Dosya: Ezilenlerin Şiddeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Ezilenlerin Şiddeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Fanon ve Ezilenlerin Şiddeti (Soner TORLAK)

"İnsani değerlerin algılanma süreci üzerinde, olmak kuşağının önünde ya da altında bir 'olmamak' ya da 'yokluk' kuşağı var; son derece kısır, son derece kıraç ve yavan bir bölge burası; bütünüyle çıplak ve böyle olduğu için de sahici bir dirilişin, katıksız bir var olmanın mümkün olduğu sarp bir yamaç. Çoğu hallerde Siyah insan, bu cehennem yokuşunu aşabilme, her şeyin gerçek kimliğiyle çırılçıplak doğrulabileceği böyle sahici bir kıyamet çukurunu tırmanabilme fırsatından ve belki de cesaretinden yoksundur".
Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske
ANNE: Anasının gözlerini kapatacak bir oğuldu istediğim.
DİRENİŞÇİ: Bense oğlumun gözlerini bir başka Güneş'e açması için seçmiştim...
Frantz Fanon, Şiddet Üzerine

Bugün şiddetten bahsederken Fanon'u neden okumalı? Bahsettiğimiz şiddet, ezilenlerin, sömürülenlerin, yok sayılanların karşı-şiddetiyse hepimizin tekrar tekrar Fanon'a dönmesi gerekiyor aslında. Frantz Fanon'un Siyah Deri Beyaz Maske ve Yeryüzünün Lanetlileri kitapları üzerine pek çok şey yazıldı, burada ise zaman zaman tekrara düşmek pahasına Fanon'un düşünüş tarzının bugün fikri cephaneliğimize neler katabileceği üzerine düşünmeyi deneyelim.
Fanon'un üzerine yazdığı dünya, sömürgecinin, çıplak şiddetin yanı sıra sömürgeleştirilen insanı yabancılaştırarak tahakkümünü kurduğu ve yeniden ürettiği bir dünyadır ve Fanon'un temel derdi "kurtuluş"un nasıl gerçekleşebileceğidir. Fanon bunu yaparken sömürgeleştirilenlerin sömürgecilere benzer bir tahakküm rejimi kurabileceğine dönük güçlü uyarılarını her seferinde yineler çünkü ona göre "Sömürgeleştirilen insan, istekli bir şekilde işkenceci olmak isteyen, işkence görmüş insandır. Kendi rolünü bırakıp, kendisini avlayanların rolünü almaya hazırdır".
Fanon'un egemenlerin bu zor ve rızayı bir arada işleten tahakkümüne karşı önerdiği hat, yine birbirinin içine geçecek biçimde çıplak şiddete karşı korkusuzlaşarak özgürleşmenin yolunu açacak bir karşı-şiddet ile sömürgeleştirilenlerin "patolojik" biçimde malûl olduğu kendine has yabancılaşma biçimlerinin aşılması olacaktır.  Burada, Fanon'un bakış açısı dahilinde, karşı-şiddetin "daha adil karşılaşmalar" sağlamak adına kısmen bir tür zorunlu kötülük olarak görüldüğünü eklemek gerek.
Bir cinnet her şeyi çözer mi?
Fanon'un buna cevabı :"Hayır". Fanon, sömürgeleştirilenlerin kendilerini ezenlere karşı şiddet uygulamakta sabırsız olduklarını, yaşadıkları her kötülükten sorumlu tuttukları sömürgecilere kurşun sıkmaya içten içe can attıklarını da söylemektedir. Ancak Fanon'da "kurtuluş"a götürecek karşı-şiddet, bir siyasal kurtuluş stratejisine sahip bir halk hareketi üzerinden düşünülmektedir. Sömürgecilik pratiğini deneyimleyen iki taraf da, yani hem sömürgeci hem de sömürgeleştirilen, çıplak şiddetin ayyuka çıktığı "bölünmüş bir dünya"da yaşar; bu bölünmüş dünyada, Fanon'un sözleriyle, "Sömürülenler açısından 'Biz' ve 'Onlar' ayrımı bir paradoks oluşturmamaktadır", bu durum zaten böyledir!
