuya dalan bilgisayarlar gibiyiz. Hard-disklerimize kayıtlı ölümü, yaşamı, kimsesizlikleri, içimize sustuklarımızı, duymadığımız çığlıkları masamızın üstüne koyuyor arkadaş. “Masa da masaymış hani”.

HERKES YALNIZ, Onur Caymaz, Kırmızı Kedi, 2015.

Ne Okusak Yarar mı? (Yalçın HAFÇI)

Dubravka Ugresiç’in “Okumadığınız İçin Teşekkürler” adlı kitabının ismi tersinleme içeren güçlü bir anlama sahip. Kitabın kapağındaki küçük bir çocuk tarafından çizilmişçesine basit insan figürü bile günümüz insanının egemen ideoloji tarafından çala kalem üretilişinin mizahi bir alegorisi. Standart sapması gitgide düşen bir insan mühendisliği söz konusu çağımızda. Kısaca medya dediğimiz unsursa baş çoban rolünde. Guy Debord’un dediği gibi: “Bu durumda bireysel gerçekliğin ortaya çıkmasına ancak kendisi değilse izin verilir.” Yerel bir olgu değil bu, tüm dünyayı sarmış küresel bir mesele. Merkez üssü ABD olan ve kara deliğe benzeyen küreselleşme; içine aldığı her şeyi kendine dönüştüren bir canavar. Her türlü değeri eğlenceye ve seyre dönüştüren bu büyük yıkımı anlatmaya edebiyat dünyasıyla başlıyor Ugresiç.

Piyasa Koşulları
Son yıllarda her şeyin hacmi büyürken özgül ağırlığı azalıyor. Örneğin bir yıl içinde binlerce kitap çıkıyor ama çoğu, hiç kimsede hiçbir iz bırakmadan yok olup gidiyor. Bir roman çıkıyor, hemen ardından övgü dolu yazılar, röportajlar ve hatta magazinsel reklamlar geliyor. Bir kitabı her şeye iyi geldiğini söyleyen pazarlamacılar gibi satmaya çalışıyorlar. Doğal olarak sıradan okurlar da adını en çok duyduğu yazarın kitabına yöneliyor. “Orwell’ı korkutan kitapları yasaklayacak olanlardı. Huxley’i korkutan şey ise; bir kitabı yasaklamak için hiçbir neden olmaması ihtimali” der, Neil Postman. Çünkü Huxley, egemenlerin, insanları gerçekle ilgilenmeyecek kadar koflaştırılmasından çekiniyordu. Ama günümüzde daha kurnazca bir oyun var. İnsanları eğlendirecek basit kitaplar piyasa mantığıyla bolca basılıyor ki esas edebiyat kitapları okunmasın. Zaten herkesin ilgisine, zevkine beklentisine uygun çok sayıda kitap çıkıyor. Birinin de dediği gibi “ Sanat hiç yapılmadığında değil, çok ve niteliksizce yapıldığında biter”.

Ugresiç, piyasa koşullarında yayınevi-editör, yazar ve okur bağlamında artık eserin değil yazarın sattığı, edebiyatın itibarını yitirdiği sistemi sorguluyor. Avangart tutum sergileyen birkaç yayınevi hariç yayınevleri ve editörlük denen kurum burada kilit bir rol üstleniyor. Piyasa ve yayıncılar yazara da kendi üretim normlarına uymasını dayatıyor. Zamanla yazar sisteme ayak uydurarak leb demeden leblebiyi anlayan işgüzar garsonlar gibi siparişleri yetiştirmeyi öğreniyor. Elbette mutfakta ne pişiyorsa onu servis etmek zorunda! Hatta bu doğrultuda kendini ambalajlaması da elzem oluyor. Bu yüzden Monica Lewinsky’nin anılarının Proust’un toplu eserlerinden katbekat fazla basıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Ugresiç şöyle diyor: “Thomas Mann bugün yazmış olsaydı ABD’de kitabını basacak bir yayınevi bulamazdı; ona kitaplarının yeterince seksi olmadığı söylenirdi.”

Dünyaya Sürgün Yazar
Ugresiç, Hırvat kökenli bir yazar ve akademisyen. 1991’de Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açan iç savaşa ve milliyetçiliğe karşı sert tavır alması nedeniyle ülkesi Hırvatistan’da “Vatan Haini” ve “Cadı” ilan edilerek hedef haline getirildi. Ülkesini terk edip bir sürgün olarak yaşamına devam etmek zorunda kaldı. Ama bu sürgün hayatını da kendini zenginleştiren bir deneyime dönüştürüyor Ugresiç. 20 yaşındaki mankenlerin bile yazar olduğu bir dünyada kitleselleşmenin Yeni Dünya Düzenin yayılma kültürü olduğunu belirtiyor. Öyle ki basitleştirme yüzeysel haz sayesinde kamusal kültürün yazılı olmayan yarası olmuştur. Zaten Dünya böylesi yazılı olmayan yasalarla yönetilir. Bu noktada Ugresiç, Kundera’nın şu sözünü anımsatıyor: “Dünyada kardeşlik kitschle sağlanacak”. Gerçi kitsch ifadesi pek kullanılmıyor artık. Onun yerine endüstri, eğlence ve keyif sözcükleri almıştır. Bunun yüksek miktarlarda kar getiren ticari boyutuna da değinen Ugresiç kültür emperyalizmine ve kaçınılmaz olarak gösteri toplumuna eğiliyor. Medya yoluyla banalliğin bulaşıcı bir hastalık gibi yayıldığı ve tümüyle ele geçirilen insanın bir oyuncağa dönüştürüldüğü tespitinde bulunuyor. Yüksek kültür de dahil olmak üzere medya dokunduğu her şeyi seviyesizleştiriyor. Önemli bir eser, kişi veya düşünceyle karşılaşsa bile onu hemen aktüelliğe dönüştürerek içini boşaltıyor.

“Kurtuluş” Teslimiyette
Sıradanlık, Yeni Dünyanın yerçekimi olmuştur artık. Katı olan her şeyin, etkisinden daha hızlı buharlaştığı zamanlardır bu. Ugresiç, bu manipülatif muazzam güç karşısında tek direnç noktasının entelektüeller olduğunu belirtse de uzun erimde onların bile piyasanın kanunlarına karşı koyamadıkları söylüyor. Bu konuda kendinden yola çıkarak, bir anlamda teslim olup “kurtulan” yazar ve entelektüellere, yani savaşamayacak kadar aristokrat olanlara ilişkin örnekler veriyor. Eğer sağlam bir karşı ideoloji yoksa, sahiden de egemen anlayışın yinelemelerle, uzlaşımlarla ve idealleştirmelerle kurduğu tuzaklar oldukça kurnazcadır.
Ugresiç, Yugoslav doğumlu olduğu için doğu blokunu ve sonrasında Avrupa ve Amerika’da yaşaması sebebiyle her iki dünyayı da deneyimlemiş bir yazar. Bu kıyaslamalarında son derece ilginç olduğunu belirtmeliyim. Örneğin günümüzde doğu Avrupa’daki pek çok yerdeki grafittilerde “Geri dönün komünistler, biz hepsini affettik!” sloganlarından bahsederken, Yeni Dünya Düzenini Santayana’dan alıntıladığı şu sözle özetliyor “ Amerikalılar çöpü sever. Beni rahatsız eden çöp değil sevgi”.

Ayrıca Ugresiç’in sürgünlük ve sürgündeki yaşamına dair de oldukça çarpıcı anlatımlar ve tespitler mevcut kitapta. Sürgünlüğü evden atılma, ev arama ve eve dönüş üzerine bir peri masalı olarak görürken, “İyi kızlar cennete, kötü kızlar her yere” diyerek sürgünlüğün insana sonsuz bir özgürlük verdiğinden de bahsediyor. Artık anavatan denen yara iyileşse de eve dönmeyeceğini de eklemeyi unutmuyor. Açıkçası en kuytu köşesine dek MTV izlenen bir dünyada, insan her yerde sürgün hissetmez mi kendini? Kanımca bir entelektüel oksijen tüpü olan Ugresiç, kitabındaki adın tersine okunmalı ve O’na teşekkür etmeliyiz.

OKUMADIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER, Dubravka Ugresiç, Çeviri: Gökçe Metin, Ayrıntı Yayınları, 2014.

Kum Saati (Yalçın HAFÇI)

Neyi savunduğunu bilmek, neye karşı olduğunu bilmekten daha önemlidir. Aynı şekilde neyi kuracağını bilmek, yıkmak istediğinden daha çok önemlidir. Doğru yolu bilmiyorsan, bir yolun yanlış olduğunu bilmek hiçbir şey ifade etmiyor. Tarih bunun olumsuz örnekleriyle doludur. Günümüz de bundan çok farklı değil. Zamanımız, tarih denen yaranın kabuğundan başka bir şey değildir. Tüm bunların kökeninde ise felsefenin bir dogmaya dönmesi ve karşıtına dönüşme kolaycılığı vardır… Elbette, bu ifadelerin hepsi soyut durumlardır. Ancak somutlandığında hissederiz gerçeğin etkisini. Bunun içinse edebiyat biçilmiş bir kaftandır.