Fanon, Avrupa ülkelerinin sömürgelerinde, kendisini sömürgecilere karşı duyulan her türlü kompleksten kurtararak "yeni insan"ı yaratacak ve kesinlikle silahlı bir halk hareketi uğrağından geçecek olan bir insani özgürleşme projesinden bahsediyordu. Bu harekete dönük kavramsallaştırmasının temel önermelerinden birisi, Siyah'ın kendisini Beyaz'ın aynasında görmeye son vermesi ve ilk aşama olarak onun tahakkümünden karşı-şiddet yoluyla boşanmasıydı. Ancak bu boşanma sayesinde "daha adil karşılaşmalar" mümkün hale gelecek ve Siyah kendisini ve ülkesini Beyaz'ı taklit etmeksizin kurabilecekti.
Öte yandan Alice Cherki'nin Yeryüzünün Lanetlileri'ne yazdığı önsözdeki vurgusu her anlamda önemli: "Fanon'un analizi yalnızca halkların değil öznelerin de köleleştirilmesinin sonuçları üzerinde ve öncelikle bireyin kurtuluşu, 'varlığın sömürgesizleştirilmesi' olan kurtuluş koşulları üzerinde ısrarla durmaktadır". 
Bizim evin halleri
Türkiye'de Kürt Özgürlük Hareketi'nin kendini kurma ve örgütleme sürecini düşündüğümüzde, Fanon'un bahsettiğine benzer bir zemin teşhis edebiliyoruz. Türkiye'nin "bölünmüş dünyası"nda Kürtler,  bir ulusal kurtuluş hareketini silahlı şiddetle hayata geçiriyorlar. Bense burada kritik bir soru soruyorum: Peki ya devletle ayrı dünyalarda yaşamayan, dünyası bölünmüş olmayan ezilenler? Milliyetçi, muhafazakâr, Türk "ezilenler"? Fanon'un kavramsal çerçevesi içinden ve onu zorlayarak söylersek, "Beyaz Deri, Ak Maske"liler ne olacak?
Tıpkı Fanon gibi bütün ezilenleri kesecek bir "çatışma hattı" tarif etmek, "iki ayrı dünya" uydurmak durumundayız. Ve bir fazlasını: Bu çatışma hattını bir "kurtuluş"a tahvil edecek bir hareket de icat etmeliyiz. Emeği sömürgeleştirilenleri, ahlakı, inancı, vicdanı sömürgeleştirilenleri, sömürgecilerden ayırt etmek, onlara dönük siyaset üretmek, bugünün "kurtuluş reçetesi" olabilir. Bu topraklarda sayısız özne bunu zaten yapıyor, iğneyle kazdıkları kuyular Serhildan'a çıkıyor, Gezi'ye çıkıyor, Yırca'ya çıkıyor, Okmeydanı'na, Tuzluçayır'a, Gülsuyu'na... Muhtaç olduğumuz kudretin ciddi bir kısmı Fanon'da mevcut. "Kurtuluş"taki her türden çelişkiyi, sapmayı ve hastalığı da teşhis edebildiği için.
Şiddetin ezilenler kadar sömürgeciler, egemen sınıflar ve her türden devlet parçacığı açısından da işlevsel olduğu, "makbul vatandaşlar"ın "doğal tepkileri"nin nasıl ezilenlerin verdiği her türden mücadelenin üzerine çöktüğü deneyimlerimizle sabit. Devlet ile makbul vatandaşın zihni bağına kısa devre yaptıracak siyasal hatlar bulmakla mükellefiz. Bu hatlarda karşı-şiddetin kritik bir yerinin olduğunu söylemek gerekiyor. 
Nihayet Frantz Fanon'un Siyah Deri Beyaz Maske ile Yeryüzünün Lanetlileri kitapları, sadece Cezayir ve Afrika ülkelerinin kurtuluş savaşlarını kavramsallaştırmakla kalmıyor, bugün dünyanın dört bir yanındaki ezilen halkların karşı-siyasetinin olası biçimlerine ve bu biçimler dahilinde karşı-şiddetin pratik ve psikolojik yerine dair de üzerine yeniden yeniden düşünmeye değer bir tartışma sunuyor.
YERYÜZÜNÜN LANETLİLERİ, Frantz Fanon, çev. Şen Süer, Versus Yayınları, 2014.
SİYAH DERİ BEYAZ MASKE, Frantz Fanon,çev. Cahit Koytak, Versus Yayınları, Şubat 2014.