Nevzat Güngör’ün yeni romanı “Özgür Ölüler”, bize yeni bir dünya arayanların bu kadim trajedisi anlatıyor işte. Roman ilk başta fantastik bir dünya izlenimi veriyor ama yavaş yavaş bunun bir distopya olduğunu anlıyoruz. Her tarafı sonsuz çöllerle kaplı bir ülkede, kendi içinde katmanlardan oluşan ve Esmerler Sistemi denilen katı bir egemenlik hüküm sürmektedir. İsimsizler olarak isimlendirilen en aşağı sınıf durumundaki çoğulluk ise açlık ve sefalet içinde yaşamaktadır. Ülkenin kutsal kitabı Yıldızların Kanı’na göre, bu ülkeyi çeviren çöller sonsuzdur ve bu ülkeden, bu hayattan başka bir hayat yoktur.  Ama bir şekilde o ülkeye başka bir dünyadan gelmiş olan Demirci adlı biri, yeşil bir ülkeden bahseder onlara. Sonsuz bilinen çöllerin ötesindeki harikalar diyardır burası. Önce kimse inanmaz ona, lakin iktidar ciddiye alır onu ve gözlem altında tutmaya başlar. Sonunda imkânsız gibi görünmesine karşın işler yolunda gider ve iç çelişkilerden de yararlanan parya konumundaki İsimsizler isyan ederler. Ardından da Demirci’den aldıkları harita rehberliğinde, o güne kadar sonsuz bilinen çölde bir yolculuğa çıkarlar. Bu isyanın başarısı hususunda asıl sınav da bu uzun yolculuk olacaktır.

Özgürlük Yürüyüşü

Bu noktadan sonra bir dizi soru gelir aklımıza: İsimsizler için özgürlük ne anlama gelecektir, onu nasıl yaratacaklardır, özgürlüğü hiç bilmeyenler onu nasıl ete kemiğe büründüreceklerdir, acaba köleler özgürlüğü efendileri gibi olmak şeklinde mi algılayacaklardır, ya da köleliğin karşıtı özgürlük müdür, bu yürüyüş kölelikten başka bir köleliğe yürüyüş müdür yoksa? Ve daha pek çok soruya yanıt aranacaktır bu uzun yürüyüşte.

Aslında yazar insanlık tarihindeki bütün özgürlük yürüyüşlerinde yaşanan olaylara ve aranan cevaplara ışık tutmaktadır burada. Sonsuz bilinen çölse asırlardır süren mücadelenin alanıdır. Çöl pek çok tehlikeyle doludur, susuzluk, açlık, gündüz kızgın güneş, geceleri fırtına ve fantastik canavarlar filan. Ama bu yolculuğa çıkanların asıl korkması gereken yine kendileridir. Bunu henüz bilmemektedirler.  Coşkulu bir bayram havasıyla başlayan bu özgürlük yürüyüşü her adımda çıkışsız bir labirente dönüşecektir yavaş yavaş ve bazıları aylarca çölde yürüdükten sonra Yeşil Ülke’nin varlığını sorgulamaya başlayacaktır. Yürüyüşün başında doğal bir lider olarak seçilen kişiye muhalefet oluşur zamanla. Buna karşın safları ve inancı sıkı tutma adına otorite ağırlığını koymaya yönelir. Bir şey başka bir şeyi, o da başka bir şeyi tetikleyince kardeşin kardeşi yediği bir dönem başlar. Artık hiç kimse yolculuğa başladığı kişiyle aynı kişi değildir. Yeni bir biçimde eskinin egemenlik anlayışı, hatta dini bile farklı bir şekilde ortaya çıkar. Sayfalar boyunca süren bu çöl yolculuğunda, günler, olaylar, sözler, hatta yürüyüp geçildi sanılan yerler bile birbirini tekrar etmeye başlar. Romanın objektif anlatıcısı konumundaki Jiha halkı olarak bir yerlere gerçekten gidip gitmedikleri konusunda şüphe duymaya başlar ve lider konumundaki eski arkadaşının nasıl da başkalaştığını gözlemlemeye koyulur. Kendini tekrar edip duran karanlık ve şizofrenik bir yazgı söz konusudur artık. Çöl, bir dolup bir boşalan bir kum saatine döner sanki.  Tıpkı yüzyıllardır insanlığın özgürlük mücadelesinde bir nihayete erişememesi gibi. Yüzlerce insanın çıktığı bu yolculuk, en sonunda yola devam eden kırk kişinin kalmasıyla sonlanır  roman. Bu da akla hemen bizim mistik kültürümüzdeki “kırklara karışmak” deyimini getirmektedir.

Eleştirel Bir Alegori

Nevzat Güngör, bu romanında ayaklanmalar tarihimizin eleştirel bir alegorisini sunmaktadır bize. Bir bakıma devrimci eylemin geçmişten beri üzücü bir biçimde başarısızlığa uğramasını irdeliyor ve otoritenin yerinin değil biçimini değiştirirken otorite paradigmasının tuzağına takılıp kaldığımızı anlatıyor. Muhafız değişikliklerin özgürlük getirmeyeceğini çarpıcı bir kurgu ve kesin bir dille vurguluyor. İktidarı bir kez alaşağı etmekle bir devrimin bitemeyeceğini ve kurumlaşan her özgürlük hareketinin karşıtına dönüşeceğini söylüyor. Hele hele bir özgürlük ve eşitlik hareketinin içinde efendilik kurumunun nasıl da hızla oluşabileceğini ve bunun açık bir biçimde efendi olan sistemlerden daha kötü olabileceğinin uyarısını görüyoruz. Çünkü insanlar kendinden gördüklerine karşı etkin bir mücadele vermezler. Şeklen otorite yıkılsa bile kategorik olarak otorite bertaraf edilmediği sürece her şeyin birbirini tekrar ettiği çöl yolculuğundaki kısır döngüye hapsolacağımızı belirtiyor. İşte tam bu noktada romanın negatif çağrışımlı ismi keskin bir anlama bürünüyor: Özgür Ölüler. Bunu günümüz dünyasındaki mevcut pratikler doğrultusunda düşününce, hem liberal sistemler için hem de sözde sosyalist olan yozlaşmış sistemler için de söyleyebiliriz.

Bilindiği gibi edebiyat ve düşünce alanında bazı ütopyalar ya da distopyalar varolmayan toplum düzenlerini anlatarak yaşadığımız dünya hakkında hem çok kapsayıcı ve doğru bir tasvir yapabilmişler, hem de gelecekteki toplum düzenlerinin ruhunu öngörebilmişlerdir. Örneğin Orwell 1984’le otoritenin insanı nasıl çepeçevre kuşatacağını anlatırken, Huxley ise asıl tehlikenin şartlandırılmış insanın özünde olduğuna dikkat çekmiştir. Bugün yaşadığımız dünya da bu iki tespitin arasında bir yerdedir.  Nevzat Güngör’ün distopyası ise hem otoriteye hem de insanın özündeki hükmetme hastalığına ışık tutarken, her türlü kurumlaşmanın tehlikesine işaret etmektedir.

Sonuç olarak yazar, bilhassa son yüzyılda yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz siyasal, insani ve ahlaki bir trajedi üzerine, oldukça akıcı bir hikâye üzerinden son derece çarpıcı yüzleşmeler yapmaktadır. Çünkü asıl trajedi, trajedimizin ne olduğunu bilmemektir.

ÖZGÜR ÖLÜLER, Nevzat Güngör, Ayrıntı Yayınları, 2014.

Haklıyız Kaybedeceğiz (Yalçın HAFÇI)

     “Başkası için yaşayanın, kendisi için öldüğünü düne kadar bilmezdim.” (Mağluplar)
   
“Haklıyız kazanacağız!” Bu slogan yıllardır meydanlarda duymaya alıştığımız bir haykırış. Hatta futbol takımlarının marşı haline bile geldi. Oysa güzel retoriğindeki adalet vurgusuna rağmen, bir gerçeklikten çok bir dileyiş vardır bu sloganda. Her slogan inançlı birinin duasına benzer bir parça. İdealize edilmiş bir dünyaya dair söylenmiş bütün sözler, bu dünyanın gerçekliği karşısında tuzla buz olurlar. Tarih bunun tanığıdır, inkârla dokunmuş resmi tarihlerden bahsetmiyorum elbette. Haklılar kaybetmiştir hep. Leonard Cohen’in de bir şarkısında dediği gibi “zarlar hileliydi/ iyi oğlanlar kaybetti/ herkes biliyor bunu.”
   
Doğrusunu isterseniz, haklılar nadiren kazandığında bile fazla zaman geçmeden haksız olmuşlardır. Çünkü muktedir olmuşlardır ve onların kazancı başkalarının mağlubiyeti üzerine kurulmuştur. Yunanlı şair Fhilemen, “hiçbir hekim, dostlarının bile sağlığından hoşlanmaz” dermiş. Hele ki bu durum toplumsallaştığında, akıl alır da yürek almaz nice vahşet yaşandı bu dünyada. İnsanın ya da insanlığın karşısına hep şu ikilem çıkmıştır: Haklı olmak mı, kazanmak mı? İnsan değilse de insanlık, nesnellik adına kazanmayı tercih etti. Bu yüzden masumiyet daima tekildir.
   
Peki, masumiyet nedir? Aslında her kavram gibi bunu tanımlayanın da yenenler olduğu düşünülürse, böyle bir gerçek de yoktur. Ama yine de masumiyeti tanımlayanlar, sahici anlamda masum olabilirler, diyebiliriz. Hatta kendilerini suçlu hisseder böyleleri. Çünkü bu dünyada vicdanlarına mağlup olmayanların masum kalması mümkün değildir. Onlar dünyayı değiştirmek adına alabildiğine eşitsiz bir savaşa girmişlerdir. Sonra her put yıkıcısının içindeki yıkılmaz putları görüp derin bir iç çekişle huzurdan çekilmişlerdir. Rüyası görülen orman mahşerdir. Her şeyi bütün şiddetiyle anladıktan sonra koro kavgalardan solo yenilgiler kalmıştır. Ateş düştüğü yeri yakar tabi. Ama ateş düştüğü yeri aydınlatır da. Belki de dünyayı genetik şifresine dek çözebilmenin tek yolu felakettir. Ve yalnızsındır, yapayalnızsındır. İnsan böylesi anlarda “yüce” değerlere sığınma ihtiyacı duyar, belki de bütün yolların son durağı aşktır. Ama ölüp de dirilmek için, kül olana dek yanmak için her şey bir bahanedir…
   
Mehmet Taşdemir’in son romanı Mağluplar, bir yarayı deşer gibi işte böylesi hayatları konu ediniyor. Bireyden topluma, hayalden gerçeğe, geçmişten geleceğe, karanlıktan aydınlığa uzanan bir yazar olan Taşdemir’in öykülerle başlayan yolculuğu romanlarla sürüyor. Huzursuzlar, mağluplar, şarkılarını kaybetmişler, Araftakiler, alınlarındaki yazı yüreklerindeki sözlerle yazılmamışlar, hayatla memat arasında aşka doyumsuzca susamışlar, kısacası dünyadan umutlarını kesip, kendi benliklerinde sancıyla ışık arayanlar, yaşamın acı suyuyla yoğrulmuş karakterler var onun kitaplarında. Mağluplar’ın daha ilk sayfasındaki Romain Gary’e ait şu epigraf, nasıl bir dünyanın eşiğinde olduğumuzu bize haber veriyor: “İnsan bir hiç uğruna yanmışsa sönmek daha acıklı olur.”
   
Romanın odağındaki karakter Nazif Gölgesiz, eski bir siyasi mahpustur, alnında soğuk bir mühürle dolaşmaktadır. Soyadı bütün hayatını kuşatmıştır neredeyse. Zaten romandaki bütün isimler göndermeli olarak seçilmiş, kahramanımızın ya çok susacağı, ya da çok konuşacağı travmatik deneyimleri vardır geçmişinde. Yaşamda susmuştur ama yazarak konuşmaya kaptırmıştır kendini, belki de sözünün kesilmeyeceği tek edim o olduğu için. Dışarı çıkar çıkmaz bir kitabı yayınlansa da, beklediği ilgiyi bulamamıştır. Bir hiç olduğu için yazdığını düşünür. O da bütün yazarlar gibi olduğundan daha büyük görünmek için edebiyata yönelmiştir. Laf aramızda, egolarına rağmen içten içe bütün yazarlar bilirler bu zaaflarını. Ama bir yanılgıdır bu. Çünkü yazarlar sandıklarından bile daha büyüktürler kanımca. Zira hayat denen duvarda oyuklar açıp, yeni bir göz edinmek ve bu gözü başkalarına da sunmak kolay bir iş değildir. Dünyayı yeniden kurgulamak, dahası yazarken yaşamı, kendimizi, dolayısıyla başkalarını da gerçek manada anlamak az buz bir şey değildir. Gerçek anlamda kazanmak da budur. Galiptir bu yolda mağlup bile, diyerek tekrar romanımıza dönersek; kahramanımız kirasını zar zor ödediği eski bir Rum evinde bir başına, yoksul ve bohem bir hayat sürmektedir.
   
Tam burada anti-kahramanımız ev sahibi Fettah’a da değinmek gerekir. Madam Lena’nın evlerine hileyle sahip olmuş bir Kürt’tür Fettah. Yıllar evvel boşaltılan köyündeki evi yakılmıştır. Domino taşları gibi birbirinin üzerine devrilir kötülük ve kötülüklerin kökeninde ise daima iktidarların parmağı vardır. Madam Lena’lar kaybetmiş, Fettah’lar kazanmıştır görünürde. Ama Fettah’sa insanlığını kaybetmiştir. Romandaki insansı betimleme nedeniyle ona öfke duymaktan çok, zavallılığına acırız. Taşdemir, karakterlerine karşı son derece merhametlidir. Yazarın merhametini önemserim ben. Sanki bir yazar karakterlerine karşı nasıl davranıyorsa, size de öyle davranır gibi gelir bana. Elbette merhametse anlamaktan, nedenlerin nedenlerini anlamaktan doğar.
   
Romanın başından sonuna kadar kahramanımızın babası ölüm döşeğindedir. Ölmek için oğluna bir mektup yazarak yanına çağırmıştır. Ama oğlu yıllar önce bıraktığı yurduna bir türlü dönememektedir. Çünkü İthaki’ye dönemeyecek kadar sert bir mağlubiyet yaşamıştır. Aldığı biletlerin hepsi bir bir yanmıştır. Babanın Araftaki hali, oğulu da özetlemektedir. Yakup’un Yusuf’a duyduğu hasret vardır bu bekleyişte. Oysa Yusuf iç dünyasıyla kuyudan bile çıkamamıştır henüz. Aslında baba çoktan ölmüştür. Bir şey öğrenilmezse gerçek sayılmaz türü bir kaçış bulunur bu eve gidememe halinde. Belki onun bir bölümde söylediği gibi, gitmek de, gitmemek de ölüm gibidir. Ölüm ise arzulayıp da yaşayamamaktan kaynaklanır. Tıpkı Nevzat Çelik’in şu dizeleri gibi: “Ölümü özledim anne/ yaşamak isterken delicesine.”
   
Öte yandan, kahramanımızın hapisten yeni çıktığını belirtmiştik. Sabahını göremeyeceğinizi sandığınız nice gece geçirdikten sonra, durmuş bir saatin içinizde yeniden çalışmaya başlamasına benzer bu. Ama hayatla aranızda kapatılması zor mesafeler açılmıştır. Belalı geçmişinizin ve sabıkanızın sizi adım adım takip etmesi bir yana, pek çok konuda hayata karşı körelmişsinizdir. Örneğin hayatınızın ortasında olmanıza karşın karşı cinse dair hiçbir deneyiminizin olmaması bile büyük bir sorundur. Anlatamazsınız bile ve aslında bizi en çok da anlatmakta zorlandığımız şeyler anlatır. Kafka, cinsellik yaşamış bir erkekle, yaşamamış olanın bir olmadığını belirtir örneğin…
   
Romandaki kahramanımız da yayınevine ulaşan Hazin Hanım isimli bir okurun mesajından hareketle, ağlamayı anımsatan gülünç hayaller kurmaya başlar. Ama adı hayat olsa da, ölümle randevulaşmış başka bir karakterle kesişir yolu. Ona umutsuzca âşık olurken, hem kahramanımızın, hem de bizim içimizde onun hikâyesi de başlar, geçmişteki yasak aşkından dağlarda kaybolan küçük oğlu Wenda’ya kadar. Zaten birine âşık olmak demek, tüm yoğunluğuyla içimizde onun hikâyesinin başlaması demek değil midir? Aslında onun hikâyesi de aynıdır. Herkes mağluptur. Dinlediği hikâyelere para ödeyerek varını yoğunu harcayan ve sonrasında başkalarının hikâyesini dinleyerek hayatını sürdüren Hazin de, içerden çıktıktan sonra başka bir yol tutarak (para)kazanmayı amaçlayan Rüstem de, sol memesinin eksikliğini göğsünde bir uçurum gibi taşıyan Heves da mağluptur. Çünkü hepsi de haklıdır…
   
Bu sırada devreye edebiyat giriyor işte. Büyük büyük gerçeklerin bitip, kurguyla yaratılan dünyanın sınırında ötekini anlamaya başlıyorsunuz. Bu romanı yazar hayal etti, o halde gerçekten daha katmerli bir gerçektir. Bu sebeple edebiyat, mağlupların ana dilidir. Yalnızca edebiyat mağluplardan bahsedebilir. Yeri gelmişken belirtelim, romanda bol miktarda güçlü metaforla kurulan sürrealist bölüm var. İronik de diyebilirim. Çünkü baş aşağı şekillenmiş hayatı ve dili yeniden baş aşağı çeviriyor yazar. Devletin, toplumun ve her türlü iktidarın çarpık dilini ve zihnini paramparça ederken, insanın nasıl bir abuklaşma içine düşebileceğini yoğun ve şiirsel bir dille görünür kılıyor. Bir bakıma Derrida’nın yapıbozumunu içeriyor bu. Ki ona göre yaşamak durduk yere öğrenilemez, sadece bir başkasından ve ölümden bir şeyler öğrenebilir insan. Mağluplar’ı da bu gözle okumalıyız işte.
   