Barbarlığa Övgü (Onur KARTAL)

“İyimser, çağdaş dünyanın sunduğu korkunçlukları ve hassas ruhları keyfine uygun şekilde yumuşatan sosyal hareketin, politik oluşumda ve özellikle de hükümette yapılacak küçük reformlarla yönlendirilebileceğini sanır. Arkadaşları iktidarı ele geçirdiğinde, işlerin oluruna bırakılmasını, fazla acele edilmemesinin ve iyi niyetlerinin onlara salık verdikleriyle yetinilmesinin bilinmesi gerektiğini söyler; ona tatmin sözlerini söylettiren de her zaman sanıldığı gibi çıkarı değildir; çıkara büyük ölçüde egoizmi ve düz felsefesinin yanılsamaları yardım eder. İyimser çok kolayca devrimci öfkeden en gülünç sosyal pasifizme geçer”.
George Sorel
Günümüzde egemen iktidar kendisini bir sınır çizme pratiği üzerinden var ediyor. Önce hukukun sınırlarını belirliyor, sonra kendisini bu sınırların dışına, kendisine yönelen muhalefetiyse içine yerleştiriyor. Muazzam bir hüner bu, zira böylece hukukun dışındaki egemenle hukukun içine itilen direnişin eşit koşullarda karşılaşma imkânını ortadan kaldırıyor. Enteresandır ki, siyaset kuramı bu sınır çizme operasyonuna bir sınır ötesi operasyonla yanıt vermenin imkânlarına odaklanmak yerine söz konusu sınırlara a priori bir hakikat değeri yükleme eğiliminde. Bu eğilim, kuramın kavram setini egemen iktidarın çizdiği sınırlara doğru sıkıştırmaktayken siyaset kuramı tarihinin miras bıraktığı bir kavram hazinesinin terk edilmesini sağlamakta. Hal böyleyken “şiddetin her türlüsüne karşı” olan liberal dil hem söylemsel hem de yazınsal alanı hiçbir dirençle karşılaşmaksızın fethediyor.
Bu ahval ve şerait içinde Walter Benjamin’in meşhur şiddet kritiğinin esinini ve kaynağını bulduğu George Sorel’in Şiddet Üzerine Düşünceleri’ni yangında ilk kurtarılacaklar listesinin başına gönül rahatlığıyla yazabiliriz. Zira Sorel’in şiddetle muhasebesi, liberal uzlaşı sempatizanlarının orta oyununu bozacak türden.  Sorel’in genel grev miti etrafında ördüğü şiddet çözümlemesini sadece bir şiddet güzellemesi olarak okuyacak değiliz elbette; onun için bu çözümlemelerde daha çok direniş siyasetinin yol haritasını belirleyen bir reçete gördüğümüzü belirtmemiz gerekiyor. Sorel, “hiçbir devrimci harekete yol açamayacak isyanlardan, ancak kitleler tarafından benimsenen mitler olmadığı sürece” söz edilebileceğini söylerken daha o zamandan sosyalistlerin bu mitten duydukları korkuya dikkat çekiyor ve ekliyor: “genel greve bu derece büyük bir önem veren ve genel grevi, devrimden korkan sosyalistlerin gözünde bu derece cüretkâr kılan da bu mittir; bu tür sosyalistler, işçilerin devrim hazırlıklarına olan güvenlerini sarsmak için büyük çaba sarf ederler; bunu başarabilmek için de tek itici güç konumunda olan genel grevi gülünç duruma düşürmeye çalışırlar. Kullandıkları en önemli yöntemlerden biri de genel grevi ütopya olarak sunmaktır: Ütopyanın karışmamış olduğu ve tamamen saf mitler’e ender olarak rastlanılması nedeniyle de bu onlar için oldukça kolaydır”.
Slavoj Žižek’in birçok yerde dile getirdiği gibi, bu jargon, her şeyi yapan ancak hiçbir şeye dokunmayan bir eylemliliği öne çıkarır. Liberal perdeleme mekanizması, bir eliyle sermayenin kendi egemenliğini zora dayalı bir tarihsel sürecin sonunda ilan ettiği gerçeğini perdelerken diğer eliyle de bu egemenliğin de yine zora dayalı bir süreç sonunda hükümsüz kılınabileceği fikrini ihtimal dışı bırakır. Sorel’in sözleriyle, demokrasi “monarşilere kıyasla ayaklananlara karşı çok daha sert” olmasına karşın “burjuva felsefenin dünyaya yaydığı fikirler aracılığıyla düşünmeye çalışıldığında proleter şiddeti anlamakta zorlanılır; bu felsefe izlendiğinde, şiddet ancak aydınlanmacı ilerlemenin etkisi altında yok olacak barbarlığın uzantısıdır”. Bugünlerde fazlasıyla maruz kaldığımız vandallık edebiyatının esbab-ı mucibesi budur. Bu pencereden baktığınızda vandallık binlercesi arasından tek bir örnekle Ahmet Yıldız’ın kafası pres makinesine sıkıştığı için hayatını kaybetmesi değil, sermaye mekanlarını hedef alan öfkedir. Nietzsche’nin ehlîleştirilebilir ve hesap edilebilir insanın imalatında işaret ettiği tüm mekanizmalar, bu argümana hakikat değeri kazandırabilmek uğruna adeta seferberlik halindedirler: “Yasalar şiddete karşı o kadar çok önlem alır ve eğitim de şiddete yönelik eğilimlerimiz o derece yumuşatmaya çalışır ki, gayri ihtiyari her tür şiddet eyleminin barbarlığa doğru bir gerileme olduğunu düşünürüz. Sanayileşmiş toplumların militer toplumlara sürekli karşı çıkmasının nedeni barışı en önemli mülk ve her tür maddi ilerlemenin temel koşulu olarak kabul etmeleridir: Özellikle ikinci neden, ekonomistlerin 18. Yüzyıldan itibaren kesintisiz bir biçimde güçlü iktidarların yanında saf tutmalarının ve politik özgürlükler konusunda oldukça kaygı duymalarının gerekçelerini açıklıyor”. Buna bir de siyaset kuramına hakim dilin ellerini kirletmekten giderek imtina eden kimliği eklendiğinde Sorel’in bir yandan güç ve şiddet arasında yaptığı ayrıma, diğer yandan da genel grev mitine daha yakından bakmak hayati bir önem arz ediyor. Bu hamleler aracılığıyla Sorel bize gücün, azınlığın yönetimi altındaki toplumsal sistemin organizasyonunu kabul ettirmeyi amaçladığını, şiddetin ise bu düzeni yok etmeyi hedeflediğini; politikacıların iktidarına ve finansör müttefiklerinin faaliyetlerine elverişli koşullarda gerçekleşen politik grevin aksine genel grev mitinin parlamenterlerin karşılayabileceği taleplerle kesinlikle uyuşmayan böylece toplumsal politikanın tüm sonuçlarını silen bir imkâna gönderme yaptığını gösteriyor. Atılan bir slogandan takılan bir maskeye kadar her şeyin vandallıkla tariflendiği bir ortamda, üzerinde herkesin uzlaştığı en temel hakların dahi, tarihlerine baktığımızda bu tarife uyan bir direniş pratiğinin sonucu olduğunu görebilmemiz için kulağımıza şu sözleri fısıldıyor: “Sosyalizm modern dünyanın kurtuluşunu sağlamak için gereken yüksek ahlaki değerleri şiddete borçludur”.


ŞİDDET ÜZERİNE DÜŞÜNCELER, George Sorel, çev. Anahid Hazaryan, Epos Yayınları, 2013.