Öte yandan, Taşdemir’in kitaplarında, temaları kadar üslubu ve bakış açısı da imzası sayılır. Onun dünyayı bize yansıttığı kırık ve buğulu bir aynası var. Öyle ki o, bize bir panayır yerini bile anlatsa, son derece politik, son derece protest, son derece hüzünlü ve son derece kanatlı cümlelerden oluşan bir hikâye dinleyebiliriz. Değinilmesi gereken bir başka husus da onun, derinliği yüzeye çıkaran anlatımı. Bu yanıyla hikâye karaktere değil, karakterler hikâyeye neden oluyor. Tüm bunlar Mağluplar’da daha da belirginleşmiş. Bu sayede aldığımız haz, okumanın ateşleyici gücü oluyor. Ama bu roman kolay okunsa da, kolay hazmedilecek bir anlatı değil kesinlikle.     

MAĞLUPLAR, Mehmet Taşdemir, Agora Kitaplığı, 2014.

Mutsuz Bilinç (Yalçın HAFÇI)

Otorite kavramını en çok sorgulayanlar anarşistler olmuştur. Bu yanıyla pek çok düşünce sistemini de etkilemişlerdir. Kendi çapında ilk bilinçli anarşist Proudhon’du. Devlet otoritesinin olmadığı bir toplum Ütopyasını “Mülkiyet Hırsızıktır” ve “Anarşi Düzendir” diyerek savundu. Bakunin’se Marx’ın Kapital’ine ne denli hayran kalsa da devlet otoritesinin olmadığı, sonsuz bir özgürlük isteğiyle yanıp tutuştu. Ona göre, sosyalizmin olmadığı bir özgürlük adaletsizken, özgürlüğün olmadığı devletli bir sosyalizm kölelikti. Kropotkin devlet otoritesinin birden yıkılmayacağını ve evrimci bir dönüşümü savundu. Stirner bilinçli bir egoistti, devlette birlikte toplumu bile reddetti. Tolstoy ve Gandhi ise otoriteye karşı sevgiye ve kardeşliğe dayalı mistik bir formu benimsediler. Çağdaşımız Bookchin de ekolojik bir açıdan karşı çıktı otoriteye. Hepsinin de otoriteye karşı kararlı bir tutumu vardı, her ne kadar ütopyalarında yer yer tutarsızlıklar olsa da. Ama pek çok düşünürü derinden etkilediler. Hem, Wilde’in dediği gibi “ilerleme, ütopyaların yol almasıdır”. Doğal olarak anarşistler hep şu soruyla karşılaşmışlardır: Otoritenin yerine neyi koyacaksınız? Soruya soruyla karşılık verecek olursak: Kanserin yerine neyi koyarsınız?

Günümüz sosyologlarından Richard Sennett’in, Ayrıntılı Yayınları’ndan çıkan “Otorite” isimli kitabı da “Otorite nedir?” sorusuna, yaşamın içinden çözümlemeli öyküleri hem iktisadi hem de siyasi alana yayarak cevap arıyor. Birbiriyle bağlantılı dört denemenin ilkini oluşturan bu kitapta öncelikle otoritenin her türlü konuda güç ve güçsüzlük üzerinden kurulduğu belirtiliyor. “Yadsıma” başlıklı bölümde insanın hem otoriteye ihtiyaç duyması hem de ondan rahatsız olması çelişik duygular üzerinden ele alınıyor. Mesele aslında şu: Özgürlük varsa güvenlik, güvenlik varsa özgürlük yok. Sennett hem aileden hem de iş ve sosyal ortamlarımızdan çarpıcı örneklerle bunu deşeliyor. Kitabın ruhunu ele veren “Ret Bağları” başlıklı metinde, otoriteye isyan ederken ona daha fazla bağımlı olmanın çelişikliğini psikolojik bir örnekle ele alıyor: Helen isimli genç bir kadın, sırf babasına isyan etmek için onun istemediği, hatta damarlarına basacak tercihler yapmaktadır. Yani bu tercihlerde özgür bir seçim yoktur, sadece babanın zıddı vardır. O halde hâlâ Helen’i belirleyen baba otoritesidir. Sennett bunu bir fotoğrafın negatifinden pozitif baskı yapmaya benzetiyor. Gerçek anlamda bir otorite reddi yoktur burada, aksine onu tahtından indirmek yerine dikkatini çekmeye yönelik bir isyandır. Elbette aynı mantık farklı bir biçimde bir iş yerinde ya da siyasal bir mücadelede de geçerli olabiliyor. Bir de kötü otoritenin yerine iyi otorite hayalleri kurabiliyor insanlar oysa sorun otoritenin kendisindedir. Sennett haklı olarak “tamam isyan edelim ama bizi zıddımız belirlemesin” diyor.

Kanımca asıl olansa Marx’ın da çok kere belirtiği gibi otoritenin gayri meşruluğunu kavrayarak onu can alıcı noktalarından reddeden bilinçli bir başkaldırıdır. Bilhassa çağdaş sanatta da bunun eksikliğini görebiliriz. Örneğin Paz’ın şu sözleri oldukça manidardır: “Bir süredir sanattaki reddediş ritüel yinelemelerden ibarettir. Ayaklanma bir prosedüre, eleştiri retoriğe, kural yıkma törene dönüşmüştür. Sanatın değil ama modern sanatın sonuna geldik”

O halde ne yapacağız; egemen anlayışa boyun mu eğeceğiz, varlığımızın mistik köşelerine mi saklanacağız ya da tutarlı bir hazcılığı mı benimseyeceğiz? Elbette hayır! Neyi istemediğimizden çok neyi istediğimizi söyleyeceğimiz bir hayal sürücüne sahip olacağız. Çünkü sistemin muhaliflerine bıraktığı tek alan ona biçilen rolün negatifi olmak. Örneğin suya sabuna dokunmayan Amerikan karşıt kültürü bunun tipik kanıtıdır. Marcuse’un de Baskıcı Toleransizm tespitinde belirttiği gibi, sistem kendi muhalefetini de izin verdiği ölçüde kendisi belirlemiştir.

Sennett’in Yadsıma bölümünde ikinci olarak ele aldığı başlık ise Paternalizm, yani sahte sevgiye dayalı otoritedir. Özellikle XIX. Yüzyılda kapitalizmin yaratmak için yıktığı dönemi kapsamaktadır bu. Bu dönemde otorite “Patron babadır” ifadesinde somutlanmıştır. Patronun sömürücülüğü baba imgesiyle gizlenmeye çalışılmıştır. Sonradan uluslaşan devletlerin halen bu değerler üzerinden v arlığı sürdürdüğünü de belirtmek gerekir.

Bir sonraki başlık özerklik, yani sevgiye dayanmayan günümüz otoritesi. Paternalizmde başkalarının sözde iyiliği için bakımını üstlenme sorumluluğu varken, özerk otoritede bu sorumluluk yoktur. Özerk otorite daha kurnazdır. Çünkü ilk bakışta, başkalarının üzerinde iktidar kurma kaygısı fark edilmez. Aslında otoritenin yerine manipülasyon almıştır. Buradaki özerk otorite tepeden bakan, kendine hâkim, popüler kullanımıyla cool olma anlamında başkalarının üzerinde sindirme gücüne sahip olmaktır. Kuşkusuz ‘vasıf toplumu’ denilen günümüzün teknik uzmanlığıdır bu. Proust’un da dediği gibi “Kayıtsızlık, sevileni üstün duruma getirir”. Örneğin zamanımızın bürokrasisinin kapı duvar biçiminde sağırlığı ve dahası kişiliksizleşmesiyle beraber bütün topluma yabancılaşması bunun tezahürüdür. Gitgide rasyonelleşen günlük yaşamda bir disiplin ve etki aracı olarak kaba gücün rolünün yerini utancın rolü almıştır. Yeni şiddet anlayışı, bir otorite tarafından fiziksel ya da hakaret içeren sözlerle değil, denetim altına aldığı insanı aylarca görmeyerek, adamdan saymayarak ve ciddiye almayarak sürdürülmektedir. İnsanların bundan kurtulmak içinse tek çare başarılı olup sivrilme arzusudur. Bu yüzden dikkat çekmek isteyen, içsel değerlerini revaçtaki özelliklerle süsleyerek kendini pazarlamaya ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Zira iyi eğitim görmüş, kendin ipek çok konuda geliştirmiş, bağımsız, ‘klas’ karakterler kalabalıkların içinde öyle olmasa bile öyle gibi görünerek fark edilirken; bunları başaramayanlar ise aşağılanarak üzerinde utanç denilen çok büyük bir otorite kurulur. Bana göre kitabın en öncelikli tespitlerle dolu bölümü de budur.