 

AKP Deneyine Karşı Öz-Savunma (Barış YILDIRIM)

“Petrarca şunu soruyordu: Tarihte Roma’yı övmeyen ne var ki?” Biz ise şunu soruyoruz: “Tarihte içinde devrim çağrısı ya da korkusu olmayan ne var?”
Foucault College de France’da verdiği derslerde, Batı düşüncesi içinde iktidar açıklaması öneren düşünceleri inceler ve her şeyin ardında savaşın var olduğunu iddia eden düşüncenin soy kütüğüne odaklanır.
Foucault derslerde iki tür iktidar açıklamasından söz eder. Birinci olarak, hukuk kuramı denilebilecek düşünce, iktidarı baskıcı, devredilebilen, ele geçirilebilen bir şey olarak görür.
İkinci iktidar anlayışı kesintisiz savaş söylemidir. Foucault burada birbirinden radikal üç hareketle kesintisiz savaş söylemini tarif eder. Birinci olarak, Clausewitz’in “savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” sözünü tersine çevirir ve aksine, önsel olanın savaş olduğunu, siyasetin savaşın başka araçlarla devamı olduğunu söyler.
Foucault’un ikinci radikal hareketi Machiavelli ve Hobbes’un savaş söylemi içinde yer almadığını söylemesidir. Buna göre bu düşünürlerin düşüncesi savaşı değil onun bir temsilini, bir koşula göre uygulanışını içerir; üstelik onu zapt etmek üzere. Bu radikal hareket, Hegel’i ve diyalektiği de kapsayacak ve ilk iktidar söylemine bağlanacaktır.
Foucault’un üçüncü radikal hareketiyse, bir bütün olarak Amédée Thierry’nin “ırklar savaşı” teorisi ve onun biyo-iktidar uzamındaki evrimidir. Bu teoriye göre savaş topluma önseldir; tek bir ırk olarak düşünebileceğimiz toplumu alt ve üst ırklar olarak ikiye böler ve bu iki ırkın savaşımı olarak sahne alır. Kesintisiz savaş söylemi Foucault’ya göre ilk defa, modern devlet kendisini şiddet tekeline sahip bir güç olarak gösterdiğinde ortaya çıkar ve savaşın askeri kurumlara havale edildiği yerde sivil toplumun temelinde savaş olduğunu söyleyerek savaşı her yere yayan bir söylem olarak gelişir.
Bu gelişme, bizi Foucault’nun devlet ırkçılığı dediği kavrama götürür. Kesintisiz savaş söylemi, toplumu sürekli ikiye bölerek modern devletin dışarı atarak içselleştirdiği savaşı teşhir ederken devlet aklı buna hem bireyselleştirici hem de düzenleyici/totaliterleştirici bir mekanizmayla yanıt vermektedir.
Söz konusu ikili mekanizma bir yandan egemenlik alanının disiplinci tekniklerin yoğun kullanımıyla totaliterleştirilmesini ve nüfusun politik bir sorun ve bir anlamda devlet-beden olarak sorunsallaştırılmasını kapsarken, iktidar aynı zamanda da kendisini üretecek öznellikleri mümkün kılar, tasarlar ve üretir; bir diğer anlamda kimi farklılıkları içerecek şekilde genişler. Böylece Foucault’nun devlet ırkçılığı dediği şey vücut bulur: bu kapsama girmeyen tüm öz(n)ellikler korunulması gereken “aşağı ırk”a itilir. Biyo-iktidar böylece bir yandan yaşamı ve türü temsil öden özneler yaratmayı hedeflerken bir yandan da kesintisiz savaş söylemini benimseyerek bir alt-ırk inşasına girer. Böylece ırklar savaşımı teorisi iktidarın da izleği haline gelir ve kesintisiz savaş söylemi açılışının tam tersi, paradoksal bir noktaya kapanır. Toplumu savunmak gerekir şiarıyla yola çıkan kesintisiz savaş söylemi, biyo-iktidar rejiminde, toplum karşısında bu kez kendisini savunmak zorunda kalır.
Foucault’ya göre kesintisiz savaş söyleminin iki uzantısı biyolojik ırkçılık ve sınıf savaşımı teorisidir. Bu iki teorinin yirminci yüzyıldaki iki deneyiyse Nazizm ve sosyalizmdir. İki deney de içkin oldukları, yaşam üzerindeki iktidar olarak tanımlanan biyo-iktidarın sınırlarını aşamaz ve onun araçları haline gelirler.
Siyasal İslamcı biyo-iktidar deneyi
AKP Kürt sorunuyla iktidarını açık olarak yaşatma üzerine kurmuş, nüfus konusunda dindar nesillerden kürtajın yasaklanmasına adımlar atmış, toplumu sürekli olarak ikilikler üzerinden kamplaştırarak devlet ırkçılığını süreklileştirmiştir. Üstelik, AKP söylemi gelip kesintisiz savaş söyleminin üzerine oturmuş; bu söylemin hem sahibi hem de mağduru olarak ikili bir rol icat etmiştir: Bir yandan geçmişin aşağı ırkı olarak bu söylemin sahibidir ancak aynı zamanda Kürt meselesi başta olmak üzere bugünün aşağı ırklarının bu söyleme yeniden erişme çabasının önünü tıkamakta; bir anlamda devrimin dilini çalmaktadır. Çünkü AKP rejiminin arzuladığı şey sadece iktidar değil, asıl olarak yaşamın, yaşamın bir dolayımı olarak nüfusun ve onun temsili olarak bedenin üzerindeki iktidardır.
Siyasal İslam’ın ırklar savaşı donanımlı bu biyo-iktidar formuyla buluşması aynı zamanda hemen güneyimizde IŞİD’i besleyen damardır. Siyasal İslam, bugüne kadarki en etkin savaş örgütlerinden birisi olarak en arkaik izleklerini kuşanmış ve bir yeni fetih hareketine başlamış, Nazi, sosyalist, liberal biyo-iktidar deneyimlerinden sonra yine enternasyonalist bir nitelik taşıyan İslamcı biyo-iktidar deneyi şimdilik IŞİD’e ulaşmıştır.
Kobanê öz-savunmasında Amerikan uçaklarının yeri de buradan gelir. Uçaklar neden Rusya’dan değil de Amerika’dan gelmektedir? Bu soru kritiktir. Çünkü biyo-iktidarın küresel stratejisinden kaçınmak ancak ona dokunmamakla yani özerklikle mümkündür -ABD bu özerkliği tanımaya en yakın güçtür. Biyo-iktidar bu anlamda, liberal toplumlardan çok totaliter toplumlarda daha yoğun kullanılan teknikler içerir. O yüzden sorumuz tam da buradadır: Biyo-iktidarın tekniklerine direnirken şiddetin rolü nerededir?
Eğer biyo-iktidar zaten bir içkinleştirilmiş müdahaleler rejimiyse, devrimci şiddetin kuruculuğunun sınırı nerededir? Daha doğrusu bunun bir sınırı var mıdır? Bu konuda yazının diyebilecek çok fazla şeyi yoktur; söz eylemin, yaratıcılığın ve mayanındır; önemli olan şiddetin biçimi değil yönü ve şimdiliği, buradalığıdır - bunu biraz da doğuracağı etki hasebiyle iktidar rejiminin kendisi belirleyecektir; yine de şu kadarını söylemek kehanet sayılmasa gerektir: Birisi AKP diğeri IŞİD saldırıları altında yaşanan iki kıymetli deneyim Gezi ve Kobanê direnişleri devletin asalak bir makine olduğunu ve toplumun devletsiz yaşayabileceğini göstermiş; 21. yüzyıl’ın girişi diyebileceğimiz bir dönemde öz-yönetim pratiklerini hiç de azımsanmayacak şekilde geliştirmiştir. Bu mekânların benimsediği araç nettir: Sadece şiddetin formu olarak değil biyo-iktidara karşı bir arada yaşamın imkânı olarak da kesintisiz öz-savunma. Savaş mekanizmasını devre-dışı bırakacak ve kesintisiz savaş söylemini biyo-iktidara karşı döndürebilecek görünür en güçlü devrimci savaş seçeneği öz-savunma hakkını savunmak ve bunu pratikleştirmek olsa gerektir.
**
TOPLUMU SAVUNMAK GEREKİR, Michel Foucault, Çev: Şehsuvar Aktaş, YKY, 2008.