“Tanıma” başlıklı bölümde ise, Hegel’in “Tinin Görüngübilimi” adlı ilk eserinin en önemli parçası olan “Efendilik ve Kölelik” üzerinde duruluyor. Bir insanın yalnızca tanınmak suretiyle gerçekten var olduğu belirtiliyor. Hegel bu tanıma sürecini bir düelloya benzetiyor. Ezilenin, ezenin dikkatini çekmek amacıyla girdiği bir savaştır bu ve ona göre, toplumda özgürlük koşulların oluşturmak sorumluluğu daima ezilenlere aittir. Bu, bir yolculuktur ve dört aşamadan oluşmaktadır. Birinci aşamada, ezilen Stoacı bir biçimde düşünce dünyasına çekilir İkinci aşamada şüpheci bir bakışla dünyaya diker gözlerini üçüncü aşamada zincirler fark edilmiştir ve bu nedenle mutsuz bir bilinç oluşmuştur. Dördüncü aşamada ise rasyonel bir bilinç çıkar ortaya, yani her insan kendi içindeki memnuniyetsizliğin başkalarında da görerek, kaderciliği terk edip birlikte hareket etmeye başlarlar.

Bu noktadan sonra Sennett, otoriteyi bir öteki olarak görmeyi terk ederek tanımayı, onu görülür, anlaşılır bir hale getirmeyi denememizi, gizlerini çözmeyi öneriyor. Yani onu tanımlarsak bir parça denetim altına alabiliriz ve diğer insanlara karşı kayıtsızlık içermeyecek bir biçime dönüştürürüz demek istiyor. Otoritenin tümden yok edildiği bir ilişki, bir aile, bir devlet hayal etmenin anlamlı ve mümkün olmadığını söyleyerek liberal bir çözüm sunuyor. O halde insanlık sonsuza dek mutsuz bilinç aşamasından çıkmayacak. Sennett’in önerisi kimilerine daha gerçekçi gelebilir ama doğru değildir? Bu yüzden yazımın başında belirttiğim Bakunin ve Kropotkin’in devletsiz sosyalizm ütopyası daha adil geliyor bana. Üstelik otoriteyi liflerine dek çözümleyen Sennett’in kitabında bu isimlerden hiç bahsetmemesi de ne tuhaf bir durum. Veremden bahsedip de Pastör’den bahsetmemek mümkün mü? Aklıma hemen Althusserci metin çözümlemecilerinin şu ilkesi geliyor: Söylenenden çok söylenmeyene bakılmalıdır her zaman.

Richard Sennett, Otorite, Çeviri: Kamil Durand, Ayrıntı Yayınları, 2011.


Belalı Bir Yapboz (Yalçın HAFÇI)

Herkesin travmatik bir biçimde dünya ile tanıştığı bir nokta vardır. Ama her zaman yola devam etmekten söz edilir. Olabildiğince güçlü kalarak yola devam etmek, bütün soruların cevap anahtarıdır adeta. Sabah yatağımızda gözlerimizi açar açmaz omuzlarımızda ağırlığını hissettiğimiz hayat devam etmektedir zira. Ve güne başlamak için elbiselerimizi bize giydiren güç ise çoğunlukla unutkanlıktır. Böylece hayat yeniden kurgulanır, yeniden tanımlanır, yeniden cümleler kurulur... Ama bazı şeyler açılmayıp da bastırılmışsa, tanıştığımızı zannettiğimiz dünya yeniden ve yeniden tanışır bizimle. Çünkü ardımızda açık bıraktığımız kapıları kapatmadan, önümüzdeki kapıları kapatmayız...

1980 doğumlu, bol ödüllü, Fransız genç yazar Ingrid Thobois’in “Solliciano” adlı romanından bahsediyorum. Çok kolay okunarak etkisi kanınıza hemen nüfuz etse de kolay hazmedilemeyen bir anlatı bu. O yüzden, sert ve rahatsız bir sandalyenin üzerinde, bütün dikkatinizi metne yoğunlaştırarak okumanız gerekiyor. Zaten roman daha ilk sayfalarından itibaren sizden bunu talep ediyor. Bu denli olgusal olduğu kadar son sayfasına değin merak duygusu da hiç körelmiyor. Üstelik romanın son derece parçalı bir bütünlüğü olmasına rağmen... Kanımca bir romanın edebi açıdan doyurucu olabilmesi için, eserin baştan sona bütünlüğü kadar aynı şekilde baştan sona merak duygusunun da diri tutulması gerekir. Yazar yarattığı gerilim sayesinde bir bakıma okuru teslim almalıdır. Bahsettiğim gerilim, harcıâlem bir biçimde okurun “daha sonra ne olacak” türünden soruları düşünmesi değil, onun zihninde düşünsel kıvılcımlar yaratmasıdır. Zaten dünya edebiyatının en çok iz bırakmış romanlarında da gerilimin temel nedeni olayların akışı değil, meselenin içeriğinden, yani temasından kaynaklanır. Anlamın defalarca süzgeçten geçirilerek hayat hakkında sarsıcı cümlelere dönüştüğü Sollicciano romanı da aynen bu tipte bir roman.

Roman, ismini de aldığı Sollicciano Hapishanesi’ndeki bir görüş saati sahnesiyle başlıyor. Görüşmeci kadın Norma-Jean, cinayet suçlusu olarak içeri girmiş Marco’nun soğuk ve incitici tavrından hem acı hem de zevk duyarak, tutuklu olduğu kadar tutkulu olan bu genç adamın bir dergide yayınlanmış yazısından bahsetmektedir. Amacı, saplantılı bir şekilde âşık olduğu, eski öğrencisi de olan Marco’nun hayata tutunmasını sağlamaktır. Çünkü insanın insanlığının parçalandığı, kimliğin yerine bir sicil numarasının verildiği, zamanın kaybedilerek insanın takvim öncesi insana dönüştüğü, kısacası insanın bütün anlamlarından soyundurulduğu bu cehennemde Marco’nun yazarak direnmesin istemektedir Norma. Marco ise bunu önce reddetmiştir. Bilgiç bir tutuklu olmak ve Norma ona yardım ettiği için bir azizeye dönüşmesi olacak şey değil diye düşünür. Zaten her Perşembe, yarım saatlik ziyaret süresince gelip, Norma’nın kendisine gerçeği boş vermiş birinin kararlılığıyla tatlı tatlı bakmasına öfke duyar. Kendisine ihanet eden nişanlısını öldüren Marco’ya göre aşk, kadınlar arasında oynanan bir oyundan başka bir şey değildir. Ama bütünüyle yok olmamak için Norma’nın uzattığı eli tutar. Çünkü “yazmak: dağılmaya karşı bir siperdir.”

İlginç olan şudur ki, Marco cinayet işleyip de hapishaneye girene kadar Norma’nın âşık olmak bir yana, fazlasıyla dikkatini bile çekmemiştir. Bu muammayı anlamak içinse romanı farklı bir gözle okuyup ruhsal bir çözümlemeye tabi tutmak gerekir. Çünkü yazar metnin bam telini açık açık anlatmıyor, özellikle gölgede bırakıyor ve bunu bir bulmaca çözer gibi bizim bulmamızı istiyor. O halde bakışlarımızı Norma – Jean karakterine biraz daha derinden yöneltmeliyiz. Normandiya çıkarmasından bir süre sonra, ABD’li bir paraşütçü ve Fransız bir anneden doğmuş. Babasız büyümüş. Lisedeyken tanıştığı, yaşça kendisinden büyük denizci sevgilisiyle unutamadığı bir aşk yaşamış. O yaşta, denizci sevgilisi ve arkadaşları tarafından cinsel saldırıya maruz bırakılmış, hamile kalmış ve çocuk düşürmüş. Bu yüzden uzun süre psikolojik tedavi görmüş. Sonra ayağa kalkıp yola devam etmiş. Felsefe eğitimi almış ve ardından da Paris’te bir üniversitede felsefe dersleri vermeye başlamış. Bu arada psikanalisti Jean’le evlenmiş.