Kadınlar, Katiller ve Kalanlar (Zeynep Ceren EREN)

Vera'nın Dolores'e tavsiyesidir:
"İnsanın içini karartacak kadar erkek bir dünyada yaşıyoruz Dolores. Kocalar her gün ölür. Hatta şu an sen burada ağlarken, büyük ihtimalle bir tanesi ölüyor bile olabilir."
Film, Dolores Claiborne, 1995

Hepimiz biliyoruz, değil mi? Kadın cinayetlerinin ne kadar arttığını, erkeklerin bıkmadan usanmadan yorulmadan her gün kaç kadını öldürdüğünü, adına devlet denilen kadın düşmanı mekanizmanın hiçbir işe yaramadığını, bırakın kadınları korumayı, yapanın sırtını sıvazladığını, memlekette kadın hareketinin kadınlar daha eşit, daha iyi hayatlar sürsün, özgür olsun diye değil, sadece ve sadece yaşayabilsinler diye uğraştığını… Bunların hepsini biliyoruz.
Biliyor muyuz gerçekten? Sadece öldüğünde haber olan ve baş harflerinden tanıdığımız bu bitmek bilmeyen alfabeyi biliyor muyuz? Daha doğrusu, sadece sonunu bildiğimiz bir hikayeyi gerçekten bilebilir miyiz? Ya da daha da kötüsü, bu alfabeye, cinayetlere, aynı memleketin sakinleri olarak nereden, nasıl bağlanıyoruz? Bunlar sadece o zavallı kurban kadınların ve katil adamların hikayeleri mi? Hadi adamlar gerçekten katil de, peki kadınlar o kadar kurban mı? Emin misiniz?
Bu kitapta, öldürmüş ve pişman, koğuştaki duvarında kocasının fotoğrafını saklarken “Güzel günlerimiz de olmuştu” diyen kadınları, öldürmüş ve asla pişman olmamış, “Suçu ben her zaman ölende bulurum” diyen erkek katilleri, bir de bu cinayetler tarlasında en kıymetlilerini kaybetmişlerin söylediklerini dinleyeceksiniz. Cezaevlerinde ve dışarıda kayıp yakınlarıyla yapılan bu görüşmelerde, bildiğimiz matematiğin kadından erkeğe nasıl değiştiğini, bazen rakamların bile zulmü anlatmakta nasıl da yetersiz kaldığını göreceksiniz.
Gencecik gelin Nigar’ın tam 17 senesinin, haftada en az 3 geceden kocası tarafından ırzına geçilerek, onu bağırta bağırta, zorla ters ilişkiye girmesiyle geçtiğini mesela. Kaç etti? 2652 gece. İki bin altı yüz elli iki gece. O da bu geceler bir defada biterse. Ya da 30 senelik evli bir başka kadının, dayak yemediği bir gün bile olmadığını göreceksiniz, yani ne ediyor, 10950 gün. On bin dokuz yüz elli gün. Öbür tarafın matematiği başka ama, tek bir soru var: “Bunun yatarı kaç?” Tek korku tahmininden fazla yatmak. Azıcık yüksek karar verse bile hakim başta, telaşa mahal yok, daha bunun namusu var, tahrik olmuşluğu var, orospuluğu var. İşte böyle yapıyor hesabını kitabını bilen erkekler, işte böyle iniyor eşini, kaynanasını, baldızını silahla vuran Hamit’in cezası, 84 yıldan 14 yıla. Sadece 14. On dört.
Bu kitabı okuduktan sonra içiniz elvermeyecek kocasını öldürmüş kadınlara katil demeye. Diyemeyeceksiniz, çünkü bu kadınlar katilse, kadınları öldüren erkeklere başka bir sıfat bulunması gerekiyor.