Hayat domino taşları gibi birbirinin üzerine yıkılmaktadır. Görünüşte çok ideal bir evliliktir bu; birbirlerine karşı anlayışlı, saygılı, şefkatli ama sınırları kalınca çizilmiş bir beraberlik. Bazen kendi yataklarının, kendi masalarının, kendi sessizliklerinin sınırlarını geçseler de yalnızlıkların sınırı kesinlikle geçilmemektedir. Adeta aynı kavanozdaki zeytinyağı ve su gibi birbirlerinden ayrı durmaktadırlar. Yatakta bile tekleşmek yerine, kelimenin tam anlamıyla çiftleşmektedirler.

Jean ise bir psikiyatr olmasına karşın kendi sorunlarını bile çözememiş bir karakterdir. Burjuva aile kurumunun ikiyüzlülüğü içinde daha sorunsuz bir çocukluk geçirmiş; iyi bir eğitim almış ve ailesinin çizdiği engebesiz yolda, yani bildiği tek yolda yürümeye devam etmiştir. Mesleki anlamda başarılı olsa da tipik bir hayat acemisidir. O da herkes gibi insan ilişkilerinde sorunludur. Üstelik böylesi sorunlar yaşayan hastalarına tılsımlı sözler söylemektedir. Bu yüzden ağzını çok seyrek açar. Ama kendisi de bilmektedir ki bu sözlerin, hatta terapilerin hiçbir faydası yoktur. Kendisinin de hastalarından hiç farkı yoktur. Norma ile evlenerek hayata tutunacak bir dal aramıştır. Aslında Norma’yı sevmemiş ona bağlanmıştır. Her ne kadar ona çok iyi davransa da içinde olup biten hiçbir şeyden haberdar değildir. Mesela Norma’nın Marco’ya âşık olmasını, duygusal bir kriz geçirip kaza geçirdikten sonra, sırf her hafta Marco’yu ziyaret edebilmek için evlerini ve hayatlarını hapishane yakınlarındaki Empoli’ye taşıma konusunda kendisini ikna etmesinin bile farkında değildir? Marco nasıl içeri hapsedilmişse, Jean de dışarı hapsedilmiştir. Karakterlerin zihnine girdikçe anlıyoruz ki, hayat herkes için katı sınırları olan, bilinçaltımızın derinliklerinde pek çok kilitli hücresi olan bir hapishanedir. İster sınırları dört metre karelik bir hücre olsun, ister sınırları dünya kadar geniş olsun, herkes bir hücrede yaşamak zorundadır. İşte insan da o hücredeki bir mahpus kadar yalnızdır ve en büyük yalnızlığı da bu yalnızlığı kimseye anlatamayışıdır. Kendisiyle barışma ezberiyle bu duvarları görmezden gelenlerse acınası bir unutkanlık içindedirler sadece.

Bu nedenle üç hayatın birbirine sarmaşık gibi dolaştığı Sollicciano bir hapishane olduğu kadar hayatın da ta kendisidir. Hapishane, romanın temel metaforudur. Marco’nun gün geçtikçe biraz daha derinlerine indiği bir kuyudur bu. Onunla birlikte romanın da zaman algısı yok olur. Bu yüzden Godard’ın sıçramalı kurgusu gibi ilerler olaylar. Marco ne zaman katil oldu, Norma ne zaman evi terk edip kaza geçirdi, Jean arkadaşının düğününe ne zaman gitmedi. Marco sürekli bahsettiği Büyük Plan’ını ne zaman hayata geçirdi, bu bir intihar mıydı? Kaçış mıydı? Belalı bir yapboz gibi, okurun tüm bu parçaları zihninde birleştirmesi gerekiyor.

Her şeyin sonunda, Norma’nın Marco’ya neden âşık olduğunu anlıyoruz. Anlatının ve hayatın bilinçaltına dönüşen hapishane imgesi gibi, Marco da Norma’nın bilinçaltındaki gölgeye denk düşüyor. Jungcu bir açıdan bakılırsa Marco onun animus yanını temsil ediyor. Bunda çocuk yaşlarında denizci sevgilisinin cinsel istismarının da payı var. Çünkü içinde gizli bir yan hâlâ ona âşıktır. Marco ise denizci sevgilisinin bir yansımasıdır, üstelik kocası Jean gibi zayıf biri değildir o, tam tersine sevebilecek kadar güçlüdür? Marco ise birini öldürmenin ne kadar kolay olduğunu ama asıl meselenin ondan sonra yaşamaya devam etmek olduğunu kavramıştır. Yaşamla ölüm arasında gidip gelirken Norma’nın sevgisini kabul edememiş gibidir. Çünkü kendisi bile kendisini sevemezken olacak şey değildir onun gözünde bu.

Solliccino ne bir aşk, ne bir psikolojik, ne bir gerilim, ne de bir polisiye roman. Ama hepsini birden içeriyor. Yolları kesişen, sahiden yaralı üç yalnız insanın önce kendilerine, sonra da birbirlerine verdikleri acının hikâyesi diyebiliriz. Kim katil, kim kurban, kim kurtarıcı belli değil. Sonuçta gece yolu ele geçirdiğinde, yanınızdaki yoldaşınız bile olsa, tek sorun karanlık olmayacaktır.

SOLLİCCİANO
Ingrid Thobois
Çeviri: Aykut Derman
YKY, 2013.

İlaç Değil Zehir (Yalçın HAFÇI)

Lise yıllarımda gecenin geç saatlerine kadar kitap okurdum. Toy bir çocuktum ve benim için okumadığım her kitap yaşanmamış bir hayat demekti. Annem, tehlikeli şeyler okuduğumu düşünerek, bazen odamın kapısından başını uzatarak kaygılı bakışlarla uyumamı söylerdi. Tamam, derdim ama kitabı da elimden bırakamazdım. Yine öyle bir anda, Malroux’nun şöyle bir cümlesini okumuş ve nefesim kesilmişti: “Yaşamak istemediğim bir hayat için ölüyorum”. İyi kitaplar uykumu kaçırırdı. O kitabın ismi ise Umut’tu. Yani geçtiğimiz yüzyılı tanımlayan bir kelime...

Alex Preston’ın Bu Kanayan Şehir’ini okurken, o kapitalist dünyanın boş hayeller kurdurtan, borsa haberlerine endekslenmiş umutlarından her bahsedişinde, aklıma Malroux’unun Umut’undaki o cümle geldi sürekli. Sözcüklerin ve kavramların ne denli aşınıp kirlendiğini düşündüm. Zaten roman da bir biçimde bunu konu ediniyor. Preston, İngiliz finans piyasasında geçirdiği yıllardan esinlenerek yazmış bu romanı. Birçok yazarda olduğu gibi, ilk romanında kendi yaşamını odak noktasına almış. Hem kapitalizmi hem de ona inanmış genç bir insanın sorgulanması, temel izleklerden biri olarak öne çıkıyor. Bu, yaşamda yalnızca kendimizi imha ederek yeniden doğmamızın mümkün olacağı gerçeğini bir kez daha hatırlattı bana. O yüzden böylesi terapi türü metinlerde tedavi ilaç değil de ancak zehirle olabilir. Bir anlamda Antik Yunan eserlerindeki trajedilerden sonra gelen Katarsis, yani arınmaya benzer bir durum bu ve aşmadan yazılamayacak veya yazılmadan aşılamayacak bir mesele. Ama romanın baş kişisi ne kadar arzulasa da bu zehri bir türlü içmeye cesaret edemez.

İlk eser olması nedeniyle kimi zaafları bünyesinde barındırmasına rağmen çarpıcı metaforları, güçlü gözlemleri ve yalın anlatımıyla kolay okunan bir roman Bu Kanayan Şehir. Ama üzerinde düşünülmesi gereken bir metin. Çünkü yazarın derdi, hayatta nasıl bir yol seçeceğini kara kara düşünmeye başlayan pek çok gencin yaşadıklarını anlatabilmek. Herkes yaşam diye kendisine dayatılan bu yolu yürümenin rahatsızlığını şu veya bu derecede hissediyor. Ezberlenmiş bir ana yol var; lise, üniversite, iyi bir iş, evlilik, çocuk diye uzayan. Çoğu kendini bile keşfedemeden omuzlarına yüklenen bu yükün altında kalabiliyor. Yolun sonunda mutluluk vaat ediliyor. Oysa güçleri bu yolun sonuna varmaya yetenler için bile sonunda miskin bir huzur ve can sıkıntısından başka bir şey yok... Sonuçta gençlik ne zaman başlayıp ne zaman bittiği belli olmayan tuhaf bir çağdır. Yakalananlardan çok kaçırılan fırsatlar belirler yaşam çizgisini, farkındalıklardan çok yanılsamalar etkili olabilir... İşte bu roman bunlar üzerine düşünme imkanı sunuyor okuruna. Pek çok insanın sahip olduklarıyla yetinmeyerek kariyerine ve kredi kartına odaklanararak yaşadığını, bunun topluca bir göç olduğunu çağrıştırıyor bize. Tıpkı tarihteki kavimler göçünün birçok uygarlık kurması gibi, modern kapitalizm de kendi içinde habis duygulardan yeni dünyalar yaratıyor. Ama aslında bu göç, insanların eski yurtlarını çok özleyeceği bir sürgün gibi geliyor bana.