Adamların matematiğinin söylediği başka şeyler de var. Okuduğunuzda görüyorsunuz, kimsenin tek başına hikâyesi değil bu olan bitenler. Kötücül bir erkek dayanışması var etrafta. Fısıltılar var, öğüt verenler, yol yordam gösterenler, “Ben şu kadar yattım, sen de en fazla bu kadara çıkarsın.”     diyenler. Öldürmenin bilgisi dolaşıyor ortalarda, ucuz etin hangi markette olduğunu bilmek, bilmiyorsan öğrenmek kadar kolay bir kadını öldürünce başına ‘en çok’ ne geleceğini bilmek. Karısını, kaynanasını, baldızını vururken kurşunu bittiğinde bile yardım etmeye çalışıyor arkadaşları Hamit’e, ama paraları yetişmiyor da yenisini alıp götüremiyorlar. Karısı bu yüzden yaşıyor bugün Hamit’in. Yeri geliyor bir komşu, yeri geliyor bir akraba, yeri geliyor arkadaş oluyor bu fısıldayanlar. Çember genişledikçe genişliyor. Hepimizi içine alıyor.
Belki cinayetten tanımazsınız bu fısıldayanları, bu el verenleri. Ya namustan, ahlaktan, çok affedersiniz orospu olmaktan söz açıldığında? Çekinmeden bir bir anlatıyor erkek katiller; çayın sıcak olması orospuluk, soğuk olması da. Manava gitmek orospuluk, sokağa çıkmak, hele sokağa yalnız çıkmak, daha büyük orospuluk. Balkona çıkmak, evin içindeyken bile görülmek, çalışmak, para kazanmak orospuluk. Kocaya karşı gelmek orospuluk, kocanın ailesiyle iyi geçinmemek orospuluk, çocuk doğurmak istememek, kocanın isteklerini yerine getirmemek hep orospuluk. Orospuluğun, namussuzluğun cezası? Dayak. Tecavüz. İşkence. Ölüm. Adamların eşyası çünkü kadınlar. Nokta. “20 yıl sonra bana boşanmak istediğini söyledi.” diyor, “Var mı öyle ya. Baştan evlenmeyi kabul etmeyecekti.” Bu özgüvenle, erkek katillerden bir tanesi içtenlikle muştuluyor bize: “Kimse kimseyi kandırmasın, cinayetler olacak.”
İşte tam da bu yüzden, bugün bu topraklarda olan biteni tanımlayan şey, yazarın da söylediği gibi, cins kırımıdır. Kitaptaki anlatılara bakıldığında kadınların niye şiddete başvurduğuna değil de, niye bu kadar az şiddete başvurduğuna şaşırıyor asıl insan. Ve anlıyor, bugün kadınların en büyük isyanı, kadınların en büyük direnişi yaşamak, hayatta kalmaktır. Kimse kadınları bu cinayet tarlalarında kurban diye görmesin. Kitaptaki her örnek bıkmadan aynı şeyi söylüyor, hiçbir kadın aniden öldürülmüyor. “Gözüm döndü öldürdüm!” diyene inanmayın. Adamlar ısrarla söylüyorlar “Seni öldüreceğim.” Günlerce, aylarca söylüyorlar. Tehdit ediyorlar, işkence ediyorlar. Bütün bu süre zarfında kadınlar hep uğraşıyor, bu adamlardan kurtulabilmek, gidebilmek, ayrılabilmek için uğraşıyor. Bu bataktan çıkmak için. Hem de herkes onu paçasından yakalamış aşağı çekerken. İşte kimsenin onlara yardım etmediği, kadın düşmanı devletin onları korumadığı bu zaman diliminde canlarını dişlerine takıp uğraşıyorlar. Ölmemek için. Ölmemek için. Nadiren kendi ailelerinin desteğini alarak ama hep çocuklarını tekrar görememe tehdidiyle. Terk etmeye çalıştığı adamın yanında yeniden işe girmeye bile razı oluyor ölmeden Gönül, ablasına diyor ki “Adamın gözünün önünde olursam belki sakinleşir, bırakır yakamı”. Bunlar mecburiyet seçenekleri. Ama işe yaramıyor.  
Bir sessiz alfabenin, kartopu gibi büyüyen rakamların ötesini görmek, bilmek ister misiniz? Kocalarını öldürmüş kadınlar kendilerini niye cezaevinde en nihayetinde “özgür ve emniyette” hissediyorlar? Kadın cinayetlerini adi suç değil politik kılan o çember nasıl, bize nasıl değiyor, ve belki en önemlisi bu çemberi nasıl kıracağız? Ölü Kadınlar Memleketi’nde kadınlar, katiller ve kalanlar anlatıyor.
**
ÖLÜ KADINLAR MEMLEKETİ, Burçe Bahadır, Ayizi Kitap, İstanbul, 2014.




         

Dış Kapının Vandalları (Soner TORLAK & Onur KARTAL)

28 yaşındaki İsmail Abdullah Brinsley, 20 Aralık Cumartesi günü öğleden sonra bilgisayarının başına oturdu, bir silah fotoğrafıyla birlikte Instagram hesabına "Domuzlara kanat takmaya gidiyorum. Onlar bizden 1 kişiyi aldılar... Biz de onlardan 2'sini alalım" ve "Bu son gönderim olabilir. Domuzları paketlemeye gidiyorum" sözlerini yazdı. New York'taki evinden çıkan Brinsley, devriye aracıyla bekleyen iki polisi vurarak öldürdü, daha sonra kaçan Brinsley, polisler tarafından etrafı sarılınca intihar etti. Bu satırlar yazılırken New York'un kahraman polisi ve başsavcısı Brinsley'nin Kara Gerilla Ailesi adlı bir yasadışı silahlı örgütle bağını kurmaya çalışıyordu.
Şimdi soralım: Brinsley’nin başka çaresi var mıydı? Brinsley'nin hikayesi, her gün sömürülen ve aşağılanan bir insanın kendi varlığını sona erdirme pahasına gerçekleştirdiği bir şiddetli karşı çıkıştan başka nedir? Hiç değilse Kafka’dan beri biliyoruz, egemenin en büyük arzusunun kendisine yönelen nefreti, hukukun koridorlarında boğmak istediğini; hiç değilse Schmitt’ten beri biliyoruz olağanüstü hale karar verirken egemenin hem hukukun sınırlarını çizdiğini, hem de bu sınırların dışında gezinmek konusunda ne kadar hevesli olduğunu. “Bizden bir onlardan iki!” bir patolojinin tezahürü müdür? Peki, öyle olsun! Ama nedenlerini, Brinsley’nin psikolojisinde değil, hukukun dışında duran zalime hukukun içinden hesap sormanın imkânsızlığının yarattığı trajedide arayalım hiç değilse! 
Artık her gün yüzlerce insanın kendisini imha etme pahasına kaldırdığı başların hepsini "patolojik" olarak damgalamakla ezilenlerin şiddete sarıldığı her uğrakta "şiddet sarmalına yuvarlanıyoruz" yönündeki "vicdani" yakarışlar arasında pek az fark olduğunu görmek gerekiyor. Ölümden beter hayatlarına isyan ederek ister belirli bir siyasal strateji dahilinde isterse fevri biçimde ölüm pahasına şiddetli hak alma mücadelesi veren insanlara "hayatı kutsayan" vaazların hiçbir etkisi olmadığını da fark etmek. 
Biyopolitik çağda bedenlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok; aldığımız nefes tek başına insan yaşamını tarif etmeye yeter hale geldi. Şiddetin her türlüsüne karşı seferber olmamızı gerektiriyor bu tablo! Peki, ama nasıl oluyor da devletin ahenkle dans eden baskı aygıtlarının marifetiyle tıkanan siyasal damarlar, ezilenlerin şiddetiyle bir anda açılıveriyorlar? Nasıl oluyor da demokrasiye yol gösterebiliyor bu şiddet? Hani düşüyordu Kobanê? Nerede şimdi Topçu Kışlası? Bir şiddet fetişizmi değil aklımızı kurcalayan, ne talep edersek edelim elimize bir dava dosyasının tutuşturulması… Enseyi karartmayalım; kazanıyoruz kimi zaman ama aldığımız cevabı da unutmayalım: “Güçleri yetiyorsa yıksınlar!”
Gerçek şiddet sarmalı, Walter Benjamin'in tam üzerine bastığı üzere "hukuki" bir meseledir ve bu sarmaldan ancak doğal hukuku ve pozitif hukuku yıkarak yeni bir hukuk kuran "şiddet" eliyle çıkılabilmektedir. Belki de burada "bütün savaşları sona erdirecek son bir savaş" tarif etmek icap edecektir. Ama bu kadar değil. Meselemiz şiddeti güzellemek değil, anlamaya çalışmak. Ama daha çok da "karşı-şiddeti". Devletlerin, egemenlerin şiddetini anlıyoruz. Yönetme kabiliyetlerini yitirmemeleri gerekiyor, sistemli biçimde sömürdükleri ve ezdikleri kitleleri hukuklarıyla ve silahlarıyla ehlileştirmeleri, yıldırmaları ve kendi anlam dünyalarına dahil etmeleri gerekiyor.
Meşru müdafaa ve öz-savunma
Tarihte karşı-şiddete başvurmadan elde edilen bir hak kazanımı mevcut mu? İktidar hayatı hedef aldığında ne yapmalı? Kadın ataerkilliğin bütün hışmını arkasına almış bir erkeğe, İşçi bütün kapitalist sömürünün pervasızlığına sırtını yaslamış bir patrona, Devrimci Tutsak insanlığın faşizme dair biriktirdiği ne kadar deneyim varsa heybesinde taşıyan gardiyana, Kürt insanlık dışı olan ne varsa ete kemiğe bürünmüş hali olan kontrgerillaya, Köylü canının parçası olan ağaçlarını zorla söken özel güvenlikçiye karşı şiddet uyguladığında, bütün bunları nereden tartışmalı?
Ezilenlerin şiddetini egemenlerin şiddetinden ayırmak adına, meşru müdafaa ve öz-savunma üzerine yeniden yeniden düşünmek ve konuşmak lazım. İnsanı insan kılanın hayatını bir şekilde sürdürmekten fazlası olduğunun, haysiyet olduğunun, vicdan olduğunun, adalet duygusu olduğunun farkındaysak, o halde meşru müdafaanın ve öz-savunmanın, her gün yaşadığımız o tahrip edici yabancılaşmayı aşmanın biricik olmasa da en etkili yolu olduğunu kabul etmekle başlayabiliriz.  
Şiddet ve siyaset
Siyaset ile şiddeti, ancak birinin bittiği yerde diğerinin söz alabileceği düşman kardeşler olarak tarif etmek, insanlık tarihindeki hak kazanımlarının hepsinin ancak karşı-şiddet uğraklarından geçmek pahasına gerçekleştiği düşünüldüğünde, boşa düşer. Ezilenlerin karşı-şiddetini devletlerin örgütlü ve sürekli şiddet eliyle sürdürdükleri rejimlere içkin olan şiddetle bir tutmak, ezilenlerin devletleri taleplerinin meşruluğuna "ikna ederek" kıymık kıymık kazanmasını geçerli siyasal strateji olarak görmekle eşdeğerdir.
Bir not düşelim: Burada gündelik hayatta ya da daha genel düzeyde elde edilen kısmi kazanımları küçümsemek değil niyetimiz. Bütün bu hak alma ve devleti "ikna etme" süreçlerinde bir dip akıntısı olarak şiddetin ve karşı-şiddetin işlemekte olduğunu görünür kılmak önemli. Egemenler tarafından tarif edilen ve gün aşırı değiştirilen "hak sınırları"nı ihlal etmeksizin hakları korumanın ve genişletmenin mümkün olmadığının ve hak alıcı her türden tavrın ve siyasetin bir tür karşı-şiddeti içerdiğinin farkına varmak önemli.
Bu anlamda, egemenlerin ve egemen değerler üzerinden kişilerin sistemli ve örgütlü biçimde uyguladığı yoğun şiddeti bir tür eşyanın tabiatı addedip, ezilenlerin yer yer patlamalı karşı-şiddetlerini kriminalleştirmek, çok kaba olacak ama düzene hizmet etmekten başka anlama gelmiyor. 