Kötü Bir Tanrı

Romanın başkahramanı Charlie; üniversiteden yeni mezun olmuş, gözü yukarılarda olan kapitalizmin kulağına fısıldadığı zenginlik masallarına kanmış, hırslı bir gençtir. Yazarlık hayallerine ihanet ederek büyük bir finans şirketinde çalışmaya başlar. Onun bu yolu seçmesinde, bir buluşup bir ayrıldıkları hayatının aşkı Vero’ya arzuladığı ihtişamlı hayatı sunma isteği de etkili olmuştur. Hesap çizelgelerinde, fon piyasasında canı çıkasıya kadar çalışmaya kaptırır kendini. Bu piyasada yazısız bir sözleşme vardır aslında. Sen yirmili yaşlarını, yani bir daha bulamayacağın hayatının en güzel yıllarını onlara verirken, onlar da sonraki yaşlarında sana rahat ve zengin bir hayat taahhüdünde bulunmaktadır. Böylece dört duvar arasında uzayıp giden stresli çalışma saatlerinin, dinmek bilmeyen bir açlığın ve bir anda milyonların kazanılıp kaybedildiği gözü dönmüş bir hırsın dünyasında bulur kendini Charlie. Gergin ve tansiyonu yüksek bir yaşamdır bu. Bunlarda baş edebilmek için haplara, alkole, uyuşturucuya batar zamanla. Gitgide yalnızlaşmıştır ve üniversitedeki sıkı dostluklar bile rastlantılara kalmıştır. Yine de tek umudu uyuşturucu gibi bağlandığı işidir, hayalleri ise daima maaşından daha hızlı büyür ve birden kapitalizm 1930 buhranından sonraki en büyük krizini yaşama başlar. Bir koyundan kırk post çıkarmaya çalışan finans dünyasının parıltısı sönmeye başlar gözünde. Sistemin peygamberleri her şey güzel olacak masallarına devam etse de kriz büyük iflaslarla derinleşir. Borsacılar arasında başlayan ihtihar vakaları şehrin tümüne yayılmaya başlar. Charlie, bataklık gibi içine gömüldüğü bu dünyadan kendini kurtarmaya çalışır. Bir ara bunu başarır gibi görünse de, iyi bir köle sandığı para, kötü bir tanrı gibi onu yönetmeye devam eder.

Romanın ana öyküsünü tetikleyen öbür damar ise aşktır. Charlie, onun yakın arkadaşı Henry, ikisinin de âşık olduğu Vero ve sokaklarda işsiz güçsüz bir gruba katılarak kurulu bir yaşam düzenin bir zamanlar için redden Jo arasında yaşanan sevdiğim başka sevenim başka halleri... Romanda söz konusu olan karakterlerin ve tiplerin hemen hepsi, çok şey vaad edip de hiçbir şey vermeyen sistemin sersemletici tokatlarını yiyerek tökezlemiş, hayatlarının bir döneminde dibe batmış marazlı bir yapıya sahipler. Herkesin marazı kendi öyküsü gibi görünse de birbirine karışan tek öykü var aslında. Sonunda dünyanın kaç bucak olduğunu anlayarak kendilerini avutacak bir şeylere sığınmışlar, hepsinin bir Aşil topuğu var neticede. Gerçekle mutsuz olmaktansa yalanla huzurlu olmayı seçmişler. Çünkü kapitalizme duyulan aşk gibi birbirlerine duydukları aşk da karşılıksız çıkar. Böylece en büyük trajedileri, trajedilerinin ne olduğunu bilememek olur.

Sahte bir iyimserliğe karşı sinist bir biçimde mutlu bir son yok romanda. Charlie’nin gözleri bir kriz korkusuyla borsa bantlarında takılı kalıyor... Malraux’nun bahsettiği umutla Charlie’nin gözlerindeki umut aynı umut değil. Kaybedilen sadece bir kelime değil elbette. Fakat umutsuz değilim. Hani şu olacağı söyleyen büyük Marmara depremi gibi, kapitalizm de kendi depremini bekliyor kanımca.

BU KANAYAN ŞEHİR, Alex Preston, Çev. Ilgın Yıldız, Final Kültür Sanat Yayınları, 2013.

"Avcıydım Ceylan Öldüm" (Yalçın HAFÇI)

“İyi bir film, sıradan kısımları çıkarılmış yaşamdır,” diyor Hitchcock. Bence şiir için daha geçerli bir tanım. Hatta şiir, sıradan olanı da sıradışı kılan bir şey. O yüzden nesir cümlelerinden çok, kafamıza iki çekiç darbesiyle çakılıvermiş şiirlerin dizeleri kalır aklımızda. Bütün büyük öykücülerin aslında başarısızlığa uğramış şairler olduğu tespitini unutmamak gerek. Bu kadim coğrafyada da tarihin asıl tutanakçısı şiir olmuştur. Günümüzde ise insanın şiiri, daha doğrusu şiirin insanı kaybetmesi söz konusu. “Şairlerin hepsi ekmek yiyor ama fırıncıların çok azı şiir okuyor.” Bu bağlamda üçüncü tekil ve çoğul şahısların günahlarıyla aziz olmaya çalışmadan bir sorgulama gerekiyor. Kanımca bunun başat nedeni, şiirin fazlasıyla kapalı bir söylem tutturması ve enikonu bireysel bir dile dönüşmesi. Eskiden büyülü olan şiir, modernizmle birlikte imal edilen bir şey haline geldi. Öte yandan, şairin kaderini şiirinin yazdığı bir ortamda ona soyadımızı taşımasından gurur duyduğumuz, zeki, başarılı ve hayırlı bir evlat muamelesi yapılmasının da etkisi var...

Abdülkadir Budak’ın “Mesafe” adlı son şiir kitabı ise bu tespitlerin tam tersi bir örnek. Şiirin ne olmadığını biliyorum ama onu okudukça şiirin ne olduğunu da anlıyorum. YKY’den çıkan bu kitabı, 2008 Yunus Nadi şiir ödülüne değer görülmüş. 1952 doğumlu Budak ilk ürünlerini 70’ten sonra veren bir şair. Kuşağının sancılarını zarafetle işlemiş, Necatigil’in deyimiyle “hikmet burcu”na ermiş bir şair. Daha önceden de onu okumak bana iyi şiirin sevincini vermişti. Şaşırtıcı buluşları, duygu sersemi olmayan duyarlılığı, ölçülü ironisi, yarasıyla böbürlenmeyen ince hüznü ve varoluşsal temasıyla özgün bir sesti daima. Her ne kadar tadından çatlayan olgun bir kayısı kıvamında lirik şiirlerini okusam da aslolan günümüz dünyasının parçalanmış ruh halini bireyin ev, aile ve sokak üçgenindeki bölünmüşlüğünü filozofça irdeleyerek şiirine yansıttı. Mesafe’de de aynı izlekler mevcut ama bu sefer hayatın içinde daha geniş daireler çiziyor Budak.

Her şeyden önce belirtmeliyim ki bulanık suda balık avlamayan biri Budak şiirini yalın bir dille örmesine karşın bu kadar derin ve katmanlı olmayı başarması hiç kolay değil. Berrak, dibi görülecek kadar duru akan bir şiir onunkisi ama derinliğini ilk bakışta sezemeyeceğimiz kadar da tehlikeli. Tam burada sözü ona bırakırsak ‘Cevap Anahtarı’ adlı şiirinde şöyle diyor: “Aynı yansısı ancak kuyunun ağzı kadar / kuyunun içi tanrım ne kadar karanlık, derin / Ben ölünce sanırım dünya yalınlaşacak /Gözlerim Aşık Veysel, bileklerim Yesenin!”

Uzun derdi kısa anlatan bir şair Budak. Söz çoğalırsa anlamın azalmasından ürken bir tavra sahip .

Bu yanıyla kitabını şairin çöp sepetinden ayrı tutan biri. Şiirin şair ve okurdan çok anlama ait olduğunun altını çiziyor sanki yazdıklarıyla. Böylece mana dallanıp Budak’lanıyor. Bu nedenle defalarca ölçüp bir kez biçen terzilere benziyor. Hız yapmaktan imtina ediyor. Bu da ona sakin ama durağan olmayan bir karakter kazandırıyor ve dolu testinin fazla gürültü çıkartmayışını çağrıştırıyor. Örneğin kitabın ilk dizeleri şöyle sesleniyor bize: “Yaydım. Sordular bana / - ok mudur seni geren? / Ben dedim ki: Beni geren / Gönderip gönderip gidemeyişim!”