Yine karşı-şiddet biçimlerini bir türlü kendi istediği gibi olmadığı için eleştirerek, "isyan olsun ama örgütsüz olsun", "bu düzen yıkılsın ama şiddete bulaşılmasın" yönünde "sipariş"lerin gündelik hayatta "varlığın sömürgeleştirilmesi" deneyimleri dahilinde ne kadar karşılığını olduğunu iyiden iyiye düşünmemiz gerekiyor.
Ezilenlerin karşı-şiddeti
BirGün Kitap, bu sayıdaki dosyasında çapulcuların, eşkıyaların, teröristlerin, bölücülerin, kötü kadınların, zaten uyuşturucu bağımlısı olanların, küçükken babası kemerle dövdüğü için solcu olanların, zaten her boka muhalif olanların, sırf müslüman olduğu için doğası gereği psikopat olanların, hep o yabancı özentiliğinden gey, lezbiyen, biseksüel, transseksüel, travesti olanların, provokatörlerin gazına gelen işçilerin, köylülerin ve daha pek çok kımıl zararlısının karşı-şiddetini konu ediniyor.
Zeynep Ceren Eren, Burçe Bahadır’ın Ölü Kadınlar Memleketi’nde anlatılara ışık tutuyor ve kadınların şiddete başvurmalarına değil de neden bu kadar az başvurduklarına şaşırmamız gerektiğini söylüyor. Barış Yıldırım, AKP ve IŞİD’in biyoiktidar deneylerini teşhir ederken Michel Foucault’nun Toplumu Savunmak Gerekir de geliştirdiği kesintisiz savaş söylemi kavrayışını masaya yatırıyor ve ekliyor: “Savaş mekanizmasını devre-dışı bırakacak ve kesintisiz savaş söylemini biyo-iktidara karşı döndürebilecek görünür en güçlü devrimci savaş seçeneği öz-savunma hakkını savunmak ve bunu pratikleştirmek olsa gerektir.”
Soner Torlak, devletle makbul vatandaşın zihni bağına kısa devre yaptıracak siyasal hatların keşfi için Frantz Fanon’un ölümsüz eserleri Yeryüzünün Lanetlileri ve Beyaz Deri Siyah Maske’de bir yolculuğa çıkıyor ve Beyaz Deri, Ak Maske’lileri de içine alacak bir çatışma hattının izini sürüyor. Onur Kartal, George Sorel’in Şiddet Üzerine Düşünceler’ini yangında ilk kurtarılacaklar listesinin başına yazıyor ve Sorel’in şiddet ve genel grev mitine dair çözümlemelerini merkeze alarak liberallerin orta oyununa çomak sokmaya davet ediyor.