Budak, modern ve geleneksel söylemi kendi potasında eriterek kendi üslubunu oluşturmuş bir ses. Belli başlı imgeleri var; Gül, Leyla, ev, köprü, ırmak, av, geyik, ok, yay, kuyu, su gibi. Bu yanıyla aç gözlü değil. Kısmetine düşen imgelerin kıymetini bilerek külden altın yaratan bir simyaya sahip. Bunu yaparken de eskiyi yeninin olanaklarıyla parlatıyor. Örneğin sadece kulağa değil, göze de hitap ediyor. Bu nedenle onu şiirleri gözlerimizle duyulmalı, kulaklarımızla görülmeli.

Dünya, hayat ve kendisi hakkında sahiden düşünen biri Budak. Örneğin aile sorunsalını bu kitapta da ele aldığı bir şiiri çok dikkat çekici. Ne kadar çok sevdiğimiz varsa insan kendinden o kadar çok veriyor. Netameli bir konu aslında bu. Ama Piri Reisi” adlı şiirinde bu çetrefil mesele hedefi on ikiden vurarak şu dizelerle anlatılıyor: “Sevgimi kullandılar suçlamıyorum / Bunun için fazlasıyla zemindim / yorgun düşüp uyuduğum olsa da / onlar için sıçrayarak kalktım hep / Başa kalkmak değil de insan böyle oluyor / Et susunca konuşuyor iskelet”

Elbette bir şair olarak içinde yüzdüğü denizle de sorunları olan bir balık o. Ama bunlar müstakil olarak değil de dizelerin arasına sızan değiniler biçiminde. Yangın vaaar! Diye bağırmak yerine usul usul tüten bir baca olmayı seçiyor.

“Son günlerde birbiriyle ilgisiz şeyler / ilgili geliyor bana ve bu hoşuma gidiyor” diyor Budak. Tam da ben bu dizeleri okurken aklıma birbiriyle alakası olmadığını sandığım pek çok şey geliyordu. Başkalarında da öyle mi oluyor. Okuduğum her şiir başka şiirlerle buluşuyor içimde. Mesela çok uzaklardan Ginsberg’in. Şu an içinde bulunduğumuz süreci de taşı gediğine oturtarak ifade eden şu dizeleri geliyor aklıma: “G.t öpmek barışın bir parçası / Dünyanın g.tünü öpmek zorunda kalacak Amerika...” Bu bağlamda Mesafe bir uzaklık değil, bir yakınlık bence. Bunun için ne mutlu ki “Avcıydım ceylan oldum” diyebiliyoruz. 

MESAFE, Abdülkadir Budak, YKY, 2011

İçeriden Bir Mektup: Ömrümüz Yeniden (Eren ŞAHİNER)


Yaşadığımız bataklıkta gökyüzünün rengini her an yüzünde hissedenlerin sayısı çok az. Yalçın Hafçı’nın Ömrümüz Yeniden isimli öykü kitabının arka kapağına Oscar Wilde’den alıntıladığı “Hepimiz aynı bataklıkta yaşıyoruz, ama bazılarımız yıldızlara bakıyor” sözüne bunun için ufak bir tahribat yapabiliriz. Bataklıkta yaşadığının farkında olmayıp sadece gökyüzüne bakanlardan mı olmalı, yoksa bataklıktayken bile inatla gökyüzüne ellerini uzatanlar mı? Uzun süredir cezaevinde tutulan Hafçı’nın son öykü kitabı bize biraz da bu sorunun cevabını arıyor.

Ödüllü bir şair ve öykücü olan Hafçı, yaptığı ölüm orucu eyleminden kalma, kendi deyimiyle sisli hafızasını yeniden, ömrüm, ömrümüz yeniden diyerek çağırıyor. Bu çağrının sadece kendi hafızasına ait olmadığı ise öykülerin içinde girildikçe fark ediliyor. Öyküler, böyle seslenmenin bilinçli bir tercih olduğunu haykırıyor. Hafçı’nın sisli hafızası, öyküler ilerledikçe derinlere iniyor, Türkiye halklarının tarihine yeni satırlar ekliyor. Bilincini paraya tahvil edenlerin, solculuğunu vicdanlarına hapsedenlerin dünyasında, Hafçı, insan bilincinin ve vicdanın birlikte çalışmaması durumunda özünü yitireceğini ve yaşamak çağrısına cevap veremeyeceğini söylüyor.

Saatin Tik Takları 

Yalçın Hafçı’nın öyküleri Geri Sayım ile başlıyor. Her bir saniyede öykülerin yazıldığı mekânı soluyorsunuz: “Saat gecenin üçü, bense kendi ucumdayım. Soğudu hücremin beyaz duvarları”. Saniyeler ilerledikçe sanki bir yarışın başlayacağını, ya da içinizde öfkeyle kabaran yüreğinizin patlayacağını düşünüyorsunuz. Yalçın Hafçı sanki bu geri sayımla okuyucuyu kitaba hazırlıyor ve bir itirafta bulunuyor: “Sanki bir bombanın geriye doğru işleyen saati var içimde”.

Öyküler ilerledikçe saatin tik taklarını duyuyoruz. İlk tik tak, Kayıp İğne öyküsüyle işliyor içimize: Bir oğlun işkenceci babasıyla tanışmasını okuyoruz. Hafçı öykülerinde ayaklar altına döşediği iğnelerle, duyarlılığını uykuya göndermiş okuyucunun ince bir sızıyla uyanmasını sağlıyor. Görmek ve İnsan hikayesi ise fukara Mustafa’nın kısacık bir öyküde büyük bir karar vererek, bir tas çorbasına göz diken patronunun ensesine patlattığı okkalı tokatla şaşırtıyor. Zorla evlendirildiği kocasının tecavüz ettiği Zelal, mutlu bir çocuğun nasıl mahpusa düştüğünü anlatıyor, “Bize iki hayat lazım; biri tecrübe kazanmak, öteki de yaşamak için” diyerek. Beyaz Yaka ise ekonomik krizin orta direklikten, yoksulluğa savurduğu garsonun kendi ağzından hikâyesi. “Ne işçi ne patron” bir sınıfa mensup olduğunu fark eden ve daha önce müşterisi olduğu meyhanenin güç bela garsonu olabilen adamın orta sınıfla hesaplaşmasını anlatıyor.

İnsanın insana ettiğini, hayvan etmezmiş hayvana. İnsanlığımı Geri Verin, havan topuyla parçalanan bir kızı görünce, yeşil üniformanın içinde deliren bir adam söylüyor bunu. Depremde her şey olup bittikten sonra vaktini onlara eziyet için geçirdiği karısı ve çocuklarının hatırlayan babanın öyküsü Sarsıntı. Acı yavan değil, bütün canlılığıyla yansıyor öykülere. Tik taklar devam ediyor: Ömrümüz Yeniden’de içerden çıkan adamın, Yusuf’un yıllarca çektiği hasreti anlatıyor Hafçı. Oğlu içerden çıkmadan ölen annenin oğlunu yakan acısı; dışarıya yabancı Yusuf’un hayata alışma çabası; eski aşkın, sevgilinin yeni bir hayat için ağlaması yalın bir dille önümüze geliyor. Belki de Hafçı saatin tik takları arasında gerçek sevgiyi arıyor.

Sade ve Şiirsel

Hafçı’nın şairliğinin getirisi olsa gerek, öykülerin tamamında sade fakat şiirsel bir dil var. Öykülerinde anlattığı basit yaşamlar, yaşamın karmaşasını açığa vuruyor. Hafçı okuyucusunu yabancılaştırmadan kavrıyor, öykünün kısa ama vurucu bir tür olduğunu hatırlatıyorve her öyküsünde farklı bir yaşam fragmanını kitabına taşıyor. Cortazar’ın fotoğrafla öykü arasında kurduğu ilişki fragmanları anlamamızı sağlayabilir: “Gerçeğin içinden bir fragmanı kesmek, onu belli sınırlara hapsetmek ama bunu öyle bir şekilde yapmak ki, bu kesilen parça kanat kanat açılarak çok daha geniş bir gerçekliğe nüfuz eden bir patlamaya dönüşsün, kameranın kapsadığı alanı ruhsal olarak aşan dinamik bir bakış açısı olarak hareket etsin.”

Hafçı, gerçek sevginin bir çeşidini gözleyerek, hem duvarın ardındaki özgürlüğü hem de dışarıdaki insanın ağzına doladığı türküyü yazıyor. İçeridekinin en büyük kâbusunun dışarıdakinin unutması olduğunu hatırlatıyor. Hafçı, neredeyse içeriden dışarıya bir mektup gönderiyor: Yasaların yargısı doğru mudur/ Ya da yanlış mıdır bunu bilemem;/ Bildiğim tek şey bu hapishanede -yalnız adam için- Demir gibi sağlamdır tüm duvarlar,/ Bir yıl kadar uzundur her geçen gün/ Yıl bitmek bilmez, uzadıkça uzar. (Oscar Wilde)

Ömrümüz Yeniden, Yalçın Hafçı, Alan Yayıncılık, 2012.